Korkunun düzeni ve örgütlü cesaret | Bülent Kırat yazdı
“Adını neden Deniz koydular?”
Bir çocuğun sorduğu bu soru, yalnızca bir ismin hikâyesi değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin yakın tarihine açılan bir kapıdır.
“Bu adamdan dolayı.”
“Peki, ona ne oldu?”
“Astılar.”
Ve ardından gelen sessizlik…
O sessizlik, egemenlerin kuşaklar boyunca topluma vermek istediği mesajdır:
“İtaat et. Sorgulama. Boyun eğ. Aksi halde bedel ödersin.”
Yalnızca idam edilmedi. Onun şahsında halkın umudu, gençliğin cesareti ve devrim düşüncesi darağacında boğulmak istendi. Çünkü egemen sınıflar bilir ki, korkan toplum daha kolay yönetilir; örgütsüz toplum daha kolay sömürülür.
Aradan onlarca yıl geçti.
İsimler değişti, iktidarlar değişti, yöntemler değişti.
Ancak değişmeyen bir gerçek var: Türkiye’de egemen sınıflar, sermaye düzeni ve devlet aygıtı, toplumu korkuyla yönetmeyi temel siyasal araçlardan biri olarak kullanmayı sürdürmektedir.
Bugün gazeteciler, sendikacılar, öğrenciler, siyasetçiler ve hak arayan emekçiler üzerinde kurulan baskılar; yalnızca bireylere yönelik değildir. Asıl amaç, toplumun tamamına şu mesajı vermektir:
“Başına iş almak istemiyorsan sus.”
Bu nedenle mesele yalnızca hukuksal değildir. Bu, sınıfsal bir meseledir.
Çünkü korku, sömürünün en güçlü silahlarından biridir.
Korkan işçi sendikalaşamaz.
Korkan köylü toprağını savunamaz.
Korkan genç geleceğini kuramaz.
Korkan halk özgürlüğünü kazanamaz.
Özellikle Kürt halkı, yüzyılı aşkın bir süredir inkârın, baskının ve asimilasyon politikalarının hedefi olmuştur. Ancak buna rağmen defalarca ayağa kalkmış, ağır bedeller ödemiş ve mücadeleyi sürdürmüştür. Bu tarih, korkunun mutlak olmadığını; örgütlü halk iradesinin onu aşabileceğini de göstermektedir.
Bununla birlikte acı bir gerçekle de yüzleşmek zorundayız.
Bu ülkede darbeler yaşandı.
Katliamlar yaşandı.
Cezaevleri dolduruldu.
Köyler yakıldı.
Binlerce insan öldürüldü.
Milyonlar yoksullaştırıldı.
Ve bütün bunlar yaşanırken toplumun önemli bir bölümü zamanla sessizleşti.
Bu sessizlik yalnızca bireysel bir zayıflık değildir. Yıllar boyunca sistemli biçimde üretilen korkunun sonucudur.
Ancak devrimci siyaset, korkuyu anlamakla yetinemez.
Onu aşmanın yollarını da göstermek zorundadır.
Tam da bu noktada örgütlenme belirleyici hale gelir.
Tek başına kalan insan korkar.
Örgütlü insan direnebilir.
Tek başına kalan emekçi çaresiz hisseder.
Örgütlü işçi üretimi durdurabilir.
Tek başına kalan halk susabilir.
Örgütlü halk ise tarihi değiştirebilir.
Bu nedenle sosyalistlerin temel görevi yalnızca haksızlıkları teşhir etmek değildir. Asıl görev; emekçileri, gençleri, kadınları ve ezilen halkları ortak mücadele zemininde buluşturmak; korkunun yerine dayanışmayı, umutsuzluğun yerine örgütlü mücadeleyi koymaktır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, kahramanlar beklemek değildir.
İhtiyaç duyulan; binlerce, on binlerce örgütlü insanın ortak iradesidir.
Çünkü tarih, korkuyla değil mücadeleyle yazılır.
Denizler idam edildi.
Ama onların cesareti darağacında kalmadı.
Bugün görev, yalnızca o mirası anmak değildir.
Görev, o mirası örgütlü halk mücadelesiyle geleceğe taşımaktır.
Çünkü kurtuluş, korkuya teslim olmakta değil; örgütlü mücadeleyi büyütmektedir.

