Kürt Aydınları Tarihi Rollerini Neden Oynayamadı? / *Abuzer Bali Han yazdı.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya şekillenirken yeni devletler kuruldu. Bu devletlerin kuruluşunda her milletin aydınları kendi rollerini oynadılar. Kürtlere gelince, Kürt aydınları neden rollerini o dönemde oynayamadı? Günümüzdeki Kürt aydın ve politikacıların ayrı ayrı gruplar şeklinde kendilerini oyalamaları ve bir türlü birlik oluşturamamaları konusunu bu kısa makalede irdelemek istiyorum. Öncelikle Kürt aydını kime denir? Kökeni Kürt olan veya Kürt coğrafyasında yetişmiş, Kürt halkının kültürel, tarihi ve sosyopolitik sorunlarına duyarlı olan, yapıtlarıyla tanınan, toplumsal aydınlanmaya ve kimlik gelişme ve tanımına katkı sunan, bilgiye, sanata ve bilime değer veren düşünür, yazar, şair ve akademisyenlerin tümüne genelde verilen ada aydınlar adı verilir. Birinci Dünya Savaşı ve sonrası dönemde Kürdistan tarihinde rol oynayan yüzlerce aydından bazılarının adını vermekle diğerlerini unutmuş sayılmayız.
KÜRT AYDINLARININ PARLAYAN AMA TAMAMLANAMAYAN MİRASI
Kürdistan tarihinde Bedirhaniler iyi ve kötü yönleriyle anılan bir Kürt ailesidir. Osmanlı sarayına ve cumhuriyet döneminde de mevcut hükümetlere verdikleri desteklerle nam salmışlar. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Botan (Cizre) Emirliği’nin kurucusu Bedirhan Bey ve soyundan gelen Bedirhaniler, modern Kürt entelektüel tarihinde siyaset, dil ve basın alanlarında da derin izler bırakan, köklü ve tanınmış bir Kürt ailesidir. Mîr Bedirhan (Bedirhan Bey) ailenin kurucu atası, 19. yüzyılın ortalarında Botan bölgesinde özerk bir Kürt Devleti kurmuş, kendi adına para bastıran biriydi. Emin Ali Bedirhan ise “Kürdistan Teali Cemiyeti” kurucularındandı. Celadet Ali Bedirhan, Kürtçe dilbilimci, yazar ve diplomat olarak tanındı. Latin alfabesine dayalı modern Kürt alfabesinin kurucusuydu. Şam’da çıkardığı “Hawar” dergisinin öncülerindendi. Kamuran Ali Bedirhan ise dilbilimci, yazar ve Prof. Dr. olarak uzun yıllar Paris’te Kürt dili ve kültürü üzerinde çalışmalarını sürdüren bir Kürt aydınıydı.
Süreyya Bedirhan ise Kürt bağımsızlık hareketinin savunucularından, gazeteci ve yazar olarak tanındı. Abdülrezzak Bedirhan, Osmanlı bürokrasisinde görev yapmış, 20. yüzyılın başlarındaki ilk Kürt milliyetçi söyleminde öne çıkan ve önemli diplomatik girişimlerde bulunmuş olan bir siyasetçiydi. Ailenin bayanları da ilk kez tarih sahnesinde görünerek ad yapan Mahmure Bedirhan ile Halide Edip Adıvar, Kürt kadınlarından adları öne çıkanlar arasındaydı.
Bedirhan hanedanı dışında Şeyh Ubeydullahê Nehrî, Babanzade ve Cemil Paşazade ailesinden Osmanlı döneminde ve sonrasında Kürt siyasi ve kültürel tarihinde önemli roller oynamış, kökleri Diyarbakır’ın tanınmış ailelerine dayanan simalardı. Bu aile, adını Osmanlı paşası Cemil Paşa’dan alan ve 20. yüzyılın başlarında öne çıkan aydınları arasında Kadri Cemilpaşa (Zinar Silopi), Ferda Cemiloğlu, Felat Cemiloğlu, Cemil Paşazade Kasım Bey gibi aydınların adları öne çıkar. Yine Mahmudê Bazidi, Hacı Kadirê Koyi, Abdurrahim Rahmi Zapsu, Süleymaniyeli Tevfik, Halil Hayali, Memduh Selim Bey, Abdullah Cevdet, Mehmet Şükrü Sekban, Mevlanzade Rıfat gibi aydınlar, Kürt ulusal mücadelesinde adları unutulmayan Kürt yurtseverleriydi.
