Ana SayfaGIŞTÎDÖRT DAĞ İÇİNDEKİ DERSİM’İN HİKÂYESİ: “MA DİYA, SIMA MEVİNE/ BİZ YAŞADIK, SİZ...

DÖRT DAĞ İÇİNDEKİ DERSİM’İN HİKÂYESİ: “MA DİYA, SIMA MEVİNE/ BİZ YAŞADIK, SİZ YAŞAMAYIN”

1937-1938’lerin “Bıreme şıma bene qırkene/ Kaçın sizi götürüp katledecekler,” çığlığıdır Dersim; bilinen bir “sır”dır bu; ya da Gabriel García Márquez’in, ‘Kırmızı Pazartesi’ndeki herkesin bilip de, gözlerini yumduğu hâldir; “Nehatîye Dîtin/ Görülmemiştir” denilse de! Ancak zamanda hiçbir “sırrın” hükmü yoktur; Dersim Soykırımı’nda yaşananların öncesi ve sonrasında “sır” olmadığı gibi…

DÖRT DAĞ İÇİNDEKİ DERSİM’İN HİKÂYESİ:

“MA DİYA, SIMA MEVİNE/ BİZ YAŞADIK, SİZ YAŞAMAYIN”

SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER /Yazarların makaleleri için tıklayınız

I. AYRIM: BİRAZ TARİH

I.1) MESELENİN ASLI

I.2) ETNİK HÂL, KÜLTÜREL İKLİM

I.3) ERMENİ VARLIĞI

II. AYRIM: DERSİM SOYKIRIMI

II.1) DERSİM’İN ÖNCELİ: KOÇGİRİ

II.2) NEDEN, NASIL?

II.3) TUNÇ-ELİ’NİN “5 N 1 K”SI

III. AYRIM: HAREKÂTIN HİKÂYESİ

III.1) DERSİM’İN İŞGALİ

III.2) TERTELE’NİN PEPUG KUŞLARI

III.3) SOYKIRIM (MI?)

III.4) KANITI (MI?)!

IV. AYRIM: DEVLET GERÇEĞİ

IV.1) “DERSİM GENERALİ” SEYİD RIZA

V. AYRIM: HERKESİN BİLDİĞİ “SIR”(LAR)

V.1) TANIKLIKLAR

V.2) KAYIP KIZLAR

V.3) SÜRGÜNLER

VI. AYRIM: DERSİM 1937-1938’İN “NEDEN”İ!

VI.1) MUSTAFA KEMAL İLE SABİHA GÖKÇEN

VI.2) RESMÎ GÖRÜŞ VE “KOMÜNİST”LER

VI.3) IRKÇI HAMASET

VI.4) KÖTÜLÜĞÜ SIRADANLAŞTIRAN ÖTEKİLEŞTİRME

VII. AYRIM: İTİRAF(LAR)

VII.1) KILIÇDAROĞLU, ONUR ÖYMEN, CHP

VII.2) NAFİLE “İYİMSERLİK”

VII.3) HUKUK(SUZLUK)LARI

VIII. AYRIM: “BUGÜN”

IX. AYRIM: YALAN, DOLANA HAYIR

IX.1) YÜZLEŞME

DÖRT DAĞ İÇİNDEKİ DERSİM’İN HİKÂYESİ:

“MA DİYA, SIMA MEVİNE/ BİZ YAŞADIK, SİZ YAŞAMAYIN”

SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER

“Gerçek hiçbir zaman

şiddet tarafından çürütülemez.”[1]

1. §) 1937-1938’lerin “Bıreme şıma bene qırkene/ Kaçın sizi götürüp katledecekler,” çığlığıdır Dersim; bilinen bir “sır”dır bu; ya da Gabriel García Márquez’in, ‘Kırmızı Pazartesi’ndeki herkesin bilip de, gözlerini yumduğu hâldir; “Nehatîye Dîtin/ Görülmemiştir” denilse de! Ancak zamanda hiçbir “sırrın” hükmü yoktur; Dersim Soykırımı’nda yaşananların öncesi ve sonrasında “sır” olmadığı gibi…

İngilizlerin meşhur, “All nations have skeletons in their closets/ Her ulusun gardrobunda saklı iskeletler var” sözündeki üzere, hiçbir şey sonsuza dek saklı kalamaz; saklasanız da geçmişin hayaleti peşinizi bırakmaz; açılır gardroplardaki (malum) “sır”lar. Tertele de bunlar biridir!

Kürtçe bir sözcük “Tertele”. Zelzeleye benzer. Zelzele yeri sallar, tertele toplumu. Karışıklık, kargaşa, kırım, öldürme, yakıp yıkma gibi her kötü olayı içerir. Zelzele doğanın, tertele de insanın eseridir.

Kolay mı? “Kendisi farkında olsun ya da olmasın bu ülkede herkesin bir Dersim hikâyesi vardır. İlle de içinde olmaları gerekmez. Bazen bir ucunun kendisine değdiğini bile bilmeden yaşayıp gitmişlerdir,” vurgusuyla Murathan Mungan’ın, “Toprağa yalnızca ölülerin değil, hakikâtlerin, dillerin, kültürlerin, kelimelerin gömüldüğü”ne dikkat[2] çektiği coğrafya(mız)da “Dört Tabu, Yedi T” gerçeğinin altı çizilmeden geçilemez.

Türk(iye) ulus devletinin “kırmızıçizgileri” denen yasaklı-tabu meselelerin başında Ermeni soykırımı, Dersim Tertelesi, Kürt Meselesi ve Kıbrıs’ın ilhakı en başta gelir. Bu dört meselede geniş bir Türkçü-devletçi cephe kurulurken iktidarların suça dayanan edimleri koro hâlinde savunulur.

1935’te Tunceli Kanunu ve onun uygulaması olan 1937-1938 Dersim harekâtı ile yapılmak isteneni, devletin siyasetini ve zihniyetini “7T” çok iyi anlatır. “7T” olarak bizzat dönemin yetkili ve sorumlularının ağzından dile getirilen bu siyasetin/zihniyetin özeti: “Te’dip (terbiye etme), tenkil (uzaklaştırma), taktil (parçalama), tehcir (göç ettirme), temsil (asimile etme), temdin (medenileştirme) ve tasfiye”dir.

Dersim’de 1937-38’de, günümüzde insanlık suçu sayılan bu yedi uygulama, Seyit Rıza ve aşiretler isyan etti bahanesiyle, bütün bölgede en vahşi şekilde gerçekleştirildi. Resmî rakamlara göre 13 bin, tahminlere göre 25 binden fazla Dersimli; kadın, çocuk, genç, yaşlı katledildi.

Evet, “Cumhuriyet’in Osmanlı’dan devraldığı köklü meselelerden biri olan ‘Dersim Müşkilesi’ni Ankara’nın nasıl ‘hâllettiğini’ artık iyi biliyoruz: 1926’dan başlayan raporlama faaliyetlerini 1934 İskân Kanunu ve 1935 Tunceli Kanunu izlemiş; 1921’de Koçgiri Zaza İsyanı’nı kanlı biçimde bastıran Sakallı Nurettin Paşa’nın damadı General Alpdoğan’ın olağanüstü yetkilerle bölge valiliğine atanmasından sonra 1 Mayıs’ta Diyarbakır’dan kalkan üç uçak filosu bölgeye bombalar yağdırmaya başlamıştı. Bu uçaklardan birini Mustafa Kemal’in manevi kızı ve Türkiye’nin ‘ilk kadın pilotu’ Sabiha Gökçen kullanıyordu. Haziran-temmuz ayları boyunca köyler yakıldı, yıkıldı, kadınlar ve çocuklar dahil sayısız kişi makineli tüfeklerle tarandı.”[3]

Kimileri bebeleriyle sığındıkları mağaralara gaz verilerek, kimileri -özellikle kadınlarla çocuklar- fotoğrafınızı çekeceğiz diye kandırılarak tarlalara dere kenarlarına toplanıp ayaklı fotoğraf makinelerine benzeyen “ağır makineli”lerle tarandı, katledildi.

Sabiha Gökçen, “Keçiler dahil her gördüğümüz canlıyı bombaladık,” diye yazarken; dönemin “Dersim Harekâtı”na katılmış asker sivil yetkililerinin anılarında ve yıllar sonra açıklanan resmî raporlarda da zulmün boyutları tartışmaya yer bırakmayacak biçimde ortaya serilir.

2. §) Burada kısa bir parantez açmadan geçmeyelim: Osmanlı belgelerinde sürekli Dersim’in yoksulluğundan ve asiliğinden söz edilir. Ayrıca Dersim fiili bir özerklik yaşar. Osmanlı baskısından kaçanların sığındığı, devlet otoritesinin erişemediği bir coğrafyaydı. Bu durum Dersim halkının etnik ve dini özelliklerini cumhuriyet döneminde de sürdürmesini sağlar. T.C. bir ulus devlet olmak yolunda ve isteğindedir. Bu durumu Dersim’in devlet ile ilişkilerinin karakterini belirler. Osmanlı’da başlamak üzere devlet sürekli Dersim’e karşı bir sefer hâlindedir. Ancak hep söylendiği gibi: Dersim’e sefer olur, zafer olmaz.

Tarih boyunca bağımsız kalmış, bağımsızlığını korumuş olan Dersim, 1938’de bu özelliğini trajik bir şekilde yitirmiş, devlet güçlerinin soykırım niteliğindeki ‘Tunç eli’ harekâtına yenik düşmüştür.

Devlet, şehri fethetmekle yetinmemiş, Roma İmparatorluğu’ndan gelme bir anlayışla, şehir halkının gururunu da çiğnemeyi görev bilmiştir. Bölgenin özsavunmasını kırdıktan sonra, yine bu topraklarda egemenlerin kadim bir geleneği olarak halkını da sürgün etmiştir. Zaferini taçlandırmak için şehrin tarihî adını yok ederek, halkı sürekli aşağılamak üzere, sadece il merkezini değil, tüm vilayeti askeri harekâtı adıyla “Tunç-eli” olarak adlandırmıştır.

Ancak tüm bunlara rağmen dört dağın içinde, sıkıştırılmış, yapayalnız Dersim direnip, dik durmuştu. Önceleri su ve toprağın Hakk’a ait olduğu coğrafya, günün birinde devrimciler ile İbrahim Kaypakkaya geldiğinde onu bağrına sevinçle basmıştı.

Ve nihayet bu kadim topraklar -Türk(iye) tarihinde ilk kez- bir komünisti, Fatih Mehmet Maçoğlu’nu kendine belediye başkanı seçmişti.

Bu Antonio Gramsci’nin, “Kayıtsızlık tarihin ölü ağırlığıdır,” biçiminde tanımladığı negatif hâlin aşılması girişimiyken; eski milletvekili Hüseyin Aygün’ün, “Dersim katliamının sorumlusu devlet ve CHP’dir. Atatürk de bu olaylardan haberdardı,”[4] yönündeki açıklamaları, 1938’de yaşatılanları yeniden gündeme getirmişti.

3. §) Günümüzde “Tarihimizle yüzleşmeliyiz” söylemi içi en çok boşaltılmış cümlelerden ve bir o kadar da sahte politik vaat, siyaset öznelerinin nostalji malzemesi olsa da “Yüzleşme” talebinden vazgeçemeyiz.

“Cumhuriyet bileşenleri olarak, ‘yurttaşlık/ eşitlik/ laiklik’ üçlüsünü her zamankinden çok daha uyanık bir biçimde sahiplenme gereği yaşamsaldır,”[5] türünden palavraları bir kenara bırakarak tarih(imiz)le cesaretle yüzleşebilseydik, tabuları aşıp karanlık köşeleri aydınlatılabilseydik çok şey farklı olabilirdi: 1915 Ermeni tehciri/ kırımı ile yüzleşebilseydik Dersim olmazdı. Dersim’le yüzleşebilseydik bunca yıldır Kürt halkına reva görülen zulüm böyle yaşanmazdı.

Kemal Burkay’ın, “Bir eski öyküdür bileceksiniz/ Masallardan kalmıştır Dersim/ Ülkemin ortasında gizli/ Yanık bir türküdür” notunu düştüğü Dersim’in hülasası Cemal Süreya’nın, “bizi bir kamyona doldurdular./ tüfekli iki erin nezaretinde./ sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular./ günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar./ tarih öncesi köpekler havlıyordu./ aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk,/ o havlamalar, polisler./ duyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki./ annem sürgünde öldü, babam sürgünde öldü,” notuyken; aslolan unutmamak/ unutturmamaktır.

Evet! Yıkıntıların arasından geçmişin izlerini “es” geçmemeliyiz. Çünkü bellek kalıntılarını “Bizim için değerlidir,” vurgusuyla toplayıp; yitirdiklerimizi bulup çıkar(a)mazsak toza dönüşeceğiz, esamemiz okunmayacak.

O hâlde uyuşuk ve hayalperest bir asilzadenin portresi gibi görünen Oblomov, kuşkusuz bundan fazlasıyken; adı tembellik, atalet, miskinlik, aylaklıkla özdeş hâle gelen çıkmaza prim vermeden bir kere daha Dersim hakikâtine kafa yorulmalıdır.

I. AYRIM: BİRAZ TARİH

4. §) Voltaire, “Tarih, cinayetlerin ve felâketlerin bir tutanağıdır,” deyip; Howard Zinn, “Tarih; hükümetler, fatihler, diplomatlar ve liderlerin bakış açısından anlatılıyor”; Frantz Omar Fanon, “Sizi sömürgeleştiren yabancıların sizde yarattığı en büyük yıkım, zamanla sizin kendinize onların gözüyle bakmanızı sağlamalarıdır,” vurgusuyla uyarırlarken ekler Arundhati Roy da: “Tarih gerçekten geçmiş değil, geleceğin bir çalışmasıdır.”

Evet sınıf mücadeleleri tarihinin ürünü olarak toplumsal olaylar, itirazlar, isyanlar toplumun hafızasıdır. Bugünde geleceği biçimlendiren dinamiktir.

Söz konusu bellek tarihin derinliklerinde kalan birikimi ortaya çıkarırken; tarih hep bir üst düzeyde, yeni koşullarda yenilenen durumların önünü açar. Böylece kendilerini yeni koşullarda var ederken, kimi zaman çok eskilerde kalmış küçük bir kor yeniden parlar.

5. §) Kavimler kapısı Anadolu’nun Dersim’i de bu hikâyenin bir parçasıdır. Dersim bölgesine ilk yerleşimin M.Ö 6 binlere kadar uzandığı biliniyor. Subarlar, Hurriler, Asurlular, Hititler, Akadlar, Frigyalılar, Urartular, Medler, Persler, Makedonyalılar, Ermeniler, Kapadokyalılar, Romalılar, Sasaniler, Araplar, Bizanslılar, Selçuklular, Moğollar, Akkoyunlular, Osmanlılar gibi kimler gelip kimler geçti.

İddialar odur ki Dersim bölgesine kimi “İşuva” adını verdi; kimi “Supani”… Yaşayanlara kimi “Muştular” dedi; kimi “Müşkiler”…

Yaygın kanıya göre Dersim; Farsça, “der” (kapı), “sim” (gümüş) sözcüklerinden oluşan bir isim tamlamasıdır. Türkçe’ye “Gümüşkapı” olarak çevirebiliriz.

Güney ağızlarında Dersim, “Darsim” diye telaffuz ediliyor. Kimi tarihçi bunun sadece söyleniş olmadığını belirtiyor. Onlara göre “Darsım” Zazaca bir sözcük; ‘dar” (ağaç) ve “sim” (gümüş) idi; ve Darsım aslında “Gümüşağaç” demekti…

Bölgeye birçok uygarlık geldi. Ve bunların çoğu isim değiştirdiler. Örneğin Çemişkezek bölgesine; Hititler “Zuhma”; Urartular “ Tamişkiş”; Romalılar “Hieropolis”; Bizanslılar “Tsimisca” dediler…

Dersim’in adı uzun yıllar “Daranalis” olarak kaldı. Bu ismin, M.Ö 519’da Doğu Anadolu’yu fetheden Pers Kralı Dara’nın adından kaynaklandığı ileri sürülüyor.

“DERSİM’İN ERMENİCE İSİMLERİ” HAKKINDA
DERSİMİsmi şehir ile özdeşleşmiş Ermeni Papaz Der Simon’dan gelmektedir. Bölgede ayaklanmaya katılan Papaz Der Simon yenilince din değiştirerek Şialığa geçmek zorunda kalmıştır. Dersim’de bulunan Mirakyan, Pilvenkyan, Kekertiyan, Kalyan, Dalyan, Gaziyan, Hormekyan, Karabaliyan gibi aşiretler şehrin önde gelen Der Simon gibi din değiştiren muhtedilerdendir.
HOZATErmenice “Khozag” kelimesinden gelmektedir. “Khoz” Ermenice’de “Domuz” demek. “-Ag” eki ise küçültme terimidir. Bakınız: Khozag “Domuzcuk”.
PÜLÜMÜRErmenice “Plur Mori” kelimesinden gelmektedir. Ermenice’deki anlamı “Böğürtlen Tepesi” demektir.
OVACIKErmenice “Plur” kelimesinden gelmektedir. “Plur” Ermenice “Tepe”dir.
ÇEMİŞGEZEKErmenice “Tzmisgezag” kelimesinden gelmektedir. Tzimiskes Romalı Ermeni komutanın ismidir. Şehir halkı boyunun kısalığından dolayı Tzmisgez’e Ermenice’de “Tzimisgezag” yani “Kısacık Cüce” diyorlardı. İlçeye Dersimli paganların isyanını bastıran Tzimisgez’in ismi resmi olarak verildi. Fakat Ermeni halkı Ermeni komutanı Tzimisgez’in ismini değil de onu alaya alan “Tzimisgezag” “Kısacık Cüce” lakabını kullanmayı tercih etti. Yine rivayetlere göre Dersim Ermenileri, kendi aralarında Romalı Ermeni komutanı Tzimiskes’i alaya almak için ona “kırmızı botlarının boyu kendisinden büyük” diyorlardı.
NAZİMİYEİlçenin eski ismi Osmanlı dönemine kadar “Kızıl Kilise” idi. Çünkü Dersim Ermenileri bölgeyi “Garmir Vank” yani “Kızıl Kilise” olarak adlandırmışlardı.
MAZGİRTErmenice “Medzgert” kelimesinden gelir. “Medz” Ermenice’de “Büyük” demek. “Gert” ise “Taş” anlamına geliyor
PERTEKErmenice “Pertag”. “Pert” Ermenice’de “Kale” demek. Pertag Ermenice’de “Kalecik” demek.

6. §) Dersim, daha öncesinde Osmanlı (ve İran) imparatorluğu tarafından gevşek biçimde sömürgeleştirilmiş ve daha sonra çözülüş sürecinin kaosu içinde serbestiyeti daha da artmış olan Kürdistan coğrafyasının, cumhuriyet rejimi tarafından yeniden sömürgeleştirilmesi sürecinde son halkayı oluşturuyordu. Bu sürecin temel bir yönü ise asimile etme, yani Türkleştirmedir. Dolayısıyla Dersim sorununun özü de, yörenin Alevî Kürt halkının bu yeniden sömürgeleştirilme ve Türkleştirme sürecine karşı ulusal öz taşıyan bir direnişi ve direnişin ezilmesidir. Sorunun bunun dışındaki tüm formülasyonları, iyi niyetli hâllerde bir yanılgı ve kavrayışsızlık, diğer hâllerde ise açıktan ya da örtülü biçimde saptırmacadır, aldatmacadır.

Dalgalı bir seyir izlese de, yüzyıllar boyunca Osmanlı ve İran gibi büyük devletlere bağlı emirlikler biçiminde, özerk varlık sürdürmüş ezilen bir halk konusunda Tunceli Üniversitesi’nin düzenlediği ‘2. Uluslararası Tunceli (Dersim) Sempozyumu’nda doktora öğrencisi Kibar Taş, ‘Dersim’in Osmanlı Hâkimiyetine Girişi…’ başlıklı tebliğinde, imparatorluğun resmi kaynaklarına dayanarak, Yavuz Sultan Selim dönemindeki büyük Alevî Katliamı’nı anlatırken; Kürt beylerinden İdris-i Bitlisi’nin katliamları savunan yazısından şunları aktardı:

“Bilgin tabiatlı Sultan bu topluluğa (Kızılbaş) bağlananları kısım kısım, isim isim kaydetmeleri için her yöreye bilgili kâtipler gönderdi. Yediden yetmişe herkesin adının yüce makamlı divana getirilmesini istedi. Yazıcılar, isimleri deftere kaydedince yaşlı ve gençlerden kayıtların sayısı kırk bin oldu. Ulaklar yazılan defterleri her yörenin hâkimine ulaştırdıktan sonra her yörede keskin kılıç, adım adım yazılanlara yöneldi. Bu öldürülenlerin sayısı hesaplanan kırk bini de aştı…”

Görüyoruz ki ünlü tarihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın 1500’lü yılların başındaki büyük katliama ilişkin saptamaları da aynı doğrultuda: “Anadolu’da yediden yetmişe kadar Kızılbaş oldukları sabit olanlarca tahrir ettirilmiş ve mazaratları dokunacak olan kırk bin kişi hapis ve idam ettirilmiştir.”[6]

Merkezi devlet yapısına kavuştuktan sonra fethettiği Bizans’a benzeyen Osmanlı’nın, bir türlü ehlileşmeyen Alevîleri zapturapt altına alıp egemenliğini pekiştirme ve emperyal heveslerini gerçekleştirme hamlelerini görmezden gelmek mümkün değildir. Bu kader tarih boyunca değişmedi. Merkezi otoriteye biat etmeyen herkes katledildi.

Dersim’de, tarih boyunca merkezi otorite tarafından katledilmiş bir halkın yaşadığını vurgulamak gerekiyor öncelikle. Osmanlı gelmiş halkın çocuklarını asker olarak almış, uşak olarak almış, vergi almış, hiçbir şey bulamasa can almıştı…

“1514 Çaldıran Savaşı’nda Türkmen Şah İsmail’i, İdris-i Bitlisi’nin de yardımıyla yenen Yavuz, Şeyhülislâm Ebu Suud’un fetvalarıyla da Alevîlerin katliamını devam ettirmiştir.”[7]

“Yavuz Sultan Selim’den beri böyleydi bu. Paşaların, vezirlerin vesairenin bölgeye gidip incelemelerde bulunması, raporlar yazması ta 1700’lere dayanıyor. Bölge hep “sorunlu”! Sonra 1847’lerde tekrar raporlar var, Abdülhamit döneminde yeniden var.[8]

Osmanlı’nın birkaç yüzyılı bu konuda tetikte olmakla geçiyor. Defalarca harekât düzenliyorlar. Harekâtlardan sonra zaman zaman aşiretlerle anlaşmalara gidiliyor. Hapis yatanlara af öneriliyor. Aşiretlerin gücünü kırmak için yöntem hep aynı. Aşiret reisleri aileleriyle sürgüne gönderiliyor.

Sürekli askeri harekâtın sonuç vermediğini Osmanlı da görüyor.”[9]

Kolay mı? Osmanlı’daki Sünnî İslâm tahakküme karşı Dersim, Kızılbaş Alevîlerin üssü olmuştur tarihi boyunca. Geçit vermez coğrafyası sayesinde kendi inancını bugüne getirebilmiştir. Alevî coğrafyasının pirleri Dersim’den Kayseri ve Maraş’a kadar giderler. Başı Osmanlı ile derde giren pek çokları Dersim’e sığındı. Yakın zamanda Ermeni kıyımında 30 bin civarında Ermeni “Heqa Bextiye/ Sığınma Hakkı” almışlardı. “Textê xo bırızne, bextê xo merızne/ Tahtını yık ama bahtını yıkma” diyen Dersimliler kendisine sığınan herkesi korudular.[10]

Dr. Nuri Dersimi’ye göreyse, “Bavo adıyla anılan Seyid İbrahim döneminde Dersim, tam anlamıyla kesin surette bağımsız olarak Osmanlı saltanatına boyun eğmemiştir.”[11]

7. §) Bunlar böyleyken; “XX. yüzyılın önemli siyaset bilimcilerinden Maurice Duverger her ulusun geçmişine isteklerini, arzularını geleceğe yönelişlerini haklı kılacak şekilde bakmakta olduğunu söyler… Tarihte herhangi bir olaya ister saltanatın kaldırılması olsun, ister Tevhidi Tedrisat Yasası, ister Dersim isyanı, ona hangi amaçla baktığına bağlıdır… Dersim’de Cumhuriyete karşı bir ayaklanma olmuştur. Bu ayaklanma bastırılırken vahşi zalim yöntemler kullanılmış, masum insanlar vahşice öldürülmüştür. Şimdi bu olaya nasıl bakacağız? Cumhuriyet tarihinin, kimileri gibi yetmiş küsur yıllık bir zulüm olduğunu düşünenler soykırıma kadar varan yorumlar yapacaklar. Durup dururken geriye bakmanın ve Dersim’i ısıtıp ısıtıp öne koymanın zaten ileriye yönelik bir amacı vardır,”[12] vurgulu resmî ideolojik zırvalara gelince…

Tüm bunları “özeti” Işık Kansu’nun satırlarında şöyledir: “Dersim; yüzyıllar boyunca Osmanlı’nın sistemine de uymamış, derebeylik düzenini sürdürmüş, orada yaşayan zavallı halk, ağanın, beyin, seyidin elinde köleleşmiştir. Osmanlı asker ister, derebeyler vermez. Vergi ister, kafasına estiğini yapar. Aşiret reislerini kaymakam yapmak ister, birini yapar, diğeri ayaklanır…

I. Dünya Savaşı’nı fırsat bilen Dersim derebeyleri ilçeleri işgal eder, yönetim binalarını basarlar. Cumhuriyet sonrası Dersim isyanının önde gelenlerinden Yukarı Abbasuşağı aşiretinin (lideri Seyit Rıza’dır) ağaları başta olmak üzere birçok derebeyi Ruslarla işbirliği yaparak, hükümet konaklarını basar, çevre halka zarar verirler.

Anadolu’da bağımsızlık için ulusal güçler toparlanırken Mehmet Nuri Dersimi (Baytar Nuri), bölgede emperyalizm destekli Kürt Teali Cemiyeti’ni örgütler. Dersimli Alişan ve Alişer beyler ile bağlantı kurup bir Kürt isyanı için çalışmalara başlaması üzerine Aralık 1919’da tutuklanır. Bunun üzerine, bugün bölge illerinde törenlerle kahraman gibi anılan, Tunceli’ye de heykeli dikilen Dersimli Seyit Rıza, Mustafa Kemal’e, Baytar Nuri bırakılmazsa isyan edip Sivas’a saldıracağını bildirir.

