Tarımın Talanına Dur De | TEMEL DEMİRER yazdı
TARIMIN (VE TOPRAKLARIMIZIN) TALANINA DUR-DE!
“Yiğitlik eskiden bir çetinse,
şimdilerde on çetindir.
Çünkü çöküntü çağındayız.
At izi, it izine karışmıştır.”[1]
Tarım (ve topraklarımız), coğrafyamızın tanık/taraf olduğu çöküşün merkezindeki sektörlerden/ sömürülenlerdendir.[2]
“Nasıl” mı?
Örneğin coğrafyamızda verimli üst toprak kayboluyor! Toprağın bozulmasının en yaygın iki nedeni su ve rüzgâr erozyonu…
Toprakların yüzde 59’u erozyon riski altında; bir diğer soru(n) da tuzluluk. Türkiye’de sulanan alanların yüzde 32.5’i tuzluluktan etkileniyor. İklim krizi, aşırı gübre kullanımı gibi nedenlerle toprakta asitleşme de artıyor. Büyük bölümü Karadeniz’de olmak üzere asidik toprakların yaklaşık 900 bin hektarı bulduğu tahmin ediliyor.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi Türkiye inşaat nedeniyle kaybedilen arazi sıralamasında Avrupa’da birinci. 6 yılda inşaata verilen alanın büyüklüğü 1860 km2. İstanbul’un Anadolu Yakası’ndan daha büyük bir alandan bahsediyoruz. Devasa bir alana beton dökmüşüz. Erozyonun götürmediği, asitleşme ve tuzlanma nedeniyle kaybetmediğimiz toprağı müteahhitlere veriyoruz.
Veriler ‘Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin hazırladığı Toprak Atlası’ndan. Hem Türkiye’nin hem de dünyanın hayatını borçlu olduğu toprakla verdiği sınav, yukarıda sıraladığım rakamlarla ortaya konuyor. Dünya çapında toprakların üçte biri bozulmuş durumda. Gıdaların yüzde 95’inin toprakta yetiştirildiğini unutmuş gibi davranıyoruz. Devasa toprak katmanının yüzeye yakın çok küçük bir kısmında tarım yaptığımızı düşünürsek, topraktaki değerli mineral ve organik maddeleri korumanın önemi daha da iyi anlaşılır.
‘Toprak Atlası’nın Murat Güvenç ve Funda Ferhanoğlu’nun kaleme aldığı İstanbul’la ilgili bölümü de ranta teslimiyetin matematiksel ifadesi gibi. İstanbul’da 2006-2021 yılları arasında 178 kilometrekarelik yeni geçirimsiz alan oluşmuş. Ülke çapında kaybedilen alanın onda biri İstanbul’da.
2006’da büyükşehrin yüzde 9.12’sini kaplayan geçirimsiz alan oranı 15 yılda yüzde 12.2’ye çıkmış. Betonlaşmadaki artış eski İstanbul’da nispeten zayıf ancak İstanbul Havalimanı ve üçüncü köprü yüzünden kentin Kuzey Ormanları’nın olduğu kuzeyinde ve Kanal İstanbul hattında yüksek.
İstanbul’un su havzalarının yapılaşmaya açılmasını önlemek isteyenlerin, Boğaz’daki kaçak yapılaşmayı yıkanların, Gezi Parkı’nı savunanların ve Kanal İstanbul’a karşı çıkanların neden hapiste olduğunu da bu rakamlar açıklıyor.
Bir kenti betona boğmak, iklim kriziyle artan aşırı hava olaylarının felâkete dönüşmesini kolaylaştırıyor. Betonlaşma yüzünden aşırı yağışlar su baskınlarına, sıcak hava dalgaları saunalara dönüşüyor.
Toprağın başı sadece betonla belada değil. Yanlış tarımsal uygulamalar da hem toprağı hem de bizi zehirliyor. Bunların başında kimyasal gübre ve pestisit kullanımı geliyor.
Ayrıca bir tekelleşmeye de yol açıyorlar. Dört dev şirket (Syngenta, Bayer, Corteva ve BASF) pestisit pazarının yüzde 62’sini, tohum pazarının yüzde 51’ini, gübre pazarının yüzde 24’ünü ve tarım makinaları pazarının yüzde 44’ünü kontrol ediyor.
