Rojava’da kazanımlar neden kalıcı olmadı? | Bülent Kırat yazdı
Rojava’da yıllardır süren mücadele, Kürt halkı açısından önemli bir deneyim ortaya çıkardı. IŞİD’e karşı verilen savaş, kurulan yerel yönetimler, kadınların siyasette ve savunmada üstlendiği rol ve farklı halkların bir arada yaşamasına dayalı yönetim modeli, yalnızca Suriye’nin değil, bölgenin de en dikkat çekici siyasal deneyimlerinden biri oldu.
Fakat bugün gelinen noktada başka bir gerçekle karşı karşıyayız: Büyük bedeller ödenerek oluşturulan fiilî siyasi ve askerî yapı önemli ölçüde tasfiye ediliyor. SDG’nin merkezi Suriye ordusuna entegrasyonu ve özerk yönetimin sona ermesi, Rojava’da yeni bir dönemin başladığını gösteriyor.
Bu noktada asıl sorulması gereken soru şudur:
Bunca bedel karşılığında ortaya çıkan siyasi ve askerî güç neden kalıcı bir statüye dönüştürülemedi?
Sorunun cevabını yalnızca Şam’ın politikalarında, Türkiye’nin baskısında ya da ABD’nin tutum değişikliğinde aramak yeterli değildir. Bunların hepsi önemlidir. Ancak Kürt hareketinin kendi siyasi tercihlerinin de aynı ciddiyetle sorgulanması gerekir.
Askerî güç neden siyasi kazanıma dönüşmedi?
SDG, yıllar içerisinde Suriye’nin en güçlü askerî aktörlerinden biri hâline geldi. ABD’nin desteğiyle IŞİD’e karşı yürütülen mücadelede büyük bir askerî kapasite oluşturuldu. Geniş bir coğrafya kontrol edildi; petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve stratejik bölgeler yönetildi.
Fakat askerî güç ile siyasi statü aynı şey değildir.
Bir hareket ne kadar güçlü bir orduya sahip olursa olsun, bu gücü kalıcı bir anayasal ve siyasi kazanıma dönüştüremediği takdirde, değişen bölgesel dengeler karşısında savunmasız kalabilir.
Bugün yaşanan gelişmeler bunun somut örneğidir.
ABD’nin bölgedeki öncelikleri değiştiğinde, yıllarca desteklediği SDG’nin geleceğini de kendi stratejik hesapları belirlemeye başladı. Böylece Kürtlerin kendi güçleriyle oluşturduğu alan, giderek başka güçlerin Suriye politikalarının parçası hâline geldi.
Burada çıkarılması gereken temel ders açıktır:
Hiçbir büyük devlet Kürt halkının geleceğini kendi stratejik çıkarlarının üzerinde tutmaz.
Mazlum Abdi’nin Şam’daki görevi ne anlama geliyor?
Bu yeni dönemin en dikkat çekici gelişmelerinden biri Mazlum Abdi’nin Suriye Cumhurbaşkanlığı Müsteşarlığı görevini üstlenmesi oldu.
Bu gelişmeyi yalnızca bir kişinin devlet içerisinde üstlendiği görev olarak görmek eksik kalır. Çünkü Mazlum Abdi, yıllarca Rojava’daki askerî ve siyasi yapının en önemli isimlerinden biri olarak öne çıktı.
Dolayısıyla mesele şudur:
Fiilî özerkliği savunan bir yapının komutanı, şimdi merkezi Suriye devletinin içerisinde hangi siyasi rolü üstlenecek?
Bu görevin Kürtlerin haklarını Şam içerisinde savunmak için kullanılabilmesi mümkündür. Fakat bunun gerçek bir kazanıma dönüşüp dönüşmeyeceğini görev unvanı değil, elde edilen somut siyasi haklar belirleyecektir.
Özerklik ortadan kalkıyor, askerî güç merkezi yapıya bağlanıyor ve Kürtlerin kendi siyasi kurumları daraltılıyorsa, bir Kürt yöneticisinin Şam’da üst düzey görev alması tek başına tarihsel bir başarı olarak değerlendirilemez.
Asıl mesele makam değil, Kürt halkının siyasi statüsüdür.