Ankara’da açılan Meclis’e, Diyap Ağa gibi Dersim’i ve bölge illeri temsil eden isimler de alınmıştır. Alişan ve çevresindekiler, bu isimlere karşı çıkar. Seyit Rıza da, Meclis’e girenleri ‘hain’, ulusal hükümeti de ‘hileci’ ilan eder…

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Atatürk, Dersim sorununu barış içinde çözebilmek amacıyla yöreden temsilcilerle 1926’da TBMM’de görüşür. Bölgede okulların açılacağını, yolların yapılacağını, sağlık hizmetlerine öncelik verileceğini, halka toprak dağıtılacağını, genel af çıkarılacağını (ki çıkarılmıştır), iş olanakları yaratılacağını söyler. Toplantıya, yaklaşık 10 yıl sonra Dersim’e yönelik tüm uygarlık adımlarına karşı çıkarak isyan edecek olan Seyit Rıza katılmamıştır. Seyit Rıza, Atatürk’ün Dersim’e öngördüğü atılımlara, derebeylik çıkarlarına aykırı düştüğü için karşı çıkmaktadır. Bu tez, yabancı basın ve diplomatlarca da belgelenmiştir.

Örneğin; The Times, 15 Haziran 1937’de ‘eğitim-öğretim seferberliğine karşı koyanlar’ın Dersim’de ayaklandığını yazmıştır. Aşiret reislerince yönetilen yöre insanının yollar, köprüler, okullar yapılmasına karşı koyduklarını dile getiren ABD Ankara Büyükelçiliği’nin 25 Haziran 1937 tarihli raporu, şu ifadelere yer verir:

‘Son ayaklanma, hükümetin, bölgenin sosyal ve ekonomik şartlarını ıslah etmek üzere geliştirdiği reform programlarını, daha önce elde edilmiş haklara tecavüz şeklinde gören liderleri tarafından başlatıldı.’

İngiliz Maslahatgüzarı Morgan’ın Haziran 1937 tarihli telgrafı da, yine bir arkadan hançerlemeye işaret eder: ‘Ayaklanma, Hatay anlaşmazlığına bağlanıyor’…”[13]

8. §) Egemen yalanları bir kenara bırakırsak; evet, Osmanlı döneminde yüzyıllarca yurtluk ve ocaklık biçiminde özerk olarak yönetilen Dersim’de, Tanzimat ilanından sonra merkezi yönetimin güçlendirilmesi amacına yönelik düzenlemelerine karşı bölgede sık sık itirazlar, toplumsal patlamalar (1847, 1877-78, 1885, 1892, 1893-95, 1907, 1911, 1916) oldu.

Bu bağlamda denilebilir ki Dersim ile ilgili gerçek şudur: 1930’ların Dersim’inin devletle ilişkilerinde ortaya çıkan sorunun esasını, Dersim’in özerkliğine karşı merkezi iktidarın otoritesini tesisi veya “iktidar”ın paylaşımı oluşturmaktadır. Özetle mesele, “Dersim’de kimin otoritesi geçerli olacaktır?” da düğümleniyordu…

Merkezin otorite tesisi için General Abdullah Alpdoğan komutasında başlattığı askeri harekât, 13 Eylül 1937’de sona erdi. Ayaklanmacıları 3 uçak filosu bombaladı. Yöre halkının bir kısmı başka illere sürgün edildi. Askeri harekâttan sonra yapılan yargılama 15 Kasım 1937’de sona erdi. Seyit Rıza ile 6 kişi idam edildi. Çok sayıda ayaklanmacı değişik hapis cezalarına çarptırıldı. Ancak olaylar durulmayınca 1938’de başlatılan ikinci askeri harekât ile Eylül 1938’de bastırıldı. Binlerce Kürt-Alevî yaşamını yitirdi, yüzlerce aile sürgüne gönderildi.[14]

9. §) Elazığ’da kurulan 4. Genel Valiliğe getirilen General Alpdoğan üzerinden yürütülen askeri planlamalarla Dersim’de askeri karakollar ve yolların yapımına hız verilmiştir. Yapımı süren karakol çalışmaları sırasında yaratılan bir provokasyon sonucu katliam fiilen başlatılmıştır. Seyit Rıza’nın yakalanışı ile 1937’de başlatılan Dersim katliamı, ilk aşaması tamamlanmıştı.

Erzincan’da yakalanan Seyit Rıza Elazığ’a getirilir. Ekim ayı ortasında başlayan sözde yargılama 15 Kasım’da bitirilir. 14 kişi beraat eder. Seyit Rıza dahil 7 kişi idama, 37 kişi de ağır hapis cezalarına mahkûm edilir. 15 Kasım’da Seyit Rıza (1860/62- 1937) ve diğer altı kişi Elazığ Buğday Meydanı’nda şafakla birlikte infaz edilirler.

Bu altı kişi, Seyit Rıza’nın oğlu Refik Hüseyin, Kamer Ağa’nın oğlu Yusufanlı Fındık, Şeyhan reisi Usê Seydi, Demenan reisi Cebrail veya oğlu, Kureşanlı Hasan ve Haydaranlı Kamer Ağa’dırlar. İhsan Sabri Çağlayangil, Seyit Rıza’nın asılması hakkında anılarında yaşanılan hukuksuzlukları anlatmaktadır.

Tatil olmasına rağmen mahkemenin nasıl oluşturulduğu, otomobil ışığında gerçekleşen idam, Seyit Rıza’nın yaşını küçültüp, yaşı tutmayan oğlunun yaşını büyülterek katledilmeleri, devletin intikamcı karakterini göstermesi açısından ibret vericidir.

Başta “Laç Deresi” olmak üzere, Dersim katliamı insanlık tarihine kara bir leke olarak geçmiştir.1938’de son bulan katliam sonucunda, resmi rakamlara göre 6.800-16 bin, genel kabule göre ise, 60-70 bin insan katledilmiştir.[15]

10. §) İsmet İnönü’nün 25 Ekim’de görevden alınması sonrasındaki büyük katliam Celal Bayar’ın başbakanlık günlerinde gerçekleştirilecekti.[16]

Celal Bayar Dersim’e yönelik olarak nelerin planlandığını, 29 Haziran 1938’de Başbakan olarak, Meclis’te şöyle anlatmıştı:

“Bu senenin dahili işleri noktayı nazarından size ehemmiyetle bahsetmeğe değer bir mevzu vardır, o da Dersim meselesidir. Dersim’de bir ıslahat programımız vardır, bu program yürümektedir. Yol, köprü ve mektep inşası suretiyle geçen sene askeri harekât yapıldı. Bu, bütün teferruatıyla herkesin malumudur. Bu sene de programa göre askeri harekâtın geçen seneye nazaran, burada bu sene daha fazla kuvvetlerimiz toplanmıştır, birkaç yerde ufak tefek müsademeler olmuştur.

Dersim için tatbik ettiğimiz programın icabı olarak bu meseleyi sureti katiyede tasfiye etmek için alacağımız bir tedbir daha vardır. Yakında ordumuz Dersim havalisinde manevralar yapacaktır. Bu münasebetle ordumuz Dersim için vazife alacak ve umumi bir tarama hareketi ile tedip kuvvetlerine destek olaraktan, bu meseleyi kökünden söküp atacaktır. (Bravo sesleri, alkışlar…)”[17]

1915 Ermeni Soykırımı’ndan İttihat-Terakki ve daha özel olarak da Enver Paşa’yı, Pontus Kıyımı’ndan Topal Osman’ı, Divriği, Koçgiri Kıyımı’ndan Sakallı Nurettin Paşa gibi olup bit(mey)ende sorumlu Dersim’de de kişilerin ötesinde sistemken; sonrasında Dersim’de neler olduğunu öğrenmek ve anlamak zor değil; her şeyin bilgisi, belgesi mevcut.

“Bu bağlamda ilginç olan nokta, İnönü’nün tasfiyesi ve Bayar’ın başbakan yapılmasıyla yeni bir döneme geçilmiş olması. Buna bizzat karar verenin Atatürk olduğu da bir tarihsel gerçekti,”[18] diyor Oral Çalışlar…

11. §) Ama “Dersim’e sefer” 1937-38’de bitmedi. 12 Eylül 1980 darbesinden ve sonrasındaki çatışma ortamından en büyük tahribatı gören Dersim’de köyler yakıldı. 430 köyün yarısına yakını tamamen boşaldı. Bazı köylerde nüfus yok denecek düzeye geriledi. 1970’lerde, 700 bin civarında olan küçükbaş hayvan sayısı, 100 bin civarına düştü. Tarım ve hayvancılık neredeyse bitti.

Vilayetin 1975’teki nüfusu 165 bindi, şimdi yaklaşık 85 bin. 38 yılda Türkiye’deki nüfus artışını hesaba katarsanız, Tunceli’de bugün 400 bin civarında insan yaşaması gerekirdi;[19] ama…

I.1) MESELENİN ASLI

12. §) XX. yüzyılın başı, imparatorlukların sona erdiği, Avrupa merkezli gelişen kapitalizmle beraber ortaya çıkan ulus devletlerin yayılmaya başladığı bir dönem olur. Kâr hırsıyla pazar bulmaya çalışan kapitalizmin, yoksulların kanları üzerine inşa ettiği bir dünya… Bünyesinde farklı pek çok etnik yapıyı barındıran Osmanlı da dünyadaki bu alt üst oluştan payına düşeni alır.

Osmanlı İmparatorluğu, hızla boyunduruk altında tuttuğu ulusların kendi devletlerini kurma girişimleriyle sarsılır. Türkiye Cumhuriyeti de Trakya, Anadolu ve Mezopotamya topraklarında farklı etnik yapıdan ama aynı inanç düzleminde yer alan uluslarla ortak bir devlet şiarıyla ortaya çıkar. İlk dönemlerde bu “ortak devlet” söylemine bazı uygulamalarla özen gösterilse de kısa süre içinde “yeni devlet” kurumsallaşıp, iktidarını sağlamlaştırdıkça “tekçi” anlayışı dayatmaya ve herkesi “tek dil ve millet” çatısı altında toplama gayretine yönelir. Türk ulusu ve Sünnî-İslâm’ı merkeze alır, buna ayak direyenleri “temizlemeye” başlar.

Osmanlı’nın, son döneminde Ermenilere uyguladığı katliam politikasını devralan “yeni devlet”, Koçgiri, Şeyh Sait ve Ağrı isyanlarında Kürtlere yönelik imha, inkâr ve asimilasyon uygulamalarını sistematik biçimde devreye sokar. Osmanlı döneminde de üzerine sayısız seferlerin düzenlendiği Dersim ise hem Kürt hem de Alevî olmasından ötürü yeni cumhuriyetin en önemli hedeflerinden biri olmaktan kurtulamaz.

Cumhuriyet tek ulus, tek devlet anlayışının önündeki engelleri teker teker kaldırırken, kalan en son “çıban”ı da temizlemek için harekete geçer. “Şarka medeniyet götürme” propagandasıyla başlatılan askeri hareket büyük bir katliama dönüşür. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı on binlerce Dersimli katledilir.

Dersim’e yönelik başlatılan ve tarihe “38 Katliamı” olarak kazınan zamandan günümüze kadar Dersim’e uygulanagelen politikalarda pek değişiklik olmaz. Dersim’e yönelik ‘topluca katletme’ politikasının yerini başka baskı politikaları aldı ve baskı kendisini Dersim coğrafyasında daima hissettirdi.

Katliamdan sonra yaralarını sarmaya çalışan Dersim 12 Eylül faşist askeri darbesinden de nasibini fazlasıyla alır. Halkının inancından dolayı her dönem devletin hedefi olan Dersim, 12 Eylül darbesinin de hedefinde olur. Alevî inancın ağırlıkta olduğu Dersim’de köylere camiler yapılır, Türk-İslâm anlayışına yönelik propaganda faaliyetleri hız kazanır. 1990’ların başında, ilk önce işsizlik ve yoksulluk nedeniyle büyük bir göç veren Dersim, o yıllarda ülke genelinde gelişen işçi, emekçi, yoksul hareketi ve Kürt halkının imhaya, inkâr, asimilasyon ve ulusal sömürüye başkaldırısının da etkili olduğu, destek bulduğu yerlerden olur. 1990’lı yılların ortalarına geldiğinde, Kürt illerinde ‘güvenlik’ bahanesiyle başlayan köy boşaltmaların Dersim’e faturası ağır olur. Köyler boşaltılıp, evler yakılırken insanlar zorunlu göçe tabi tutulur. Dersim, köy boşaltmalarının en yoğun yaşandığı yerdir. Öyle ki; 1045 mezradan 800’ü, 420 köyden 287’si boşaltılır. Dersim köyleri adeta insandan arındırılır. Her dönem hedef olan Dersim’e, ‘38 askeri harekâtı öncesinde “Uygun yerlere bent yani barajlar yapılması” öngörülüyordu. Askeri harekâtların ve katliamların tek başına yeterli olmadığı Dersim’de, uzun zamandır doğaya yönelik katliam ve insansızlaştırma politikaları da devrede.

İnsanına, doğasına yönelik katliam girişimlerinin tek başına yeterli olmaması çok kapsamlı asimilasyon politikalarını da beraberinde getirdi. Bunun için de devreye Gülen Cemaati sokuldu. Dersim’de Gülen Cemaatine devletin imkânları da sunularak, asimilasyon politikaları için gereken destek verildi.

“38 Katliamı”yla başlayan anlayış hâlâ sürüyor. Tayyip Erdoğan’ın iktidarı boyunca bir taraftan askeri harekâtları sürdürme, Kürt halkı ve Alevî inancı üzerindeki baskıları arttırma tutumu sürerken, büyük bir propaganda eşliğinde ‘Dersim’den özür dilemesi’nin samimiyeti sorgulanmaya değerdi.

O hâlde “Bitmeyen ‘38”in tarihini bir kez daha hatırlamalıyız.[20]

Örneğin, İsmail Beşikçi’nin, ‘Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi’nde[21] anlattığı gibi!

I.2) ETNİK HÂL, KÜLTÜREL İKLİM

13. §) Bin yıllık zaman içinde, kısaca 1071’den beri, hatta daha önemlisi Bizanslılar döneminde dahi, Dersim özerk bir yerleşim birimiydi ve etrafındaki kültürden farklıydı. Yani kısaca yalnızca Osmanlı değil, onun öncesinde Bizanslılar da Dersim’e hükmedememişlerdi.

Bin yıla baktığımızda, geçmişten getirdikleri kültürü şu ya da bu şekilde koruyan ve sivil olan, halkın merkeze ya da iktidara direndiği son ve tek kültürel kimlik Dersim’dir. Bunun dışında, Anadolu’da kendi kültürünü korumuş tek bir kent bile yoktur, tek bir kent bile…

1915 Ermeni Soykırımı’nda Dersim, ötekilerden farklı; iktidarın günahlarından da azade olmayı denemiştir.[22] Bunda elbette etnik hâl ile kültürel iklimin etkisi büyüktü.

Yani Antonio Gramsci’nin, “Kültürel gücün fethi, politik güçten önce gelir,”[23] notunu düştüğü realite konusunda; Ernest Hemingway’in, “Dünya, herkesi kırar ve sonra bazıları; işte o kırık yerlerinden güçlenir,” saptaması Dersim içinde geçerliydi.

Çünkü Raa Haqi (Hakikât Yolu) Alevî inancı Dersim’de bir kültürel direnç kalesiydi. Kadim tarihlerden günümüze direnen inanç gerçekliği, halk gerçekliğiyle toplumsallaşarak -zamanın ve mekânın ruhuna uygun olarak- sürekliliği devam ettirirken; canlılığını korumuştu ve hâlâ diriydi.

“Raa Haqi (Hakikât Yolu) inancı, XX. yüzyılda olağanüstü bir şiddet sarmalına ve modernleşme, zorla asimilasyon, zorunlu göç, ulusal ve uluslararası hareketlilik, sosyal dönüşüm gibi sancılı, travmatik, yoğun süreçlere maruz kaldı. Kabaca XVI. ve XIX. yüzyıllar arasında kendine özgü olarak kurumsallaştırdığı söylenebilecek (ocak-talip ilişkileri, musahiplik, kirvelik, cem ritüelleri, insan dışı canlı-cansız varlıklar etrafında örülen kültler vd.) içe-kapalı etno-dinsel örgütlenmesi, 1960’lardan günümüze, Kürt Alevîlerin dahil olduğu yoğun politikleşme süreçlerinin (sosyalizm gibi modern ideolojilerin) uzantısında yeni anlam setleriyle harmanlandı.”[24]

“Bizi biz yapan, her birimizin ve hepimizin toplamının hikâyesi çok eskidir,”[25] notu düşülen “Temel kimlik: Dersimli için Alevîlik,”[26] der Baskın Oran ve ekler: “Dersimliler büyük ölçüde Alevîlikten gelen çok farklı bir kültüre/kimliğe sahip.”[27]

O hâlde “Dersim’e ilişkin ‘Yol/Rê: Dersim İnanç Sembolizmi’…”nden[28] söz etmek abartı ol(a)maz.

Kolay mı? Düzgün Baba motifiyle karakterize olan figür, Dersimli Alevî Kürtlerin en önemli mitolojik kahramanlarındandır ve aynı zamanda da Xızır’dır. Ona karşı derin bir inanç ve saygı vardır. Ve en önemlisi de farklıdır;[29] direngen bir geleneğin ifadesidir.

I.3) ERMENİ VARLIĞI

14. §) Dersim’deki Ermeni varlığı, söz konusu coğrafyanın kaderini tüm yönleriyle ama en çok da politik açıdan etkilemiştir.

İşte birkaç örnek!

i) Bir Kürt asker konuşuyor: “Askerin çoğu Kırmanç’tı Muallim Bey, kumandanlarımız Türk’tü,” diyor. “Bizi Ermeni’yi kıracağız diye götürdüler, biz kendi insanımızı kırdık. Köyümüze her gelen imama sordum. Ben yaptım, demedim. Yapılanların günah olup olmadığını sordum. Karşımızdaki Ermeni olsaydı neyse,[30] biz suçsuz, günahsız yüzlerce Müslüman’ı kırdık…”[31]

ii) Enver Bey anlatıyor: “İki dedem de Ermeni. Asıl soyadımız: Dertli; 54’te Devletli olmuş. Entegre olmuşuz Alevîlere. Zaten Gregoryenler ile Alevîler dindışı sayılmış hep; birbirine benziyor. Yaşlı bir tanıdık amcamız vardı 95 yaşında, Salman Yeşildağ, Dersim’in bazı köylerinde 6-7 kilise olduğunu söylediğimde dedi ki, ‘Bizim atalar da Müslüman olmadan önce oralara gidiyordu’ dedi.”

“1895’te Nazımiye köyünden gelmişiz, Hamidiye Alayları[32] yüzünden. 1915’te kardeşlerin bir kısmı Pakh’ta, bir kısmı Ağdat’ta. 1937’de Seyit Rıza’yla birlikte idam edilen Fındık Ağa kurtarıyor hepsini. İhtida ediyorlar. Babam Fındık Ağa’nın evinde, onun oğluyla birlikte Türkçe öğrenmiş. 1938’de sürgüne yollanıyorlar. 1948’de tekrar Dersim’e. Babamın adı, dedesininki gibi Sarkis. 1937’de değiştiriliyor. Büyük amcamınki Manuk, ama nüfustaki ismi Baki. Zaten hep nüfuslar 37’den sonra yazılmış.”

Alevîler Ermenileri nasıl kurtarıyor? “İhbar etmeyerek, askere yer göstermeyerek, akrabamdır diyerek. Zaten o dönem devlet Dersim’e egemen değil.” Olay basit: İki benzeşen, iki mazlum birbirini korumuş.

Masadakilerden biri söze giriyor: “Ama Hozat’ta pek koruyamamışlar. Ermeniler Kayışoğlu yarmasından bağlanıp atılmış. Fosilleri çıkmış. Hozat’ta -yan’la biten çok köy var hâlen.”

Bir diğeri söylüyor: “Alevîler gelip Ermenilerin topraklarına yerleştiler. Hatta, öküz yerine koştukları bir Ermeni ‘İnşallah Türkler de bir gün size böyle yaparlar’ demiş.”

Zaten Enver de söylemişti, Osmanlı’dan kaçarak Dersim’e sığınanlar için Kürtler dermiş ki: “Buraya geldiğimizde biz Ermenilerin yarıcısı idik, sonra onlar bizim yarıcımız oldu.” [33]

iii) 1915 büyük felaketinden Dersim dağlarına ve merhamet sahibi Dêrsîm Kürt’üne sığınarak kurtulan hayli Ermeni’nin olduğu biliniyor. İşte o kılıçtan kurtulan Ermenilerin neredeyse yirmi yıl sonra bu kez sonradan ve mecburiyetten kazanılmış Alevî ve Kürt kimlikleri infazlarına gerekçe oluyor. Öyle bir resmi devlet politikasının yargılı-yargısız infazı ki merhamet saikıyla kılıçtan kurtulanları bu kez Cumhuriyet’in kurşunu arayıp buluyor. Üstelik Ermeni kimliklerini gizledikleri hatta kimileri camide beş vakit namaza durdukları hâlde![34]

II. AYRIM: DERSİM SOYKIRIMI

15. §) Dersim soykırımı ile Seyit Rıza’nın idamına giden süreç Koçgiri ile başlar. Koçgiri bastırıldıktan sonra Dersim üzerinde baskı kademeli olarak artırılmaya başlanır. 1928, 1929 ve 1931 yıllarında Dersimlilerden birkaç kez silahlarını teslim etmeleri ve başta Alişer olmak üzere Dersim’e sığınmış Koçgiri’ye katılmış önderlerin teslim edilmesi istenir. Bu ısrarlı tehditler ve saldırı hazırlıkları karşısında Dersimliler tepki gösterir ve bazı nahiye merkezleri ve karakollara baskın düzenler.

Her ne kadar Koçgiri olarak adlandırılsa da aslında bu da bir Dersim itirazıdır. Koçgiri bölgesindeki aşiretler de Dersim aşiretleridir. Üstelik bunlar akraba aşiretlerdir. Bu nedenle ve resmî ideolojik yalanlara rağmen[35] Dersimlilerin ve özellikle de Seyit Rıza’nın Koçgiri’den Dersim’e sığınanları teslim etmeleri söz konusu olamaz.

II.1) DERSİM’İN ÖNCELİ: KOÇGİRİ

16. §) Ebubekir Hazım Tepeyran’ın anılarının bir bölümü ‘Ümraniye (Koçgiri) Olayı ve Nurettin Paşa’ başlığını taşır. Tepeyran, ‘Koçgiri Ayaklanması’ olarak bilinen olaylara ilişkin ilginç bilgiler verip, değerlendirmelerini yazar.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönem Dahiliye Nazır (İçişleri Bakanı)larından ve Milli Mücadeleyi desteklediği gerekçesiyle işgal İstanbul’unda idam cezasıyla yargılanan Tepeyran, Cumhuriyet döneminde de milletvekilliği ve aralarında Sivas da olan değişik illerde valilik görevlerinde bulundu.

Tepeyran, İkinci Meclis’teki milletvekilliği döneminde Mustafa Kemal’le uyuşamadı, üçüncü dönemde milletvekili olamadı. Torunu Oktay Akbal o dönemi şöyle değerlendirir: “Anayasa hazırlıklarında Hazım Bey’in kimi önerileri, Mustafa Kemal’in istekleriyle uyuşmaz. Örneğin ayan meclisi ve senato kurulmasından yanadır. Hazım bey Cumhurbaşkanına geniş yetkiler verilmesini, Cumhurbaşkanı’nın hem hükümete, hem TBMM’ye başkanlık etmesini doğru bulmaz.”

Koçgiri, şimdiki Sivas’ın Zara ilçesinin adı. O dönemdeki nüfusunun önemli bir çoğunluğu Kürt-Alevî. Koçgiri katliamının hemen ardından Sivas’a vali olarak atanan Ebubekir Hazım Tepeyran, 1921’de yaşanan olayların bir ayaklanma değil, orada komutanlık yapan ve ‘Sakallı Nurettin’ olarak bilinen Nurettin Paşa’nın acımasız bir katliamı olduğunu belgelere dayanarak anlatır.

Sakallı Nurettin’in İzmir yangınının da sorumlusu olduğu söylenir. Bir başka icraatı ise Ali Kemal’i İzmit’te linç ettirmesidir. Buna benzer başka eylemleri de vardır.

Tepeyran’a göre; Sivas’ın Koçgiri (Zara) kasabasında askerlere bir saldırı olduğu gerekçesiyle başlatılan ‘tenkil’ hareketi çok vahşi boyutlara ulaşmıştır.

Yöreye gönderilen Nurettin Paşa 14 Mart 1921 tarihli bildirisinde gelişmeleri şöyle değerlendirmişti: “1. Sivas iline bağlı Zara ilçesi (bu ilçeye ‘Koçkiri’ de denir) sınırları içinde yerleşik bulunan Koçkiri aşiretleri arasına sokulan bazı arabulucu kötü amaçlı kişilerin kandırdığı bu aşiret reislerinden çoğunun rıza ve muvafakatları dışında bir kısım ayaktakımı Kürtler, Ümraniye’deki askeri müfrezeye saldırmış ve bazı subaylarla Ümraniye’de bulunan Zara ilçesi kaymakamını tutuklamışlardır. Bu ayaklanmacılar, davranışlarının nedeni olarak, hükümetin sözde Kürtleri vuracağını söylemesiyle korku ve kaygıya kapılmış olduklarını yaymışlar…”[36]

Askerin harekete geçmesi üzerine, şehir eşrafı bir “öğüt kurulu” oluşturarak araya girer ve bir uzlaşma sağlanır. Kaymakam ve subaylar serbest bırakılır. İsyancılar için Sivas’ta “harp divanı” kurulmasına karar verilir. Ayrıca yapılan uzlaşmayı güvence altına almak amacıyla bir taahhüt belgesi de hazırlanır. Tepeyran o günleri anlatırken şunları der:

“Öğüt kurulu, Zara’dan dönüşünde komutan paşayı görerek, gerek asker göndermenin caydırıcılığının, gerekse yayımladığı bildirinin etkisiyle sorunun böylece çözülmesini uygun görmesinden dolayı kendisini kutlarlar.”