2023’de dünyada yaklaşık 73 milyar dolar değerinde pestisit ve 200 milyar doları aşan suni gübre satıldı. Türkiye’de yılda 2.3 milyon ton kimyasal gübre ve 55 bin ton pestisit kullanılıyor. 20 yılda dönüm başına gübre kullanımı yaklaşık 3 kilogram arttı.
Koskoca Türkiye tarım alanlarının sadece yüzde 0.9’unu organik tarıma ayrılmış![3]
Bu işin bir yanıysa, öteki de çiftçiye 100 milyar TL destek verilen coğrafyamızda, devletin sadece mazottan 145 milyar TL vergi toplandığı gerçeği.[4]
Veya çiftçinin üretim girdilerin yıllık artışına baktığımızda çiftçi enflasyonu:
Mazot: 2025 yılı: 47 TL, 2026 yılı: 68 TL, artış: yüzde 46,
DAP: 2025 yılı: 24.700 TL, 2026 yılı: 41.900 TL, artış: yüzde 69,
Amonyum Sülfat: 2025 yılı: 9.500 TL, 2026 yılı: 20.500 TL, artış: yüzde 115,
Üre: 2025 yılı: 17.400 TL, 2026 yılı: 33.900 TL, artış: yüzde 95[5] düzeyinde olması…
Ya da tarımsal girdi maliyetlerindeki resmi artışın yıllık yüzde 34’e ulaşmasına karşın, çiftçiden buğday alım fiyatlarına yalnızca yüzde 22 oranında zam yapılmasının üreticiyi isyan noktasına getirmesi.[6]
* * * * *
Tarımsal girdi fiyatlarının 2025 Mart’ında yıllık yüzde 29.78 artış gösterdiği;[7] çiftçilerin sattıkları 4 kilo buğdaya 1 kilo gübre alabildikleri coğrafyamızda,[8] Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, “Dünyanın 7’nci, Avrupa’nın 1’inci büyük tarım üreticisiyiz” açıklaması yapsa da gerçek böyle değildir!
Sofrasına et girmeyen, buğdayı ithal eden, çiftçisi borç batağındaki bir ülke nasıl birinci olur?
Rakamlarla konuşuyorsanız önce tarımda üretimi artırabildiniz mi, halkın sofrasındaki ekmeği büyütebildiniz mi, ona yanıt vermeniz gerekir.
Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı ise Türkiye’nin tarımsal hasılada Avrupa’da birinci sırada, dünyada ise ilk 10 ülke arasında olduğunu belirtiyor. İkisi de eksik, yanlış bilgi veriyor.
Bir çiftçi 2023’de milli gelirden Almanya’da yaklaşık 46 bin, Fransa’da 26 bin, İspanya’da 21 bin, İtalya’da 18 bin pay alırken, Türkiye’deki payı 5.400 dolar civarındadır. Ayrıca da Türkiye’de kişi başı tarımsal katma değer Almanya’nın 8.5 kat, Fransa’nın da 5 kat gerisindedir.
Bu dönemde hak ettiği desteği alamayan, ürettiğinden para kazanamayan küçük ölçekli işletmeler için tarım, geçimlerini sağlayacak bir ekonomik faaliyet olmaktan çıkmış; yoksullaşan çiftçiler tarımdan kopmuş, tarlalar ve meralar boş kalmıştır.
2002’de toplam ekili-dikili alan 266 milyon dekar iken 2025’de 240 milyon dekara düşmüş, yani 26 milyon dekar tarım alanı çiftçiler tarafından boş bırakılmıştır. Çiftçi kayıt sistemine (ÇKS) kayıtlı çiftçi sayısı ise 2.8 milyondan 2.2 milyona düşmüştür.
2006’da kabul edilen Tarım Kanunu’nun 21. maddesine göre, tarımsal desteklerin Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) içindeki payının en az yüzde 1 olması öngörülmekteydi. Ancak, uygulamada bu hedef tutturulamamış, destekler genellikle GSYH’nin yüzde 0.5’inin altında kalmıştı. Sonrasında bu oran daha da düşerek 2023 ve 2024’de yüzde 0.2 seviyelerine, yani verilmesi gereken desteğin beşte birine kadar geriletilmiştir.
Bu durum, çiftçilerin giderek artan girdi maliyetleri karşısında yeterli devlet desteği alamamasına yol açmaktadır. 20 yılda Türkiye’de tarım sektörünün finansman yapısında önemli dönüşümler yaşanmıştır.
