Rojava ve Çözüm süreci
Sinan Çiftyürek yazdı
Yine zor bir dönem. İçeride tırmandırılan ırkçı milliyetçi basınç artarken, dışarıda ise Kürt halkının kazanımlarına karşı üç katmanlı sömürgeci-statükocu ittifakın kuşatması farklı biçimlerde devam ediyor. Bu üçlü statükocu halka son olarak Rojava Kürdistanı üzerinde icraat yaptı. Kürt halkı açısından bu durumun özeti şudur: Kürtlerin devletsizlikle imtihanının yeni uygulamaları sahneleniyor. Kürtlerin devleti olsaydı yaşananların büyük kısmı yaşanmayacaktı.
I – Öncelikle SDG-HTŞ son anlaşması ne diyor?
Kobani, Haseke gibi Kürt kentlerine yönelik kuşatma ve saldırı sürerken 29 Ocak Anlaşması geldi. Anlaşma imzalandı, ancak HTŞ Hükümetinin anlaşmaya uyup uymaması ya da nereye kadar uyacağı belli değil. Çünkü 10 Mart ve 1 Nisan 2025 anlaşmalarına uymayan HTŞ, “bu son anlaşmaya da uymaz” tartışmasını beraberinde getirdi. Anlaşma yapıldı ama uzlaşmazlıklar sürüyor. HTŞ ile SDG arasında başta kadın meselesi, eğitim, siyaset, din, rejim yapısı vb. temel alanlar üzerinde farklı yaklaşımlar devam ediyor.
SDG ile HTŞ Hükümeti arasında uzlaşmaya dayalı varılan anlaşma ehvenişer görülüp desteklenmeli. Kürt halkının hedeflediği olmadı ama HTŞ ve Türkiye’nin de hedeflediği olmadı. Anlaşma, halkımız açısından varılmış son durak değil, uzun yürüyüşün başlangıcı görülmeli. Çünkü bu uzlaşma, ademi merkeziyetçi Suriye’ye gidişin ilk önemli adımı. Ayrıca halkın daha fazla can ve mal kaybını önlemek için Özerk Yönetimin müzakere ve diyaloga dayalı çözüm arayışını desteklemeliyiz.
Bu uzlaşmaya varılması için Kürdistan ile dünyada geliştirdiği büyük direnişle ve yürüttüğü diplomatik faaliyetle HTŞ yönetimine basınç uygulayan; başta Rojava Kürdistanı olmak üzere dört parça Kürdistan ve diasporadaki halkımıza, Federal Kürdistan Bölgesi Hükümeti’ne, halklarına ve siyasal partilerimize, Kürt halkının uluslararası dostlarına sonsuz teşekkürler. Bu direniş ve basınç olmasaydı HTŞ, 18 Ocak maddelerinden geri adım atmazdı.
Anlaşma sağlandı ama Rojava Kürdistanı halkının önünde uzun bir yol var; çünkü dün imzaladığı anlaşmalarını uygulamayan HTŞ, son anlaşmayı da sahada uygulamayabilir. Zaten varılan anlaşmaya ve ateşkese rağmen kuşatmanın sürmesi ve insani yardım koridorunun açılmaması bunun ciddi işareti. Bu nedenle;
“*Varılan anlaşma ile elde edilen kazanımlar mutlaka Anayasa ile güvenceye alınmalı.
*Anlaşmada, başta Kürt dili alanında olmak üzere var olan belirsizlikler hızla giderilerek yasal güvenceye alınması bir diğer hedef olmalı.
*Suriye’deki HTŞ rejiminin genel olarak demokratikleştirilmesi, çok zor da olsa, mücadele edilmesi gereken bir diğer hedef olmalı. Ulusal demokratik haklarla birlikte demokrasinin güçlendirilmesi başta Kürt, Dürzi, Alevi halkları olmak üzere Suriye halklarının yararına olacak.
*Rojava iç siyasal ittifakının sağlanması daha önemli hâle gelmiştir. Tev-Dem ile ENKS arasında 26 Nisan 2025’te varılan anlaşmaya sadık kalınarak ulusal birlik kalıcılaştırılmalı.
*Yaşanarak da görüldü ki Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile Rojava Kürdistanı arasındaki ilişkiler yaşamsaldır. KKP olarak Özerk Rojava ile Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasındaki ulusal ittifakın günübirlik taktik değil, stratejik olarak kalıcılaştırılmasını hep savunduk.” deniyor KKP basın açıklamasında.