Rojava’nın en büyük sorunlarından biri: Kürtler arası bölünme
Rojava deneyiminin yeterince tartışılmayan yönlerinden biri de Kürt siyasi hareketleri arasındaki derin ayrışmadır.
Kürtler, tarih boyunca yalnızca dış güçlerin baskısıyla değil, kendi aralarındaki siyasi bölünmeler nedeniyle de ağır bedeller ödedi.
Rojava’da da farklı Kürt siyasi yapılarının ortak bir ulusal zeminde buluşması başarılamadı. Bir siyasi çizginin diğer Kürt partileri üzerindeki belirleyiciliği arttıkça, ortak ulusal siyaset alanı daraldı.
Oysa Rojava gibi çok hassas bir coğrafyada Kürtlerin bütün siyasi güçlerinin ortak bir zeminde bulunması büyük bir stratejik avantaj yaratabilirdi.
Farklı düşünceler tehdit değildir.
Tehdit, farklı düşüncelerin Kürt siyasetinin dışına itilmesidir.
Kürt halkının geleceği tek bir örgütün veya hareketin geleceğiyle özdeşleştirildiğinde, o örgütün yaptığı stratejik hataların bedelini bütün Kürtler ödemek zorunda kalır.
Washington’dan Şam’a uzanan çizgi
Rojava’nın bugünkü durumunu yalnızca “ABD Kürtleri sattı” cümlesiyle açıklamak da kolaycılık olur.
Elbette ABD kendi çıkarlarına göre hareket etti ve etmeye devam ediyor. Fakat sorun sadece ABD’nin tutumu değildir. Asıl sorun, Kürt hareketinin kendi geleceğini büyük ölçüde dış güçlerin bölgesel hesaplarıyla birlikte yürütmesidir.
Bir dönem Washington desteğiyle büyüyen askerî yapı, bugün Washington’un tercihleri doğrultusunda Şam’la bütünleştiriliyor.
Bu tablo, Kürt siyaseti açısından ciddi bir stratejik ders içermektedir:
Kürtler kendi geleceklerini Washington’ın, Moskova’nın, Ankara’nın veya Şam’ın hesaplarına bağlamadan kendi siyasi iradelerini oluşturmak zorundadır.
Şam’la görüşmek veya anlaşmak elbette yanlış değildir. Kürtler Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olmalıdır. Fakat herhangi bir anlaşmanın ölçüsü, Kürtlerin siyasi haklarını ve kendi kendini yönetme iradesini ne ölçüde güvence altına aldığı olmalıdır.
Rojava’dan geriye ne kalacak?
Bugün Rojava’da yaşanan gelişmeler bütün kazanımların yok olduğu anlamına gelmiyor.
Kürt halkının siyasal bilinci, toplumsal örgütlenmesi, kadınların mücadelede kazandığı yer ve yıllar içerisinde oluşan siyasi deneyim kolayca ortadan kaldırılamaz.
Ancak tarih bize başka bir gerçeği de gösteriyor:
Fiilî kazanımlar kalıcı siyasi kurumlara dönüşmediği sürece geri alınabilir.
Bu nedenle bugün yapılması gereken yalnızca geçmişin başarılarını anlatmak değildir. Hataları da konuşmak gerekir.
Rojava deneyimini eleştirmek Kürt halkının mücadelesine karşı çıkmak değildir. Tam tersine, kazanımların neden korunamadığını sorgulamak gelecekte aynı hataların tekrarlanmasını engellemenin tek yoludur.
Bugün Rojava’nın ihtiyacı yeni bir slogan değil, yeni bir siyasi perspektiftir.
Kürt siyasi hareketlerinin birbirini dışlamadığı, farklı partilerin ve toplumsal kesimlerin birlikte siyaset yapabildiği, dış güçlere bağımlı olmayan ve Kürt halkının kendi iradesini merkeze alan bir siyaset…
Rojava’da yaşananlar bir son değil, aynı zamanda bir muhasebe döneminin başlangıcı olmalıdır.
Çünkü asıl mesele, kaybedilen toprakların ardından kimin hangi makama geldiği değildir.
Asıl mesele, Kürt halkının kendi geleceği hakkında yeniden nasıl söz ve karar sahibi olacağıdır.