Bir dönem Kürtlerin aydınlanmasında sosyalizm ve Kürt sosyalistleri hemen hemen tüm örgütlerde yol gösterici olarak Kürtlerin aydınlanmasında rol üstlendiler. 1975 yılında Güney Kürdistan’da General Molla Mustafa’nın önderliğindeki KDP silahlı mücadeleye son vermek zorunda kaldı. Parti çalışmalarına bir ara son verildiğinde, parti kadroları “Kiyadeyi Muvakat” adıyla yeniden partileşmeye yönelmişlerdi. Kürdistan Yurtseverler Birliği (PUK) Celal Talabani önderliğinde sosyalist bir yapıdaydı. Kürdistan Komünist Partisi ve Irak Komünist Partisi Genel Sekreteri Aziz Muhammed ile Suriye Komünist Partisi Genel Sekreteri Halid Bakdaş ve birçok üyeleri Kürt kökenliydiler. İran ve Türkiye Komünist partileri genel merkezinde Kürtler de yoğunluktaydı. Kısacası adı geçen dönemde Kürt aydınları sosyalizme sevdalanmışlardı.
Kürt aydınlanmasının ve siyasi tarihinin önemli isimlerinden biri olan Prof. Dr. Jemal Nebez, Marksist teorinin yapı taşlarından biri olan “Bilimsel Sosyalizm”in öncülerinden olan ve 5. yüzyıl Sasani İmparatorluğu’nda ortaya çıkan eşitlikçi, proto-komünist önder Mazdak’ın ideolojisi olan “Mazdakizm” üzerinden sentezlenerek ve 1970’li yıllarda Sovyetler Birliği’ni komünist olmamakla eleştiriyordu. 1990’lı yıllarda sosyalist yönetimler birer birer çökerken “Nebezizm” ideolojisinin eleştirileri de hedefine ulaşmıştı. 1975 yılında KDP’nin yeniden örgütlenme tüzüğüne KDP “Marksizmden yararlanma” görüşünü de ilk olarak parti tüzüğüne aldığında neredeyse o dönemde tüm Kürt örgüt ve partileri gönüllü olarak sosyalizmi benimsemişlerdi.
Jemal Nebez, Mazdak’ın mülkiyeti ve eşitliği savunan öğretisini, Kürtlerin tarihsel köklerinin dayandırıldığı Medler ve antik Mezopotamya halklarıyla ilişkilendiriyordu. Böylece sosyalizm, dışarıdan ithal edilen Avrupalı bir ideoloji olarak değil, Kürtlerin kendi kadim topraklarından çıkan “yerli ve ulusal” toplumsal adalet refleksi olarak Kürt aydınları tarafından da benimsenmişti. Bu yönetimin temel dayanağı olan “Herkes gücünce çalışacak ve ihtiyacı kadar da ortak üretimde hak sahibi olacak.”
Kısacası Kürt ulusal hareketi, 20. ve 21. yüzyılda Marksist-Leninist bilimsel sosyalizm ile güçlü bir bağ kurmuştu. Bu ideolojiyi Mazdak’ın isyanıyla harmanlamak, Kürt aydınlarına Marksizm’i kendi kültürleri üzerinden meşrulaştırma ve kitlelere daha kolay anlatma imkânını verdi. Bu örgütlenme biçimi, geniş halk kitleleriyle kısa sürede buluşmasından yararlanan ve halen egemen sınıfların Kürtleri bu ideoloji ile örgütlemede büyük bir mesafe aldıkları da halen bir tartışma konusudur. Zira bu dönemde egemen güçler adına çalışan birçok sosyalist geçinen provokatörler de Kürt uyanış hareketi içinde yer almışlardı. Rahmetli Jemal Nebez’in “yıkılan ve yanlış uygulanan sosyalizm” konusundaki eleştirilerinin tümü neredeyse hepsi de gerçekleşmişti.
Nebez’in analizleri, Kürt okurlarına kendi tarihlerinde sömürüye, feodalizme ve eşitsizliğe karşı duran bir direniş mirasını sunmuştu. Bu durum, bilimsel sosyalizm teorisinin pratik bir Mazdaki mirasla desteklendiği inancını pekiştirmişti. Yapılan bu sentez, Kürt hareketine kendi tarihsel, kültürel mirası içerisinde anti-feodal, anti-kapitalist, devrimci ve eşitlikçi bir perspektif sunarak güçlü bir ideolojik motivasyon sağlamıştı.