Buna sadece şunu ekleyelim: Efrin, Girê Spî-Serê Kaniyê, Kobani, Haseke, Kamışlı, Dêrika Hemko… gibi Kürt kentlerinin coğrafi bütünlüğünün sağlanması uzun soluklu bir diğer mücadele hedefi.
Sosyal medya hesabım X’te yaptığım açıklamaya “bir şey elde edilmedi” tarzında görüş ve eleştiriler geldi. Bunlara ilişkin şu kadarını belirteyim: Rojava Kürdistanı’nda en büyük kazanım nedir sorusuna; milyonlarla Kürt halkının ulusal bayraklarıyla meydanlarda “Rojava, Rojhilat e Kurdistan yek welat e”! “Yek e yek e, yeke e Kurdistan yek welat e” ortak ulusal paydada buluşmasıdır. İki Kürdistan parçası üzerinden ulusal birliğin güçlenmesidir. Kürt halkının uluslararası dost halkasının genişlemesi ve SDG’nin bireysel değil, dört tugayla sınırlı da olsa Suriye ordusuna katılacak olmasıdır. Kürtlerin Suriye’nin idari, siyasi ve askeri yapısında ulusal kimlikleriyle yer alacak olmalarıdır. Bunlar yeterli değil ama başlangıç olarak az da değil. Rojava Kürdistanı üzerinden yaşananlar, Kürt siyasetinde bazı açılardan yeni bir milat olacak.
II – 7 Ekim 2023 sonrası yaşananlar Sykes-Picot’un dizayn edilmesidir!
Sykes-Picot Anlaşması’nın çoktandır tıkandığını ilk günden belirtmiştim. Küresel ve bölgesel aktörler Ortadoğu’yu yeni gelişmeler ışığında kendi çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn etmeyi hedeflediler. Kapsam alanı Güney Kafkasya’dan Mısır’a ve İran’dan Lübnan’a uzanan geniş alanda, merkezinde İsrail’in güvenliği ile bağlantılı İran Şii hilalinin etkisizleştirilmesi başta olmak üzere birden fazla siyasi, ekonomik ve askeri hedef bulunuyor.
Bu hedeflerine varmak için ABD-İngiltere-İsrail ortaklığı, planlanmış olarak HAMAS’ın askeri kolu İzzeddin el-Kassam Tugayları’nın 7.10.2023’te İsrail’e saldırısının önünü açtı. ABD istihbaratının 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler’e yapılan saldırının önünü açtığı gibi. Neden, niçin Ortadoğu’nun 11 Eylül’ü planlandı? Bunun üzerinde başta “Suriye ve Batı Kürdistan; Belirsizliklerle Yüklü!” başlıklı yazım olmak üzere birçok yazımda durduğum için burada ayrıca nedenleri üzerinde durmayacağım.
8 Ekim sabahını hazır kıta bekleyen İsrail Başbakanı Netanyahu’nun “7 Ekim bizim 11 Eylül’ümüz; Ortadoğu’da çok şey değişecek” demesiyle geniş Ortadoğu coğrafyasının fay hatları hareketlendi ve devam ediyor. Üzerinden 110 yıl geçmesine rağmen halkların aşamadığı Sykes-Picot Anlaşması, ABD-Batı ve İsrail bloğu tarafından, başta Kürdistan/Özerk Rojava ve Filistin/Gazze halkları olmak üzere halkların iradesi yine hiçe sayılarak yeniden dizayn edilmek isteniyor. Kürdistan merkezli Ortadoğu, Sykes-Picot’tan beri barışı hiç ama hiç görmedi, yaşamadı. Bugünün postmodern savaş koşullarında zaten savaş savaş gibi, barış barış gibi yaşanmıyor. Savaşta ve barışta postmodern belirsizlikler devam edecek. Örneğin haydut yasalarının geçerli olduğu emperyalist kapitalist dünyada ABD’nin Venezuela devlet başkanını “suçlu” yakalar gibi ülkesinde yakalayıp kaçırmasına Rus lider Medvedev, “Trump’ın Venezuela adımları yasa dışı ancak tutarlı!” dedi. Yani Medvedev ABD’ye, “Latin Amerika senin; Rusya’nın arka bahçesi Gürcistan-Ukrayna-Kafkasya’ya karışma!” diyor. Açıktır ki küresel ve bölgesel emperyal güçler uluslararası hukuku yok sayma yarışındalar.