2004’de çiftçilere sağlanan tarımsal destekler, sektörün banka borçlarının yüzde 58.4’ünü karşılarken 2024’de bu oran yüzde 10.5 seviyesine gerilemiştir. Bu veriler, tarım sektörünün finansal ihtiyaçlarını karşılamada krediye olan bağımlılığının çarpıcı biçimde arttığını ortaya koymaktadır. Desteklerin borç stokuna oranındaki keskin düşüş, sektörün giderek daha fazla dış finansman kaynaklarına yöneldiğini göstermektedir. Nitekim Şubat 2005 itibariyle çiftçilerin bankalara olan borçları bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 47 oranında artarak 936 milyar TL’ye yükselmişti.[9]
Bu durumda çiftçinin en büyük kredi kaynağı Ziraat Bankası’nın yakın izlemedeki çiftçi destek kredileri bir yılda yüzde 220.9 arttı. Bankanın tarımsal kredilerden sağladığı faiz geliri de yüzde 199 artış gösterdi.
Bankanın 2024’de tarım ve çiftçiyi destekleme kredilerinden sağladığı faiz geliri 211.4 milyar lirayı buldu. Önceki dönemde 7.7 milyar TL olan yakın izlemedeki çiftçi kredileri ise 24.7 milyar lirayı buldu.
Memleketin dört bir yanında üreticiler, hem iklim krizinin etkileri ile mücadele ediyor. Hem de artan maliyetlere rağmen üretmek için direniyor. Çiftçinin en büyük kredi kapısı olan Ziraat Bankası’nın yayımladığı 2024 Faaliyet Raporu, tarımsal borç krizini gözler önüne serdi.
Bankanın 2024 mali tablolarına göre, toplam kredi hacmi, 2 trilyon 607,3 milyar liraya ulaştı. Bankanın toplam kredi hacminin yüzde 26.8’ini tarımsal nitelikli çiftçi destek kredileri oluşturdu. Ziraat’ın kullandırdığı her 100 liralık kredinin 73.2 lirasını tarım dışı alanlara kullandırılan krediler oluşturdu. Bu da tarıma finansman yaratmak için kurulan bankanın hedefinden uzaklaştığını bir kez daha ortaya koydu.
2023’de 475.4 milyar lira olan tarımsal krediler, 2024’de yüzde 47.2 oranında büyüyerek 699.9 milyar liraya ulaştı.
Faaliyet raporu çiftçilerin ödeme zorluğu yaşadığını da gözler önüne serdi. 2024’de bankanın yakın izlemeye aldığı kredi tutarı 223.6 milyar lirayı buldu. Yakın izlemedeki kredilerin yüzde 11.1’ini çiftçi destek kredileri oluşturdu. 2023’de 7.7 milyar lira olan yakın izlemedeki tarım kredileri, 2024 sonunda 24.7 milyar lira olarak hesaplandı. Yakın izlemedeki tarım kredilerindeki bir yıllık artış yüzde 220.9 oldu.
Çiftçinin borçluluğu artarken bankanın kredilerden sağladığı faiz geliri de büyüdü. Ziraat Bankası’nın, 2024’de tarım kredilerinden sağladığı ve 2023’ün aynı döneminde 70.7 milyar TL olan faiz geliri, 211.4 milyar lirayı buldu.[10]
Sonuçta gıda enflasyonu dünya sıralamasında Türkiye başı çeker hale geldi. 2024’de 2023’e göre tahıl üretimi yüzde 7.5 oranında azaldı. Yine aynı dönemde buğday üretimi yüzde 5.5 oranında azalarak 20.8 milyon ton, arpa üretimi yüzde 12.0 oranında azalarak 8.1 milyon ton, çavdar üretimi yüzde 15.7 oranında azalarak 257 bin ton, yulaf üretimi yüzde 4.9 oranında azalarak 390 bin ton, mısır üretimi ise yüzde 10.0 oranında azalarak 8.1 milyon tona düştü.