Fakat Nurettin Paşa’nın, “… ‘Öyle ama, bu kadar asker toplandı, ben buraya kadar geldim; bir şey yapılmazsa olmaz’, dediği ve bunun üzerine askeri harekâtın sürdürüldüğü, Sivas’ta yaygın olarak konuşulmakla birlikte, bu söylentinin doğru olduğunu Şefik Bey bizzat bana söylemişti.”[37]

“Böylelikle Ümraniye bucağına ve Zara ilçesinin merkezine bağlı köylerden 76’sı ve Divriki ilçesinde 57’si toplam 132, savaştaki düşman istihkamları gibi yakılmış yıkılmış ve yüzlerce nüfus öldürülmüştür. Ayrıca bütün mal, eşya, zahire ve hayvanları yağmalanmıştır. Binlerce nüfus da dağlarda, kırlarda açlıktan ve sefaletten ölüme mahkûm edilmiştir.”[38]

“Nurettin Paşa, hükümetin güvenip kendisine verdiği yetkiyi pek kötü kullanarak yarattığı facialarla yetinmemiş, Koçgiri ileri gelenlerinden öldürülen ya da can korkusuyla dağlarda saklanan kişilerin ailelerini de Sivas’a sürmüştü.”[39]

Bu değerlendirmeler, olaylardan üç ay sonra Sivas’a vali olarak atanan Ebubekir Hazım Tepeyran’a ait. Zara’nın Alevî-Kürt nüfusu Dersim’den tam 26 sene önce bir katliam ile yüz yüze gelmişti. Ve Koçgiri resmi tarihin pek görmek, göstermek istemediği olaylardandı.[40]

17. §) General Alpdoğan, Kürtleri katletme pratiğini Koçgiri’de yapacaktı. Sakallı Nurettin’in niyeti gayet açıktı: “Zo (Ermenileri) diyenleri temizledik, Lo (Kürtleri) diyenleri de ben temizleyeceğim”. Dört ay devam eden Koçgiri milli harekâtının başlangıcında Kürt kuvvetleri başarı sağlamasına karşın kuvvetler arasındaki dengesizlik, sivillere yönelik katliam -ki özellikle Topal Osman’ın Giresun alayının yaptığı- sonucunda 21 Nisan 1921 tarihinde Koçgiri harekâtı söndürülmeye başlanmıştı. Koçgiri soykırımı TBMM gündemine getirildiğinde Mustafa Kemal, Sakallı Nurettin hakkında kovuşturma yapılmasını engelledi. Koçgiri harekâtı nedeniyle yargılananlardan Zalim Çavuş ve Hasan idam edilirler. Diğer ele geçen sanıkların hakkında idam kararı verilmesine karşın Dersim aşiretlerinin tavır alması üzerine Alişer ve Dr. Nuri Dersimi’nin dışındakiler Mustafa Kemal tarafından affedilir. Alişan Bey, Refahiye Kaymakamlığı’na, Haydar Bey ise Kuruçay Kaymakam Vekilliği’ne atanır. İstiklal savaşının bitmesi ile Alişan ve Haydar Beyler İstanbul’da mecburi iskâna tabi tutulurlar. 1931’de Koçgiri’ye dönen Alişan ve Haydar Beylerin evlerine bombalı saldırı yapılır. Alişan Bey ölür, Haydar Bey ise suikastten yaralı olarak kurtulur. Dr. Nuri, Alişer ve Zerife Xanım ise Dersim’e kaçarlar.

1921-1937 yılları arasında Alişer Efendi, Dersim’de Seyit Rıza’nın yanındadır. Alişer, Kürtlere milli bilinç aşılamak için devamlı çalışmalar yürütmektedir. Eşi Zerife Xanım ise Dersimli kadınlara ajitasyon yapıp onlara askeri eğitim vermekle meşguldür.[41]

9 Temmuz 1937 tarihinde Koçgiri ve Dersim hareketinin öncülerinden Alişer efendi, hayat ve mücadele arkadaşı Zerife Xanım Tujik Bavo (Sultan dağı) eteklerindeki Palaxine mevkiindeki mağaralarında Zeynel Tope (Kope), Vartinikli Efendi ve beraberindekiler tarafından katledilmişti. Dr. Nuri Dersimi’ye göre Palxine’deki mağaraya gelenlerin arasında Rayber (Rehber) de vardır.[42]

II.2) NEDEN, NASIL?

18. §) “Neden Dersim, neden bu katliamlar ya da nasıl” mı?

Hatırlayın o günlerde: “Türk soyundan olmayanlara bir tek hak verilmişti; o da köle olma hakkı”!

Bütün dillerin tek bir dilden o da Türkçeden türediği ve bütün dünyanın Türk soyundan geldiğini ispatlama yarışına girilmişti!

1929 Buhranı ile devreye giren Alman ve İtalyan faşizmi dünyaya hâkim olurken devlet tarafından bir çıban olarak görülen Dersim, tertele’ye uğratılmıştı.

Yaşanan, egemenin söylemiyle bir isyan değildi; tersine yaşama hakkını koruma ve hayatta kalmak için mücadele etmekti. Bu nedenle Dersim isyan etmemiş, katledilmişti.

İttihat ve Terakki ile başlayan sürecin mantık(sızl)ı Türkleştirmek ya da sermaye transferiydi. Bunun ilk deneyi Ermeni Soykırımı idi. Ve bu yolda Cumhuriyet Tunçtan Elini Dersimin üzerine indirmişti.

Bu çerçevede 1937-1938 Dersim’i, sistemin kendisi gibi olmayana bakışının DNA’sıdır.

Kolay mı? “Başta Atatürk olmak üzere Cumhuriyet’in kurucu kadrosu, Osmanlı devletinin yıkıntıları üzerinde sadece yeni bir devlet (bir Türk ulus devleti) değil, yeni bir ulus, bir Türk milleti inşa etme misyonunu yüklenmişlerdi.”[43]

Altını özenle çizmeden geçmeyelim: Dersim, Kemalist Cumhuriyet Devleti’nin kara kutusudur. Kapalı tutulan, yok sayılan; bırakın tartışılmasını, konuşulması bile yasak olan kara kutu…

Peki, bu kara kutunun içinde neler var? Ve onu bu kadar önemli kılan şey nedir?

Öncelikle; Cumhuriyet Devleti’nin kuruluş felsefesi olan ırka dayalı ulus devlet anlayışının “siyaset belgesi” niteliğindeki “ Şark Islahat Planı” (1925) var. Bu planın özü ve özetini İsmet İnönü şöyle formüle etmiştir:

“Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.”

Evet, Türk ırkına (ve zımnen Sünnî İslâm inancına) ait olmayan “unsurları kesip atacağız” diyen devletin Dersim’de “Türk ve Türkçü” olmayan Kızılbaş, Kürt, Zaza, Ermeni unsurları “te’dip (terbiye etme), tenkil (uzaklaştırma), taktil (parçalama), tehcir (göç ettirme), temsil (asimile etme), temdin (medenileştirme) ve tasfiye”si söz konusudur.

Cumhuriyetin kara kutusu Dersim 38 arşivleri açıldığında orada bir isyanın değil, soykırım amaçlı bir katliamın olduğunu herkes daha net biçimde görecektir.

19. §) Şimdi burada durup soralım: “Olay gerçekten, iddia edildiği anlamda bir ‘isyan’ mıydı ve Seyit Rıza da bir ‘şaki’, yani eşkıya mıydı?”

Örneğin Albay Hulusi Bey (o dönemde binbaşı) hatıralarında şöyle diyor: “1938’de bizi Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur etmişlerdi. İsyan dedikleri şey de; bazı dağ köyleri o yıl vergi verememişti. Bize verilen emir tek kelime idi: İMHA. Canlı bir şey bırakmayınız; genç, ihtiyar; çocuk, kadın vs.”[44]

Ayrıca Kemal Kılıçdaroğlu, “Dersim İsyanı” ile ilgili değerlendirmelerinde olayların fitilini, jandarmanın bir kadına tecavüz etmesinin ateşlediğini belirterek ekler:

“Rahmetli babam, jandarmanın kadınlara sarkıntılık yaptığını anlatmıştı. Hatta isimler filan da var. Ben de babama, bunları bir ara yazmasını söylemiştim. Yazıp bana bırakmış ama o notların şimdi nerede olduğunu bilmiyorum. İki eşi olan bir muhtar var, küçük eşi çok güzel. Karakol komutanı, muhtarın bu eşine göz koyuyor. Muhtarı karakola davet ediyorlar. Sonra adamı nezarete atarak, gidip kadına tecavüz ediyorlar. Kadın da ahırda kendini asıyor. Bu olayın ardından da oradaki insanlar bir araya gelip karakolu basıyor, askerleri öldürüyorlar. Ondan sonra Dersim isyan etti diye olay büyüyor. Patlak vermesi bu. Yani jandarmanın baskısı aslında… Çünkü ondan önce Dersimli zaten silahlarının çoğunu Abdullah Alpdoğan zamanında teslim ediyor. Zülfü dedem. derdi ki: “Abdullah Alpdoğan gelirdi Nazımiye’ye, o kadar çok konuşur ki, dudaklarının iki tarafına beyaz köpük çarpardı…”[45]

Evet Prof. Dr. Baskın Oran’ın ifadesiyle, “Dersim’de isyan misyan yoktu. Dersim’de isyanın i’si yoktu,”[46]

Ayrıca “Dersim harekâtı ‘Kızılbaş’ kültürünün ortadan kaldırılması için, isyan olmaksızın başlatılmış, planlı bir toplum mühendisliği faaliyeti, CHP de bu olayın sivil kanadı” vurgusuyla ekliyordu Hasan Saltık da:

“Dersim’de yaşanan isyan değil, haddini bildirme. Artık cumhuriyet oluşmuş, başına buyruk bir yer olan Dersim’e ‘devlet giremiyor’ dedirtmek istememişler. ‘Oraya devlet giremiyordu’ tezi çok yanlış, gerçekte bir intikam duygusuyla hareket ediliyor. Dersimlilerin Hamidiye Alayları’na asker vermemeleri bir neden mesela. Kürtler de Dersimlilerden hoşlanmıyor, çünkü Dersim ‘Kızılbaş’. Ortada orayı nasıl Sünnîleştiririz, nasıl yok ederiz sorusu var. Cumhuriyet nasıl Trakya Yahudilerini yok ettiyse, nasıl Ermeni, Rum nüfus azaltıldıysa, Dersimlilere de bu uygulandı. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ‘Kızılbaş’ şehrine tahammülü yoktu.”[47]

Gerçekten de Hasan Saltık’ın tespitlerini Mehmet Ali Kışlalı’nın, “O günkü dünya koşulları Türkiye’nin asilere karşı, sahip olduğu tüm gücü istediği gibi kullanmasına izin veriyordu. Onun için de askeri önlemler, çok kısa sayılacak sürede etkisini göstermiş ve İnönü hükümetinin Mareşal Fevzi Çakmak emrinde, Atatürk’ten aldığı direktifler içinde hareket eden Türk Silahlı Kuvvetleri ile kesin neticeye gitmesi mümkün olmuştur,”[48] itirafları teyit ediyordu!

19. §) Hayır! “Osmanlı döneminde bile merkezi otoriteye direnmiş bir feodal geleneğin devamı mı?… Cumhuriyet’in ürettiği yapay bir sorun mu?

Etnik ya da mezhepsel, uluslaşmaya karşı feodal bir direniş mi?…[49]

Emperyalizmin bir oyunu mu?…

Bir Kürt isyanı mı… Bir Alevî isyanı mı… Bir aşiret isyanı mı?…

Ortadoğu petrollerine ilişkin bir olay mı… Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı girişilen bir eylem mi?…

Doğrudan bir İngiliz kışkırtması mıydı?… Fransızların da parmağı var mıydı?…”[50] sorularıyla mücehhez ali cengiz manipülasyonlarına gerek yok!

Dersim’de isyanın olmadığını yaşlıların anlatımında çok rahatlıkla görmek mümkündür. ‘Süngü ve Yara’ başlıklı kitap bu açıklamalarla doludur.[51]

Ayrıca Dersim harekâtında yer alan Albay Hulusi Yahyagil şöyle der: “1938’de bizi Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur etmişlerdi. İsyan dedikleri şey de bazı dağ köyleri o yıl vergi vermemişti. Bize verilen emir ise tek kelimeyle; imha. Ama gerçek neden bu değildi. Gerçek neden Dersim’i Türkleştirmekti. Ben kıta komutanıydım. Bize verilen emir; ‘Canlı hiçbir şey bırakmayın’ şeklindeydi.”[52]

Ancak şunu da belirtmeden geçmeyelim: Elbette ezilen her ulusun, her inancın ve ezilen her sınıfın baskıya ve zulme karşı isyan hakkı vardır; baskının ve zulmün olduğu yerde isyan etmek meşrudur. Dolayısıyla söz konusu olan isyan bile olsa, yapılan katliam/soykırım meşru görülemez/gösterilemez!

II.3) TUNÇ-ELİ’NİN “5 N 1 K”SI

20. §) 1926 ile 1936 yılları arasında Dersim üzerine dokuz resmi rapor yazılmış. Hepsinin başlıca kaygısı, bölgenin “Kürtleşme tehlikesi”.

İsmet İnönü şöyle diyor: “Ermeniler tamamen ortadan kalkınca… Dersimlilerin yayılması ile Erzincan’ın Kürt merkezi olması büyük tehlike arz etmektedir çünkü Kürdistan’ın meydana gelmesi ile neticelenebilir.”

Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’e göre de Dersim’in en tehlikeli yanı “Kürtlük temayülatı ile bulaşmış” olmasıdır: “Dersim… tehlikeli bir çıbandır. Bu çıbanın kat’i bir ameliyeye tabi tutulması zaruridir.” Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’a göre, “Dersim, bir koloni olarak ele alınmalıdır. Önce, Türk camiası içinde Kürtlük’ün eritilmesi gerekir ve bunun akabinde tedricen Türk hukukuna mazhar kılınabilir.”

Bu raporlarda Dersim’in coğrafi vaziyeti, yolları, suları, nüfus yapısı, ırki, iktisadi, zirai, mali, askerlik ve aşiret vaziyetleri net rakamlarla tespit ediliyor. Detaylı haritalar üzerinde her bir aşiretin konumu farklı renklerle bir bir işaretleniyor; imha, ıslah ve iskân planları oluşturuluyor.

Bu “bilimsel tespitler”, tıbbi teşhisler ve tedavi reçeteleri ile adeta bir devlet laboratuarı hâline getirilen Dersim, daha sonra “ıslah” edilmek üzere devletin “ameliye” masasına yatırılacak. Bakanlar Kurulu’nun “harekât” kararı özetle şöyle: “Silah kullanma yaşında erkek nüfusu derhâl “etkisiz hâle getirmek”, köyleri kâmilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür.”

General Abdullah Alpdoğan, “Tayyare Alay Kumandanından yangın ve Milli Müdafaa’dan yakıcı ve boğucu gaz bombaları” isteyerek bölgeye getirttiğini belirtmektedir. İhsan Sabri Çağlayangil ise şunları söyleyecektir: “Mağaralara sığınmışlardı. Ordu zehirli gaz kullandı, bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler.”

Dersim işte böyle “Tunç-eli” oldu![53]

Altını ısrarla çizmeden geçmeyelim: Tunceli değil Tunç-eli’dir sözü edilen!

“Nasıl” mı?

1926’da il olarak varlığına son verilen Dersim’in yerine 1935’te Munzur vilayeti kurulması amacıyla Başvekil İsmet İnönü imzalı tasarının Bütçe Encümeni’nde görüşülmesi sırasında, Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’nın müdahalesiyle vilayetin adı, ‘Tunçeli’ olarak değiştirilir ve bu şekilde yasalaşır.

1935’in Dahiliye Vekili CHP’li Şükrü Kaya’nın idareciliğinin geçmişi Osmanlı’ya kadar uzanır, hayli tecrübelidir; İttihatçıların Ermeni kırım politikasının uygulandığı dönemin İskân-ı Aşair ve Muhacirin Umum Müdürü’dür.

Dersim’de kırım otoritesini oluşturan Tunçeli Vilâyetinin İdaresi Hakkında Kanun, Beş Vilâyet Kurulması Hakkında Kanun ile Tunçeli’nde Af ve Nüfusla, Askerlik İşlerine Dair Kanuna göre,[54] ilgili maddelerde bahsedilen vilâyetin adı hep Tunçeli’dir.

Resmi olarak 1930’lardan sonradan yapılan kanunlarla ilgili tüm baskılarda, TBMM’de yasal herhangi bir değişiklik yapılmadan doğrudan “Tunceli” olarak yazılır.

Bu ikircikli tavır niye?

Ankara’daki sistemin gerçek niyetini ortaya koyan “Tunçeli” yerine “Tunceli” denilmesi veya yazılması şeklindeki yanlışlıktan öte bu çarpıtmaya, artık son verilmelidir.

Dersim’i önce yok edip, ardından Tunçeli vilayetini kuran ve bunu “pratikte” Tunceli’ne dönüştüren “yok etme” zihniyeti, ayrıca Osmanlı’nın tarafı olduğu ve yenildiği Birinci Dünya Savaşı sonrasında işgale karşı kurtuluş mücadelesi batıda verildiği hâlde, isimleri değiştirilmediyse de, nedense “kahraman” veya “şanlı” veya “gazi” gibi sıfatları doğudaki vilayetlerin adına ekledi.

Resmi ideolojinin rengini verdiği ırki özünün bir ifadesi olarak “tek”leştirme politikası gereği sadece şehirlerin değil, köylerin ve dağların da kimliği yok edildi; bu, kampanyalar hâlinde hep süregeldi.

Moda tabiriyle “özgürlükçü 1961 Anayasası”nın yürürlükte olduğu yıllarda DP’nin 21 Mayıs 1959’da 7267 no’lu kanunla 5442 no’lu İller Kanunu’nda yaptığı değişiklik sonucunda, Mayıs 1959-Mayıs 1968 döneminde (CHP ve AP’nin iktidar yıllarında) tam 12 bin köy adı değiştirildi. Buna göre 1970 itibariyle yaklaşık 36 bin köyden 12 bin tanesinin adı sadece 9 yılda resmen yok edildi.[55]

21. §) Aynı mantık(sızlık) hâlâ gündemde!

31 Mart 2019 yerel seçimlerinden sonra M. Fatih Maçoğlu’nun başkanlığında şekillenen yeni belediye meclisinin ilk kararlarından biri, şehrin adının ‘Dersim’ olarak tescil edilmesi oldu.

“Kentimizin kültürü, tarihi ve inanç biçimini yaşatmak adına belediyemiz hizmet binasında bulunan tabelada yazılı ‘Tunceli’ ibaresinin değiştirilerek yerine ‘Dersim’ ibaresinin yazılması oy çokluğuyla kabul edildi.”

Hükümetin ortağı ve siyaset belirleyeni konumundaki Devlet Bahçeli, bu kararı “Komünist şarlatanlık” olarak niteleyip, “Türkiye’de resmi olarak Dersim ismiyle anılan bir vilayet yoktur, olamayacaktır. Komünist ve bölücü komploya göz yummak, alttan almak, sessiz kalmak feci akıbetlere davetiye çıkaracak, beka düzeyinde tehlikelere kapı aralayacaktır. Hiç kimse aldığı oy ve desteğe güvenmemelidir. Hiç kimse Türk milletinin hassasiyetleriyle oynamaya kalkışmamalıdır,” demişti![56]

Olup da bitmeyen; “Tek adam rejimi ‘Dersim’ tabelasını yasakladı ve ‘cumhuriyet devrimleri’ kurtuldu,”[57] ironik betimlemesi ile Dersim soykırımını yöneten ve halk arasında “Dersim Kasabı” olarak adlandırılan Abdullah Alpdoğan’ın, “Devletin tunç elinin, tunç yumruğunun yöre halkının tepesine ineceği” tarzındaki beyanatıdır![58]

III. AYRIM: HAREKÂTIN HİKÂYESİ

22. §) Mülkiye müfettişi Hamdi Bey, 2 Şubat 1926 tarihli raporunda, “Dersim gittikçe Kürtleşiyor, mefkureleşiyor, tehlike büyüyor. Dersim, hükümeti Cumhuriyet için bir çıbandır” diyerek, ‘gerekenin yapılmasını’ istiyordu. İsmet İnönü “Doğu Raporları”nda, “Erzincan beyleri Dersimlileri maraba adıyla çalıştırıyorlar. Bu bir nevi Erzincan beylerinin Kürt himayesine sığınmasıdır” değerlendirmesinde bulunurken, Fevzi Çakmak, “Dersimlileri askere almayın, silah kullanmayı ve savaş taktiklerini öğrenirlerse bize saldırırlar,”[59] diyordu. Ve ardından aynı Fevzi Çakmak, “Dersimlilerin okşanmakla kazanılmayacağını” ifade ederek, askeri harekâtı işaret ediyordu.

Cumhuriyet”in kuruluş yıllarında ve öncesinde de devletin “çıbanbaşı” olarak nitelenen Dersim’e ilişkin 1920’lerin ortalarından itibaren çok sayıda rapor hazırlandı.

1934’te çıkarılan İskân Kanunu ile İsmet Paşa’nın 1935 tarihli “Kürt Raporu” doğrultusunda çıkarılan Tunceli Kanunu’nun, soykırım eksenli bir katliamın açık habercisi niteliğinde olduğuna işaret eden Mehmet Bayrak şunlara dikkat çeker: “Başbakan İsmet Paşa, raporunda; oluşturulacak yeni ilin örgütlenme biçimi ile onun başına getirilecek Korgeneral rütbesindeki “Vali-Paşa”ya kadar her şeyi adeta dizayn etmişti. Bir nüfus sayımı yapılması ile silahların toplatılması, sevkıyat yollarının açılması ve dayanıklı hükümet binaları kurulmasına varıncaya kadar her şey planlanmıştı. İsmet Paşa, Erzincan ve Elazığ bölgeleri bir ‘Türklük merkezi’ durumuna getirilmezse, ‘Kürdistan’ın kaçınılmaz olacağı kanaatindeydi.[60] Bu nedenle plan, son derece gizli ve hızlı biçimde uygulanmalıydı.”

İsmet İnönü’nün raporunun yanı sıra Jandarma Genel Komutanlığı’nın da, gizli bir “Dersim” rapor-kitabı hazırladığı ve 100 adet bastırarak ilgililerin kullanımına verdiğini kaydeden Mehmet Bayrak, bastırılan bu kitaba ilişkin de şunları ifade etti: “Dersim’e karşı yürütülecek askeri harekâtın esasları belirlendiği gibi, Dersim vurulduktan sonra, geriye kalan aşiretlerden hangilerinin batıda nerelere sürüleceğine ilişkin, daha 1932’de hazırlandığı anlaşılan bir listeye de yer veriliyordu. Kitabın cebinde yer alan çeşitli askeri harekât planlarından biri de, bizzat Mustafa Kemal tarafından çizilmişti ki, bu plan, hâlen Trabzon’daki Atatürk Köşkü’nde sergilenmektedir.”[61]

Nihayet 25 Aralık 1935’te 2884 sayılı Tunceli Vilayeti”nin İdaresi Hakkında Kanun çıkarıldı. 4 Ocak 1936’da Dersim’in ismi Tunçeli oldu. 1937 başlarında askeri hareket için hazırlıklar yapılmaya başlandı. “Medeniyet götüreceğiz” denilen Dersim’e önce yollar, ardından karakollar yapıldı.

‘Dini ve etnik azınlıkları Türkleştirme’ ve ‘otoriteyi sağlamlaştırmak’ için çabalarını hızlandıran TBMM’nin, 25 Haziran 1927’te çıkardığı 1164 sayılı Kanun’la daha önce kurulan, 3 Umum Müfettişliğinin yanı sıra Dersim’e yapılacak askeri harekât öncesinde 6 Haziran 1936’da Dersim (Tunceli- Bingöl- Elazığ) Bölgesini kapsayan ve merkezi Elazığ’da bulunan 4. Umum Müfettişliği kurulur. Umum Müfettişliğine de Korgeneral Abdullah Alpdoğan getirilir. Korgeneral Abdullah Alpdoğan, mahkeme kararlarını imzalamaya, düzeni ve güvenliği sağlamak açısından gerekli gördüğü durumlarda ilde yaşayan kişileri ve aileleri, il sınırları içinde bir yerden bir başka yere göndermeye veya il sınırları içinde oturmalarını yasaklamaya da yetkiliydi.

Alpdoğan bu ve benzeri, adeta sınırsız yetkilerle donatılır. 27 Mart 1937’de Dersim -Erzincan yolundaki bir köprünün yakılması ise askeri harekâtın başlamasına vesile yapılır. Ardından Pax’ta bulunan karakola yapılan baskın fitili ateşler.

Dersim coğrafyasının dağlık ve çetin olması nedeniyle Abdullah Alpdoğan’ın düzenlediği ilk askeri harekâttan “başarı” elde edilemez. Bunun üzerine hava harekâtı yapılması kararı alınır. Kararın onaylanmasıyla Atatürk’ün manevi kızı pilot Sabiha Gökçen’in kullandığı uçaktan Dersim’e bomba yağar. Sabiha Gökçen, Hava Kuvvetlerinden 3 uçak filosu ile hava saldırısını başlatır. Fransa yapımı hafif bombardıman uçağı Breguet 19’un önünde Dersim’e atılacak bombayla poz veren Sabiha Gökçen, ilk saldırısını askeri harekâttan kaçan ve Laç Deresi’ne sığınan Dersimlilere yapar.

Gökçen, 1956’da Halit Kıvanç’a verdiği röportajda, “Canlı ne görürseniz ateş edin” emrini almıştık. Asilerin gıdası olan keçileri dahi ateşe tutuyorduk” diyerek, yaşanan katliamı özetliyordu.

Dersim Katliamı’nda resmi rakamlara göre 13 bin 806 kişi yaşamını yitirdi. 12 bin kişi ise sürgün edildi. Yine resmi rakamlara göre katliam harekâtına katılan askerlerden 199’u yaşamını yitirdi. Bunlar devletin rakamları. Gayriresmi rakamlara göre ise katliamda 90 bine yakın insan öldürüldü, binlerce kişi sürgün edildi.[62]

III.1) DERSİM’İN İŞGALİ

23. §) Emekli Hava Kuvvetleri Komutanı Org Muhsin Batur’un, “Günlerden bir gün emir geldi, tren yoluyla Elazığ’a vardık, oradan ilk durak Pertek olmak üzere harekete geçtik. İki aya yakın Dersim’de görev aldım. Okuyuculardan özür diliyorum ve ya yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum,”[63] itirafıyla betimlemekten kaçındığı Dersim’in işgalinin önemli bir tarihsel arka planı vardır.

Malum üzere Dersim’de Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar ve Cumhuriyet dönemlerinde değişik tarihlerde işgal, istila girişimleri, çarpışmalar, karışıklıklar ve başkaldırılar olmuştur.

“Osmanlı, 600 yıl boyunca yaptığı her türlü saldırı, oyun ve hilelere rağmen Dersim’i ele geçirememiş, Dersimliler’in ne yapacağını artık kestiremez olmuştu. Buna rağmen 1915’de bir kez daha barışçıl girişimde bulunarak Dersimliler’i kendi saflarında I. Dünya Savaşı’na sokmak istedi.”[64]

İttihat ve Terakki Fırkası yöneticilerinin bazı girişimler olmuşsa da Dersim’i yanlarına çekememişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1923 ila 1937 arasında Dersimliler’e yönelik olarak:

» Eylül 1926 Koçan Harekâtı’nı,

» Ekim 1930 Pülümür Harekâtı’nı,

» 1934 tarihli, 2510 Sayılı Mecburi İskân Yasası’nın ve

» 1935 tarihli, 2884 Sayılı Tunceli Vilayeti’nin İdaresi Hakkında Yasası’nın çıkarılmasını görürüz.

1937 Dersim Olaylarının, 20/21 Mart 1937’de saat 23:00 sıralarında Pal Bucağı ile Kahmut Bucağı’nı birbirine bağlayan Harçik Deresi üzerindeki tahta köprünün Demenan ve Haydaranlılar’ca yıkılmasıyla başladığı ve hareketin başında da Kamer oğlu Fındık Ağa’nın olduğu genel kabul görmektedir.