Ne yazık ki Nebez’in bu tarihi doğru görüşleri pratikte geniş Kürt halk kitlelerine ulaştırılamadı. Bilimsel sosyalizm bir yana, Kürtler halen ulusal Demokratik bir cephede bile bir araya bir türlü gelememekteler.
Kürtler artık eskisi gibi de değiller. Yukarda sıralanan Kürt aydın ve politikacılarının adlarını artık günümüzde saymak çok zor. Zira yurtdışında akademisyen ve politikacı olarak tanınan o kadar çok Kürt var ki, onların adları bile sayfalar dolusu yer tutar. Rusya ve eski Sovyetlerden ayrılan cumhuriyetlerde bilim adamlarının sayısı oldukça kabarık. Günümüzde Kürdistan’ın dört parçasındaki Kürt üniversitelerinde yüzlerce bilim adamı, düşünür, yazar, politikacı var. Onların adlarını saymaya sayfalar bile yetmez. Kürdistan’ın dört bir yanında politik olan binlerce kadro günümüzde politikanın içinde mücadele vermekteler. Yani kısacası Kürtlerin her şeyi var. Fakat Kürtlerin bir ulusal önderi yok. Var olanlar da herkesçe benimsenmiyor. Kürtlerin birlik ve beraberliği halen tam olarak gündeme oturmuş değil. Egemen devletlerin eğitim politikası Kürdü, Kürde yabancılaştırmış, bazen de birbirleriyle çarpışarak “Şerê Birakujî”de olduğu gibi binlerce peşmergenin öldürülmesine kadar işi götürmüşler. Bu nedenledir ki Kürt aydınları ve politikacılarının çoğu halkın aydınlanmasında tam olarak rol oynayamamaktalar. Tarihi süreç içerisinde asimilasyon politikaları, siyasal baskılar, kurumsal tekelcilik, entelektüel kopuşlar, örgütsel düşmanlıklar gibi yapısal faktörlerin tümü Kürtlerin başarısızlıklarına damga vuran sebepler arasında saymak gerekir. Bu durumun altında yatan temel nedenleri kısaca şu başlıklar altında özetlemek mümkündür:
Egemen devletlerin bir kısmı Kürtleri, Kürtler adına istihbarati ilişkiler içinde örgütlemesi gerçeği yatar. Kürd’ü Kürd’e kırdıran bu sinsi örgütlenme, Kuzey Kürdistan’da yarım yüzyıldır başlatılarak, başlangıçta Kürt örgüt liderlerinin bir kısmını öldürerek onları etkisiz kılmıştır. Sonra Kürdistan’ın diğer parçalarında da örgütlenmeye giderek, Kürtlerin bağımsız devlet kurmalarını engellemeye varan girişimleriyle ön plana geçmişler. Güçlü Kürt örgütleri içinde bir tarafı tutarak öbür tarafa savaş açmaya bile yol açmışlar. Kürdistan’ın hiçbir döneminde Kürtler bu kadar birbirlerine düşman değildi. Ayrıca egemen güçler her tarafa yerleştirdikleri ajan provokatörleriyle örgütler arası dayanışma ve birliklerin oluşturulmaması için ellerinden gelen her türlü maddi ve manevi çalışmalarını en üst boyutta sürdürüldüğü örgüt ilişkilerinin birleşmelerini de engellemektedir. Birlik ve beraberlik konusunda Kürtlerin her taraftan elleri ve kolları sanki bağlanmış gibi.
İdeolojik tekel ve düşünsel vesayet Kürtlerin birliği önünde duran büyük bir sorundur. Kürt siyasetinde zamanla oluşan ideolojik merkezler, farklı seslerin ve eleştirel aydınlanmanın önünde duran kocaman engellerdir. Eleştiri kültürünün azalması ve hareketin belli düşünsel kalıplara hapsolması, aydınların bağımsız teorik üretim yapmasını ve halkla organik bağ kurmasını kısıtlamış, örgüt liderleri kendi başına buyruk, çoğu kez de önemli kadrolarını saf dışı ederek hareketlerini yozlaştırdılar. Sonra da örgüt ya zayıflamış, ya da kendi kendini feshetmiş.
