27 Mayıs Darbesi ve Aydın Tavrı: Meşruiyet Arayışı | Eyüp Yalur yazdı
27 Mayıs 1960 darbesi, Türk siyasi tarihinde demokratik düzeni kesintiye uğratan ilk askerî müdahale olup, dönemin aydınları arasında genellikle meşru bir “hürriyet ve anayasa hareketi” olarak destek görmüştür.
Bir darbeyi böyle hürriyetle, anayasayla, demokrasiyle özdeşleştirirsen tabii ki her on yılda bir bu değerler adına darbe yapar, halkı kıyıma uğratırlar.
Üniversite camiası 27 Mayıs müdahalesine açık ve coşkulu destek vermiş, meşrulaştırmıştır.
Enver Ziya Karal, bu desteği şu sözlerle onaylar: “Herkes soysuzlaşmış olan siyasal düzenin yarattığı ve geliştirmekte olduğu ruhsal anarşiden bizar olmuş” der ve yeni bir düzenin gereğine inanmaya başlamış, TSK’yı göreve çağırmıştır.
O dönemin aydınları, orduyu sivil otoriteye karşı bir denge unsuru ve modernleşmenin koruyucusu olarak konumlandırmıştır.
Yani asker, getirdiği modernleşmeye yine kendisi sahip çıkmalıdır. Askerin kurduğu cumhuriyeti, siviller koruyamayınca tabiri caizse “ihale” yine askerde kaldı.
Askerin, demokrasinin, modernleşmenin, insan hak ve hürriyetlerinin savunucusu olduğu dünyanın neresinde görülmüştür?
Doğan Avcıoğlu, Kemalizm ve devrimcilik adına, Türkiye’nin parlamentoculuk yüzünden yerinde saydığını, tekrar seçim yapılsa aynı hamurdan insanların parlamentoya doluşacaklarını söyler.
Aslında sorun ne parlamenter sistemde ne de başkanlık sistemindedir. Çünkü her iki sistemi de başarılı şekilde yürüten ülkeler vardır.
Sorun zihniyet sorunudur. Her şeyi “Türk tipi” yapma sorunudur. Bu halkı hiçbir zaman vatandaş olarak görmeme sorunudur. Vatandaşın doğru karar veremeyeceği inancıdır. Sorun vatandaşa güvenmemek sorunudur.
Aydının ve akademinin devlet ve iktidarın yanlışına ortak olma sorunudur.
Tümgeneral Cemal Madanoğlu ile aynı kadroda yer alan bilim insanlarına, meclisi feshetmemeyi, kapısında durup CHP’lilerle “masum” DP’lileri içeri almayı önerdiğinde “Olur mu paşam, meclisi kapatmazsanız siz meşrulaşmazsınız” yanıtını almıştır.
İşte ülkenin asıl meselesi, aydın ve bilim insanı olamama meselesidir.
27 Mayıs askerî müdahalesinin yaygın, kitlesel bir toplumsal desteğe dayanarak geldiğini söylemek doğru değildir.
Başarıya ulaşan her darbe destek bulur.
Kenan Evren’in Cumhurbaşkanlığını ve 1982 Anayasası’nı oylamaya sunduğu 7 Kasım 1982 referandumunda “Evet” oy oranı %91,37 olmuştur.
Orgeneral Cemal Gürsel, çağırdığı hukuk profesörlerine “Bize derhâl bir anayasa yapın, çünkü üç ay içinde derhâl seçimlere gidip yönetimi sivillere bırakacağız” dediğinde Prof. Hüseyin Nail Kubalı, yapılan ihtilalin tamamen hukuksal olduğunu söylemiştir.
Kubalı, Gürsel’in hükümeti müsteşarlardan oluşturma önerisine de “Olur mu paşam, her türlü yasama ve yürütme yetkisine sahip olduğunuza göre hükûmeti de aranızda kurabilirsiniz” yanıtını vermiştir.
Günümüzde dahi eleştiri konusu olan 1924 Anayasası bile bu darbeyi meşru gösteren, onay veren bir anayasa değildir.
Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Sıddık Sami Onar da Gürsel’in seçimlere erken gitme ve yönetimi sivillere bırakma isteğine şiddetle karşı çıkanlardandır.
Dokuz bilim insanından oluşan komisyon, Genelkurmay başkan adayını da Yüksek Askerî Şûra’nın saptamasını, yani tamamen seçilmiş iktidarın denetimi dışına çıkmasını istemiş; ancak bu öneri, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin 18 öğretim üyesinin, bu tür bir seçimin demokratik bir rejime, sivil yönetime ve çağdaş devlet anlayışına aykırı olduğu tepkisiyle karşılaşmıştır.
O darbeden sonra iktidarı sivillere devretmeyi kabul etmeyen birçok asker ülke dışına sürüldü. Bugün ne hazindir ki bu askerlerin çocukları sivil mecliste milletvekilidirler.
Ordu İç Hizmet Yasası’nın 35. ve 85. maddesini sonraki darbeleri de anayasallaştıracak biçimde bir “hukuksal formül”e dönüştüren hukukçuların hukukçuluk ve bilim insanı kimlikleri tartışmaya değerdir.
Kaynakça
Nurşen MAZICI