Dünya dönüm başı buğday verimliliğinin 350 kilo olduğu bir durumda bunun Türkiye’de daha 300 kiloya bile ulaşamadığını görülür oldu.[11]
Tam da bunun için kapitalizm koşullarında kentte/ kırsalda milyonlar için insanca yaşamak, üretmek ve tüketmek imkânsız hâle geldi. Bu durumun en yakıcı sebeplerinden biri, elbette derinleşen gıda kriziydi. Onlarca yıldır süren neo-liberal tarım politikaları üretimi çökerterek köylüyü borç ve yoksulluğa hapsetti!
Tarım, artık geçim kaynağı değil, borçla sürdürülen hayatta kalma mücadelesine dönüştü. Artan maliyetler, düşük alım fiyatları ve belirsizlik içinde üreticiler topraklarında ayakta kalabilme mücadelesi verir oldular. Bu çöküş de halkı açlığa, yetersiz beslenmeye ve derinleşen gıda güvencesizliğine sürükledi
| TARIMDAKİ TAHRİBATIN BİLANÇOSU [12] | |
| 2.6 MİLYON ÇİFTÇİ TARIMDAN KOPARILDI | Tarımda AKP’nin yarattığı tahribatın en çarpıcı göstergelerinden biri, tarımdan geçinenlerin sayısındaki keskin düşüş Bu düşüş, AKP’nin bilinçli politikalarıyla köylülerin topraktan koparılması ve tarım dışı alanlara itilmesinin sonucu AKP’nin iktidara geldiği 2002’de 7.5 milyon olan tarım istihdamı, 2024’te 4.8 milyona geriledi; 2,6 milyon kişi azaldı. |
| KÖYLÜLÜK YOK EDİLDİ | 1980 öncesinde çalışan nüfusun yaklaşık yarısı tarımdan geçiniyordu. 2002’de bu oranı yüzde 34.9 iken, 2024’te yüzde14.8’e geriledi. Tarımdan kopartılan bu kişiler kentlerde ucuz işgücü olarak sömürülüyor geçici ya da kayıtdışı işlerde çalışıyor veya işsizler ordusunda yer alıyor. |
| 1 MİLYON TARIM İŞLETMESİ ORTADAN KALKTI | 1980’de 3.65 milyon olan tarım işletmesi sayısı, 2001’de neo-liberal politikaların etkisiyle 3.02 milyona gerilemişti. AKP döneminde küçük çiftçiliğe yönelik saldırıların çoğalmasıyla birlikte bu sayı 2019’da 2.26 milyona düştü. Pandemi, ekonomik kriz, önlenemeyen enflasyon ve artan maliyetler, zirai don, kuraklık gibi nedenlerle işletme sayısının 5 yılda 2 milyon düzeyine indiği tahmin edilebilir. Yani 25 yılda yaklaşık 1 milyon tarım işletmesi ortadan kalktı. |
| ÇİFTÇİ 412 KAT DAHA BORÇLANDI! | AKP iktidara gelmeden önce 2002’de çiftçilerin bankaya borcu 2,5 milyar lira iken 2025 Haziran itibariyle çiftçilerin bankalara olan toplam kredi borcu 1 trilyon 30 milyar liraya ulaştı. Yani AKP iktidarın çiftçilerin bankalara olan kredi borcu yaklaşık 412 kat artırdı. |
| İSTANBUL + BURSA + EDİRNE + KOCAELİ TOPLAMI KADAR TARIM ALANI YOK EDİLDİ! | AKP’nin tarım dışı yatırımlar için doğayı ve tarım alanlarını şirketlere açan politikaları sonucu, 2002’de 26.5 milyon hektar olan tarım arazisi 23.9 milyon hektara düştü. Yani AKP iktidarında 2.6 milyon hektar tarım arazisi ortadan kalktı. Bu kaybın büyüklüğü, İstanbul, Bursa, Edirne ve Kocaeli’nin toplam yüzölçümüne denk. |
| TÜRKİYE İTHALATA BAĞIMLI HÂLE GELDİ | “Bir zamanlar tarımda kendi kendine yeten” Türkiye, 20 yıllık AKP iktidarı sürecinde tarımda net ithalatçı konumuna düştü. Ülkemizde yıllardır yetiştirilen buğday, arpa, mısır, çeltik, pamuk, kuru baklagiller, ayçiçeği ve şeker ile sığır eti gibi temel ürünlerde artık ithalata bağımlıyız. İthalata dayalı gıda ve tarım politikaları sonucunda, kaybeden küçük ve orta ölçekli çiftçiler olurken, kazanan tekeller ve çok uluslu şirketler oldu. |
