Komünist parti örgütü çağın sınıf mücadelesine uygun mu?
Bülent Kırat yazdı
Bir Komünist parti örgütü nasıl olmalı? Bu soru uzun yıllardır devrimci hareketlerin gündemindedir. Fakat çoğu zaman cevaplar geçmişte aranır. Leninist örgüt, Maoist örgüt, gerilla örgütü, öncü parti… Her biri kendi tarihsel döneminde önemli deneyimler yaratmış, büyük mücadelelere önderlik etmiş modellerdir. Ancak bugün yaşadığımız temel sorun, bu modellerin doğruluğu ya da yanlışlığı değil; doğdukları toplumsal koşulların büyük ölçüde değişmiş olmasıdır.
Marksizm bize hiçbir örgüt biçiminin tarih üstü olmadığını öğretir. Örgütler de üretim ilişkilerinin, sınıf mücadelelerinin ve toplumsal yapının ürünüdür. Eğer toplum değişmişse, sınıfların yapısı değişmişse, emek süreçleri dönüşmüşse, örgüt biçimlerinin de dönüşmesi gerekir.
Bugün hâlâ yirminci yüzyılın başlarında oluşmuş örgüt anlayışlarıyla yirmi birinci yüzyılın kapitalizmine karşı mücadele etmeye çalışıyoruz.
Oysa kapitalizm değişti.
Fabrika hâlâ vardır ama işçi sınıfı artık yalnızca fabrikalarda değildir. Depolarda, çağrı merkezlerinde, kargo şirketlerinde, yazılım sektöründe, veri merkezlerinde, platform ekonomilerinde ve güvencesiz çalışma alanlarında milyonlarca emekçi bulunmaktadır. Kapitalizm yalnızca üretim araçlarını değil, iletişim araçlarını da merkezileştirmiştir. İnsanların zamanı, dikkati ve hatta duyguları bile sermaye birikiminin konusu haline gelmiştir.
Bugün insanlar aynı mahallede yaşamıyor, aynı fabrikada çalışmıyor, aynı gazeteleri okumuyor. Buna rağmen birçok devrimci örgüt hâlâ yüz yıl öncesinin toplumsal yapısına göre hareket ediyor.
Bir gelişme yaşandığında ilk refleksimiz bildiri yazmak oluyor. Oysa insanlar artık bildirilerle değil, karmaşık iletişim ağları içerisinde şekilleniyor. Kitlelerin düşünce dünyası birkaç metin dağıtarak değişmiyor. Egemen sınıflar bunu çoktan anlamış durumda. Kültürden teknolojiye, eğitimden dijital platformlara kadar her alanı ideolojik mücadele alanına çevirmiş bulunuyorlar.
Biz ise çoğu zaman geçmiş mücadelelerin diliyle bugünün insanına seslenmeye çalışıyoruz.
Sonuç olarak örgütlerimiz giderek daralıyor. Topluma müdahale etmek yerine kendi içine konuşan yapılara dönüşüyor. Kadrolar yaşlanıyor, yeni kuşaklarla aradaki mesafe büyüyor. Devrim fikri ise yaşayan bir olasılık olmaktan çıkıp geçmişte kalmış bir hatıraya dönüşüyor.
Oysa Marksizm nostalji değil, değişimin bilimidir.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, yalnızca yeni bir örgüt modeli değil; çağımızın sınıf yapısının yeniden analiz edilmesidir.
Bugünün devrimci hareketi, insanların sadece işyerlerindeki değil, yaşamın bütün alanlarındaki sömürü ve yabancılaşma biçimlerini anlamak zorundadır. İşçi sınıfını yalnızca fabrikalarda değil, dijital platformlarda, lojistik ağlarında, göçmen emeğinde, güvencesiz çalışma alanlarında ve görünmeyen emek süreçlerinde de görebilmelidir.
Yeni örgüt, kendisini korumaya çalışan bir yapı değil; sürekli öğrenen ve sürekli dönüşen bir kolektif akıl olmak zorundadır.
Belki de asıl soru şudur:
Lenin bugün yaşasaydı, 1902’nin örgütünü mü kurardı, yoksa 2026’nın sınıf mücadelelerine uygun yeni bir örgüt mü yaratırdı?
Marksizm’e bağlılık, geçmişi tekrarlamak değildir. Marksizme bağlılık, Marx’ın yaptığı gibi yaşanan dünyayı çözümlemek ve mücadeleyi o dünyanın gerçekliği üzerine kurabilmektir.
Çünkü devrim, geçmişin anısını koruyarak değil, geleceği kurarak gerçekleşecektir.
Bizim sorunumuz devrim fikrinin eskimesi değildir.
Sorun, devrimi hâlâ eski araçlarla düşünmeye çalışmamızdır.
Bu yüzden artık yalnızca örgütü değil, örgüt fikrinin kendisini de yeniden tartışma cesaretini göstermek zorundayız.
Yeni bir yüzyılda yaşıyoruz.
Yeni insanlar ortaya çıkıyor.
Yeni çalışma biçimleri doğuyor.