III – 4-5 Ocak Paris görüşmesi, Halep ve sonrası gelişmelerin önünü açtı
Öncelikle SDG’nin 10 Mart ve 1 Nisan anlaşmalarına “uymadığı” iddiaları koca bir yalan. 10 Mart Anlaşması’na daha ilk günden gelen üç tepkiyi hatırlatırsak kimin anlaşmaya neden uymadığı da anlaşılır. Anlaşmanın parafe edilmesinin hemen ardından KDP’li eski Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, “Suriye ve Kürt halkına federasyon hayırlı olsun” mealinde açıklama yapmıştı. Irak Başbakanı Sudani, HTŞ’ye “Aman dikkat edin, bizim deneyimin aynısını Suriye’de tekrarlamayın” derken, Türk Dışişleri Bakanı Fidan ise “Dikkatli olmalıyız, yoksa o sekiz maddenin her biri elimizde patlamaya hazır bombaya dönüşebilir” vb. demişti. Buna sömürgeci devletlerin “Aman ha Federal Kürdistan Bölgesi olmayalım” sendromu diyelim. 10 Mart 2025’te Mazlum Abdi ile Ahmet Şara arasında imzalanan anlaşmanın kim tarafından daha ilk günden tanınmak istenmediği bu açıklamalarla net ortada.
Ankara, başından beri Fırat’ın batısı ve doğusu ile Özerk Rojava statüsünü ortadan kaldırma harekâtının merkezinde duruyor. Durduğunu Dışişleri Bakanı Fidan açıkça “Halep sürecini başlatmak zorunda kaldık” demesiyle resmen açıklamıştı. Zaten ilk günden beri Türk ve Suriye heyetlerinin (dışişleri, savunma bakanları ve istihbarat başkanları) bir gün Şam’da, diğer gün Ankara’da görüşmelerinin temelinde yatan şey 10 Mart anlaşmasını geçersiz kılmaktı. Aynı durum 1 Nisan Halep Anlaşması için de geçerli. Anlaşma gereği SDG güçlerini Kürt mahallelerinden çekmiş ve güvenliği oranın halkından oluşan asayiş gücüne bırakmıştı. Kürt tarafı anlaşmaya uygun davranırken, Türkiye’nin desteklediği HTŞ’nin 5 Ocak Paris görüşmesi sonrası 6 Ocak’ta Kürt mahallelerine saldırı başlatması tesadüf değildi.
IV – İlk adım Halep idi, hedef Kürt Özerkliğine son vermekti
Halep’teki Kürt mahallelerinin Türkiye destekli HTŞ Ordusu tarafından yakılıp yıkılmasıyla 150 bin civarında sivil halkı göçe zorlayan saldırı başlatıldı. Yani Özerk Rojava güçlerini “Fırat Batısı’ndan” çıkartmak söylemi sadece bir propagandaydı; amaç Kürtlerin özerkliğini ortadan kaldırmaktı. Kısacası 5 Ocak’ta Paris’te ABD gözetiminde Suriye ile İsrail arasında yapılan görüşmelerde varılan uzlaşmada (ki doğrudan masada olmasa da Türkiye heyeti de Paris’te taraflarla görüşmeler yapıyordu) Kürtlerin var olan statüsü dışlanmıştı. Paris uzlaşması sonrası Özerk Rojava ve Suriye’de yaşananları aşağıdaki üç gelişme özetliyor:
Paris uzlaşmasından bir gün sonra Halep, ardından Deyr Hafır ve Fırat Doğusu’ndaki Arap kentleri Deyrizor, Rakka hedefteydi. Fakat hedef buralarla da sınırlı değildi; esas hedef Haseke, Qamışlı, Kobani üçgenindeki Kürt Özerkliğine son vermekti. ABD’den aldığı yeşil ışık ve Türkiye’nin sınırsız desteğiyle Kürt kentleri de kuşatılıp teslim olmaları istendi. Şunu da ekleyelim; sömürgeci devletlerin Kürtleri statüsüz bırakma hedefi Özerk Rojava ile de sınırlı değil, Federal Kürdistan Bölgesi de hedefte. Çünkü sömürgecilerde “diğer Kürdistan parçaları da ya Federal Kürdistan benzeri statü elde ederlerse” sendromu sürüyor. Devletsizlik ile imtihanın basıncı altındaki Kürt siyaseti buna uygun politika belirlemekle yüz yüze.