“Öte yandan 25 Mart’ta da Kahmurt ve Pah arasındaki telefon hattı kesilir. Batı Dersim’de de Seyit Rıza’nın emri ile Hozat’ın Sin Köyü’ne baskınlar yapılır. (Sin Köyü baskını, Seyit Rıza’nın (Lace Babo) oğlu Bra İbrahim’in Kırgan eşiretince Hozat’tan dönerken öldürülmesi üzerine düzenlenmiştir.)

Seyit Rıza’nın damadı ve Şeyhan aşireti reisi Hasso Seydo da karakoldaki askeri mühimmatı yağma edenler arasında bulunuyordu.”[65]

“27 Mart tarihinde Sin Köyü’ne Bahtiyar aşiretinin de takviyesiyle kırk kişilik bir kuvvet yeniden bir takım saldırılarda bulunur.”[66]

Bu olaylar olurken, devlet güçleri de birtakım raporlar hazırlar, önlemler alır.

2 Nisan’da Viyalık’ta, 4 Nisan’da Uzuntarla’da Seyit Rıza’nın da katıldığı aşiretler değerlendirme toplantıları düzenlenir.

26 Nisan’da yeni açılan Askasor Karakolu kuşatılır.

“3 Mayıs’ta Hava Kuvvetleri’ne bağlı bir uçak filosu, aşiret reisleri toplantı hâlindeyken, toplantıyı dağıtmak ve aşiretler üzerinde moral kırıcı bir etki sağlamak maksadıyla Keçiseken Köyü’nü bombalar. Böylece Tunceli tedip hareketi fiilen başlamış olur.”[67]

“Saldırıların devam etmesi, hükümet kuvvetlerinin de buna karşılık vermesi üzerine Dersim sorunu geniş bir boyuta yayılır. Bunun üzerine Bakanlar Kurulu, Atatürk ve Fevzi Çakmak’ın huzurunda, 4 Mayıs 1937 tarihinde, Tunceli tenkil hareketine dair gayet gizli bir karar alır…”[68]

Bu sırada aşiretlerden bazılarının hareketten çekilmesi, bazılarının da hükümet güçlerine teslim olmalarının başlaması üzerine Halvori’de bir toplantı daha düzenlenir. Toplantı, Seyit Rıza’nın isteği doğrultusunda gelişir ve kararlar alınır. Toplantı sonunda Munzur’un kutsal suyundan töreye göre ant içme anlamında bir avuç su içilir.

Olayların gittikçe genişlemesi üzerine, Seyit Rıza’nın yanındaki bazı aşiretlerin çekilmesi sağlanarak, yalnızlaştırılması çabası ürünlerini vermeye başlar.

“Seyit Rıza’nın etkisiz hâle getirilmesine yönelik olarak yürütülen en önemli faaliyet, 6 Haziran tarihinde Kızıldağ’ın işgal edilerek, evinin Sabiha Gökçen’in kullandığı uçakla bombalanmasıdır”[69]

Bu kararlar ve önlemler alınırken karşı koyanlar Kutuderesi, Kırmızıdere ve Sultanbaba dağına sığınırlar. Kureyşanlı/ Şeyhanlı Hasso Seydo Haziran ayı ortalarında teslim olur. Diğer teslim olanlarsa kafileler hâlinde Elazığ’a gönderilir. Teslim olanlar arasında Kamer Ağa da vardır. Seyit Rıza ve Şahin, direnişlerini sürdürürler.

“Asilerden Roznaklı Kamer, Danemanlı Cebrail, Yusufanlı Ağdatlı Kamer, Kureyşanlı Şeyhan Reisi Hasso Şeydo ve Bahtiyar’dan Şahin, Elazığ’da muhakemeleri yapılmak üzere tutuklanırlar.”[70] (Bahtiyarlı Şahan Ağa konusunda bir yanlışlık vardır. Şahan Ağa 28 Ağustos’ta Pirço’nun oğlu Lilo Hıdır tarafından uykuda iken öldürülür.)

24 Haziran sabahında başlayan tarama çalışmalarında birçok köy yakılır, çatışmalardan ağır kayıplar verdirilir ve çok sayıda büyükbaş hayvan, koyun ve keçi ele geçirilir. Bu harekâtta Seyit Rıza’nın büyük karısı Elif’ten olan oğlu Resik Hüseyin, uçakların bombardımanı sırasında ağır yaralanır.

9 Temmuz 1937’de Alişir ve karısı Zarife, Seyit Rıza’nın kavgalı olduğu yeğeni Rehber tarafından öldürülür.

“17 Ağustos sabahı Titenik-Tokmakbaba-Sarıoğlan üçgeni aranmaya başlandı. Birdo ile Sarıoğlan arasında saklanan Seyit Rıza, Sarpot’ta uçakların bombardımanı sırasında omzundan yaralanır. 28 Ağustos’ta Şahin Ağa uykuda iken hükümetle işbirliği yapan üvey kardeşi Pirço’nun oğlu Lılo Hıdır tarafından başına kurşun sıkılarak öldürülür. (S. Akgül, öldürülüş tarihini Cumhuriyet ve Tan gazetelerine dayanarak 26 Ağustos 1937 olarak yazıyor.)[71]

“Munzur Dağı’na çekilen Seyit Rıza ve kuvvetleri savunma hattına çekilirler. Bu sırada Seyit Rıza’ya Erzincan Valisi tarafından haber gönderilerek, Dersimliler’in isteklerini kabul edecekleri ve bütün orduya ateşkes emri vermiş olduğunu, diğer aşiretler üzerinde herhangi bir harekete artık gerek duymadığını, vuku olan zararların ödenmesi konusunda ise hükümetin hazır olduğunu bildirir. İşte bu nedenle Seyit Rıza tüm bu gelişmeleri değerlendirir. Erzincan Valisi’ne giderken, karakol görevlileri şüphelenirler ve yakalanarak (Seyit Rıza’yı tanıyan erin, Pazarcık Bölükçam köyünden İbo Bali (Balyanlı) olduğu söylenmektedir.) Erzincan merkezine götürülür. Daha sonra tutuklanır. Seyit Rıza, Erzincan Hükümet Konağı’na çıkarken, ‘Şerefsizler, bana yalan söylediniz’ diye bağırır…”[72]

24. §) Seyid Rıza’nın idamı sonrasında da imha harekâtına devam edildi. 1938 yazında yeni bir kararnameyle uygulanan 17 günlük askeri harekâtlarla binlerce Dersimli öldürüldü.

Hükümetin kırım kararnamesini kabulü öncesinde dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, Başvekâlete gönderdiği 26 Temmuz 1938 tarihli yazısında, yapılacakları şöyle sıraladı:

1) 3. Ordu, tüm Tunçeli’de tarama yapacak ve halkın silahtan tamamen tecridiyle haydutluk vakalarına son verecektir.

2) 4. Umumi Müfettişlik ve Dâhiliye Vekâleti’nin teklif ettiği hudutları belirlenen 1’inci ve 2’nci yasak bölgelerin tayini ve tespiti kabul edilmiştir.

3) Tarama harekâtıyla ilgili 3. Ordu ve Genelkurmay Başkanlığının direktiflerinde bir değişiklik yapılmamıştır.

4) Bu yasak bölgelerde 5000-7000 kişinin sürgün edilmesi Başvekâletten alınacak direktife göre yapılacaktır.

5) Tutuklanacak kişilerin listesi 4. Umumi Müfettişlik tarafından 3. Ordu’ya bildirilecektir.

Bunun üzerine Başvekil Celâl Bayar’ın, Milli Müdafaa, Dâhiliye, Maliye, İktisat, Sıhhat ve İçtimaî Muavenet vekillerine ve Genelkurmay Başkanlığına gönderdiği 28 Temmuz 1938 tarihli yazısında program taslağı şöyle belirlenmiştir:

1) 2000 kişi olan sürgün listesine 5000 kişi daha eklenecektir. Endüstri merkezlerine 1500 kişi iskân edilecektir.

2) İsyana iştirak edenler tutuklanacak ve mahkemeye sevk edileceklerdir. Bunların isimleri 4. Umumi Müfettişlikçe hazırlanıp 3. Ordu Müfettişliğine verilecektir.

3) Askerliğini yapmayanlar, askere alınacak ve sonra da ait oldukları iskân bölgesine sevk edilecektir.

4) Silah toplamaya devam edilecektir.

5) İskân bakımından ilân edilecek 1’inci ve 2’nci yasak bölgesinin hudutları 4. Umumi Müfettişlikçe belirlenecek ve bildirilecektir.

6) Yasak bölgenin muhafazası için karakol yapılacaktır.

7) Programın icrası için gerekli para sağlanacaktır.

8) Bu hususta son mütalaanızı bildiriniz.

Milli Müdafaa, Dâhiliye, Maliye, İktisat, Sıhhat ve İçtimaî Muavenet vekillerinden ve Genelkurmay Başkanlığından gelen değerlendirmeler üzerine, hazırlanan 6 Ağustos 1938 tarih ve 2/9409 sayılı kararnamede Dersim’de yapılacaklar şöyle sıralandı:

1) 3. Ordu’nun yapacağı harekât için sınırları çizilen bölge 3 no’lu yasak bölge olarak ilân edilecektir.

2) 20.5.1937 tarih ve 2/6662 sayılı kararnameyle garp illerine sürgün edilecek 2000 kişiye tarama bölgesinden 3-5 bin kişi daha eklenecektir.

3) Yasak bölge haricinde oturanlardan 4. Umumi Müfettişlikçe belirlenen “aşiret reisleri, kolbaşları, seyitler, ve şerirler” ile aile yakınları da garba sürülecektir.

4) Sürgün edileceklerden 1500 kişi İzmit, Zonguldak, Divriki, Karabük gibi endüstri merkezlerine iskân edilecektir.

5) Tarama sonunda isyana katılanlar mahkemeye sevk edilecek ve evvelce mahkûm olanlar yakalanacaktır.

6) Askerliğini yapmamış olanlar askerliğe alınacak ve askerlikten sonra da iskân bölgesine gönderileceklerdir.

7) Silah toplama sürdürülecektir.

8) Yasak bölgenin muhafazası için gerekli kuvvet sağlanacaktır. Reisicümhur K. Atatürk, Başvekil Celâl Bayar ve diğer vekillerin imzasının bulunduğu 6 Ağustos 1938 tarihli kararnamenin icrasına dört gün sonra 10 Ağustos 1938’de başlandı.

3. 10-17 Ağustos 1938 ve 6-16 Eylül 1938 tarihleri arasında 17 günde yapılan askeri harekâtlarla resmi belirlemeye göre 7954 kişi öldürüldü. Bu resmi rakam, elbette dağda taşta mağarada dikkate alınmayanları da düşünmek gerekmektedir…

Tüm Ege’yi ve İzmir’i Yunanistan işgalinden kurtaran 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz Harekâtında ise 2.542 asker ve subay ölmüştür.

Binlerce T.C. vatandaşı Dersimliyi öldüren, dağı ve taşı bombalayan ve mağaralarda insanları gazla boğan imhayı, 3. Ordu’nun ‘Hayat Harekât’ olarak tanımlaması en hafifinden vicdansızlığın alaycı bir biçimde ifade edilmesidir…6 Ağustos 1938 tarihli Kararname sonrasında Dersimli Kürt Alevîsinden binlercesinin öldürülmesi ve binlercesinin sürülmesiyle Dersim, Ankara kriterine göre “medenileştirildi”![73]

III.2) TERTELE’NİN PEPUG KUŞLARI

25. §) Bilir misiniz? Dersim yöresinde, Pepug kuşlarının evlerin çatısına konarak ölümleri haber verdiklerine dair bir inanış vardır.[74] Eğer bu böyleyse Pepug kuşları, 1937-1938 Dersim’inde hemen her yerdedir ve Tertele’yi simgelemektedir sanki…

Dersim’e Türkiye hava birimlerinin zehirli gaz bombası attığı yazıyordu belgelerde. Sabiha Gökçen ise, olaylarla ilgili olarak 1956’da Halit Kıvanç’a verdiği bir röportajda, “Canlı ne görürseniz ateş edin emrini almıştık. Asilerin gıdası olan keçileri dahi ateşe tutuyorduk,” demişti.

Bölgeden Ankara’ya gönderilen raporlarda kadın ve çocuklar dahil olmak üzere insanların zehirli gaz ve yangın bombaları kullanılarak imha edildiği de yazıyordu.

30 Mart 1937’de, Tunceli Valisi Abdullah Alpdoğan’ın Başbakanlığa yazdığı yazının 2. maddesinde ise: “Tayyare Alay Kumandanı’ndan yangın ve Milli Müdafaa’dan yakıcı ve boğucu gaz bombaları istedim” ifadeleri yer alıyordu.

Her ne kadar bazı aşiretler sürgün edilse de, harekât 1938 yılının sonuna doğru sona ermiş, ve bilançosu çok ağır olmuştu: 13.160 ile 40.000 arasında sivil ölürken; 2.248 haneden, 11.818 kişi başka yerlere sürgün edilmişti…

Sürgün hikâyelerini belgesellerden, sözlü tarih çalışmalarından da öğrendik: Çayan Demirel’in 38’i (2006), Özgür Fındık’ın ‘Kırmızı Kalem’i (Qelema Sure-2009) ve ‘Kara Vagon’u (2011), Nezahat Gündoğan’ın “İki Tutam Saç: Dersim’in Kayıp Kızları” (2010)…

26. §) Sözü uzatmadan kimi (olmaz olası!) “Pepug kuşları”nı çağrıştıran örnekleri sıralayalım!

i) Tarih 14 Ağustos 1938’i gösteriyordu. 4 Mayıs 1937’de alınan Bakanlar Kurulu’nun “Tunceli Tenkil Harekâtı” kararıyla başlayan katliamın sonlarına gelinmişti. Ağuçan ocağından olan ve ellerine hiç silah almamış Bargini halkı, kırımın kendi köylerine ulaşmayacağını düşünüyordu. Öyle olmadı tabii. O sabah köye gelen askerler köyde birbirlerine akraba olan Cenan ve Baran ailelerinden 24 kişiyi alıp götürdü. Aralarında 2 yaşındaki Feramuz da vardı. “Sizi Hozat’a götüreceğiz” demişlerdi. Ama aslında hepsi nereye götürüldüklerini biliyordu.

Seyit Turabi Baran, kızlarından birisini, “Benim kızımdır” diye askerin elinden alıp kurtarmaya çalışan köylüsüne kızıp, “Hayır, o benim kızımdır. Bizimle gelecek. Kerbela’ya gidiyoruz” demişti. Cenan ailesinden 12, Baran ailesinden 12 kişi elleri bağlı bir şekilde Sakasure mezrasına doğru yola çıkarıldılar. Xece Cenan, yolda rahatsızlanıp yürüyemeyince orada bıraktılar. Daha sonra cesedini bulan çocuklarının “Başına taşlarla vurarak öldürmüşler, vücudunu hayvanlar yemişti, kırmızı saçı kalmıştı” diye anlattığını söylüyor akrabaları Ali Baran.[75]

Çok sonraları… Canan ve Baran ailelerine mensup 24 kişiye ait toplu mezarın açılmasına ilişkin yapılan kazı çalışmaları 15 Nisan 2015’de tamamlandı.

Hozat Cumhuriyet Savcısı Hasan Toy başkanlığında yapılan kazıya, Hozat 51. Motorlu Tugay Komutanlığı olay yeri inceleme ekibinin yanı sıra, İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan bir adli antropolog, bir adli tıp uzmanı ile Kocaeli Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ümit Biçer ve Adli Tıp uzmanı Semih Yıldırım katıldı.

Kazıda, 13 kafatası, yüzlerce kemik parçası, boş mermi kovanları, aynalar, yüzükler ve üzerinde ‘Hasan’ ve ‘Halil’ yazan iki mühür bulundu. Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Miyase İlknur, Dersim olayları kapsamında yapılan ilk kazı çalışmasında bulunan kemiklerin aile yakınlarına ait olabileceğine dair 16 Nisan 2015’de bir yazı kaleme aldı. Gazeteci İlknur bu yazıda, kazıda bulunan mühürlerden birinin büyük ninesi Elif İlknur’un ağabeyi olan Hasan Canan’a ait olduğunu ifade etti.[76]

14 AĞUSTOS 1938’DE HIDIRDAMI MEZRASINA BAĞLI SAKASURE MEVKİİNDE SAMANLIKTA YAKILARAK ÖLDÜRÜLENLERİN İSİMLERİ[77]
CANAN AİLESİBARAN AİLESİ
1) Hace Canan1) Turabi Baran
2) Hasan Canan (Hace’nin oğlu)2) Sarı Baran (Turabi’nin eşi, Hasan Canan’ın kızkardeşi)
3) Gülsüm Canan (Hasan’ın eşi)3) Aziz Baran (Turabi’nin oğlu)
4) Dertli Canan (Hasan’ın büyük oğlu)4) Mahmut Baran (Turabi’nin oğlu)
5) Hıdır Canan (Hasan’ın oğlu)5) Ali Baran (Turabi’nin oğlu)
6) Ahmet Canan (Hasan’ın oğlu)6) İbrahim Baran (Turabi’nin oğlu)
7) İsmihan Canan (Hasan’ın kızı)7) Fatma Baran (Aziz’in eşi)
8) Besime Canan (Hasan’ın kızı)8) Halil Baran (Aziz’in oğlu)
9) Sultan Canan (Hasan’ın kızı)9) Ali Baran(AZiz’in oğlu)
10) Zeynep Canan (Dertli’nin eşi)10) Yusuf Baran (Aziz’in oğlu)
11) Feramuz Canan (Dert’linin 2 yaşında oğlu)11) Periza Baran (Aziz’in kızı)
 12) Gülperi Baran (Aziz’in kızı)

Kazıları izleyen Miyase İlknur, “Olayda ninem, annesi, kardeşi, yedi de yeğeni hayatını kaybetti… Dersim İsyanı’nı, diğer taraftan evde hiç konuşulmasa da sürekli yas tutan büyük ninemin kardeşi, dayısı, eniştesi ve diğer yakınlarının çocuklarıyla Hozat’ın bir mezrasında bir evde benzin dökülüp yakılmasının hazin öyküsünü dinleyerek büyüdüm,” derken; olayların olduğu 1938’de 7 yaşında olan 84 yaşındaki Sevim Baran, çalışmalar sırasında gözyaşlarına tutamadı. Baran o tarihte 2 aileye mensup 24 kişinin askerler tarafından nüfus sayımı yapılacağı gerekçesiyle toplanıp öldürüldüğünü belirterek kendilerininse son anda gelen emirle harekâtın bitmesi nedeniyle kurtulduklarını söyledi. Baran, “Hepsi bu mezrada yaşıyordu, toplam 24 kişiydiler. Küçük çocuğu olan Fatma aralarından kaçıyor, bu sırada Fatma’nın küçük çocuğunu bırakmışlardı. Fatma gelip çocuğu alırken askerler yakalayıp tekrar buraya getirerek kurşuna dizdi,” dedi.[78]

Ve Hozat’a bağlı Karabakır (Bargini) köyüne bağlı Hıdırdamı mezrasında toplu mezarın ortaya çıkarılmasında en büyük pay sahiplerinden Hüseyin Baran da ekliyor: “Biz her yıl gelip onları anmak için bu tepede mum yakardık. Hep de kazının yapıldığı yerde bu anmayı gerçekleştirirdik. Orda yattıklarını hiç birimiz bilmiyorduk. Tamamen tesadüf”![79]

ii) Olayları yaşamış iki kişi ile bizzat uzun uzun sohbet etme imkânı buldum. Savaşta bulunmuş Darende’nin Yeniköy’ünden Hasan Çavuş anlatmıştı. Kürt’tü. Savaşta çavuş rütbesiyle gece arkadaşlarıyla beklerken uzakta, karanlıktan yararlanıp kaçanları duyarlar. Yanlarındaki bir çocuğa kalmasını söylüyorlar, çocuk “É min bi kujin/ Beni öldürürler” diyor, “Na, tu zariyi, bi te tu xrabi nakın/ Hayır, sen çoksun, sana bir kötülük yapmazlar,” deyip orada bırakıyorlar. Sabah gün ağarırken bir taşın yanında uyuyan çocuğu gördüklerini ve bir çavuşun çocuğu süngülediğini, neden yaptığını, daha çocuk olduğunu söylediğimde, “Yarın o da büyür, bunlar gibi bize karşı silah kullanır” cevabı aldığını söylemişti.[80]

iii) “Ordu sürmüşler üzerimize, dört yanımız kapandır eyvah, asker çok, çıkış yolu yok Laç Deresi karşısına varın, bir bakın, sistir, dumandır. Laç Deresi’ne varın, yiğitlerim çatışıyor, hep feryat figandır Hakk ocağını söndürsün aşiretlerin, kimse imdadımıza yetişmiyor vay vay, bu içime derttir, kimse imdadımıza yetişmiyor”

Dersim’deki Laç Deresi, derin bir vadide yer alır. Etrafı uçurum ve kayalıklarla çevrili olduğu için vadiye girmek zordur.

1938 Dersim harekâtında ordu birlikleri çıkarma yaparken birçok aşiret mensubu çoluk çocuk, genç yaşlı işte bu Laç Deresi’nin oradaki mağaralara sığınır. Mağaradaki insanlar ordunun kullandığı kimyasal gaz ve bombalarla öldürülür. Binlerce insanın katledildiği bu vadide ordu birlikleri de büyük kayıplar verir. Yukarıda bir kısım sözleri yer alan ağıt o mağarada öldürülen insanlar için yakılır. Ağıtı seslendiren Silo Qıc (Süleyman Doğan),[81] harekâta katılan askerleri eğlendirsin diye keman çaldığı için hayatta kalır.[82]

iv) Dersim 1937-38’de Kutudere bölgesi Gökçek köyüne bağlı Gevrek mezrasında yapılan katliamda 80’den fazla aile mensubunu kaybeden HDP Dersim İl Eşbaşkanı Hıdır Çiçek, devlete yakın aşiret liderlerinin o dönemde köyde bulunan yaşlı, kadın ve çocukları toplayıp yakın karakola teslim ettiği vurgusu ile şöyle devam eder: “Teslim edilenler birkaç gün içinde Pax ve Marçik bölgesinde toplu bir şekilde katlediliyor. Bu katliamlar olunca geriye kalanlar teslim olmayıp dağlara çekiliyorlar. Daha sonra aile fertleri birer birer 1944’e kadar katlediliyor. Babam ve yeğeni de mağaralarda yıllarca mücadele verdikten sonra çıkarılan af yasası ile kurtuluyor.”[83]

v) 1938’de Erzincanlı 95 köylünün Zini Gediği’nde kurşuna dizilerek öldürülmesi iddiasına ilişkin Erzincan Savcılığı tarafından soruşturma açıldı.

Canpolat Yakar’ın, “Bunlar haksız yere öldürüldü. Niçin öldürüldüler? Babamızın suçunu bilelim. Toprak ona da aittir. Mezarı yok bu adamın! Sade onun değil, 95 kişinin mezarı yoktur. Haklarının iadesini istiyoruz. Biz de gururumuzla yaşayalım,” diye anlattığı Zini Gediği katliamı, ne resmi kayıtlarda geçiyor, ne de tarih kitaplarında…

Tarih, 6 Ağustos 1938’di. ‘Dersim Harekâtı’nın bir uzantısı olarak Erzincan’ın dağlık köylerindeki Alevî yurttaşlardan 95’i önce iki gün bir kampta tutuldu, sonra Tunceli-Erzincan sınırındaki Zini Gediği’nde kurşuna dizildi. Sağ kalanlar ya Balıkesir’e ya Edirne’ye sürüldü. Öldürülenlerden en genci, Canpolat Yakar’ın 19 yaşındaki babası Nuri’ydi. Yakar daha üç aylıktı. Sürgünde iki kardeşini, dönüşte annesini yitirdi. Bu yıl Zini Gediği’ndeki ilk anmada, toprağa mum dikenlerden biri de o idi. Ardından şikâyette bulundu. Erzincan Cumhuriyet Savcılığı, üzerinden 73 yıl geçen Zini Gediği Katliamı hakkında soruşturma açtı ve jandarmadan, bölgede mezar bulunup bulunmadığının tespitini istedi.

Canpolat Yakar’ın 19 yaşındaki babası Nuri, köyün ileri gelenlerindendi. Oğlunun anlatımına göre, ağustosta altınlarını bozdurmak için gittiği Erzincan’da gözaltına alındı. Bu esnada Kılıçkaya, Mağaçur ve Çismikor gibi Alevî köylerinde baskınlar vardı. Nuri Yakar’ın da aralarında olduğu 95 kişi, iddiaya göre, Kılıçkaya’da kurulan kampta iki gün tutuldu. Sonra Zini Gediği mevkiine götürülerek, burada kurşuna dizildiler:

“Bu adamları toplayıp, ‘ifadeniz var’ diyorlar. Kılıçkaya’da kamp yapıyorlar. İki gün sonra yargılamadan kurşuna diziyorlar. Cesetlere ne oldu, kimse bilmiyor. Asker kar yağana kadar bekliyor. Toprağa gömmeden kurda kuşa yem ediyorlar. Yaz olunca kemikleri, kafaları topluyorlar.”

Katliamdan sonra köyler de ateşe verildi, kurbanların aileleri Balıkesir veya Edirne Keşan’a sürüldü.[84]

vi) Dersim katliamı ile ilgili, belki de şu ana kadar en gerçekçi delil ortaya çıktı. Laç Deresi’nde bulunan Qemere Hesen mağarasında, gazeteci arkadaşları ve mağdur yakınlarıyla mağaraya gidip çekim yaparak görüntüleri kaydeden Ferit Demir’in aktardığına göre, 500 kişiye ait kemikler ve üzerinde 1935 tarihi bulunan yüzlerce boş mermi kovanı bulundu. Yaklaşık 75 sene sonra koşulların iyileşmesi ile birlikte mağaraya giden mağdur yakınları, kanımca sadece kemikleri bulmakla kalmadı, bir tarihi gerçekliğin yorumsuz bir biçimde dünyaya aksettirilmesine vesile oldular.