Yeni çelişkiler büyüyor.
Öyleyse yeni bir devrimci hayal gücüne, yeni bir siyasal dile ve yeni bir örgütsel yaratıcılığa ihtiyacımız var.
Çünkü geleceği kuracak olanlar, geçmişi en iyi ezberleyenler değil; değişimi en iyi kavrayanlar olacaktır.
Peki Nasıl Bir Örgüt?
Eleştirmek kolaydır. Asıl mesele yerine ne koyacağımızdır.
Öncelikle şunu kabul etmek gerekiyor: Sorun yalnızca örgütlerin yaşlanması değildir. Sorun, örgüt fikrimizin yaşlanmasıdır. Hâlâ devrimi belirli bir merkezin tasarladığı, kadroların uyguladığı ve halkın katıldığı bir süreç olarak düşünüyoruz. Oysa günümüz toplumunda bilgi çok daha yaygın, iletişim çok daha hızlı ve toplumsal hareketlilik çok daha karmaşık bir karakter kazanmıştır.
Bu nedenle yeni örgüt anlayışı, geçmişin bütün deneyimlerini çöpe atan değil, onları aşan bir anlayış olmak zorundadır.
Belki de öncelikle “öncü” kavramını yeniden düşünmek gerekiyor.
Yirminci yüzyılda öncülük, sınıfın önünde yürümek anlamına geliyordu. Bugün ise öncülük, sınıfın içinde dolaşan bilgiyi, deneyimi ve yaratıcılığı bir araya getirebilmek anlamına geliyor. Kendini sınıfın yerine koyan değil, sınıfın kolektif aklını örgütleyebilen yapılar geleceğin öncüleri olacaktır.
Yeni örgüt her şeyi bilen değil, öğrenmesini bilen örgüt olmalıdır.
Her konuda açıklama yapan değil, insanların gerçek sorunlarına gerçek çözümler üretebilen bir örgüt…
İnsanları kendi kalıplarına sokmaya çalışan değil, insanların yaratıcılığını açığa çıkaran bir örgüt…
Kendisini merkeze koyan değil, mücadeleyi merkeze koyan bir örgüt…
Bugün milyonlarca insan güvencesiz çalışıyor. Milyonlarca genç geleceksizlik içinde yaşıyor. Milyonlarca kadın görünmeyen emek yükünü taşıyor. Milyonlarca göçmen en ağır sömürü koşullarında çalışıyor. Buna rağmen devrimci örgütler çoğu zaman kendi iç gündemleriyle meşgul oluyor.
Oysa örgüt dediğimiz şey bir amaç değil, toplumsal dönüşümün aracıdır.
Belki de artık örgütleri büyütmeye değil, mücadele alanlarını büyütmeye odaklanmalıyız.
Bugünün devrimci örgütü yalnızca üyelerinin faaliyet yürüttüğü bir yapı değil, binlerce insanın çeşitli düzeylerde katılabildiği bir mücadele ekosistemi yaratabilmelidir.
Bir sendika çalışması…
Bir mahalle dayanışması…
Bir kadın mücadelesi…
Bir ekoloji direnişi…
Bir kültür çalışması…
Bir dijital dayanışma ağı…
Bunların hepsini birbirine bağlayan, deneyimleri ortaklaştıran ve toplumsal enerjiyi büyüten bir örgüt anlayışı…
Belki de geleceğin devrimci örgütü budur.
Demokratik merkeziyetçilik de yeniden tartışılmalıdır.
Bugün birçok örgütte demokrasi tartışma aşamasında kalırken, merkeziyetçilik karar aşamasında ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak düşünce birkaç kişinin, uygulama ise herkesin görevi haline gelmektedir.
Oysa gerçek merkeziyetçilik ortak aklın merkeziyetçiliği olmak zorundadır.
İnsanların yalnızca görev aldığı değil, düşünce ürettiği…
Yalnızca uyguladığı değil, yön verdiği…
Yalnızca dinlediği değil, konuştuğu bir örgüt…
Çünkü yaratıcılığın olmadığı yerde devrimcilik de zamanla bürokrasiye dönüşür.
Belki de artık şunu söylemenin zamanı gelmiştir:
Devrimci hareketin en büyük sorunu devletin baskısı kadar kendi alışkanlıklarıdır.
Bizi yenilgiye uğratan yalnızca düşmanlarımız olmadı.
Bazen değişmekten korkmamız da oldu.
Bazen geçmiş başarıların gölgesinde yaşamamız da oldu.
Bazen örgütleri mücadele için değil, mücadeleyi örgütleri yaşatmak için kullanmamız da oldu.
Şimdi ihtiyaç duyduğumuz şey yeni bir tüzük değil yalnızca.
Yeni bir hayal gücü…
Yeni bir cesaret…
Yeni bir örgütsel yaratıcılık…
Ve belki de en önemlisi, geleceğin henüz yazılmadığına dair sarsılmaz bir inançtır.
Çünkü devrim, geçmişe sadakat kadar geleceğe cesaret etmeyi de gerektirir.