| YASALARLA SÖMÜRÜ NORM HÂLİNE GELİYOR | Birkaç yılda tarımsal üretimi düzenleme iddiasıyla birçok yasa ve yönetmelik gündeme geldi. Bunlar esasen üreticiyi, kontrol altına almayı ve tarımı sermaye lehine mutlak biçimde dönüştürmeyi amaçlayan düzenlemeler. Bu amaç iktidar tarafından da artık gizlenmiyor; iktidar küçük köylü mülksüzleştirmeyi ve tarımı sermayenin eline teslim etmeyi açıktan ifade ediyor. |
| NEO-LİBERAL MÜDAHALELERLE KIRSALIN TASFİYESİ | Devletin neo-liberal politikalar doğrultusunda yeniden inşası, gıda ve tarım alanının şirketlerin çıkarları doğrultusunda düzenlenmesini beraberinde getirdi. Kırsal bölgeler ve köylülük uzun süredir özel ve kamu sermayesinin hedefinde. Bu saldırılar, tarım topraklarının farklı amaçlarla kullanımına açılması, ortak varlıkların (mera, su, orman) talanı ve özelleştirilmesi üzerinden ilerledi. Köy tüzel kişiliklerinin kaldırılmasıyla birlikte piyasa ilişkileri kırsal alanın tamamına yayıldı; tarım politikaları üreticiyi piyasanın insafına terk etti. Tarımsal KİT’lerin tasfiyesiyle çiftçi hem girdi temininde hem ürününü satmada sermayeye bağımlı hâle getirildi. Aynı zamanda küçük üreticiler gıda sistemine dair karar mekanizmalarının dışına itildi. Bu süreç kırsal nüfusun ve tarımsal üreticilerin istikrarlı biçimde azalmasına neden oldu. |
* * * * *
Verili hâlde görüldüğü gibi tarımda sert daralma sürerken Ziraat Bankası’nın finansal tabloları, çiftçinin içine sürüklendiği borç sarmalını gözler önüne seriyor. Çiftçinin Ziraat’e borcu 889.8 milyar TL’ye ve yakın izlemedeki tarımsal krediler 43.5 milyar TL’ye çıkarken bankanın kârı ve faiz gelirleri katlandı.[13]
Bu arada, Ziraat Bankası’nın 2025’de rekor kâr açıkladığını hatırlatalım. 2025 sonunda açıklanan veriler bu çelişkinin bilançosunu gözler önüne seriyor: Çiftçi, Ziraat Bankası’na 100 milyarlarca lira faiz öderken bankanın yakın izlemedeki çiftçi kredileri neredeyse 2 katına çıktı. Yeniden yapılandırılanlar da 4 katına. Üstelik banka çiftçiden daha fazla faiz geliri elde ederken, çiftçiye ayırdığı pay da küçüldü. Girdi maliyetleri de bu tabloya tuz biber ekti.[14]
Bu kadar değil, dahası da var!
“Nasıl” mı?
Dış Ticaret İstatistikleri, yerli üretimdeki krizi bir kez daha şöyle ortaya koydu: Dış ticaret açığının bir yılda yüzde 110.5 oranında artması, iktidarın tarım sektörüne sırtını döndüğünün belgesi oldu.
Gerçekten de ithalatı teşvik eden sermaye yanlısı politikalar, çiftçiyi üretimden günden güne uzaklaştırdı. Ticaret Bakanlığı’nca yayınlanan Eylül 2025 Dış Ticaret İstatistikleri, iktidarın tarım sektörüne sırt döndüğünü bir kez daha ispatladı. Verilere göre, 2025’in Ocak-Eylül dönemi arasında dış ticaret açığı, 2024’ün aynı dönemine göre yüzde 110.5 oranında arttı.
2025’in ilk 9 ayında tarım, ormancılık ve balıkçılık sektörünün ithalat hacmi 2024’üm aynı dönemine kıyasla yüzde 21 artarak 10 milyar 257 milyon 254 bine yükseldi. Bu dönemde ihracat ise 6 milyar 564 milyon 308 bin dolara kadar geriledi. Böylece 2025 Ocak-Eylül döneminde sektörde ortaya çıkan dış ticaret açığı 3 milyar 692 milyon 946 bine çıktı.