Laç deresi, 1938’de ordunun giremediği son bölgeydi. Derin vadilerle yarılmış olan bölgenin arızalı coğrafyası ordunun burada kolayca hareket etmesini engelliyordu. Bu sebepten dolayı üç tugay ile bölge kuzey, güney ve doğudan sarıldı ve direniş bu şekilde kırıldı. Bu direnişin kırılmasında direnişi örgütleyen Ivîs’in ölümünün getirmiş olduğu moral bozukluğu da etkili olur. Bu durum Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı Resmi Yayınları’ndan çıkan ‘Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar 1924-1938’ kitabının 436. sayfasında anlatılır. Aynı olay Serap Yeşiltuna’nın ‘Devletin Dersim Arşivi’ kitabında bulunan ve 21 Temmuz 1938 tarihinde bizzat Hüseyin Abdullah Alpdoğan tarafından yazılan ve iki gün sonra Celal Bayar’a arz edilen rapordan, raporun diline ve maddelerine dokunmadan, yukarıdaki mağara ile ilgili kısmını aktarılır:

“Mameki Bölgesinde Laç Deresi mansabı yakınında haydudlara Erzincan tugayile şimalden ve Mameki tugayile cenuptan ve Laç Deresi müfrezesi ile bir taarruz yapılmış olduğu arzedilmişti. Bu tarruzun müşterek tesiri ve şiddeti karşısında şimdiye kadar gösterdikleri muammidane mukavemetleri kırılmış olan haydudlar şaşkınlık içerisinde mağaralara ve kayalıklara ve ağaç diplerine kaçmış ve sığınmışlar idi. Bu en son sığınakları olan ve ağızları mazgallı taş duvarlarla kapatılmış bulunan mağaralar cesur askerlerimiz tarafından ihata olunmuş, top ve makineli tüfenk ateşlerine ilaveten 25.ci alay k. lığınca tertip ve gönderilmiş bulunan istihkâm müfrezesi tarafından mağaraya atılan tahrip kalıplarile mağaralar tahrip edilmiş ve bunların tesirile içindekiler öldürülmüş ve dışarıya fırlayanları da ateşle imha edilmiştir. Büyük mağara içerisinde 70 ve diğer mağaralar ile tarama sahası içerisinde 146 ki cem’an bugün 216 haydud imha edilmiş ve 12 haydud cesedinin Munzur suyu üzerinde cenuba doğru akıp gittiği görülmüştür.

İş bu mağara içerisinde iki hafif makinalı tüfenk bulunmuştur. (…) Atatürk Cumhuriyetinin kıymetli ordusu cumhuriyet hükümetinin şefkat kadar müstahak olanlara kudret ve satvetini de her yerde ve her zaman bu günki gibi gösterebileceğini isbat etmiştir.”[85]

Açıkça görüldüğü üzere 146 kişiye mezar olan mağarada sadece iki hafif makineli tüfek bulunmuş. Bu durum, burada yapılanın bir isyan bastırmaktan çok bir katliam olduğunu göstermeye yetiyor. Üstelik Dersim Kürdünün Korgeneralin gözünde kudret ve satvete müstahak olduğunu gösteren billûr bir örnektir. Aynı kitabın değişik sayfalarında yer alan ve 1938 yılı Ağustosu’nda Kazım Orbay’ın imzası ile başvekâlete gönderilen raporlar silsilesinde de her yerde olmasa da bazı yerlerde 80 kişi, 281 kişi ve 290 kişi gibi ayrıntılı rakamlar veriliyor. Hatta Necip Fazıl Kısakürek’in bir yazısına konu olan Hozat’ın Zımbık köyünde, raporlara göre, 395 kişi mukabele ettiklerinden imha edilmiş. Kimisinde silah ele geçiriliyor, fakat kimisinde hiçbir şekilde silah ele geçirilmiyor. En fazla toplu olarak 15-20 kadar silah ele geçiriliyor fakat öldürülenler ve silah miktarı arasında en az on kat fark var.[86]

vii) Necip Fazıl Kısakürek ‘Son Devrin Din Mazlumları’[87] yapıtında şunları aktarır:

“Elazığ Ortaokulunda okuyan iki çocuk… Tatili geçirmek üzere memleketleri olan Hozat’a geliyorlar ve facianın tam üstüne düşüyorlar. Hozat yakınlarındaki köylerine geldikleri zaman babaları Yusuf Cemil’in öldürülmüş olduğunu öğreniyorlar ve ağlamaya başlıyorlar. Onlara şu karşılık veriliyor: ‘Sizi de onun yanına götüreceğiz!’

Çocuklar odadan sürükletilerek çıkartılıyor ve jandarma muhafazasında gittikleri yolda süngületiliyorlar. Böylece babalarının yanına gönderilmişlerdir.”

Evet babalarının yanlarına yolluyorlar. Belki de bir paket sigara için yapılıyor. Nasıl olsa öldürmek suç değil. Öldürmemek suç. Emir Mustafa Kemal’den Başbakan’a, Başbakan’dan Genelkurmay Başkanlığına, oradan da subaylara, onlardan da erlere. Suçlu doğrudan devletin kendisi. ‘Biz emir kuluyuz’ demek suça ortak olmamayı getirmez. Doğrudan insanlığa, halka, millete karşı işlenen affedilmez bir zalimlik, zorbalık var ortada.

Orada bir politika uygulanıyor. Türk egemenliği güçlendirilmek isteniliyor. Merkeziyetçilik egemen kılınıyor. Katliamların nedeni bu.

Kendilerine karşı gelinsin-gelinmesin Kürtler katledilmek, yok edilmek isteniliyor. Askerin pervasızlığına, kendi başına hareketine devlet izin vermiş. Her şeyi hiyerarşi içinde yürütülüyor.

Necip Fazıl’ın ilginç anlatımları şöyle devam ediyor; “Her evi ayrı ayrı tutuşturulduktan sona dört bir etrafı ayrıca çalı çırpı içine alınıp alev alev yakılan bir köyden, deli gibi bir adam çıkıp çalı yığınları gerisinde manzarayı seyredenlere doğru ilerliyor ve haykırıyor: ‘Durun ben köy ahalîsinden değilim! Öğretmenim, müsaade edin, kendimi size ispat edeyim!’

Fakat sözüne karşılık bir kalasla itilerek alevler içine atılması oluyor. Adamın, evvela göğsünün kılları tutuşarak alev alev yanarken, çalı yığınları gerisinde amir, zevk ve keyifle sigarasını içmektedir. (Bu vak’a, bana 1944 yılında, Eğridir’de askerliğimi yaparken, resmi şahıslar huzurunda, yanan adama karşı sigarasını zevkle içtiğini söyleyen amirden bizzat dinleyenlerce anlatılmıştır.”

Türk politikasını egemen kılma uğruna öğretmenlik yapan birisinin de katledilişi ilginç. Dersim’de sivil görmek istemeyenler, izinli bir Dersimli askeri katletmekten kaçınmazlar:

“Yusuf Cemil’in köyünden 200 kadın ve çocuk öldürülmüş ve bunların cesetleri buğday sapları üzerinde yakılmıştır. Öldürülenler arasında, Elazığ’da askerliğini yapan ve o sırada izinli olarak köyünde bulunan Rüstem adında biri de vardır. Bu zavallı, mezun olduğunu ve isterlerse hüviyet ve izin kağıdını da gösterebileceğini söylediği hâlde derdini dinletemiyor ve dört çocuğu ile seksenlik anası arasında, onlarla beraber kurşunlanıyor.

Para için cinayet: Hozat’ın Karaca köyünden Cafer oğlu Kasım. Bu adam, o tarihten 30 sene evvel Amerika’ya gitmiş, orada 15 yıl kalmış, epeyce para kazanmış ve sonra köyüne dönmüştür. Kasım, Amerika dönüşünde, Birinci Dünya Harbi’nde Kafkas cephesi Köprüköy muharebesinde şehit düşen kardeşi Yüzbaşı Şükrü’nün iki çocuklu dul karısı Şirin Hatunla evlenmiş, Hozat’a gelip yerleşmiş, orada bir mağaza açmış ve ticarete başlamıştır. Hükümetle de bazı ticaret işlerine girişmektedir. Dersim hareketi esnasında, işbu Cafer oğlu Kasım, taahhüt bedelinden alacağı olan 6.000 lirayı tahsil etmek üzere Ovacık Kaymakamlığı’na müracaat ediyor. Muamele işlemini yaptırıp parayı kendisine veriyorlar. Muamele biter bitmez ‘Seni Hozat’tan çağırıyorlar!’ diyerek, onu, muhafızlı yola çıkarıyorlar. Cafer oğlu Kasım, kasabadan ayrıldıktan bir saat sonra jandarmalara öldürtülüyor. Koynundaki 6.000 lira da, iki alâkâlı idare amiri arasında taksim ediliyor.

Zavallının zevcesi (eşi) Şirin Hatun, o esnada, dört çocuğuyla birlikte, komşularına oturmaya gitmiştir. Kadın, evine döndüğü zaman bir de görüyor ki, kapısı kırılmış ve bütün eşyası etrafa dökülüp saçılmıştır. Haykırmaya başlıyor: ‘Yetişin, evimize eşkıya girdi!.’

Bu feryadına karşılık olarak kadın, kapısının önünde, çocuklarıyla beraber öldürülüyor ve dolgun miktarda altını, parası ve eşyası yağma ediliyor.”

Benzer şekilde Kıbrıs Türklerce 1974’de işgal edildiğinde asker birçok yeri yağmalıyor. Geleneği bu. Dersim’de önceki yıllarda yapmasının yadırganacak bir tarafı yok.

Bu arada, Hozat’ın Zımbık köyünde ‘Şekspir’in hayaline bile taş çıkartacak bir vak’a (olay) cereyan etmektedir. Erkekleri tamamıyla doğranmış olan köyün 100 kadar kadın ve çocuğu, sivri uçlu aletle (süngü) öldürülüyor. Öldürülen kadınlar arasında, biri doğurmak üzere bir gebedir. Bu kadının karnına giren sivri uçlu alet, bağırsaklarını yere döküyor, rahmini parçalıyor ve kendisini öldürüyor. Tehlike geçtikten sonra gizlendikleri yerden çıkan birkaç kadın, ölüleri gözden geçirirken, bu kadının rahminden düşen çocuğun sağ olduğunu dehşetler içinde görüyorlar. Muazzam bir Kader cilvesi olarak yaşama devam eden çocuğu alıyorlar, emzirtip büyütüyorlar ve ona “Besi” adını koyuyorlar Bu kız bugün hâlâ aynı köyde ve hayattadır. Sivri uçlu alet annesinin karnına girip rahmini deldiği zaman da onun topukçuğunda bir yara açmıştır ve kız hâlâ bu yarayı topuğunda taşımaktadır.

24 yıl evvelki Dolantanır köyünden Veli isminde bir genç, Elazığ Muallim Mektebinde (Öğretmen Okulu) okuduktan sonra öğretmen olarak Trakya’ya gönderilmiş, orada evlenmiş, 3 çocuk sahibi olmuş ve tam da Dersim hareketi başlamak üzereyken, karısı ve çocuklarıyla yaz tatilini geçirmek üzere köyüne gitmiştir. Genç muallimin köyü, erkekli ve kadınlı çocuklu ve ihtiyarlı, doğranırken, kendisi, karısı ve çocukları da aynı sona mahkûm edilmiş ve cesetleri yakılmıştı.

Amaç jenosit olunca, kurtulmak artık şansa kalıyor. Tek tek karşı çıkışlar, direnmeler, öksüzlük, dağınıklık ve ihanetler sonucu çok az görülür. Birbirlerinin dertlerine ortak olunmayacak bir kaos vardır. Halk çaresiz, korumasız, savunmasız, aç ve perişandır. Hızır’a, Düzgün Baba’ya, Kureyş’e dualarla kurtulmayı umar. Birlik yapmamanın, yapamamanın bedelini ağır öder.

“Mazgirt Tersemek (Türüşmek olmalı) nahiyesinin halkını doğranmakta merhamet sahiplerinden biri, birle on yaş arasında 20 kadar çocuğu alıp bir derenin içine saklamıştır. Durum birden haber alınıyor. Çocukların öldürülmeleri emri veriliyor. Fakat bu emri yerine getirebilecek kimse ortaya çıkmıyor. En katı yürekliler bile, böyle müdafaasız masumlara silah kullanamayacaklarını söylemeye mecbur kalıyorlar. Tecrübe birkaç defa başarısızlığa uğruyor ve hayli sıkıntı mevzuu oluyor. Nihayet, en kara yüzlü çingeneden daha karanlık suratlı bir adam bulunuyor ve bir dere içinde titreşe titreşe bekleyen 20 masumun işi bitiriliyor.

“Murat Suyu’nun (Munzur olmalı) kandan kıpkızıl aktığını görenler olmuştur.”[88]

III.3) SOYKIRIM (MI?)

27. §) Lafı uzatmadan belirtelim: “1937-1938’de devletçe Dersim’de gerçekleştirilenler, Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme’nin 2. maddesi ve Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’nün 6. maddesi hükmü uyarınca, soykırım eylemine uyuyor.”[89]

Nezahat ve Kazım Gündoğan’ın, “Katliam sözcüğü karşılamıyor… Dersim’de 1925 ila 1950 arasında uygulanan politikaların soykırım olarak kabul edilmesi ya da katliam olarak kabul edilmesi demek cumhuriyetin işlediği suçların hesabını vermesi anlamına gelir,”[90] ifadesinin altı ısrarla çizilmelidir!

Bu böyleyken; siz bakmayın, “Kuru deriden bal çıkarmak isteyenler bir süredir 1938 Dersim olaylarını gündeme getirmek, olayları bir tür soykırım olarak kabul ettirmek peşindeydiler,”[91] diyen resmî ideolojinin epigonlarına!

Ayrıca BDP eski Tunceli Milletvekili Şerafettin Halis’in, “Dersim’de yaşananları kitle katliamı olarak değerlendiriyorum. Ancak konuyla yakından ilgilenenler bunun bir soykırım olduğunu söylüyorlar,”[92]

Evet “Dersim 38 ‘bir soykırımdır.’ Bu soykırımın mimarları, dönemin cumhurbaşkanı, başbakanı, (hükümeti) ve CHP’dir. Soykırımın pratik uygulayıcıları ise Genelkurmay, vali, komutanlar ve askeri yargıçlardır.

Soykırım tespitini doğru bulmayanlar var. Koçgiri’den başlayarak, Şeyh Said, Zilan ve Dersim soykırım girişimleridir. Örneğin, anne ve baba tarafından toplam 40 civarında akrabamız katledilmiş, toplu mezara gömülmüş ve geride kalan az sayıda insan ancak soylarını sürdürebilmiştir. Bu, soykırım değil de nedir?

Şu durumda birileri çıkıp, teorik tespitlerle akademik tarihçilik yaparak, bizlere ‘soykırıma uğramadığımızı’ anlatma aymazlığı içindeler. Bize diyorlar ki ‘atalarınıza değil, resmi tarih ve bize inanın.’ Bizim kuşaklar bu tarihi, kitaplardan değil canlı tanıklardan dinleyerek öğrendi. Hangi köyde, dağda, tepede, vadide, nehirde ve mağarada katledildilerse tek tek yer göstererek, ağlayarak, ağıtlar yakarak; bir film anlatır gibi anlattılar bizlere.

Bu acılarımızı, bilincimizi, öfkemizi, iddialarımızı ve taleplerimizi, resmi tarihin çarpıtmalarına kurban etmeyeceğimiz gerçeği, ‘Dersim 38’in soykırım olduğu gerçeği kadar kesindir,”[93] diyen Erdal Avcı sonuna kadar haklıdır…

“Nasıl” mı? İşte kanıtı!

Dersim Katliamı’nda yakınlarını kaybeden Ali Doğan’ın açtığı davaya bakan mahkemenin talebi üzerine Başbakanlık tarafından gönderilen arşiv belgeleri hem Dersim’de ‘çoluk çocuk’ denmeden nasıl bir katliam yapıldığını ortaya koydu. Belgelerde ayrıca katliamın bugüne kadar bilinenin aksine 1938’de bitmediği, 1939 yılının temmuz ayında da devam ettiği ortaya kondu.

Ali Doğan’ın avukatı Barış Yıldırım belgelerin Dersim’de bir isyan değil, toplu bir katliam ve soykırım yaşandığını açıkça ortaya koyduğunu belirterek, “Biz sadece tazminat değil, tüm sorumluların açığa çıkarılmasını istiyoruz. Belgeler tüm harekâtın üst makamların bilgisi dahilinde gerçekleştirildiğini ortaya koyuyor” dedi…

Başbakanlık, İçişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı ve ilgili kurumlardan konuya ilişkin belgeler istendi. Başbakanlık talep üzerine konuyla ilgili belgeleri mahkemeye gönderdi.

Avukat Barış Yıldırım belgelerin katliama ilişkin çok açık bilgiler sunduğunu belirterek, “Belgede ‘Yılan Dağı’ndan kaçmak isteyen 40 kadar silahlı, 30 kadar çoluk-çocuktan oluşan haydutlar 38. Alay’ın pususuna uğradı’ deniliyor. Buradan çıkan şu; Dersim’de yaşayan her canlının askeri harekâtın hedefi olduğudur. Çocukların bile pusuya düşürüldüğü askeri harekâttan bahsetmekteyiz” şeklinde konuştu.

Bu belgenin Dersim’de bir isyan yaşandığı tezini tamamen çürüttüğünü ve orada yaşananın açık bir toplu katliam ve soykırım olduğunu ortaya çıkardığını dile getirdi. “Belgelerden açıkça anlaşılacağı üzere askerî harekât, tamamen imha amaçlı yapılmış. Askeri harekâtın asıl amacı tüm Dersimlilerdi” diyen Yıldırım, “Bu hâliyle Birleşmiş Miletler Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme’nin 2. maddesinde belirtilen, ‘ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen suç’ olarak tanımlanan soykırım suçu işlenmiştir” şeklinde konuştu. Yıldırım, “Arşivlerden anlaşılan, yapılan harekâtın her gün üst makamlara rapor edildiğini ve katliamın devlet kontrolünde yapıldığını da ortaya koyuyor,” dedi.

Belgelerin katliamın tarihine ilişkin bugüne kadar bilinenleri de değiştirdiğini belirten Yıldırım, “Bugüne kadar Dersim askeri harekâtının 1937’nin 4 Mayıs’ın da alınan Bakanlar Kurulu kararıyla başladığı, 1938’de devam ettiği ve sonlandığı biliniyordu. Fakat gizliliği kaldırılan Başbakanlık Cumhuriyet arşivindeki 2 Ağustos 1939 tarihli bir belgeye göre, askeri harekât 1939’da da devam etmiş,” dedi.[94]

III.4) KANITI (MI?)!

28. §) “İyi de kanıtı”? mı!

i) İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın 18 Kasım 1931 tarihli ‘Dersim Raporu’na göre, “Bu havali ve buraların hâli, zat-ı devletlerinizin malumudur… arzetmek istediğim keyfiyet artık Dersim meselesinin kati surette hâllinin devletçe, milletçe ve bilhassa hükümetçe tehiri caiz olmayan muzur, tehlikeli… ve zararı arttıracak bir vaziyet almış olmasıdır.”[95]

Yine dönemin Ovacık Kaymakamı’nın Ankara’ya gönderdiği bir rapora da ise, “Dersimliler’in kan içip, insan eti yediği, güneşe taptığı” yazılı.[96]

Ayrıca benzeri resmî yazışmalarda şunlar da kayıtlı…

“Dersim son derece kayalık, sarp ve şab’ul-mürür (geçilmesi zor) vahşi yerler olup zer’ edilecek (ekilip biçilecek) aksamı ve mer’aları azdır. Arazinin bu vahşeti Dersim ahalîsinin tab’ına (tabiatına da) icrây-ı te’sîı ederek hepsini vahşi ve hunhar, insâniyet ve faziletden mahrum bir hâle koymuştur. (…) Son derece yalancı ve tab’an (huy olarak) hilekâr ve fırsatçı olduklarından sözlerine itimad etmek tamamen ve katiyyen sâfderûnlukur.”[97] “Dersimli yalnız kuvvet önünde boyun eğer ve bu eğişte kin gayz ve fırsat bekleyen mücehhez bir tiptir. Bütün bir tarih Dersimliyi böyle tanır.”[98]

“Bizim için malum bir esas varsa o da Kürtlük denilen cereyanın henüz Kutu deresi veya Kalman ocağı denilen ve merkezini Haydaranlı aşireti teşkil eden eski Dersim kısmında yuvalanmakta olduğudur. Bu yuvada kaynayan ateşin kıvılcımları etrafa saçılmadan söndürmek de Ağrı kadar mühim ve lazım bir mahiyette görülmektedir.”[99]

“Ya Dersim taşarsa?.. O zaman Dersim, büyük bir bela selidir, etrafa bir kurt sürüsü, bir sırtlan sürüsü yayılır. Ne mal ne hayat; o hiçbir şey tanımaz. Vurur kırar parçalar, yüklenir ve geri döner.”[100]

Ya görüşler mi?

“Eğer Derebeylik meselesi sadece bir Dersim meselesi olsaydı, bu mesele derhâl, üstünde fazla durulmaya mahal olmayan küçük bir idari dava hâline istihale eder giderdi. Hâlbuki derebeylik deyince biz, Türk inkılâbının getirdiği bütün siyaset, iktisat ve hukuk usulleri haricinde bu usullere karşı cebren tegallüp etmek isteyen geri bir cemiyet tarzının maddi müesseselerini (yarı feodal toprak mülkiyetini) ve bu müesseselerin meşruiyetini müdafaa eden ruhani kuvvetleri (yani şeyh ve tekke nüfuzunu) anlıyoruz. Toprak köleliği ve insanın toprakla beraber alınır, satılır bir ‘meta’ hâline getirilişi; toprakta müstahsilinin ya bir duygusuz öküz, ya cansız bir kara sapan gibi sessiz ve hissesiz kılınışı ve nihayet vatandaş ruhunun bu menfur esarete baş eğmekten başka bir şey bilmeyen bir kara çamur hâline kalbi derebeylik nizamının maddi ve manevi işaretleridir. Bu işaretleri biz, Türk vatanının neresinde sezersek orada derebeyliğinin sıkılacak boğazını aramak hem hakkımız, hem vazifemizdir. (…) Kürt beyi, tehakkümünü Kürtleştirilmiş Türkün, toprağı, kanı, milliyeti, dini ve namusu pahasına yaşatır.”[101]

“Kürt aslında aşiret ananeleri ve din rabıtaları dolayisile ve cebir tahrikile istismara daha fazla boyun eğdiğinden beyin nazarında randımanı yüksek bir istihsal vasıtasıdır. Bunun için derebeyi arazisindeki Türk unsurunu da muti Kürt unsuru hâline getirmeyi sinifî menfaatının icabatından addeder. Bugün bütün Elaziz, Malatya Türk iken Kürtleşmiştir. Bugün bu hâl bütün şiddetiyle elân devam etmektedir. (…) Kürtçe konuşan birçok aşiretin isimleri de Türkçedir: Arslanuşağı, Koçuşağı, Ferhatuşağı, Laçinuşağı, Karaballıuşağı gibi. (…) Kürtler tarafından daimi taarruzlara daimi tecavüzlere maruz kalan Türk köyleri kurtuluş yolunun Kürtçe konuşan aşiretler içinde varlıklarını eritmekte bulmuşlardır.”[102]

“Kanunun (Tunceli kanunu) bugün Kamutaya sevk edilmesine sebep, ne bir isyan, ne de buna benzer anormal bir hâldir: ara sıra had nöbetlerle tepen müzmin bir hastalığı kökünden gidermektir. (…) Cumhuriyet hükümeti adet ve ananesi olduğu üzere tenkil değil tedavi tedbiri almaktadır.”[103]

“Dersimlileri Türk sananlar var… Ben de onları hiçbir zaman Türk sanmıyorum. Türk’te bedevilik, iptidailik, vahşet, merhametsizlik ve kan içicilik seciye hâlinde mevcut olamaz. Bundan başka, antropolojik evsaf ile Türk başkadır, Dersimli başkadır; Türkçe başkadır, Zaza dili başkadır. (…) Malumdur ki zirai ve iktisadi faaliyete dayanmıyan hiç bir temdih fayda vermez. Desek ki okutup yazdırmakla bir asırda bu ırkın vahşetini, hunharlığını, iptidailiğini ve atavik seciyesini yenebileceğiz. Fakat bu kartal yuvasında medeni adam yavrusu büyümez ki.”[104]

Ve Sabiha Gökçen’in itirafı:[105] “O zaman Diyarbakir Hava Alay Kumandanı olan Fevzi Uçaner bizi toplayıp vazife vermiş ve ‘tabancalarımızı unutmayalım!’ demişti. Ben de Ata’nın verdiği tabancayı şöyle bir yokladım. Hiç lüzûmu olmayacağı hissi vardı içimde. Kumandan bu arazide her zaman ‘mecburi iniş’ tehlikesi mevcut olduğunu sözlerine ilâve ediyordu. Ayrıca ‘Canlı ne görürseniz ateş edin’ emri almıştık. Asilerin gıdası olan keçileri dahi ateşe tutuyorduk.”[106]

ii) Bu kadar da değil!

4 Mayıs 1937’de Cumhurreisi Kamâl Atatürk riyasetinde (başkanlığında) toplanan Yüksek Müdafaa Meclisi, Dersim’de ne yapılacağının planını belirlemişti.[107] Bu çerçevede Yüksek Müdafaa Meclisi’nin ilk önemli faaliyetlerinden biri de, askeriyeye ek kaynak sağlamak için 1934’de kabul edilen 2425 no’lu gizli kanundur.

Konuya ilişkin olarak Fazilet Partisi’nin İstanbul Milletvekili Azmi Ateş’in soru önergesine TBMM Başkanı Ömer İzgi’nin verdiği yanıtla, 2425 no’lu Kanun üzerindeki gizlilik perdesi kaldırılırken; 3 Mayıs 1934 tarihli 7 maddelik ‘Milli Müdafaa Vekaletince 49.5 Milyon Liralık Taahhüdat İcrası Hakkında Kanun’la’, 8 senede, askeri yönden gerekli araç gerecin alınması ve emlakin inşasıyla tamiri için toplam 49.5 milyon liralık bir harcama planlandı.

Kanunun gizli olmasının en önemli niteliği de, 49.5 milyon liranın TBMM denetimi dışında bütçelendirilmesiydi. Kaynağın Maliye Vekilinin bono ihracıyla borçlanmasıyla karşılanması öngörülüyorsa da, 23 Mayıs 1934’te TBMM’ye sevk edilen tasarının 29 Mayıs’ta kanunlaşmasıyla, tütünden içkiye, çaydan cama, damga pulundan sinema biletine ve pamuk ipliğine kadar pek çok üründen belli bir miktarda ‘Milli Müdafaa Vergisi’ alınmaya başlandı.

Ve hemen ardından 14 Haziran 1934’te, ‘Türk kültüründen olan’ ve ‘olmayan’ ya da ‘anadili Türkçe olan’ ve ‘olmayan’ ayrımı yapıldığı için Anadolu’nun beşeri coğrafyasını yeniden değiştirecek İskân Kanunu kabul edildi ve yürürlüğe kondu.

Yüksek Müdafaa Meclisi, 1935 Haziran’ında yaptığı toplantıda da üç yıllık bir program belirledi. Bunun gereği Aralık 1935’deki kanunla, askeriyenin hava gücünü artırmada kullanılmak üzere 21.5 milyon liralık kaynak yaratmak amacıyla vergide yeniden artışa gidildi.

Ve yine ne tesadüf ki, TBMM’de, 21.5 milyon liralık vergi artışını öngören (2881 ve 2882 no’lu) Kanunların ardından, yine Aralık 1935’te Dersim’de kırımın idaresini kuran 2884 no’lu ‘Tunçeli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun da yasalaşıp, yürürlüğe kondu. Bu dönem, Milli Müdafaa Vekaleti’ne yani askeriyeye hep kaynak aktarılan yıllardı.