V – Türk Devleti, “Kürtler kaybetsin de kim kazanırsa kazansın” politikasını izliyor!
ABD 5 Ocak Paris görüşmelerinde, İsrail ile Türkiye’nin Suriye üzerinden karşı karşıya gelmesini istememişti. Türkiye, bu mutabakatın açtığı yoldan İsrail ile Güney ve Kuzey Suriye’de birbirlerinin çıkarlarını gözeten defakto uzlaşma aradı ve kısmen sağlandı. Aylardır “Özerk Rojava’nın İsrail ile iş birliği yaptığı” propagandasını tekrarlayıp duran Türk devleti, esasen İsrail ile Kürt karşıtlığında anlaşmıştı. Türkiye Güney Suriye’de İsrail’in bayrak dikmesine, İsrail de Kuzey Suriye’de Türkiye’nin HTŞ ile birlikte Kürt Özerkliğinin tasfiyesine karşılıklı sessiz kalacaktı. Kaldılar da. Tel Aviv için mesele şuydu: Güney Suriye’deki varlığını belirlediği hedeflerine varıncaya kadar Kürtler ve Dürziler, Suriye’deki HTŞ iktidarı üzerinde baskılayıcı dinamiklerdi. Şimdilik hareket çerçevesi bununla sınırlı.
Türkiye’nin yıllardır “kırmızı çizgimiz” dediği Gazze meselesinde, Kürt Özerkliğinin tasfiyesi karşılığında ABD ile uzlaşma arayışı da yeni değil; bunu son yıllarda hep tekrarlıyordu. Paris görüşmesinde bu pazarlama üzerinde anlaşma sağlanmıştı; yani “al Gazze’yi, ver Rojava Kürdistan’ı Özerkliğini”! Trump’ın 29 Eylül’de açıkladığı 20 maddelik “Barış Planı”na göre Hamas silahsızlandırılarak Gazze’deki yönetimine son verilecek. Gazze, “halka günlük kamu ve belediye hizmetlerini sunmaktan sorumlu, teknokrat ve apolitik bir Filistin Komitesinin geçici yönetimi altında yönetilecek”. Bu komite, başında Trump’ın bulunduğu “nitelikli Filistinliler ve uluslararası uzmanlardan oluşacak ve yeni bir uluslararası geçiş organı olan ‘Barış Kurulu’ tarafından denetlenecek ve gözetim altına alınacak” deniliyor. “Barış Kurulu” başkanı Trump’a kendi kendine üyeleri seçme, halefini belirleme ve kurul kararlarını veto etme gibi çok geniş yetkiler verilmesi, sömürge valisi yetkilerini akla getiriyor.
Türkiye son iki yıldır “katil, savaş suçlusu, soykırımcı” deyip Uluslararası Lahey Mahkemesi’nde yargılanması için uğraştığı Netanyahu ile “Barış Kurulu’nda” birlikte yer alacak. Ne demek bu? Türk devletinin “Kürtler kaybetsin de kim kazanırsa kazansın. İŞİD mi, HTŞ mi, İsrail mi, ABD mi, Araplar mı kazanmış önemli değil; önemli olan Kürtlerin kaybetmesidir” stratejisini izlediğinin somut kanıtıdır. Özetle Türkiye, Özerk Rojava statüsünün yok edilmesi için başta ABD ve İsrail olmak üzere bölgesel ve küresel aktörlere taviz vererek anlaşmayı hedefledi. Ancak Kürt milletinin statüsüzlüğü üzerine her hesap çözümsüzlük üretir; çünkü artık Ortadoğu’da Kürtler statüsüz yaşayamaz, bunu kabul etmez. O günler geride kaldı.