Meseleye ilişkin olarak ‘Tarım Ekonomisi Derneği’ (TAREKODER) Yönetim Kurulu Başkanı İpek Süer Topuzoğlu şunların altını çizdi:
“Her ne kadar tarım ürünleri bakımından ihracatçı konumunda olduğumuz söylense de, şu çok açık ki Türkiye 2018’den beri küresel alanda ithalatçı pozisyonunda. Bu da tarıma elverişli topraklar olmasına karşın, tarımsal üretim gerçekleştirebilmek için zaruri girdilerde dışa bağımlılıktan kaynaklanıyor. Ayrıca sadece girdilerde değil, tarımsal üretimde de dışa bağımlıyız.”[15]
Yine “Nasıl” mı?
Örneğin Cumhurbaşkanı kararıyla “hububat ve bakliyat ithalatında tarife kontenjanı” değişti. Bu da çiftçiye darbe, ithalatçıya kıyaktı! Şöyle ki; iktidar, 1 milyon ton arpa ve 1 milyon ton mısırın sıfır gümrük vergisiyle ithalatına izin verdi. Milletvekili Erhan Adem, kararı “Türk çiftçisine çekilen ekonomik ve siyasal infaz belgesi” olarak nitelendirdi. “Bu karar, yerli üreticiyi bitirip yabancı çiftçiyi zengin eden bir tercih,”[16] dedi!
Bir örnek daha: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ziyareti öncesi, ABD’den ithal edilen pirinç, tütün, badem, ceviz, Antep fıstığı gibi tarım ürünlerine uygulanan vergiler kaldırıldı.
Bu durum tarımın içine çekildiği girdabı tekrar gözler önüne sererek, gündeme taşıdı.
Evet. Coğrafyamız tarımı küresel tarım, gıda ve ecza şirketlerinin on yıllardır kıskacında. Küresel şirketler bir yanda, şirketlerin hamileri gelişmiş kapitalist ülkeler diğer yanda, ellerindeki kerpeten ile Türkiye tarımından menfaat koparıyorlar.
ABD ziyareti öncesinde, şeker politikaları ilgili olarak, 26 Kasım 2006’da Milletvekili Gürol Ergin, TBMM’deki konuşmasında şöyle diyordu: “Edinilen bilgilere göre, Erdoğan, ABD gezisine çıkmadan önce Cargill konusunda Ankara’da bir dizi temas yaptı. Şirket yetkilileri ile bürokratlar, ABD temaslarında gündeme gelecek olan Cargill konusunda çözüm yolu bulunması için bir araya geldiler. Bu amaçla hazırlanan Cargill dosyası Erdoğan’ın çantasına konuldu”
“Erdoğan, New York’ta Cargill yetkililerine, çözüm için atılan adımları anlattı. Şirket yetkilileri, hukuki sorunun çözümü ve kota uygulamasının esnekleştirilmesi talebinde bulundular. Erdoğan, görüşme sonrasında ABD’den Ankara’ya talimat vererek ‘kesin çözüm’ istedi “ diyordu. Bundan tam 19 yıl önce.
Ne oldu?
Türkiye kendine yeterli, hatta üretim fazlası olduğu şeker konusunda, nişasta bazlı şekere (NBŞ) kota verilmesi, şeker fabrikalarının özelleştirilmesi ile şekerpancarı üreticisi çiftçilerin 2/3’ü pancar üretimini terk etti. Şekerde ihracatçı iken ithalatçı olduk.”[17]
Çarpıcı iki örnek daha!
Birincisi: Limak Holding, Ankara Haymana’da maden projeleriyle bölgedeki tarım ve orman arazilerini ele geçirdi. 2012’den beri kalker ocaklarının başlama ve genişletme projeleri için 7 çevresel etki değerlendirme (ÇED) onayı verilen şirketin kullanımına son kararla birlikte 407 hektar, yani 5 bin 700 futbol sahası büyüklüğünde alan açıldı![18]
İkincisi de: Devlete gelir sağlamak için satış ve kiralama sırası mera ve yaylara geldi. Tarım ve Orman Bakanlığı mera ve otlakların satışına, kiralanmasına onay veren bir genelge yayımladı. Buna göre, yüzyıllardır köylülerin hayvanlarının otlak alanı olan yerler, isteyenlere satılacak ya da kiralanacak![19]
* * * * *
Çiftçilerin büyük soru(n)ları onları, örgütlenebilirse, harekete geçirebilecek bir imkândır. Böyle ele alınmalıdır.