1936-1937 bütçesi 1 Haziran 1936’da yürürlüğe girdi, ama 12 gün sonrasında hemen 25 milyon 780 bin liralık ek bütçe yapıldı ve bunun 7.5 milyon lirası da yine Milli Müdafaa Vekaleti’ne ayrıldı. Nitekim Türk Hava Kurumu’nun kaynaklarıyla da askeriye desteklendi. Kurumun 1939 Haziran’ına kadar topladığı 69.7 milyon liranın 49.1 milyon lirası da askeriyeye aktarıldı.

MGK’nin önceli olan Yüksek Müdafaa Meclisi’nin gerekli esasları belirlediği ve bakanları dolayısıyla hükümeti görevlendirdiği program nedeniyle, askeriyeye gizli ve açık kanunlarla pek çok kaynağın aktarıldığı 1930’ların ikinci yarısı, Dersim’de devletin Tunç Eli’nin kırım harekâtının yoğunlaştığı yıllardı.

Karakol ve köprü yapmanın dışında sırf harekâtlar için milyonlarca lira harcandı. 100 günlük askeri harekâtın bütçesinin yaklaşık 1 milyon lira olarak belirlendiği dikkate alınırsa,[108] o günkü kriz ortamında bütçe içi ve dışı kaynakla desteklenen kırımın ekonomik maliyetinin önemli bir yekûn tutmuştu.[109]

iii) Dahası da var!

Dersim Katliamı’nda Nazi gazlarının kullanıldığı iddiaları devam ederken, yeni bir belge daha ortaya çıktı. Naziler tarafından hazırlanan bir raporda, katliam sırasında “Harekât bölgesinde beş bin insan öldürüldü” ifadeleri yer aldı. 

Tarihçi İsmail Küpeli, Nazi rejimi ile Türkiye ilişkilerini ortaya koyan belgeyi sosyal medya hesabından paylaştı. 1937-38’de Dersim katliamı ile ilgili dönemin Almanya’nın Trabzon Konsolosluğu’nun o tarihte hazırladığı raporda, “Harekât bölgesinde beş bin insan öldürüldü” ifadesi yer alıyor.

Raporda, “erkek çocuklar, yaş ve boyları dikkate alınarak harekât bölgesinde öldürüldüler” bilgisi paylaşılıyor. Ankara’nın Nazi rejimine olan sempati ve hayranlığına da ayrıca yer veriyor.

Dersim Katliamı’nda Nazi gazlarının ve ABD uçaklarının kullanıldığıyla ilgili daha önce yeni belgeler ortaya çıkmıştı. Belgelere göre Dersim Harekâtı, Nazi Soykırımı için laboratuvar işlevi gördü.[110]

Dersim’de zehir gaz kullanıldığını ilk Nuri Dersimi yazmıştı.[111] Daha sonra Türk Dışişleri Bakanlığı, Senato üyeliği ve 12 Eylül 1980 darbesinden önce Cumhurbaşkanlığını vekâleten yürüten İhsan Sabri Çağlayangil “itiraf” etmişti. Anılarında, Seyit Rıza ve arkadaşlarının hukuk dışı yollarla nasıl yargılandıklarını, Seyid Rıza’nın son anlarını ve son sözlerini anlatan Çağlayangil, tarihe not düşmüştü.[112]

Çağlayangil, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na verdiği röportajında şunları anlatır: “Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içerisinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu.”

Konuyla ilgili olarak 19 Kasım 2014’de Seyid Rıza’nın idam edilişinin 77’nci ölüm yıldönümünde, ‘Dersim Araştırmaları Merkezi’ (DAM) önemli bir belge açıklandı. Kalan Müzik’in de sahibi olan Hasan Saltık’ın arşivinden alınan belge, 19 Şubat 1942 tarihli olup, Başbakan İbrahim Refik Saydam tarafından dönemin Genelkurmay Başbakanı Mareşal Fevzi Çakmak’a yazdığı telgraftır. Telgrafta Saydam, “Kendi halkına kullanılan bu gazların toplu sivil ölümlere yol açtığı görülmektedir. Düşmana karşı bile kullanılmasına karşıyım,” diyor ve utanç duyduğunu vurgulayıp ekliyor:

“Bir hekim olarak, yakıcı ve boğucu gazların, düşman askerlerine bile uygulanmasına karşı olduğunu belirtmeliyim. Tunceli’de kullanılan bu gazların bir daha kullanılmaması için yasa teklifi hazırlamaktayız. Ön hazırlıklar raporunda ifade edildiği üzere kendi halkına kullanılan bu gazların toplu sivil ölümlere yol açtığı görülmektedir. Bir hekim olarak da, bir insan olarak da bundan utanç duyduğumu belirtmeliyim. Bir daha tekerrür etmemesi için gerekli yasal çalışmaları başlattığımı belirtmek isterim.”[113]

Harekâtın neye mal olursa olsun bir an evvel bitirilmesinden yana olan dönemin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, “Saldırıyı gerçekleştiren Kalan Aşireti ve diğer aşiretlerden bunun bedelini çok ağır şekilde ödetileceğinden hiç kuşku duymadığımı belirtmek isterim” diyecektir. Oysa bir saldırı söz konusu değildi.

Anlaşılıyor ki, Ankara Hükümeti “çıbanbaşı” olarak gördüğü Dersim sorununu kökünden hâlletmek için, zehirli gaz dâhil her türlü öldürücü ve boğucu silahı kullanmaktan çekinmeyecekti…

Yapılan arşiv çalışmasında bu gaza ve ülkeye nihayet ulaşabildik.

İlk belge Dördüncü Umumi Müfettişliğine ait. Müfettişlik Tayyare Alay Kumandanından yangın, Milli Müdafaa Vekâlet’inden de yakıcı ve boğucu gaz bombaları istiyor.

Dördüncü Umumi Müfettişi General Alpdoğan, resmi yazışmaların dışına çıkacak şekilde oldukça samimi ve duygusal bir telgrafı Başvekâlete (Başbakana) çekiyor ve şunları yazıyor:

“C: 27/3/937 gün ve 263 sayılı yüksek buyruklarına:

1-Tayyare Bölüğü bu gün Elâzize (Elâzığ’a) geldi. Çanakkale’den tertibine emir buyrulmuş olan jandarmaların Balıkesir’den bindikleri trenin dün hareket ettiği haberi de alındı. Her sıkıntılı zamanlarda vazifelerimizi kolaylaştırıcı ve bizleri kuvvetlendirici yüksek eli, yardımı yetiştirmekle minnetimizi artıran Hükümetimizin kudretli başı siz büyüğümüzü arzı şükrana müsaraat ederim.

2-Tayyare Alay Kumandanından yangın ve Milli Müdafaa’dan yakıcı ve boğucu gaz bombaları istedim. (BCA BMGMK (katalog numarası okunmadı)

Bu talep üzerine Milli Müdafaa Vekilliği (Milli Savunma Bakanlığı) Hükümet ve Maliye Bakanlığı nezdinden harekete geçer ve aşağıdaki gizli kararname çıkartılır.

Kararname: Hava Silahlanma Programının tahakkukunu temin maksad ile muhtelif cins Tayyare bombaları için muhtelif evsaftaki -Chloracetophenon, İperit ve saire gibi – gazlardan yirmi tonunun ve bunları bombalara koymağa mahsus Komple otomatik doldurma tesisatının Berlin Büyük Elçiliğimiz emrinde Vekalet Gaz Mütahassısı ile Ateşemiliter veya hava ateşemiz tarafından yapılacak inceleme üzerine verilecek kararla tayin edilecek. Almanyadaki firmalarından, tahmini tutarları olan 150.000 lirayı geçmemek üzre Almanya ile aramızda mevcut kliring mukavelesi hükmüne göre kliring yolile tediye edilmek şartile ve mahremiyet ve hususiyetine binaen 2490 sayılı Artırma, eksiltme ve ihale kanunun 46.ıncı maddesinin (K) fıkrası mucibince gizli pazarlıkla satın alınmasına izin verilmesi; Milli Müdafaa Vekilliğinin 26/ 7/ 1937 tarih ve 871 sayılı tezkeresile yapılan teklif ve Maliye Vekilliğinin 5/ 8/ 1937 tarih ve 3930 sayılı mutalaanamesi üzerine İcra Vekilleri Heyetince 7/ 8/ 1937 de onanmıştır.

7/ 8/ 1937

Reisicumhur/Kemal Atatürk

Nazi Almanya’sından 20 ton Chloracetophenon ve İperit vs. gazları ve bu gazları bombalara koymaya yarayacak otomatik tesisatları almak için Maliye Bakanlığı’na 26/7/1937 tarihinde 871 sayılı tezkere ile başvurur. (BCA BMGMK (katalog numarası,030 18 01 02 77 70 19) Maliye Bakanlığı, o zamanlar ticari ilişkilerin oldukça iyi olduğu Almanya’dan, 150 bin Türk lirasını geçmemek ve takas (klering) usulü ile ve eksiltme ve artırma yoluyla bu gazın alınmasına 5/8/937 tarihinde onay verir. Ayrıca Milli Müdafaa Vekilliği hükümetçe bir karar alınması için 27/7/1937 tarihinde Başbakanlığa’da başvurur. (BCA BMGMK (katalog numarası,030 18 01 02 77 70 19) 7/8/1937 tarihinde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in başkanlığından toplanan hükümet Nazi Almanya’sından 20 ton Chloracetophenon ve İperit vs. gazları ve bu gazları bombalara koymaya yarayacak otomatik tesisatları almayı hükme bağlar. (BCA BMGMK (katalog numarası,030 18 01 02 77 70 19) Maliye Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı’nın istediği 150 bin Türk lirasının kullanmasını serbest bırakır. (BCA BMGMK (katalog numarası,030 18 01 02 77 70 19)

Tabii bu gazı kullanacak uçaklara da ihtiyaç duyulacaktı. İlk uçaklar Marten cinsi olup ABD’den 1937’de 200.000 dolara satın alınacaktır. Bu konuda Milli Savunma Vekilliği, Hava Müsteşarlığı 2.’ci Şube Müdürlüğü 20/10/1937 tarihinde Başvekalete yazdığı yazıda:

“Amerikadan satın alınan Marten Bombarduman Tayyareleri son partisi müsteana diğerleri yurdumuza gelmiştir.

Bu Tayyarelerle yakında uçuşlara başlanacaktır. Bu Tayyareler için lazım olan bir yıllık malzeme cetvelleri tanzim edilmiştir. Bu listeler tutarı 200.000 Amerikan dolarıdır.

Bu miktar paradan 90.000 Dolarının (1)937 takvim yılında, mütebaki 110.000 Dolarının da (1)938 takvim yılında serbest döviz olarak sarf edilmesi ve bu malzemenin Vaşington Büyük Elçiliği tarafından alınması hususunda gereken Vekiller Hey’eti kararının alınmasına müsaade ve yüksek buyruklarınızı arz ederim.

M.M. V./Kazım Özalp” (BCA BMGMK (Katalog numarası,30 18 01 02 80 92 16)

Belgede kaç uçağın satın alındığı belirtilmiyor. 12 Mayıs 1938 tarihli Reisicumhur Atatürk’ün ve Vekiller Heyeti’nin imzasını taşıyan kararnamede, Heinkel bombardıman uçakları için muhtelif cins ve ebatta ve bedeli 300.000 Lirayı geçmemek üzere, İstanbul Zeytinburnu’nda kâin Nuri Killioğlu demir eşya fabrikasından pazarlıkla satın alınması için onay veriliyor.12 Mayıs 1938 tarihli, Reisicumhur Atatürk ve Vekiller Heyeti’nin (Hükümet üyelerinin) imzasını taşıyan kararnamede şunlar yazılı:

“Heinkel bombardıman tayyareleri için lüzum olan muhtelif cins ve ebad’da Heinkel tayyare bombasının, bedeli 300.000 lirayı geçmemek kaydile 2490 sayılı arttırma, eksiltme ve ihale kanununun 46 ıncı maddesinin K fıkrasına tevfikan İstanbulda Zeytin Burnunda kâin Nuri Killioğlu demir eşya fabrikasından pazarlıkla satın alınması; Milli Müdafaa Vekilliğinin 20/4/938 tarih ve 151/470 sayılı teklifi ve Maliye Vekilliğinin 11/5/938 tarih ve 13163/251/2595 sayılı mutaleanamesi üzerine İcra Vekilleri Heyetince 12/5/938 tarihinde onanmıştır.

12/5/1938

Reisicumhur/Atatürk ve Vekiller Heyeti” (BCA BMGMK (katalog numarası 033 83/83 41 7)

Savaştan yeni çıkmış ve oldukça yoksul olan bir ülke, kıt olan kaynaklarını, kalkınmasına değil de, neden bu kadar para harcayıp, zehirli gaz, uçak ve bombayı alıyor?! Bu sorunun tek bir cevabı var; Dersim’i bombalayıp haritadan silmek…[114]

iv) TBMM Dersim Komisyonu’nun 1937-38 Dersim olaylarıyla ilgili olarak belge isteğine ilk yanıt Başbakanlık’tan geldi ve sürgün edilen 15 bin kişiyle ilgili 2500’e yakın belge komisyona gönderildi. Başbakanlık’a gönderilen belgede, “Hırsızlık, yağmacılık ve haydutluk Dersim yöresinde anane hâlini almıştır” ifadelerine yer verildi. Belgeler arasında Dersim’le ilgili ilk davanın açılmasını sağlayan Ali Doğan’ın köyü Bornek dahil 3 köydeki katliamların kayıtları da yer aldı. Dönemin Ordu Müfettişi Orgeneral Kazım Orbay’ın el yazısıyla kaleme alıp 15 Ağustos 1938’de Başbakan Celal Bayar’a gönderdiği telgrafta; Bornek (Düzpelit), Zımbik (Çığırlı), Kırnik (Buzlupınar) ve Heç (Demirkapı) köylerinden 395 kişinin “asilere yardım ettikleri” gerekçesiyle öldürüldükleri belirtiliyor. Yazıda, “Muhtelif köylerden mukavemet görmesi üzerine haydutlara öteden beri yataklık ve şeriklik eden Zimbik, Hiç, Kırnık ve Bornak köylerinden 395 haydut ölü olarak ele geçirilmiştir,” deniyor.[115]

v) TBMM Dilekçe Komisyonu’nun talebi doğrultusunda Tunceli’de ilçe kaymakamlıkları ile köy ve mahalle muhtarlıklarında 1938 Dersim olayları ile ilgili bilgi ve belge isteyen Tunceli Valiliği, Hozat Kaymakamlığı’nın arşivinde 649 kişinin ölüm tutanağına ulaştı.[116]

vi) Dersim katliamından yaralı kurtulan Ali Doğan’ın Cumhurbaşkanlığı aleyhine açtığı davada Başbakanlık’a bağlı Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nden Tunceli’deki mahkemeye yollanan 1826 belge arasından, Ali Doğan’ın köyü Bornek dahil 3 köydeki katliamların kayıtları çıktı. Belgelerde Düzpelit, Çığırlı, Buzlupınar ve Demirkapı köylerinden 395 kişinin öldürüldükleri belirtildi.[117]

vii) Dersim katliamında 10 yakınını kaybeden Ali Akgün, 73 yıl sonra yargıya başvurdu. Akgün’ün savcılığa sunduğu Valilik imzalı belgede yer alan ifadeler kan donduruyor: “Kayıtlarda adı yazanlar 1938 harekâtında imha edildi.”[118]

viii) Genelkurmay Başkanlığı’nın, TBMM Dilekçe Komisyonu’nun bünyesinde kurulan Dersim Alt Komisyonu’na teslim ettiği 10 bin 650 askeri belge arasında ölümlere de yer verildi. 3. Ordu Müfettişi Orgeneral Kazım Orbay’ın 4 Kasım 1938’de Genelkurmay’a gönderdiği yazıda, sadece 3. Ordu tarama bölgesinden 17 günlük manevra harekâtı için “Tarama bölgesi içinden ölü, diri 7954 nüfus çıkarılmıştır. 4. Umum Müfettişliği’nden isimleri verilen 101 kişiden 75’i ele geçirilmiştir,” deniliyor.[119]

ix) Yine 4. Dördüncü Umum Müfettişlik raporuna göre, 13 bin 160 sivil ölü var. Sürgüne gönderilen hane sayısı 2 bin 258. Kişi sayısı ise 11 bin 818.[120]

IV. AYRIM: DEVLET GERÇEĞİ

29. §) Öncesi malum; devamında “Tunceli Kanunu” çık(arıl)ıyor. Eşine kolay kolay rastlanamayacak türden. Hukuk bütün kurum ve uygulamalarıyla yerle bir; yasanın bazı maddeleri şöyle:

1) Atanacak komutan-vali, aynı zamanda umumi müfettiş, yani sıkıyönetim komutanı.

2) Komutan Tunceli ve çevresindeki yedi ilde memurları görevlerinden atabiliyor, ceza verebiliyor.

3) Tutuklananlara, tutukluluk nedeni bildirilmiyor. İddianame ve yargılama beş günde bitiyor. Karara Yargıtay yolu kapalı. Buna idam cezası dahil. İdamın infazına komutan karar veriyor.

4) Kürtçe konuşmak yasaklanıyor.

5) Komutan gerekli gördüğü insanları il sınırı dışına çıkartabiliyor, yani sürgün.[121]

Yani hak, hukuk laf ola, beri gele; dün[122] ve bugün![123]

Öncelikle Kemal Burkay’ın, “Cumhuriyet döneminde Kürtler bakımından var olan sorun ve yaşadıklarımız, Dersim’den sonra da süregelen tüm bu acılı olaylar, Kürt halkının temel hak ve özgürlüklerini tanımayan, dil ve kültürlerini yok ederek onları Türkleştirmek isteyen böylesi yanlış bir politikanın ürünüdür. Adil ve eşitlikçi bir çözümü başaramayan Cumhuriyet yönetiminin, Kemalist rejimin bu politikası çok zalim uygulamalara ve kanlı, acılı olaylara yol açtı,”[124] notunu düştüğü devlet politikasına gelince…

Mustafa Kemal Türkiye çapında yeni bir dönemi başlatmak kararında olduğu için sert önlemler istemektedir. Bunu Başvekili Fethi Okyar’la yapamayacağını anlamıştır ve İsmet Paşa’yı göreve çağırır.

İsmet Paşa’nın ilk icraatı Takrir-i Sükûn Kanunu’nun çıkarılması ve ardından “İstiklal Mahkemeleri”nin kurulması olur. O dönemde etkili bir muhalefet yapmaya hazırlanan Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası da kapatılır. Basına yönelik ağır baskılar gündeme gelir. Önde gelen muhalif gazeteciler tutuklanırlar ve idam talebiyle yargılanırlar. İsmet İnönü bu dönemin mimarlarından birisidir. Aradan 12 yıl geçer. Artık gündemde Dersim vardır. İsmet İnönü de dönemin başbakanı olarak yöreye gezi yapar ve bir de rapor hazırlar.

Dersim’e sefer artık kaçınılmaz hâle gelmiştir. İlk adım 1937’de atılır. Seyit Rıza, oğlu ve yakınları tutuklanırlar. Direniş bastırılır.

İsmet İnönü, Meclis’te yaptığı konuşmada amacın gerçekleştiğini ve artık yeni bir harekâta gerek olmadığını şu sözlerle dile getirir: “Arkadaşlar; mukavemet vaziyetini bertaraf ettikten sonra halkının refah ve serbestisi için takib edilen programa devam ediyoruz.”

Bu konuşmanın yapıldığı tarih 18 Eylül 1937. Aynı akşam Atatürk, İnönü’yü İstanbul yolculuğuna davet eder ve o gece onu istifaya çağırır. O görüşmeyi Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a şöyle anlatır: “Gel… gel… meseleyi hâllettik, otur da anlatayım… İnönü ile yalnız kalınca ‘Ne yapacağız’ diye söze başladım, iki eliyle yüzünü kapadı, heyecanlanmıştı. Teskine çalıştım. ‘Sakin ol da meseleyi sükûnetle konuşup hâlledelim’ dedim ve şöyle devam ettim: Görüyorum ki sen çok yorgun ve hastasın, uzun zaman istirahate ihtiyacın var, bu itibarla mesai arkadaşlığımıza bir süre ara vermemiz muvafık olacaktır. Ayağa kalktı, yorgun ve uykusuz olduğundan bahsederek sofrada bulunamayacağını söyledi.”

Bu kez yeni katliamı gerçekleştirmek üzere İsmet İnönü gider yerine bu işi yapacağına inanılan Celal Bayar gelir. Bayar da görevini “layıkıyla” yerine getirir. Önce Seyit Rıza ve yakınları idam edilir. Sonrasını Bayar şöyle tanımlar: “Bu münasebetle ordumuz Dersim için vazife alacak ve umumi bir tarama harekâtı ile tedip kuvvetlerine destek olarak bu meseleyi kökünden söküp atacaktır…”[125]

4 Mayıs 1937’de toplanan Bakanlar Kurulu ‘Dersim Tenkil Harekâtı’na Dair Karar’ adında özel bir kararname çıkardı.

“Gayet Gizlidir” mührünü taşıyan bu kararın alınmasına bizzat Mustafa Kemal başkanlık etmişti. Bu karar, bir halkın kaderini belirliyordu. Kararda; “Yalnız taarruz harekâtıyla bölgeye girip ilerlemekle hiçbir şekilde hedefe ulaşılmaz. Amaç silah kullananları yerinde imha etmek, köyleri tahrip etmek, aileleri oradan uzaklaştırmaktır,” deniliyor. Osmanlı döneminde sefer edilip, zafer alınmayan Dersim’e yeni bir sefer kararı alınıyordu.

Bu sefer yalnız boyun eğdirme, yola getirme seferi değil. Bu sefer bir milleti, bir inancı yok etme seferiydi. Bu oturumda alınan kararda da belirtildiği gibi yakma, yıkma; yani katliam seferiydi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 25 Aralık 1935 günkü oturumda 37 maddelik bir kanun onaylanır. Dersim’in adı Tunceli olarak değiştirilir ve bu kanun 2 Ocak 1936’da Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girer. Kanunun adı ‘Tunceli Kanunu’dur.

Kanunun görüşülmesi için hazırlanmış tasarıyı açıklayan CHP Genel Sekreteri ve zamanın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya; son 50 yıl içinde Dersim’e 11 askerî sefer yapıldığı hâlde zafer alınmadığını ve sorunların devam ettiğini anlatır.

Çeşitli ırkları ve inançları içinde barındıran Osmanlı, son döneminde milli uyanışlarla karşılaşmış, Balkanlar başta olmak üzere bazı ulusların mücadeleye girişmesi, kendi devletini kurması Osmanlılara toprak kaybettirmişti. İttihat ve Terakki adıyla örgütlenen Osmanlı aydınları elde kalan topraklarda Türklük bilincini yaymak için harekete geçmişlerdi.

Osmanlı’nın son döneminde yönetime hâkim olan İttihat ve Terakki, Osmanlı devletini savaşa sürükleyip Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkınca, siyasi hayatı da sona erdi. Onun mirası üzerine kurulan, Türk milliyetçiliği ideolojisini devralan Mustafa Kemal ve arkadaşları, cumhuriyetin kurucusu oldular. Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki örgütünün ideolojisi olan tek millet, tek devlet idealini gerçekleştirmek için mücadeleye girişti. İşgalci kuvvetlere karşı kullanılıp duvara asılan silahlar bu sefer de Türk olmayan diğer milletlere karşı kullanıldı. Önce gayrimüslimler (Ermeniler, Rumlar) temizlendi daha sonra yola gelmeyen “öz kardeşler”i yola getirmek için mücadele başlatıldı.

Türkleştirme hareketi resmî politika hâline getirildi. Farklı kültürler ve inançlar yok sayılarak, herkesin Türk olduğu şeklinde propaganda yürütüldü. Direniş gösterip Türklük potasında erimeye karşı direnen Kürt halkına karşı çeşitli aralıklarla katliamlara girişildi. Bu erimeye, yok olmaya karşı öz benliğinde ve kültüründe ısrar eden Dersim hakkında raporlar yazıldı.

Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in 1926’da hazırladığı raporda; “Dersim’in çıban başı olduğu, en kısa zamanda bir daha zuhur bulmayacak şekilde ameliyat edilmesi gerektiği” biçiminde tavsiyelerde bulunulur.

Mareşal Fevzi Çakmak Eylül 1930’da hazırladığı raporunda “Dersimli, okşanmakla kazanılmaz. Dersim’de Kürtlük bilinci gelişiyor,” diyor ve askerî tedbirler alınması ve “Reislerin batıya sürülmesini” öneriyordu.

CHP’li İbrahim Tali’nin 1930’da hazırladığı raporda bu hazırlıklar çok daha bir netlik kazanır; “Elazığ’da bir bombardıman uçak filosu bulundurularak, rahat durmayan veya hükümetin emirlerine karşı gelen aşiretleri ve köyleri seri bir surette bombalamak, ziraat ve hayvanlarını imha etmek ve rahatça ikamelerine mani olmak” için gerekli askerî hazırlıkları yapılmasını öneriyor.

1934 tarih, 2510 sayılıMecburi İskân Kanunu’nda alınması gereken tedbirler şöyle sıralanır:

1) Bölge halkının batıya sürülmesi.

2) Dersimlilerin Türklerin içine yerleştirilmesi.

3) Türklük bilincinin verilmesi.

4) Türkçe’nin en kısa zamanda öğretilmesi.

Bu raporlar yalnızca birkaçı. Hasan Reşit Tankut, Niyazi Sevgen, İsmet İnönü, Abidin Özmen, Celal Bayar, General Alpdoğan gibi birçok devlet adamının çeşitli raporlar yazdığı bugün biliniyor.

Bütün bu raporlarda askerî tedbirler ve yer değiştirme tavsiyelerinde bulunulur.

Bu raporlar gibi daha birçok yönlü raporlar yazılır; Alevîlik üzerine, Türklük üzerine, dil üzerine.

Bu yolda Dersim için ayrı bir yönetim (Umumi müfettiş) biçimi oluşturulur. Dersim’i yöneten umumi müfettişe çok büyük yetkiler verilir. Umumi müfettiş bir korgeneraldir. Bu korgeneral aynı şekilde bölgedeki askerî birliklerin komutanıdır, CHP’nin il başkanıdır ve validir. Umumi müfettişin yetkileri bir bakanın yetkilerinden çok fazladır.

Vali, yani umumi müfettiş istediği köy, şehir ve kasabanın adını değiştirir, sınırlarını yeniden belirler, istediği kişiyi sürgün eder veya tutuklar. Vali istediğini görevden alır veya yeniden tayin eder.

Umumi müfettişin denetiminde gerekli askerî yığınak yapılır. “Tehlikeli” köyler ve bölgeler tespit edilir. İmhadan sağ kalanların sürgün edileceği yerler ayarlanır.