VI – Kürt halkının statüsüzlüğüne oynayanlar kaybedecek
Kürt halkının, Kürdistan’ın dört parçasında ve diasporada milyonların kararlı direnişi ve uluslararası dostlarının tutumu, Özerk Rojava’ya karşı fiilen oluşturulan ABD-HTŞ-Türkiye-İsrail “Kutsal İttifakı”nda çatlaklar yarattı. Erbil’de masanın bir tarafında Mesut Barzani; sağında Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, solunda ise Mesrur Barzani ile ENKS başkanının bulunduğu; karşısında ise ABD Ortadoğu temsilcisi Tom Barrack ve CENTCOM temsilcilerinin yer aldığı görüşmede, Barrack’ın Paris görüşmelerinden hareketle dikte etmek istediği taleplerini yansıtan fotoğraf, Kürt halkında iki önemli etki-tepkiye yol açtı: Bir yandan halkımız ve dostlarında büyük can sıkıntısı ve gerilime, diğer yandan inanılmaz direniş ruhunu ve ulusal birliği tetikledi. On binler meydanlarda “yek e, yek e, yek e; Kurdistan yek welat e” ve 2+2=1 yani dört parça Kürdistan birdir ulusal bilinciyle Rojava statüsüne sahip çıkarken, Qazi Mihemed’in de ruhunu şad eyledi. Kürt halkı artık statüsüzlüğü kabul etmez; çünkü:
Kürt meselesi, Kürdistan meselesine doğru hem genleşip büyümüş hem de silahtan siyasal meşruiyet alanına doğru yelken açmaktadır.

Federal Kürdistan Bölgesi’nin konfederal sisteme yakın statüsü var. Özerk Rojava statüsü kadük bile olsa Suriye iktidarı Kürt varlığını resmen kabul etti ve bu illaki anayasaya yansıyacak. Doğu Kürdistan’da daha kapsayıcı özerkliğin uzak olmadığı görüşündeyim. Bu durumda Türkiye, çevrelenmiş Kürt basıncına dayanamaz; özerklik tartışması Özal ve Çiller döneminde olduğu gibi yeniden gündeme gelecek.
Kürt meselesi artık şu veya bu sömürgeci devletin “iç meselesi” olmaktan çıkıp bölgesel-küresel denklemde yer alıyor. Türkiye’nin izlediği Suriye-Özerk Rojava politikaları buna hizmet etti. Kısacası Kürt halkı, daha meşru ve kapsayıcı olarak ve Kürdistan Federal Bölgesi’nin bir adım önde yürüdüğü ulusal özgürlük ve bağımsızlık yolunda yürüyecek.
Kürtlerin siyasi ve askeri olarak bölgedeki konumu önemlidir. Genelde Ortadoğu’da bir taşı oynatınca kırk taş yerinden oynar; Kürtler söz konusu olunca daha fazla taş yerinden eder. Etti de. Rojava özerkliğinin kaldırılması ihtimali ilk andan itibaren Sünnistan Devleti tehdidini gündeme getirdi. Önce Irak Şii lider Mukteda Sadr, “Suriye’deki gelişmeler Irak için büyük bir tehdit oluşturduğunu” belirterek Iraklı siyasi aktörlere iç çekişmeleri bir kenara bırakma ve sınır güvenliğini güçlendirme çağrısında bulundu. Irak Başkanı Sudani ise başta “bizim deneyimi tekrarlamayın” diyerek HTŞ’yi destek verirken, Sünni devlet tehdidini algılayınca Irak sınırına gelerek başta HTŞ’yi de IŞİD gibi terörist ilan edip genel olarak Selefi güçleri uyarmaya başladı.
VII – “Çözüm sürecinde” çözümsüzlükte ısrar ediliyor
2025 yılında başlatılan süreç, Kürt meselesinin çözümü açısından önceki süreçlere göre çok daha geri; öyle ki çözmek istediği meselenin adını “Kürt meselesi” bile demeyecek kadar meselenin çözümünden uzak. 2013-2015 Çözüm Süreci adını “Kürt sorunu” olarak belirlemişti. 2025 Çözüm Süreci’nde geride kalan bir yıllık süreç gösteriyor ki Cumhur İttifakı, 1923’te ilan edilen Cumhuriyet ve ardından hazırlanan 1924 Anayasası ile çerçevesi çizilen tekçi-ırkçı rejimin bir çivisini yerinden oynatmak istemiyor. Zaten bu yaklaşım ilk günden Çözüm Süreci’nin adı ve içeriğine yansıdı. Biz KKP olarak ilk günden, bu sürecin Kürt meselesini çözecek bir süreç olmadığını; Kürt meselesinin bazı sonuçlarını çözerek devletin kendini tahkim edip yeniden organize olmayı amaçladığını söyledik. Daha somut bakarsak:
Türkiye’de içerideki süreç, Kürt meselesini çözmek bir yana, kendi modelini yani çözümsüzlüğünü Suriye’ye de ihraç ediyor. Şara’nın seçmeli ders ve kararname adımları Türkiye’den ithal edilmiştir. Kürt meselesinin çözümü kararnamelerle, seçmeli ders vb. adımlarla çözülmedi, çözülmez. Başta Anayasa’da Kürt halkının tanınması olmak üzere yasal ve hukuki adımlar atılmalı.