Dışlanma ve Sürgün Hayatı: Birçok Kürt aydını ve yazarı, geçmişten günümüze yargılamalar, hapis cezaları ve sürgün hayatı ile karşı karşıya kaldılar. Aydınların fiziki olarak halktan koparılması veya kendi coğrafyalarından uzaklaştırılması, aydınlanma meşalesinin kitlelere ulaşmasını zorlaştırmıştır.
Halk-Aydın Arasındaki Uçurum: Kürt aydını ile kırsaldaki veya yereldeki halkın sosyolojik dinamikleri zaman zaman çatışabilmekte ve aydınların evrensel değerlerle veya ideolojik mücadelelerle meşgul olurken, bölgedeki feodalizm ve geleneksel yapıların yarattığı gerçekliklerle doğrudan temas kurmakta zorlanması, halkın aydınlanma sürecini yavaşlatmıştır.
Eleştiri Kültürünün Yetersizliği: Özellikle eleştiri adı altında yürütülen yıkıcı siyaset anlayışları, entelektüel tartışmaların yapıcı bir şekilde topluma yansımasını engellemiş, bu durum toplumsal kutuplaşmalara ve umutsuzluğa yol açabilen sebeplere neden olmuştur.
Bir zamanlar Sovyetler Birliği daha ayakta iken hiçbir maddi ve manevi temeli olmadan tüm Kürt örgüt ve partileri yıllarca zamanlarını sosyalizm tartışmalarıyla geçirdiler. Bahsedilen sosyalizm ise Kürtleri aralarında bölen devletlerin ırkçı ve faşist yönetimlerine destek olmuş, Kürtler daha da yalnızlaştırılarak katliamlarla baş başa bırakılmıştı. En belirgin dayanışmayı Sovyetler Birliği, Faşist Saddam Hüseyin ile birlikte yıllarca çalışarak, Kürt halkına karşı antipatilerini sürdürmüşlerdi. Birinci Dünya Savaşı döneminde Lenin de Anadolu halkı antiemperyalist savaş veriyor diye Lenin, Mustafa Kemal Paşa’ya sınırsız yardımlar vererek, bu yardımlarla Anadolu’da Ermeni ve Kürt halkının özgürlük mücadelesi yok edilmiştir. Daha sonraları Stalin Kızıl Kürdistan Cumhuriyeti’ni yıkmış ve Kürt halkını Orta Asya’ya sürgün etmişti. Stalin, aynı yıkım gücünü 1946 ve 1947 yıllarında Doğu Kürdistan’daki Mahabad Kürt Cumhuriyeti’ni dayanışmasız bırakarak, Kızıl Ordu’yu geri çekmiş ve Kürtlerin dünyada halen devletsiz kalmalarına neden olmuştu. Daha yıllar sonra İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDP-İ) Genel Sekreteri Dr. Abdurrahman Qasimlo, barış görüşmeleri için gittiği Avusturya’nın başkenti Viyana’da İran devleti temsilcileriyle masadayken 13 Temmuz 1989’da İran rejimi ajanları tarafından gerçekleştirilen silahlı bir suikast sonucu öldürüldü. Yine yıllar sonra İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDP-İ) Genel Sekreteri Dr. Sadık Şerefkendi, 17 Eylül 1992 tarihinde uluslararası bir toplantı için Almanya’nın başkenti Berlin-Wilmersdorf’taki Mykonos restoranında arkadaşlarıyla yemek yerken, İran gizli servisi tarafından düzenlenen silahlı saldırıda katledildiler. Olay tarihe “Mykonos Suikastı” olarak geçti. Saldırıda Şerefkendi ile birlikte parti yöneticileri olan Fettah Abdoli ve Humayun Ardalan ile İranlı muhalif Nuri Dehkordi hayatını yemek yedikleri restoranda kaybettiler. İran rejiminin talimatıyla hareket eden üç Lübnanlı tetikçi, buluşma esnasında gruba 29 el ateş ederek öldürmüşlerdi. Bu yurtsever parti yöneticilerinden sonra gün geçmiyor ki birkaç Kürt gencini İran rejimi sephalarda asarak katlediyor.
Kürtler uzun yıllarını kendilerini yok edenleri koruyan ve destekleyen sosyalist rejimlerin peşinden ideolojik olarak takılarak zamanlarını boşa harcadılar. Hayal üstüne hayal kuran Kürt parti ve örgüt liderlerinin çoğu sanki hiçbir hata yapmamışlar gibi örgütlerinin başında ve özeleştiri bile vermeden liderliklerini yıllarca sürdürdüler.