4 Mayıs 1937’de alınan kararla Dersim’in dize getirilmesi için 12. sefer başlatılır ve bu sefer katliamla sonuçlanır. Görüldüğü gibi devletin Dersim’e yönelik katliam hazırlığı 1938’den yıllar öncesinden başlıyor. Dersim halkının imha ve asimilasyona karşı direnişi katliam için sadece küçük bir gerekçe oluşturmaktadır.

38 Dersim harekâtında devletin bütün yöneticileri tek millet yaratmanın gereğini yaptılar. Hazırladıkları raporlarda ortaya çıkan ırkçı, şövenist, asimilasyoncu Türkleştirme politikaları, devletin stratejik hedefini yansıtmaktadır.

12. seferin sonucunu zamanın devlet yöneticileri kendi ağızlarından itiraf ettiler: Kan, gözyaşı ve sürgün. Zamanın emniyet müdürü İhsan Sabri Çağlayangil; “Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların içinde bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu,” dedikten sonra ekliyor: “Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi. Dersim böyle bitti…”[126]

Ayrıca röportajın kamuoyuna yansıyan kısmında Çağlayangil şunları da ekler: “Kanlı bir harekât oldu. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi. Bugün Dersim’e rahatça gidebilirsiniz. Jandarma da girer, siz de girebilirsiniz.”[127] “Atatürk olayla ilgileniyor ve ilgililere kesin talimat veriyor: “Bu meseleyi kökünden hâllediniz.”[128]

30. §) Meseleye ilişkin birkaç çarpıcı veri daha!

i) Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, “Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı kuvvetin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim daha çok bir koloni gibi nazara alınmalı, ıslahatın ilk safhasını reislerin, bey ve ağaların, seyitlerin bir daha gelmemek üzere Batı Anadolu’ya nakli, reisleri alındıktan sonra halkın da şerir olanlarının Dersim’den çok uzak olan ovalara sevk ve Türk köyleri içerisinde dağıtılması oluşturur,”[129] derken Dersim Harekâtı’na pilot olarak katılan Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen de ekliyor: “Yaşadıkları yerler iptidai idi. Konut denecek hâlleri yoktu. Onları daha iyi bir yaşama kavuşturmak için başka yerlere yerleştirildiler. Atatürk’ün gayesi buydu. Daha insanca yaşamalarını istiyordu Atatürk.”[130]

Yine Şükrü Kaya da 1932’de İçişleri Bakanı iken hazırladığı raporda, “Kuzey Dersim halkı batıya göç ettirilmelidir. Askeri harekât başlamadan önce tüm silahlar toplanmalıdır. Yerli memurlar casustur. Dersimlilere kendilerinin aslen Türk olduklarını öğretmek lazımdır. Uçakların talim uçuşları Dersim üzerinde yapılmalıdır,” diyordu.

ii) Diyarbakır Valisi Cemal Bey de Dersim’de yaptığı incelemelerin ardından Ankara’ya şu raporu geçti: “Dersim seyahatimde; Türkçe bilmeyene ve Kürt tipine rastlamadım. Sünnîler, Alevîlere Kürt, Alevîler de Sünnîlere Türk derler. Kürtlerle komşu Dersim Alevîlerinde Türkten başka bir millet oldukları kanısı vardır ve memurlar dahi bu hataya düşmüşlerdir. Dersimliler öldürülmekten, göç ettirilmekten korkuyorlar.”

Bölgedeki eşkıya sayısı 1000 olarak gösterilirken, bölgedeki asker sayısı şöyleydi: “122 Subay, 36 askerî memur, 4683 er, 234 gayri muharip er, 828 hayvan, 545 çeşit araba, 259 çeşitli motorlu araç, 4323 tüfek, 261 hafif makineli tüfek, 32 ağır makineli tüfek, 12 dağ topu, 709 bin 965 tüfek mermisi.”[131]

iii) Dersim’deki harekâtın her ne kadar isyanı bastırmak için yapıldığı söylense de yayımladığımız belge ve fotoğraflar, aslında bu askeri harekâtın çok önceden planlandığını ortaya koyuyor. Bu belgelerin en önemlisi ise 1938’deki harekâttan tam 5 yıl önce 1933’te eski adıyla Jandarma Umum Kumandanlığı’nın hazırladığı “gizli” eylem planıdır.

Yalnız 100 adet basılan, üzerinde “gizli ve zata mahsustur” yazılı kitapçıkta Dersim’in tarihi, coğrafi ve demografik özelliklerinin yanı sıra ‘asayişsizliği’ ile ilgili de bilgiler yer alıyor. Ayrıca Dersim’le ilgili hazırlanan altı rapor da kitapçıkta mevcut. Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in raporuna göre, “Dersim halkı son derece zeki, kurnaz ve hileci. Aynı zamanda çıbanın başı…” Dersim’deki asayiş sorunlarının tek tek sıralandığı kitapçıkta bölgenin itaatsizliğine de değiniliyor.

Kitapçık iki ana bölümden oluşuyor. Dersim’i tanıtmak ve Dersim’in asayiş vaziyeti. İlk bölümde, Dersim’in coğrafi vaziyeti, yolları, suları, nüfus vaziyeti, ırki, iktisadi, zirai, idari, mali, askerlik ve aşiret vaziyetleri anlatılıyor. İkinci bölümde ise Dersim’in asayişsizliği anlatılırken, bu konuda alınacak ıslahi esaslar ve bu çalışmanın safhaları anlatılıyor. Dersim’den hangi aşiretlerin çıkarılacağı planları da yapılmış. Hazırlanan plandaki çarpıcı ifadelerden bazıları şöyle:

“Dersim kıt’ası ahalîsi, menaatı mevkiiyeleri hasebile alelekser yaptıkları yanlarına kâr kaldığından bundan cüret alarak hükümete inkiyat (boyun eğmek) etmiyor, vergi ve asker vermiyor…

Dersimlilerin cidden ıslahı için ittihaz (tutma, sayma) icrası labut tedabire gelince: Muhtemelen her mukavemeti hesap ederek bunu kıracak kadar 4. ordudan (20. tabur) kuvvet tahsisi…”

Kitapçıkta bazı raporlara da yer verilmiş. Bunlardan biri de Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in raporu. O raporun bazı bölümleri de şöyle:

“Seyit Rıza’nın bütün aşiretleri ittifakına alması ve harekete şubatta geçmeleri ihtimali hakkındaki keyfiyeti teyit ve tevsik kabil olmamıştır. Yakın bir mülakatın vereceği netayiç ve malumatı arz edeceğim gibi Dersim gittikçe Kürtleşiyor, mefkûreleşiyor (ülkü, ideal), tehlike büyüyor…

Dersim, hükümeti Cümhuriyet için bir çıbandır…

Raporun ardından çıkarılan bir de şu sonuç kitapçığa eklenmiş: “Dersim, Türkiye için cehalet, maişet darlığı, dahili ve harici tesvilat ve Kürtlük temayülatı ile bulaşmış, tehlikeli bir çıbandır. Bu çıbanın kat’i bir ameliyeye tabi tutulması lazımdır…”

“Dersim halkı cahildir. Bununla beraber şekavete, tecavüze, soygunculuğa, asıl müessir rüesa olmuştur” diye başlayan bölümün sonunda ıslah çalışmalarının safhaları şöyle anlatılıyor: “Ana yolların inşası, silahların toplanması, reislerin, bey ve ağaların, seyitlerin bir daha gelmemek üzere Garbi Anadolu’ya nakli…”

İsmet İnönü’nün hazırlattığı 1935’teki raporda ise özetle şunlar yazıyordu:

“Erzincan’da Dersim Kürtlerine karşı vaktiyle set olan Türk köyleri dağılıp zayıflayarak ve Ermeniler kâmilen (tamamen) kalkarak Dersimlilerin istilasına karşı meydan tamamen boş kalmıştır. Köyler Dersim’in semiz halkı ile süratle dolmaktadır. Bu köyler Dersim çapulcu kollarının içeri yayılması için menzil ve yatak rolü yapmaktadır… Dersim vilayetinin yeniden teşkiliyle askeri bir idare kurulması ve ıslahın bir programa bağlanması lazımdır. 1935 ve 1936’da yolları, karakolları yapılacaktır. 1937 ilkbaharına kadar hazır olursa mürettep ve seferber 2. Fırka Kuvvet ilbaylığı emrine 1937 ilkbaharında verilecektir.”

Celal Bayar da başbakan olduğunda 1936’da Dersim de dahil bölgeyi gezerek bir ‘Şark Raporu’ hazırladı. Raporunun girişinde şu ifadeler yer alıyordu: “Hariçten sokulmağa çalışılan politikanın muzır cereyanlarını kırmak ve bu yurddaşları ana vatana bağlamak için devamlı çalışmak ister. Kendilerine, yabancı bir unsur oldukları resmî ağızlardan da ifade edildiği takdirde, bizim için elde edilecek netice, bir aksülamelden ibaret olabilir. Bugün Kürt diye bir kısım vatandaşlar okutturulmamak ve devlet işlerine karıştırılmamak isteniliyor. Bunu bir sisteme bağlayarak, kendilerine sarih talimat verilmesini çok yerinde ve faideli bir tedbir olarak telâkki etmekteyim.”[132]

iv) 1937-1938 sonrasında bölgeye düzenlenen askeri harekâtın ardından çıkarılan kanunla bölge insanına özel bir kimlik verildiği ortaya çıktı. Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ü ziyaret eden 81 yaşındaki Elif Gündüz bu gerçeği ortaya çıkardı; 1939’da düzenlenmiş ve üzerinde “Meccani, 3323 sayılı kanun hükmüne tevfikan Tunceli Vilayeti halkına mahsus” yazılı kimliğini Aygün’e teslim etti.

Aygün, Tunceli Kanunu’nun 1936’da çıkarıldığını hatırlatarak, “Ancak bu kimlikler sürgüne gönderilen Dersimlilere, askeri harekâtın bitmesinin ardından 1939’da verilmiş. Amaç, başka bölgelere gönderilen Dersimlileri bu kimlikle takip etmek, resmi makamların işlerini kolaylaştırmak. Uygulamada fişleme mantığını görmek mümkün,” dedi.[133]

Elif Gündüz, 7 yaşında tanık olduğu dramı “Babamı götürdüler, Zini Gediği’nde vurmuşlar. Annem, ben ve 2 kardeşim katarla Kastamonu Daday’a sürgün edildik. Verdikleri farklı kimlikle bizi damgaladılar,” diye anlatıyor![134]

v) Dersim harekâtı sürerken hükümetin basında çıkan haberlere de sansür uyguladı. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, medyanın yayınlarından rahatsızdı. Aşiret reislerinin yakalanması gazeteler tarafından “Bütün reisler yakalanacak, Tunceli boşaltılacak, halk sürülecek” şeklinde duyurulmuş, bu da özellikle dış medyada dikkat çekmişti. Yurtdışında Türkiye’de asayişin İspanya kadar bozuk olduğu yönünde haberler çıkması, Dersim olaylarından bahsedilmesi dönemin hükümetini rahatsız etti. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, ‘Riyaseti Cumhur Umumi Kâtipliği’ne 29 Ağustos 1937’de genelge gönderdi.

Genelgede Dersim harekâtının amacını, Şükrü Kaya şu sözlerle anlatıyor: “Hükümetin programı, adetleri mahdut müsellah asileri ele geçirerek Cumhuriyet Adliyesi’ne tevdi etmek ve orada yol, köprü, mektep, karakol ve kışlalar yaparak bir taraftan Cumhuriyet kanunlarının hâkimiyetini tesis etmek, diğer taraftan da Cumhuriyet’in temin ettiği huzur, refah ve medeniyetten bu zavallı, cahil ve görgüsüz vatandaşları da istifade ettirmektir.”

Şükrü Kaya bu izahatla, medyaya ‘Dersim andıcı’ yayımlıyor. Gazete sahip ve yöneticilerine iletilen beş maddelik uyarı şöyle:

“1) Dersim havadislerini ve hadiselerini yalnız bu nokta-i nazardan tetkik etmek.

2) Askeri harekâttan bahsetmemek.

3) Hükümetin evvelce derpiş etmiş olduğu programın tatbik edileceği ve neticenin yakında kat’iyetle elde edileceği fikrini yaymak.

4) Müsellahan bu harekete iştirak edenlerden başkaları hakkında hiçbir suretle idareten bir karar alınmayacağını yazmak.

5) Dersim havadislerini ikinci, üçüncü sayfalara intikal ettirerek vak’ayı hattı layıkına icra etmek.”[135]

IV.1) “DERSİM GENERALİ” SEYİD RIZA

31. §) Yaşamıyla hepimize; Ömer Muhtar’ın, “Biz ölsek de kazanırız ve siz kaybedersiniz!”; Lucretius’un, “Ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum; o hâlde korkacak ne var”; Martin Heidegger’in, “Ölüm, bütün hayatı kucaklayan ve ona sorumluluk getirerek değer katan bir fenomendir”; Samed Behrengi’nin, “Herkes ölür ama yalnızca bazıları gerçekten yaşar,” sözlerini anımsatan Seyid Rıza resmi tarihin yalanlarıyla baş edemese de; diz çöktüremediği bir direnç figürüdür.

Bazen “Erzincan’ın kurtarıcısı”, “Dersim generali”[136] diye anılan Seyid Rıza hakkında; bazen de “devletin olumsuz propagandalarında sünnetsiz oluşuna ilişkin ifadeler kullanılmış”tır![137]

Devlet yaygaralarını bir kenara bırakırsak Seyid Rıza, 1915’te 30 bin Ermeni’nin Erzurum üzerinden Ermenistan topraklarına ulaşmasını sağlar. Bunun yanında Koçgiri katliamında kaçan Kürt Alevîler, Dersim dağlarına sığınarak kurtulurlar.

Rus işgali dönemi gelip çattığında Seyid Rıza, Osmanlı hükümetiyle anlaşma yapar. Böylece Seyid Rıza, 12 aşiretin en seçme silahlı adamlarını cepheye sürer. Rusların Dersim’e doğru ilerlemesinin önüne set çeker. 12 günlük bir saldırı planından sonra, Erzincan muhasara altına alınır. Böylece Erzincan kurtulur.

“Seyid Rıza, artık Osmanlıların nezdinde bir kurtarıcıydı. Alkışlanıyor, devletçe kutsanıyordu. Armağan, unvan ve övgülere boğuluyordu, bir ‘fatih’ muamelesiyle taltif ediliyordu. Vatan ‘minnettardı’ ona…

Karabekir, Seyid’in üniformasını giymesine bizzat yardım ediyor, apoletlerini kendi elleriyle düzelttikten sonra, yakasına bir de, ‘memlekete üstün hizmetlerinin nişanesi’ olarak madalya takıyordu. Seyid Rıza, artık apoletli, nişanlı bir paşaydı…

Devletin, şükran ve minnet duygularının anlatımı bu kadarla da kalmıyor, Kara Kazım Paşa, Seyid Rıza’yı makam arabasına alıp, Erzurum’daki karargâhına götürüyor, izzet-i ikramlarla ağırlıyordu.

Seyid Rıza sonra törenlerle Dersim’e uğurlanıyordu. O, şimdi Dersim Generali unvanıyla bir başka efsaneydi.”[138]

Rusların ilerlemesini canları pahasına önleyen Dersim halkı, daha sonra “çıbanbaşı” ilan edilerek imha edilir. Seyid Rıza’ya “derebey, şaki başı ve sergeder” sıfatı verilerek, ne yazık ki asılır. Aynı ihanet, 23 Kasım 1925’de Elazığ’da, Binbaşı Hasan Hayri Bey’in de başına gelir. O gün Hasan Hayri Bey şunu diyecekti: “Ey Kürt Halkı! Bizden de ibret alın ve bilin ki, dünyadaki en güvensiz söz, Kemalistlerin verdiği şeref sözüdür”…

 “Mustafa Kemal’in haberi olsaydı Seyid Rıza ve arkadaşlarının idamı olmayacaktı” yalanıyla toplumu kandırmaya çalışıyorlar. Oysa yazılan ve çizilenler raporlar her şeyi ortaya koymaya yeter, artar bile.

1934 İskân Kanunu, 1935 Tunç-eli Kanunu ve 4 Mayıs 1937’de Tunceli Tenkil Harekâtına Dair Bakanlar Kurulu Kararı, bizzat Mustafa Kemal’in emriyle çıkarılmıştır. Bu karar ve kanunların altında Mustafa Kemal’in ıslak imzası vardır.

1 Kasım 1938’de, dönemin Başbakanı Celal Bayar’a Dersim soykırım başarısından dolayı tebrik mektubunu göndermiştir. Onlarca belge ve konuşmayı bulup yazabiliriz.

Seyid Rıza kan dökülmesini istemiyor. Mektuplar yazıyor.[139] Mektuplarında katliam olmasın diye adeta yalvarıyor. Seyid Rıza’nın 14 Haziran 1933’de Elazığ Valisi’ne gönderdiği ilk mektup ise şu cümlelerle başlıyordu: “Hürmet ve tanzimle elerinizden öperim. Uğradığımız haksızlığın boyutlarını arz etmeye mecbur kaldım…” Buna benzer birçok mektup mevcuttur. Ancak imha kararı veren Cumhuriyet hükümeti soykırım kararını uygulayacaktı.

Seyid Rıza, 20 Mayıs 1937’de Alpdoğan Paşa’ya ise şöyle bir mektup yazıyor:[140] “Kan dursun yeter ki! Beni ve aşiretimi, Erzurum’a yollayın. Ya da hükümet benden şüphe ediyorsa Halep’e gideyim. Veyahut Türkistan’a geri gönderin.”[141]

Bunların yanında “Cumhurbaşkanlığı arşivinde ortaya çıkan belgelere göre, Dersim lideri Seyit Rıza ile devlet arasında müzakere ve pazarlıklar yapılmış”ken;[142] Seyit Rıza ile hükümet kuvvetleri arasındaki son temas 16-17 Ağustos gecesi Bahtiyar mıntıkasında yaşandı. Çatışma sırasında, Seyit Rıza’nın oğlu Şeyh Hasan, ikinci karısı Bese ve üç torunu öldürülmüş, Seyit Rıza kaçmayı başarmıştı. Seyit Rıza 26 Ağustos’ta Bahtiyar Aşireti Reisi Şahin’in kendi adamlarınca öldürüldüğünü duyunca muhtemelen yenilgiyi kabul etti ve 10 Eylül 1937’de Erzincan 5. Jandarma Bölük Komutanlığı’na bağlı bir karakola teslim oldu. 1918’de Osmanlı ordularıyla birlikte Rus ve Ermenilerden kurtardığı Erzincan’ın kendisini kurtaracağını ümit etmiş olmalıydı.

Seyit Rıza’nın yakalanması üzerine Cumhurbaşkanı Atatürk, Başbakan İnönü, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve 3. Ordu Müfettişi Kazım Orbay, General Alpdoğan’a kutlama mesajları gönderdiler. Gazeteler olayı “Dersim’in en ileri ve son sergerdesi yakalandı” diye kamuoyuna müjdeledi.

Seyit Rıza ve arkadaşlarının (toplam 58 kişi oldukları sanılıyor) duruşması 18 Ekim 1937’de Elazığ’da başladı. Ahmet Emin Yalman’ın Tan gazetesine göre, ilk günkü duruşmada Seyit Rıza ve adamlarının 20/21 Mart 1937 gecesi Kahmut Köprüsü’nü yaktıklarını iddia eden şahit ifadesine Seyit Rıza “Allaha, devlete karşı gelmek için kudurmuş muyum ben!?” diye haykırarak itiraz etmişti. Gazetenin 23 Ekim 1937 tarihli nüshasına göre ikinci duruşmada Seyit Rıza’nın torunu Zeynel, dedesinin 60 silahlı adamla birlikte olduğunu anlatmıştı. Bu tanıklık Seyit Rıza’yı şaşırtmış, durumu açıklamakta zorluk çekmişti. Ama diğer aşiret reisleri çözülerek bazı itiraflarda bulunmuşlardı. 2 Kasım tarihli Tan’da, 1 Kasım tarihli üçüncü duruşmada da benzer olayların yaşandığı ama zanlıların bütün suçlamaları reddettiği yazıyordu. Benzer durumlar diğer duruşmalarda da yaşanacaktı.

16 Kasım 1937 tarihli Tan gazetesi ise acı sonu ilan ediyordu: “Tunceli hadisesine ait muhakeme hitam bulmuştur [bitmiştir]. Tunceli’de isyan eden 58 suçluya ait karar tefhim edilmiştir. Bu karara göre suçlulardan 11’i idama mahkûm olmuş fakat içlerinden dördü hakkında idam cezası yaşların geçkin olmalarından dolayı 30 sene ağır hapse tahvil edilmiştir. Diğer yedi idam mahkûmları şunlardır: Seyit Rıza ile oğlu Hüseyin ve Seyhanlı Aşireti reisi Hasso Seydi ve Yusufhanlı Aşiret reisi Kamer oğlu Fındık ve Demenanlı aşiret reisi Cebrail oğlu Hasan, Kureyşanlı Ulikeye oğlu Hasan ve Mirza Ali oğlu Alidir. İdam hükümleri bu sabah infaz edilmiştir. 14 suçlu hakkında beraat kararı verilmiştir. Diğer suçlular da muhtelif ağır cezalara mahkûm olmuşlardır.”

Seyit Rıza ve arkadaşlarının yargılanması ve idamını o sırada Malatya Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil yürütmüştü. Çağlayangil’e göre mahkemeler bazen otomobil farlarının ışığında yapılmış, okuma-yazma ve Türkçe bilmeyen sanıklara ne iddianame, ne avukat verilmiş, asabilmek için en az 75 yaşında olan Seyit Rıza’nın yaşı 57’ye indirilmiş, oğlunun yaşı da 17’den 21’e çıkartılmış, Alpdoğan Paşa, idam kararının yazılacağı boş kâğıdı önceden imzalamıştı. İdamlar 14 Kasım’ı 15 Kasım’a bağlayan pazartesi günü, gece yarısı Elazığ’ın Buğday Meydanı’nda infaz edilmişti.

İhsan Sabri Çağlayangil, idam anını ise şöyle anlatmıştı: “Kararlar okununca sanıklar ilk anda anlamadılar. ‘İdam tunne’ diye bir velvele koptu. Biz Seyit Rıza’yı aldık. Otomobilde benimle polis müdürü İbrahim’in arasına oturdu. Jeep jandarma karakolunun yanındaki meydanda durdu. Seyit Rıza sehpaları görünce durumu anladı. -Asacaksınız; dedi ve bana döndü. ‘Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin?’ Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü. Savcı namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi. Son sözünü sorduk. ‘Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz’ dedi. Bu sırada Fındık Hafız asılırken görmesin diye pencerenin önünde durdum. Fındık Hafız’ın idamı bitti. Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Etrafta hiç kimse yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa bağırdı: ‘Evladı Kerbelayıh. Bihatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir’ dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. Çingene’yi itti, ipi boynuna geçirdi, sandalyeye ayağı ile tekme vurdu ve kendini astı. Gömüleceği yer türbe olmasın diye cenazesi de yakıldı…”[143]

Çağlayangil, “Yakıldı” diyor[144] ama yerel kaynaklara göre cenazeler ya Elazığ’ın merkez köylerinden Holfenk Köyü civarındaki Kireçocağı Mevkii’ne ya da Elazığ Tren İstasyonu civarına defnedilmişti.

17 Kasım 1937 günü Atatürk, kısa süre önce İsmet Paşa’dan başbakanlığı devralmış olan Celal Bayar, 3. Ordu Müfettişi Kazım Orbay, General Alpdoğan ve diğer yüksek zevatla birlikte Diyarbakır’dan Elazığ’a doğru yola çıkmıştı. Yolda Murat Suyu üzerinde bir köprünün açılış törenine katılmışlardı. Atatürk köprünün eski adı olan Soyungeç’i beğenmemiş ve Singeç yapmıştı. Ardından heyet Pertek’e gitmiş, Atatürk (18 Kasım tarihli Tan gazetesinin ifadesine göre) “Minimini mektep çocuklarının önünde durarak bunlarla ayrı ayrı konuşmuş ve içlerinden bazılarının yüzünde sivrisinek ısırmasından hâsıl olan çıban hakkında kaza doktorundan izahat alarak bunun sebebi ve tedavisi üzerinde esaslı tetkikat yapılmasını” emretmişti. Pertek’ten ‘Coşkun uğurlama tezahürleri arasında ayrılan’ Atatürk ve yanındakiler saat 17’de Elaziz’e varmışlardı. Görüldüğü gibi bu hikâyede Seyit Rıza ve arkadaşlarının idamına dair tek bir kelime bile yoktu![145]

İdamlardan sonra bölgede askeri harekât bir süre daha devam etmiş, kısa süreli bir sessizlikten sonra, 1 Haziran 1938’de II. Dersim Harekâtı başlamış, eylül ayının sonuna kadar Genelkurmay belgelerine göre, “haydut”, “eşkıya”, “şaki”, “dağlı” diye nitelenen gruplar yine bu belgelerin diliyle imha edilmiş, temizlenmişti.[146]

32. §) Devletin Dersim harekâtı iç savaşlarda dahi evrensel kabul gören hakların ihlâl edilmesiyle karakterize olmuştur. Örneğin tartışmalı “yargılama”(lar) sonucu savcı 11 kişinin idamını istemişti. Bunlardan 7’si idam edilmiş, 4’ü ise yaşlarının büyüklüğünden dolayı 30’ar yıl ağır hapis cezasına çarptırılmıştır. İdam sırasında yaşı 75’i geçmiş olan Seyit Rıza, yaşı 54’e indirilerek, oğlu Resik Hüseyin’in 17 olan yaşı 21’e çıkarılarak idam edilmişti.

Bu, o zaman da yürürlükte olan Türk Ceza Kanunu’nun 56. maddesine aykırıydı. Bugün kimileri yaş büyütmenin söz konusu olmadığını, Seyit Rıza’nın çok daha genç olduğunu ileri sürüyorlar. Bu doğru değildir. 28 Haziran 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesi bu savları çürütüyordu: “Yetmişlik Seyit Rıza’ya genç ve güzel karısı Bese tarafından teslim olmaması için sürekli telkinler yapılıyormuş”![147]

Söz konusu gerçeğin altını çizerek; idam hikâyesinin üzerinden (tekrar pahasına!) detaylandırarak geçersek:

“Ardından kelepçeli ellerini kaldırıp halkı selamladı ve önce ‘Hakkınızı helal edin,’ dedi, ardından yine kükredi o yaşlı heybetiyle: ‘Ey Erzincan, fakir Rızo seni iki defa istiladan kurtardı,[148] sen bir Rızo’yu kurtaramadın. Dileğim o ki zelzele olasın!’ der.[149]

Seyit Rıza’nın ilk sorgulaması, Erzincan’da Vali Fahri Özen, Emniyet Müdürü Zekeriya Erkuş ve Jandarma Komutanı Kazım tarafından yapıldıktan sonra yargılanması için 30 kişilik bir müfrezeyle birlikte Elazığ’a gönderilir.[150]

Yusuf Köksal’ın ifadesiyle duruşma önce öğretmen evinin yerinde, kahvehanede başlar. Daha sonra Belediye binasının altındaki sinema salonu düzenlenip mahkeme salonuna çevrilerek yargılamalar bu salonda yapılır.