Bu konuda Latin Amerika’nın en büyük toplumsal hareketlerinden Brezilya’daki Topraksız İşçileri Hareketi (MST) ile Yunanistan, Avrupa’daki hareketler -eksikli de olsa- önemlidir.
Örneğin Yunanistan’da yolsuzluk skandalına karşı isyan eden çiftçilerin protestoları tüm ülkeye yayıldı. Selanik’ten Rodos’a kadar yollar, havaalanları ve limanlar işgal edildi, sol partiler ve sendikalar “Mücadelemiz ortak” derken[20] traktörler Avrupa’nın meydanlarını haftalarca doldurdu…
Yollar kapalı, kent merkezleri kilitli. Tüm dünyayı kuşatan neo-liberal politikaların tarım alanında küresel şirketlerin hegemonyasına alternatif görmeye bile tahammülü yok. Doğal kaynakları da aşan büyük üretim miktarları uğruna doğa ve emek yok ediliyor. Kapitalizm sunî ve katkılı masif miktarlarda üretim için hayvanların yaşam hakkına hükmettiği işkencehanelerle, üç kuruşa çalıştırılan çocuk ve göçmen tarım işçileriyle, sürdürülebilir enerji yolunda feda edilen tarım topraklarıyla felâketimizi hazırlıyor.
Evet, çiftçinin var oluş krizi çoktandır isyanla eylemlere yansıyor. Şimdi çözümsüz bırakılan, yeterince ciddiye alınmayan o isyan kolay bastırılamayacak bir öfke ve uyanışla güçlü bir direnişe dönüştü.
Avrupa’daki çiftçi eylemlerini yalnızca “destek kesintileri”, “yakıt zamları” ya da “büyük şirketlerin ticaret anlaşmaları” başlıklarıyla okumak eksik olur. Çünkü bu eylemler, kapitalizmin ve vahşi neo-liberal politikaların artık yönetemez hâle geldiği bir dünyaya dair güçlü bir itiraz taşıyor.[21]
Bunun arkası gelebilir. Yeter ki taleplerin itirazı örgütleyebilelim…
Bunun için de:
• Alım fiyatları üreticiden yana belirlenmek, düşük fiyat politikalarına son verilmek için koşulsuz kamusal alım garantisi sağlanmalı…
• Geçimlik tarım yapanların elektrik, su ve banka borçları silinmeli. İklim krizinden zarar gören üreticilerin tüm kayıpları tazmin edilmeli…
• Girdiler üzerindeki vergiler kaldırılmalı; mazot, gübre, yem gibi temel girdiler kamusal destekle karşılanmalı. Gümrük vergisi indirimleri son bulmalı…
• Gıdayı serbest piyasaya teslim eden Dünya Ticaret Örgütü dayatmaları reddedilmeli; ikili ve bölgesel serbest ticaret anlaşmaları iptal edilmeli…
• Üretici örgütlenmelerinin önündeki engeller kaldırılmalı, kooperatifleşme desteklenmeli…
• Maden, enerji ve inşaat projeleriyle tarım alanlarının yok edilmesine son verilmeli…
• Köy tüzel kişilikleri ve ortak mallar iade edilmeli. Köylere sağlık, eğitim, ulaşım, enerji, su ve sosyal olanaklar dahil olmak üzere temel altyapı ve üstyapı hizmetleri sağlanmalı; köy okulları açılmalı; köyler insanca yaşanabilir yerler hâline getirilmeli…
• Mevsimlik tarım işçilerine iş güvenliği, iş güvencesi ve sağlıklı çalışma-barınma koşulları sağlanmalı. Sigorta sistemi çiftçiler lehine kamucu biçimde yeniden yapılandırılmalı…
• Çiftçilerin prim günü azaltılmalı, prim yükü hafifletilmeli…
• Özelleştirilen tüm kamu kurumları, çiftçiler lehine yeniden yapılandırılmalı…
• Toprağı ve suyu kirleten, yoğun kimyasal girdiye dayalı endüstriyel şirketler tarımdan uzaklaştırılmalı…
• Su kullanımında insani ihtiyaçlar öncelikli kılınmalı; suyun sürdürülebilir kullanımı, iyileştirilmesi ve korunması güvence altına alınmalı…
• Tohum yasası iptal edilmeli, yerel tohumların kullanımı desteklenmelidir…
26 Temmuz 2026 16:36:34, İstanbul.
N O T L A R
[1] Kemal Tahir.