Güney Kürdistan’da tüm tarih boyunca egemen devletler terör ve imha hareketleriyle hiçbir zaman Kürtlerin ulusal direnişlerini bastıramadılar. Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya, Avusturya-Macaristan gibi devletler yenilgiyle çıkmışlardı. Paris Barış Konferansı’nda, Milletler Cemiyeti döneminde, savaşta yenenler, Büyük Britanya, Fransa, Çarlık Rusyası yenilen devletlerin sömürgelerini aralarında paylaştılar. Büyük Britanya’ya (İngiltere) bağlanan Irak, Ürdün, Filistin mandalarının yanı sıra Fransa’ya bağlı olarak Suriye, Lübnan mandaları kurulmuştu. Bu paylaşımlardan sonra Sykes-Picot Anlaşması 16 Mayıs 1916 tarihinde Birleşik Krallık ve Fransa arasında imzalandı. Ekim Devrimi’yle Rusya’nın bu gizli yapılan antlaşmadan çekildiğini de vurgulamak gerekir. Ne yazık ki Sovyet Devrimi tüm halklara özgürlükler tanırken Kürtleri de hep unutarak, bölgenin egemen devletlerinin lehine politikalarını yıkılana kadar sürdürdüler. Adı geçen dönemde Kürdistan’ın güneyinde Şeyh Mahmud Berzenci, “Kürdistan Kralı” olarak kendini ilan etmişti. Şeyh Mahmud Berzenci, İngilizlere şöyle diyordu: “Ben Kürdistan kralıyım! Beni Kürdistan Kralı olarak tanıyın.” Dönemin emperyal güçleri ise, bağımsız Kürdistan’dan hiç söz etmedikleri gibi sömürge bir Kürdistan’a bile izin vermemişlerdi. Kürdistan adı yeryüzünden silinmek üzere parçalanarak bölündü ve egemen devletlerce de paylaşıldı.
GÜNÜMÜZDE KÜRT AYDINLARI VE ÇÖZÜMSÜZLÜK
Günümüzde ise Kürtler özgürlük mücadelesinin peşini bırakmayarak belli bazı hedeflerine yaklaşmak üzereler. Güneyde devlet gibi yönetimlerle kendilerini yönetmekte, parlamento, hükümet, başbakanı, reisicumhur ve devlet başkanı ünvanlarını taşıyan yöneticileriyle yine de uluslararası bir düzeye tam olarak kendilerini Birleşmiş Milletler’de kabul ettirmiş değiller. Sanki başarısızlık ve birbirine karşı olma Kürtlerin kaderiymiş gibi zaman Kürtlerin aleyhine dönmektedir.
Kuzey Kürdistan’da bir kör dövüşü yarım yüzyıldır devam ediyor. Devletin kurduğu bir istihbarat Kürt örgütü diğer tüm örgütlerin önünde engel oluşturmaktadır. Kürtlerin birliğini engelleyerek Kürtlerarası çarpışmalarda ve kendi örgüt içi hesaplaşmada “Bağımsız Kürdistan isteyen!” Kürt gençlerinin infazlarının sayısı korkunç bir rakamla ifade edilmektedir. Nereden bakarsak bakalım Türk ve Kürtlerden ölenlerin sayısı 50 binin üzerinde. Bu savaş dünyada emsali bulunmayan bir savaştı. Bu savaşın tüm zararı ve imha hareketleri Kürtlerin zarar hanesine hep yazıldı. Türkiye’de peş peşe yapılan askeri faşist darbelerle Türkiye’de genelde de Kürdistan’da insan hakları rafa kaldırıldı. Binlerce faili meçhul Kürdün öldürülmesi, on binlerce tutuklunun işkencehanelerde öldürülmesi veya sakat bırakılması, dört binden fazla Kürt köyün yakılarak halkının Batı Anadolu’ya sürülmesi ve Kürt topraklarının insansızlaştırılması Kürt coğrafyası için birer yıkım oldu.