Türk Devleti’nin Suriye ve Özerk Rojava’da izlediği politikalar ile içerideki Çözüm Süreci karşılıklı olarak birbirini olumsuz etkiliyor. Türkiye’nin, Özerk Rojava statüsünün yok edilmesinde HTŞ’yi desteklemenin de ötesinde doğrudan müdahil olması “Çözüm Süreci”ni olumsuz etkiliyor. Cumhur İttifakı liderlerinin Rojava’ya dönük “Çözüm Süreci” üzerinden ardı arkası kesilmeyen tehdit yüklü açıklamaları bu durumu net ortaya koyuyor. Tersine, adı ve içeriğiyle Kürt meselesinin çözümünü içermeyen süreç, Özerk Rojava’yı olumsuz etkiledi. İçeride Kürt meselesinin çözümünde adımlar atılsaydı bu, Suriye politikasına da yansırdı.
Silahların bırakılmasını kalıcı barış ikliminde sivil, demokratik siyasete dayalı çözümün bir parçası olarak başından beri savunduk. Kalıcı barış ortamında Kürt meselesinin çözümü Kürt halkının başından beri talebidir; ancak soyut barış olmaz. Kürt halkının yüz yıldır süren ulusal demokratik taleplerinin anayasal güvenceye alınması ve acil hukuki adımların atılmasıyla ancak barış toplumsal içerik kazanabilir. Yani kalıcı barış öncelikle devletin Kürt meselesinde atacağı adımlara bağlı. Devlet Kürt meselesinin çözümünde hiçbir hukuki ve siyasi adım atmaz, sadece içeriği ve geleceği belirsiz “Demokrasi, Demokratikleşme, Entegrasyon” derse barış halktan kalıcı destek bulmaz.
Ayrıca “Çözüm Süreci”nde devletin hukuki ve siyasi adımlar atmak yerine Kürt halkı ve siyasetine hep “suçlu”, “pişman”, “af bekleyen” parantezinden bakmayı aşması gerekir. Zaten bakmadığı içindir ki Kürdistan meselesi kangrenleşti. Kürt meselesi bu zihniyetle dün çözülmedi, bugün de yarın da çözülmez. Eğer yüz yıl sonra, 14 Mayıs 1928’de çıkarılan 1239 sayılı Geçici Kanun “esin” kaynağı alınıp “çözüm” aranacaksa Kürt meselesinde çözüm yok demektir!
Bakın ne deniliyor: “1928 yılında TBMM’nin tek, özel ve geçici bir kanuni düzenlemeyi ihtiyaç olarak tespit edip bu kanunu çıkarması, önemli bir hukuk politikası olarak Cumhuriyet tarihimizde yerini almıştır. Bu tecrübe, bugünkü geçiş süreci hukuku açısından en azından sürece özgü tek, özel ve geçici bir kanun yaklaşımına esin olacak özelliktedir”! “Suç”, “katliam” meselesinde devlet aynayı önce kendine tutmalı!
Devletin şu itirafına bakar mısınız: “Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içerisinden bunları fare gibi zehirledi ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu. Dersim davası da bitti.”
Bir yıldır süren “Çözüm Süreci”nin aşamaları bol ama içinde Kürt meselesinin çözümü yok! “Geçiş aşaması”, “Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge aşaması”, “Demokrasi aşaması”! Bu aşamalarda Kürt meselesinin çözümü yok! Çünkü bütün bu aşamaların hedefi silah bıraktırma ile sınırlı olup Kürdistan meselesinin çözümünü içermiyor! Örneğin Cumhur İttifakı liderleri ısrarla “Anayasa’nın 42. ve 66. maddeleri değişmeyecek” diye açıklama üstüne açıklama yapıyorlar.
Çözüm ne olmalı, neleri içermeli?