[2] Bkz: i) Temel Demirer, “Tarım(ın) Hâl(ler)i”, Kaldıraç Dergisi, No:223, Şubat 2020; ii) Temel Demirer, “Kapitalizm ve Tarım(ımız)”, Kaldıraç Dergisi, No:194, Eylül 2017 iii) Temel Demirer, “Tarım(ımız) Çökerken”, Kaldıraç Dergisi, No: 283, Şubat 2025; iv) Temel Demirer, “Tarım Meselesi: Dönüşüm, Durum ve İtiraz(ımız)”, Rojnameya Newroz, Şubat 2025… https://temeldemirer.blogspot.com/2025/02/tarim-meselesi-donusum-durum-ve.html v) Temel Demirer, “Somut Verilerle Kapitalizmin Ekolojik Soru(n)ları: (Küresel) Isınma + Su(suzluk) + Kirlilik + Nükleer + Kent= Türkiye + Yerkürenin Hâli”, 6 Şubat 2008… https://temeldemirer.blogspot.com/2012/04/somut-verilerle-kapitalizmin-ekolojik_10.html
[3] Özgür Gürbüz, “Toprağı Kaybediyoruz”, Birgün, 13 Ocak 2026, s.5.
[4] Volkan Pekal, “Bugün 14 Mayıs Çiftçiler Günü”, Evrensel, 14 Mayıs 2026, s.5.
[5] Abdullah Aysu, “Çiftçinin Payına Yine Hüsran Düştü”, Yeni Yaşam, 11 Haziran 2026, s.10.
[6] Doğa Baskan, “Zarar Eden Çiftçi Buğdayını Yem İçin Biçti”, Evrensel, 10 Haziran 2026, s.5.
[7] Ebru Çelik, “Tarımda Sorunlar Net Çözümler Uygulanmıyor”, Birgün, 21 Mayıs 2025, s.5.
[8] “Çiftçinin Umudu Kalmadı”, Yeni Yaşam, 4 Haziran 2026, s.4.
[9] Orhan Sarıbal, “Halkı Borç Batağındaki Yoksul Ülke Nasıl 1’inci Olur?”, Birgün, 24 Nisan 2025, s.5.
[10] Havva Gümüşkaya, “Çiftçinin Yanında Değil Peşindeler!”, Birgün, 10 Mayıs 2025, s.4.
[11] Veysel Ulusoy, “Gıda Enflasyonu”, Cumhuriyet, 9 Mart 2025, s.9.
[12] “Tarımda Yıkım Derinleşiyor, Kırsalda Yaşam Bitiyor”, Birgün Pazar, 27 Temmuz 2025, s.10.
[13] Havva Gümüşkaya, “Üreten Borçlu Faizi Toplayan Kârlı”, Birgün, 3 Aralık 2025, s.7.
[14] Özge Güneş, “Tarım Politikasının Çıkmaz Sokağı: Borçlar”, Birgün, 4 Mart 2026, s.2.
[15] Bilge Su Yıldırım, “Tarım İthalatı Çığırından Çıktı”, Birgün, 1 Kasım 2025, s.5.
[16] Mustafa Çakır, “Çiftçiye Darbe İthalatçıya Kıyak”, Cumhuriyet, 9 Kasım 2025, s.9.
[17] Abdullah Aysu, “Tarım ‘Vize’ Kriteri (mi?)”, Yeni Yaşam, 25 Eylül 2025, s.3.
[18] Gökay Başcan, “Tarım Arazileri Artık Limak’ın”, Birgün, 16 Mayıs 2025, s.3.
[19] Saygı Öztürk, “Köylü Hayvan Otlatmak İçin Bile Para Ödeyecek”, Sözcü, 24 Şubat 2025, s.10.
[20] “Çiftçilerin İsyanı Tüm Ülkeyi Sardı”, “Çiftçilerin İsyanı Tüm Ülkeyi Sardı”, Birgün, 10 Aralık 2025, s.14.
[21] Zeynep Altıok Akatlı, “Bardak Taştı: Avrupa Çiftçilerinden Dünyaya Bir Uyarı”, 1 Ocak 2026, s.2.