Kimi zamanlar Kürtçe konuşma yasaklandı. Çarşıda, pazarda konuşulan her Kürtçe kelime için makbuzla para cezaları kesildi. Kürt kıyafetleri, folkloru ve Kürtçe adların kullanımı bile yasaklandı. Cumhuriyet kurulduktan sonra Kürt yerleşim bölgeleri 1946’ya kadar sıkıyönetim ve jandarma yönetimi altında kaldılar. “Kürtler-Kürdistan” veya “Kürtçe” zaman zaman Türk hükûmeti tarafından resmen kelime olarak da yasaklandı. Kürtçe konuşan, yayın yapan veya şarkı söyleyen birçok kişi tutuklandı ve işkencelerden geçirildiler. 1991’de yasağın kaldırılmasından bu yana Türkiye’deki Kürtler, Kürtçe’nin devlet okullarında bir ders olmanın yanı sıra eğitim dili olarak da ele alınmasını uzun süredir istemektedir. Günümüzde Kürtçe, özel ve devlet okullarında ana eğitim dili olarak kullanmak yasadışı olsa da Kürtçe dersi eğitimi veren okullar nispeten de bu hükümet döneminde açıldı. İstenilen düzeyde olmasa da bazı Kürt şehirlerinde açılan Kürt üniversitelerinde dersler verilmektedir. Ayrıca devletin kanalı olan TRT6 Kürtçe kültürel programlar da yapmaktadır. 1990’ların başında yapılan bazı çalışmalarda Kürt sorununun demokratik yollardan çözülmesi gerektiği fikri öne çıktı. Fakat Türkiye’nin genelinde demokrasi sorunu tam rayına erişememiş. 1990’daki Kürt raporunda “Kürtçe televizyon ve radyo yayını yapılmasının önündeki yasaklar kaldırılmalıdır. Anadil yasağı kaldırılmalı, Kürtler kendilerini hayatın her alanında özgürce ifade edebilmelidir” denildiyse de halen günümüzde mecliste bekletilen reformlar sümen altı edilmiş durumda. Sanki Türklerin kendi kendileriyle de bir hesaplaşması olacak gibi bir intiba da yok değil.
Yeterli olmasa da tüm bu değişimleri iyimser olarak nitelemek gerekir. Adnan Kahveci’nin raporunda (1) “Kürt realitesi, Kürt kimliği ve dili kabul edilerek Kürtlerin siyasal hakları verilmelidir” denildi. Adnan Kahveci’yi bir trafik kazası ile ortadan kaldırdılar. (2) “Demokrasi Türk ve Kürtlerin hakkıdır” denilen ANAP raporunda ise Kürtlerin kendilerini anlatabilecekleri düzenlemelere gidilmesi gerektiği görüşü anlatıldı. Malatyalı Kürt kökenli olan Reisicumhur Turgut Özal, “Kürt sorununa çözüm bulalım!” derken canından oldu. CHP’nin 1999 yılındaki raporunda ise demokratik yaklaşımın sorunları çözebileceğine dikkat çekildiyse de yapılacak olanlar hep sözde kaldılar.
Demokrasi açılımı ve yapılacak olan reformlar hem Türklere, hem de Kürtlere çok şey kazandırır. Hem Türklerin, hem de Kürtlerin kendi kendilerini yönetmeleri, çağdaş insan haklarının yasal olarak uygulanmasıyla Türk ve Kürt halkları kardeşçe bir arada da yaşayabilirler. (3)
Kaynakça:
- 1- Adnan Kahveci’nin merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a sunduğu rapor, 1991-1992 yıllarında yaşanan olayların ardından hazırlanan ve “Kürt Sorunu Nasıl Çözülmez?” veya “Kürt Sorunu Nasıl Çözülmez – Bir Çözüm Paketi Önerisi” olarak bilinen kapsamlı bir reform metniydi.
- 2-Sorunun çözümünün öncelikle kültürel ve demokratik hakların tanınmasından geçtiği belirtilmiştir. Kahveci, Kürt kimliği ve dilinin hızla kabul edilerek siyasal alanda temsil olanağı sağlanması gerektiğini savunmuştur.
- 3- Ayhan Ongun, Türkiye’de demokrasi yol ayrımında, “5 Ocak Adana Haber”
- 4- Türkiye’de demokrasi mücadelesi, Sened-i İttifak (1808) ile başlayan ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde kurumsallaşan yaklaşık 200 yıllık köklü bir geçmişe sahiptir. Çok partili sisteme geçişle (1946-1950) ivme kazanan Türkiye’de demokrasi mücadelesi süreci, günümüzde yargı bağımsızlığı, ifade özgürlüğü ve adil temsil gibi temel haklar üzerinden çok cepheli bir varoluş mücadelesine dönüşmüş ve halen de bu çalışmalar kesin bir noktaya erişmiş değil.
10 Haziran 2026
*Politolog