Birincisi, acil siyasi ve hukuki adımlardır. Bunlar özetle: Öcalan’ın serbest bırakılması, Kobani davası ve genelde siyasi tutsakların özgürleşmesi, atanan kayyımların geri alınması ve tutuklu eş başkanların bırakılması, Cumhuriyetin kuruluşundan Roboski katliamına kadar faili belli-belirsiz tüm katliamları soruşturacak bir komisyonun kurulması, silah bırakan ya da bırakacak olan PKK’lilerin siyasal ve sosyal yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli hukuki-yasal düzenlemenin yapılmasıdır. Bu adımlar beklenmeden atılmalı; ancak bilelim ki bu hukuki adımlar Kürt meselesinin kendisinin çözümü değil, sonuçlarının ortadan kaldırılmasıyla sınırlı. Bu çerçevede MHP lideri Bahçeli’nin;
“Öcalan umuda, Ahmetler makama, Demirtaş yuvasına dönene kadar kararımız net” çağrısı olumlu ama Kürt meselesinin çözümünü içermiyor!
Çoktan hak ettiği umut hakkı Öcalan’a tanınsın.
Tutuklanması bile yanlış olan Demirtaş ve Kobani davası tutukluları bırakılsın.
Görevden alınmaları hukuk dışı olan belediye başkanları görevlerine dönsün.
Ve diğer hukuki adımlar hızla atılsın.
Ancak bu adımlar Kürt meselesinin çözümünü içermiyor. Çünkü Kürt meselesi siyasal bir meseledir. Bunun için:
Anayasa’da Kürt milletinin varlığı tanınmalı.
Kürt dili ile eğitim ilkokuldan üniversiteye anayasal güvenceye alınmalı.
O zaman Anadolu ve Kürdistan (Türkiye) huzura kavuşma yolunda büyük eşiği aşmış olur.
Özetle, Türkiye içeride Kürt meselesinde adım atarak ve dışarıda Kürtlerin statülerinin tanınması üzerinden stratejik ittifak kurarak Güney Kafkasya’dan Mısır’a uzanan havzada birlikte var olmayı hedeflemeli.
VIII – Ulusal İttifak ve atılması gereken adımlar!
Özerk Rojava Kürdistan’ı statüsünün tasfiyesini amaçlayan kuşatma, saldırı ve alçakça katliamlar halkımızı ve dostlarını harekete geçirdi. Rojava Kürdistanı bir kez daha Kürt halkını birleştirdi. Öyle ki eylemlerde halk, Kürdistan parçalarını ve partilerini aşan bir ulusal demokratik bilinç ve duruş geliştirdi. Kürdistan gençliğinin öncülüğünde halkımızın dört parçada ve diasporada “Rojava rojhilat e; Kurdistan yek welat e” şiarını haykırmaları, Kürdistan bayrağının meydanlarda ortak paydayı temsil etmesi, Qazi Mihemmed’in ruhunu mutlu etmekle kalmayıp Kürt ulusal özgürlük ve bağımsızlık meselesini parçalar ve partiler üstü olarak gündeme taşıdı. Bu durumda Ulusal İttifak da bu yeni siyasal iklimde yeniden içerik kazanacak. Bunun üzerine hepimizin düşünmesi lazım. Ulusal birlik yolunda bugün yapılması gerekenleri özetle şöyle sıralayabiliriz:
Bir: Parçalar üstü oluşan ulusal birlik ruhuyla Özerk Rojava’yı ve özelde Kobani’yi savunmak. Bu savunuyu esas alan ve günlerdir sokakta sağlanmış olan ulusal birliği güçlendirmek.
İki: Ulusal birliğin önündeki engellerden biri olan iki büyük parti arasında 40 yıldır süren ve bugün Özerk Rojava savunması üzerinden sarsılan soğuk savaş duvarını kalıcı olarak yıkmak.
Üç: 7 Ekim 2023 İzzeddin El Kassam saldırısı ile başlayan ucu açık gelişmelerin nereye evirileceği belirsiz. Beklenmedik gelişmelerle Irak-İran hattında ciddi kırılmalar yaşanabilir. Bu nedenle Kürdistan Federal Bölgesi Peşmergesi’nin tek ulusal ordu altında birleştirilmesi çalışmalarının hızla tamamlanması. Böylece Kürdistan Federal Bölgesi, Irak-İran hattında yaşanacak yeni gelişmelerin yaratacağı koşulları lehine değerlendirebilir; hem de başta Özerk Rojava olmak üzere diğer Kürdistan parçaları için daha güçlü bir dayanak hâline dönüşmüş olur.
Dört: Türkiye, Irak-İran ve Suriye rejimlerinde ve ırkçı siyasetlerinde Federal Kürdistan Bölgesi’nden algılanan sendroma karşı ortak tutum almak!
4 Şubat 2026
canbegyekbun@hotmail.com