Yargılama başlamadan önce gazeteler, yargılamanın nasıl yapılacağını yazıyorlar: “Gazete, yakalanan isyancıların muhakemelerinin, ‘Tunceli Kanunu mucibince biraz farklı muhakeme usulü dairesinde’ yapılacağını yazıyordu. Yukarıda yazdığımız bu ‘biraz farklı muhakeme usulü’nü bir defa daha hatırlatalım. Maznun reddi hâkim talebinde bulunamazdı. Vilayet içinde verilen hükümler temyiz edilemezdi. Vali paşa tecile lüzum duymazsa idam cezaları hemen infaz edilirdi.”[151]

Dahası da var bu yargılama yönteminin: Savcılar hazırlık soruşturması aşamasında yargıçların sahip olduğu yetkileri de kullanabilirler, ilk tahkikata tabi tutmaya gerek görmedikleri işleri, iddianame ile doğrudan doğruya mahkemeye verebilirler, ilk tahkikatı yapmayabilirler, iddianame maznuna tebliğ edilemez… gibi.

Yargılama, 12 Ekim 1937 Salı günü başlar. Muhabir Bahri Turgut’un 13 Ekim 1937 Çarşamba günkü Cumhuriyet Gazetesi’ndeki haberi şöyledir:

“Seyid Rıza’nın ilk muhakemesi… Sergerde ve avenesi inkâra başladılar. Seyid Rıza’nın her suale “Haşa” diye cevap vermesi diğer suçlulara da sirayet ediyordu.”

“Elaziz 12 (Hususi muhabirimizden) Sergerde Seyid Rıza ve yirmi avenesinin muhakemelerine bugün Tunceli Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlandı. Müddeiumumi mevkiini Hatemi işgal ediyordu. Ve risayet divanı, reisi Cemil’le aza Mehmed ve bir aza muavininden mürekkepti. Mahkeme salonunda ön sırayı ordu zabitanı işgal ediyordu.

Localar ve balkonlar bilhassa kadın samiinle hıncahınç dolmuştu. Kuvvetli bir polis koridoru izdihama güçlükle mani oluyordu. Saat ikiyi on geçe hâkimler heyeti salona girdi. Mübaşirin ismini çağırması üzerine Seyid Rıza yanında oğlu olduğu hâlde salona geldi. Kendisini takiben de avenesi yerlerine oturdular…”

Savcı Hatemi Şahamoğlu, sanıkların T.C.Y.’nın 149. Maddesinin 2 ve üçüncü fıkralarına göre cezalandırmasını ister, duruşma 15 Ekim 1937 Cuma gününe bırakılır.

16 Ekim 1937 günlü duruşmada Seyid Rıza ve 30’u aşkın sanık bulunmaktadır. Bu duruşmada Munzur suyu toplantısı, köprü yakma olayı, Alişir, Sin Karakolu baskını ve Seyid Rıza’nın Hozat Cumhuriyet Savcılığı’na yazdığı mektup konuları görüşülür.

18 Ekim 1937 günü sabahki duruşmada iki nahiye müdürü ve Seyid Hüseyin, öğleden sonraki duruşmada da Çölkürek köylü Hasan oğlu Hıdır ve Imindirli Hüseyin tanık olarak dinlenirler.[152]

25 Ekim 1937 günlü duruşmada bazı tanıkların daha önce verdikleri ifadeleri okunur.

27 Ekim 1937 günlü duruşmada bir kişinin davası, görülmekte olan dava ile birleştirilir.

1 Kasım 1937 günlü duruşmada Hozat, Mazgirt ve Nazımiye Kaymakamlarının raporları ile bazı telgraflar okunur.

3 Kasım 1937 günlü duruşmada Savcı Hatemi Şahamoğlu, mütalaasını okur. Seyid Rıza ve 10 kişi için T.C.Y’nın 149/3 maddesine göre ceza verilmesini ister.

6 Kasım 1937 günlü duruşmada sanıkların, birbirini suçlaması olur ve bazı belgeler okunur.[153]

15 Kasım 1937’de yargılama sonuçlanır. 11 kişi hakkında ölüm cezası, 33 kişi hakkında ağır hapis cezası verilir. 14 kişi de beraat eder. Ölüm cezası verilenlerden 4 kişinin cezası yaşlı olmaları nedeniyle 30’ar yıla çevrilir. Diğer sanıklarla birlikte Isparta, Edirne, Muğla ve Bolu cezaevlerine gönderilirler ve cezaevinde ölürler.[154]

Devamla: Ağır Ceza Mahkemesi’nce savcının istemi doğrultusunda 11 sanık hakkında TCY’nın 149/2. Maddesi gereğince idam/ölüm cezası verilip, 4 sanığın cezasının 30’ar yıla çevrilmesiyle, haklarında verilen ölüm cezasının yerine getirilmesi/infazı gereken 7 kişi kalır.

25 Aralık 1935 tarihli ve 2884 sayılı Tunceli Vilayeti’nin İdaresi Hakkında Yasa’nın 29 ve 33 maddelerine göre Mahkemece verilen hüküm temyize tabi olmadığından ve kesin hüküm niteliğinde olduğundan, tecile de gerek görülmediğinden infaz aşamasına geçiliyor.

“Seyid Rıza ve yoldaşları idam cezasına çarptırılınca Dersim yeniden ayağa kalktı. Ve o günlerde bir haber ulaştı Dersim’e: Mustafa Kemal, Pertek’te yapılan Singeç Köprüsü’nün açılışı için Elazığ’a gelecek. Köprünün açılış tarihi 16 Kasım Pazartesi. Devletin aldığı istihbarata göre, Atatürk geldiğinde Dersimliler karşısına çıkacak, Seyid Rıza’nın affını isteyeceklerdi.

Bundan sonrasını, Seyid Rıza’yı asmak için Ankara’dan özel görevle gönderilen üst düzey polis yetkilisi İhsan Sabri Çağlayangil anlatıyor:

“Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer Bey bana diyor ki; Atatürk, Singeç Köprüsü’nü açmaya gidecek. Dersim hareketi bitti. Beyaz donlu altı bin Doğu’lu Elazığ’a dolmuş, Atatürk’ten Seyid Rıza’nın affını isteyecekler. Beyaz donluların Atatürk’ün karşısına çıkmalarına meydan vermeyelim… 1937’de resmi tatil günü Cumartesi öğleden sonra Atatürk Pazartesi günü Elazığ’a gelecek. Bizden istenenler, asılacaklar mutlaka asılsın ve Atatürk’ün karşısına beyaz donlular çıktığı zaman iş işten geçmiş olsun.”

Çağlayangil, yasaların tümüyle çiğneyerek, bir savcıya rapor dahi aldırarak idamların infaz kararını 14 Kasım Cumartesi günü çıkarttı. İdamlar Pazar gecesi infaz edilecekti.

Ve o gece… 15 Kasım’ı 16 Kasım’a bağlayan bir Ramazan gecesi: Bir devlet jeepi Elazığ’da Buğday Meydanı’na doğru telaşla ilerliyordu. Sonbaharın son ayıydı ve hava ılıktı. Gökyüzü yarı bulutluydu. Ay bulutun arkasına girip gözlerini kapatmak istiyordu fakat bulut her seferinde ayın önünden çekiliyordu. Oysa ay birazdan olacakları görmek istemiyordu. Jeepin arka koltuğunda üç kişi oturuyordu; Elazığ Emniyet Müdürü Serez İbrahim, Emniyet Genel Müdürlüğü görevlisi İhsan Sabri Çağlayangil, Dersim Direniş Kuvvetleri Kumandanı Seyid Rıza polisleri bir sağda, diğeri solda, Seyid Rıza ortada oturuyordu. Jip gelip Buğday Meydanı’nda jandarma karakolunun yanında durdu. Karakolun önünde uzanan Buğday Meydanı’nda yedi idam sehpası vardı. Gerisini Çağlayangil anlatıyor:

“Seyit Rıza, sehpaları görünce durumu anladı. ‘Asacaksınız’ dedi ve bana döndü: ‘Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin?’. Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyorum. Bana güldü. Savcı namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi. Son sözünü sorduk.

‘Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz’ dedi. Bu sırada Fındık Hafız asılıyordu. Asarken iki kez ip koptu. Fındık Hafız’ın idamı bitti. Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Etrafta kimse yoktu. Ama Seyit Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti: ‘Evlade Kerbelayimê, bê gunayimê, ayibo, zulimo, cineyata./ Evlad-ı Kerbelayız, günahsızız, ayıptır, zulümdür, cinayettir,’ dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağıyla tekme vurdu, infazını gerçekleştirdi. (…) İhtiyarın bu cesaretini takdir etmekten kendimi alamadım.”

İhsan Sabri Çayangil’in anılarında çarpıttığı ve anlatmadığı pek çok şey var. Onlardan biri de, bir idam mahkûmu olarak Seyit Rıza cevap verdi: “Beni oğlumdan önce asın!” Ancak bu yapılmadı ve oğlu Resik Hüseyin, Seyit Rıza’nın gözleri önünde asıldı.”[155]

Ancak yargılama yöntemi özel hükümler, ölüm cezasının yerine getiriliş biçimi/infaz da çok düşündürücüdür. Hiçbir hukuk kuralı ve etik değerin anlamı kalmamıştır.

2884 Sayılı Yasada;

“Madde: 29-İlbaylık içindeki ceza mahkemelerinden verilen hükümler temyize tabi olmayıp kat’idir.

Madde: 33-İdam hükümlerinin Vali ve kumandan tarafından Te’cile lüzum görülmediği takdirde infazı emrolunur,” hükmü vardır.

İdamlar, şu sıraya göre birbirlerine yakın 3 yerde yapılır: 1) Demenanlı Cebrail oğlu Hasan; 2) Resik Hüseyin; 3) Kureşanlı/ Seyhanlı Seyit Hüseyin; 4) Kureşanlı Ulkiye oğlu Hasan; 5) Kalanlı Mirza Akifoğlu Ali; 6) Yusufanlı Kamer oğlu Fındık; 7) Seyit Rıza…[156]

V. AYRIM: HERKESİN BİLDİĞİ “SIR”(LAR)

33. §) Tanıklıklar, kayıp kızlar, sürgünler gerçeği Dersim’e ilişkin herkesin bildiği “sır”(lar)dır.[157]

Sıralayalım!

V.1) TANIKLIKLAR

34. §) Lafı dolandırıp, uzatmadan aktarıyoruz:

i) GÜLSÜM BİLGEHAN TOKER (İsmet İnönü’nün torunu): “Dersim’de yaşananlar bizim evde acı olaylar olarak hatırlanırdı. Dedem dahil kimse o dönemi mutlulukla anmaz, olanlardan sevinç duymazdı.”[158]

ii) HAŞİM ÖZÇELİK (Malatya Arguvanlı Alevî asker): “Harbe gideceğiz dediler. Harbe gidiyoruz, ne için gidiyoruz? Adam vurmaya. Ne kadar adam vurduk biliyor musun? Adam kalmadı, ölenin sayısını mı bileceğim? Ne üzüntü duyam ölenlerden dolayı. Öldürmeye gidiyoruz, üzüntü mü duyacağız?”[159]

iii) MEHMET ALİ ÇİFTÇİ (Erzurumlu asker): “Yüzbaşı geçti ortaya. Dedi, ‘Arkadaşlar biliyor musunuz, biz nereye gidiyoruz. İçimizde bir çıban var. O çıbanı paylamaya gidiyoruz. Onlar da bütün Kızılbaştır’ dedi.”

“Köylere çıktık. Tüfeğini teslim etmemiş, devlete teslim olmamış, onları evlerinden çıkartıyoruz; önümüze katıyoruz. 37 kişi topladık. Önümüze kattık. Kutuderesi derler, bir büyük bir dere. Makineli tüfekler yerleşmiş orada. Bizi geriye aldılar, ateş emir verdiler. 37 kişi bir salavat çekti ki, dağ taş inledi… Onları oturtuyorlardı birarada. Makine tüfekleri gır gır baştan çıkıyor. Bütün kırıyorlardı.”[160]

iv) HAYDAR YILDIRIM (Yozgat Sorgunlu Alevî asker): Katliamı ağlayarak anımsıyor; “Onların yaptığı iş acı, cin biberi gibi. İnsanlığa yakışmıyor. O zamanın yarasını açma.”

Yıldırım, alay kumandanının benzetmesini ise dün gibi hatırlıyor: “Bir alay kumandanımız geldi, Konya’dan. Dedi ki, ‘Arkadaşlar dünyada dört hain var: Biri fare, biri kurt, biri domuz, biri Kürt. Bunun dördü de hain.’ O adamdan duydum. 500-600 kişi ağır makineli tüfeklerle öldürdüler, Harçik ırmağına attılar. Harçik Irmağı’nın 500 metre aşağısı kıpkırmızı aktı.”[161]

v) YAŞAR KAYA: “Dedem kardeşlerine demiş ki, ‘Hep birlikte kalmayalım, ayrı duralım. Birimizi öldürürlerse ötekimiz sürdürür zürriyetimizi’…”[162]

vi) LEYLA AĞLAR (Seyid Rıza’nın Kızı, katliamın ve babasının asılmasının ardından tam beş yıl süvari alayının ahırlarında hapis tutulmuş): “Kırım başladığında polisler gidiyor, jandarmalar geliyor, jandarmalar gidiyor, polisler geliyor. Sonunda bizi alıp askerin, atlı askerin ahırlarına götürdüler. Tam beş yıl kaldık orada. Acı, korku dolu koca beş yıl. Bizimle birlikte olan gelinimiz kaç kez bağırdı askere ‘Bizi denize doldurun, dökün. Biz ne yapmışız, kan mı dökmüşüz.’ Duymadılar bile. Atlar bağırır, çocuklar ağlar. Onları yorganın altına koyuyorduk ki korkmasınlar. Yatak falan zaten yok doğru düzgün. Kene, tahtakurusu, bit, sivri sinek dolu her yer. Elbiseyle yatıp kalkıyoruz. Sabah kalkıyoruz ki, yatak yorgan üzeri toprakla, böcekle kaplanmış.”

“Ben Seyid Rıza’nın kızıyım. Burası benim babamın kanının aktığı, akrabalarımın, aşiretimin kanının aktığı topraklar. Gidilir mi hiç? Bırakılır mı Dersim toprağı. Ölene kadar burada kalacağım.”[163]

vii) GÜLLÜ YAKAR (Katliam sırasında 7 yaşında): “En çok ağrıma gideni anlatayım önce” diyerek başlıyor sözlerine: “Katliamdan sonra Çiçekli Köyü’ndeki okula gittim bende. Askerler genelde öğretmenlik yapıyordu. Bize Atatürk’ün, İnönü’nün ne kadar büyük, ne kadar önemli olduklarını anlatıyorlardı. Benim ailem, yakınlarım, komşularım öldürülmüş, köylerimiz yakılmış ama bunu yaptıranlar çok büyük adammış. Ne denir ki oğul,” diyen Güllü Nene, tanık olduğu inanılmaz bir anı anlatarak sürdürüyor konuşmasını:

“Hopig ve Demirkapı’da yaşananları nasıl anlatayım ki. Orada insanlık öldürüldü. Biz kaçıp ormana sığındık, kurtulduk. Birçok köyden kadın ve çocuklar toplanmıştı. Önlerine otomatik silahlar kurulmuştu. Kadınlar ayaktaydı. Bir kadın ‘Sakın kimse can korkusu ile yere düşmesin. Hayatta kalan olursa askerler namusuna el atar, kirletir. Dersim kadınları dimdik durun. Ayakta ölelim. Öldürülen erkeklerinizi düşünün’ diye seslendi. Dakikalarca bu kadınlar tarandı. Ölenler tek yere düştü. Bir tek kişi bile sağ kurtulamadı.”[164]

viii) HASAN ALPASLAN (Katliama 6 yaşında tanık oldu): “Anlatırken bile içim acıyor. Düşman düşmana yapmazdı ki onların yaptığını. Ne isyanı, ne eşkıyalığı. Silah bile bırakmamışlardı ki köyde askerler” derken sesi titriyor. Sürgünü yaşayanlardan biri olan Alpaslan, sürgün çilesini şöyle anlatıyor: “Katliamda yakınlarımı, komşularımı, ailemi öldürdüler. Ortalık resmen kan kokuyordu. Yanan evlerin tahtalarından çıkan sesler hâlâ kulaklarımdadır.”[165]

ix) FATOSA KHEKILİ: “Kadınlar çocuklarının ellerinden tutup kendilerini suya attılar… (…) Yine bir gün Laç Deresi’nde askerlerin ateşi altında kaldığımızda ablam, kocasına, “Çocuklarımızdan erkekleri sen al, ben de kızları alayım yanıma. Bari bir yarımız öldürülürse, diğer yarımız kurtulur belki de… Sen oğlanları tepede deliğe sakla, eğer ki, biz askerlerin elinden kurtulamayacak olursak kızlarımın ellerinden tutup kendimizi suya atarız. Altınlarımı, belimin kemerini, gerdanlığımı, gümüş alınlığımı şalımın içine koyar, filanca taşın altına saklarım,” diyor. Ablam ve birkaç kadın birlikte Zağge tarafına Roji Deresi’ne geçiyorlar. Orada askerler dereyi sarıyor, kadın ve çocuklar çıkışa yol bulamıyorlar. Büsbütün çareleri kesildiklerinde, ‘Zalimlerin eline geçeceğimize kendimizi öldürelim,’ diyorlar. Kadınlar, çocuklarının elinden tutuyorlar hep birlikte kendilerini suya atıyorlar. O vakit çaylar, dereler cesetler taşıyordu. O yüzden ağıtlarda söyleniyor hani: ‘Munzur suyu yukarıdan cesetler taşıyor; sade kan ve ceset’…”[166]

x) FÊCİRA ÇÊNA DELALİ: “Bir gün gökyüzü ağardığında, askerler derede topları, mitralyözleri kurdular, başladılar “gır, gır, gır” bulunduğumuz yere ateş etmeye… Ateş sabahın erken saatlerinde başladı, gök kararıncaya kadar da devam etti.”[167]

xi) CÊMİLA ÇENA ŞIXHESENİ: “Çığlıklarımız yeri göğü tuttu. Kırk canımızdan kırılmayan kimse kalmadı. (…) Halam Sebra, ölülerin arasında yaralıydı, yaşıyordu henüz. Bizi görünce, ‘Bacım benim, gel yüzümü kıbleye çevir. Tülbentimi yüzüme dolayıp çenemi bağla. Sonra da buradan gidin. Ölülerin üzerinde beklemeyin, gece sizi korku tutar!’ (…)

Leyla halam, nihayet hareketlenip annesi Bese’nin koynundan altınları bulup çıkardı. Ablası Sebra’nın başı etrafında poşusunu dolayıp çenesini bağladı, yüzünü güneşin doğduğu yöne çevirdi. Ağzını ıslatmak için subaşına indi, oradan seslendi: ‘Sebra! Su, kana bulanmış!’ ‘Öyleyse bırak kalsın, hadi buradan gidin!’ Ölülerden sızmış kan derelere karışmış, öyle kan bulanık akıyordu su!”[168]

xii) BEDİUZZAMAN SAİD NURSİ: “Bin dokuzyüz otuzsekiz (1938) senesinde ‘Dersim Fâciası’ ki Doğu Mecmuası’nın 17. sayısında ‘Doğu Fâciası’ serlevhasıyle, bu vak’anın tamtamına aynını yazdı ki, hiç dünyada emsâli vukû bulmamış öyle bir zındıklık, münafıklık ve vatan ve millete haddsiz bir düşmanlık olduğunu kat’i isbât ediyor. Elbette, öyle fevkalâde cânî, canavar memurlara bin def’a zındık dense, değil suç olmak bilakis tasdik ile mukâbele lâzım.”[169]

xiii) CELAL BEY (Dilek (Siliç) Köyü’nden): “1938 bir yel gibi geldi, kavurdu ve gitti. Ne olduğunu tam anlamadık, beni misafir eden şu Karşılar köyünde çok Alevî Kürt vardı, hepsiyle dosttuk. Bilir misin onlara özenirdik. Çünkü bağları bahçeleri çok verimliydi, çok çalışırlardı, buralara ilk üzüm bağını onlar dikmişti. Sonra bir gün bir afet geldi, köydeki erkekleri topladılar ve Munzur’un kıyısındaki mağaraların üstüne çıkardılar, tek tek kurşuna dizdiler ve bilir misin Munzur bir süre kan kırmızı aktı. O günden sonra da hep ağladı.”[170]

xiv) EMOŞ BAKIRAY: “1937’de 15 yaşındaydım. Bizim köyde 80’e yakın hane vardı. Askerler katliam öncesi köyümüze gelerek silahlarımızı istiyorlardı. Bu dağ başlarında ne yapıyorsunuz? Sizleri daha güzel yerlere götüreceğiz diyerek, aslında katliam hazırlıklarını yapıyorlardı. O dönemde bizim tarafta 12 aşiret silahların toplanılması ve devlete verilmesi için halka çağrılar yaptı. Halk çağrılara uyarak silahlarını devlete verdi. Silahlar verilir verilmez, birçok bölgeden yüzlerce insanı toplayıp, Robaik de bulunan beyaz dağa götürüp birbirine bağlayarak çoluk çocuk katlettiler. Kadınlar askerler tarafından tecavüz edilerek katlediliyordu. Ancak ismini hatırlamadığım bir kadın, güçlü olmasından kaynaklı karşı çıktı. Ona da önce tecavüz ediliyor, daha sonra çırıl çıplak edilerek ağaca bağlıyorlar. Kadın açlıktan ve susuzluktan ölüyor. O katliamdan sonra kimse teslim olmadı ve mağaralara sığındı. Biz de aylarca mağaralarda yaşadık. Öylece kurtulduk.”[171]

“400’e yakın insan oradaki mağaralarda gizleniyordu. Devlet oraya giremediği için önce oradakilerle görüşmeler sağladı. Mağaradakileri temsilen ilk olarak bir kişi gönderildi. Ancak o bir kişi aradan geçen günlere rağmen bir daha geri gelmedi. Ardından mağaralara zehirli bombalar atılarak, oradaki bütün insanlar katledildi. Daha sonra da aynı yöntemi Kutudere bölgesinde uyguladılar. Deman ve Haydaran aşiretleri orada gizleniyordu. Orada bulunan herkesi de kıyımdan geçirdiler.”[172]

xv) BİNALİ YILDIZ VE KIZ KARDEŞİ FENER YILDIZ (GÜL): “Evimiz yanıyordu. Annem ve iki küçük kardeşim içerde kalmıştı. Birkaç kişi içeri girdi annemi kurtardı. Ancak kardeşlerimi kurtarmaya zamanları olmadı. İki kardeşim evle birlikte yandı,” diyen Binali Yıldız ile kız kardeşi Fener Yıldız (Gül) Pülümür’ün Xarçik (Kovuklu) köyünde eli ile işaret edip yakılan evlerinin yerini, sürgüne giderken izledikleri yolları gösteriyorlar.

Binali ve Fener Yıldız, gözlerini Türk Hava Kuvvetleri’ne ait uçakların köylerini bombalaması ile açarlar. İkisi birden anlatıyor. Birinin bıraktığı yerde diğeri sürdürüyor: “Dışarda oynuyorduk. Köyümüzün üstüne bombalar düşmeye başladı. Korktuk, eve doğru koşmaya başladık. Evimiz yanıyordu. Annem ve iki küçük kardeşim içerde kalmıştı. Birkaç kişi içeri girdi annemi kurtardılar. Ancak geri dönüp kardeşlerimi kurtarmaya zamanları olmadı. Ev çöktü. İki kardeşim evle birlikte yandı. Annem adeta aklını yitirdi.”

Fener Gül araya giriyor: “Erkekleri seçip götürdüler. Kadınları, çocukları ayrı bir yolda götürdüler. Köy boşaldıktan sonra asker geldi bütün evleri yaktı. Bizi götürdüler Erzincan’a. Eskiden burası Erzincan’a bağlıydı. Bu köyün eski adı Xarçik. Erzincan’da bizi üç-dört gün kumun içinde yatırdılar. Şehire indirmediler. Tren yok, kamyonlara doldurdular. Sivas’ın kazası Divriği’ye kadar kamyonlarla götürdüler. Oraya tren gelmişti. Orda bizi bindirdiler. Her aileyi ayrı vilayete gönderdiler. Erzincan’da yazmışlar kimin nereye gideceğini, bizi Muğla’ya verdiler. Amcamgili Bursa tarafına gönderdiler.”

Fener Gül: “Köyü Yaktılar! Yayladan indik, nehir var aşağıda, sen görmemişsin. Munzur’un kolu. Orda yaylalar var, orda mağaralar var. Orda kaldık. Uçak geldi bomba attı. Biz kumda oynuyoruz. Geldi suyun için düştü bomba. Bir kadın bizi aldı böyle attı. Çocukları kurtardı. Kimmiş biliyor musun bombayı atan, Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen. O atmış Dersim’e bombaları. Evleri yaktılar, boşaltılar. Annemin böyle bir sandığı vardı. İçinde altınları, gümüşleri, eski şeyleri vardı. Bizde çok takarlardı, benimle bu abimi götürdü babam yeri kazdı, dedi bunlar burada gömülü kalsın, belki bizi öldürürler. Çocuk olduğunuz için sizi dokunmazlar. Aklınızda olsun, gelirseniz burayı açın alın. Bir de babamın çok güzel tabakaları vardı. Amcamın güzel tabakaları vardı. Onu da götürdü gömdüler. Amcam çok akılıydı. Muhtardı. O hep bizi korumaya çalışıyordu.

Annem doğum yapmıştı, ikiz doğurmuştu bir oğlan, bir kız, bizim evleri yakınca çocukları kurtaramamışlar, evin içinde annemi zor kurtarmışlar. Annem bütün o yol hasta hasta gitti. Burada Tazıng diye bir karakol var. Karakola götürdüler bizi. Karakolda ifadeler alındı. Erkek yok, erkeklerimizi başka yoldan götürdüler. Hepimiz çoluk çocuk af edersin bir sürüyü götürür gibi götürdüler.

Bir de büyük çok güzel bir kız vardı. Bir binbaşı komutan ona göz dikti. Bana getirin dedi. Bizim yanımızda erkek olarak iki kişi vardı. Onlara dayak atıyorlar, bana kızı getirin diye, o kadının yüzüne kara sürdüler çirkin görünsün diye. Elbiselerini değiştirdiler. Kız nişanlıydı. Çok güzel bir kızdı. Onu öyle kurtardılar, komutanın elinden. Yanımızdaki erkekler bu yüzden çok dayak yedi.

Erzincan’a giderken bir baktık nehrin kenarında bir kız çocuğu böyle ağlıyor, saçını maçını kesmişler. Annem dedi oy bu benim kardeşimin kızı. Bizden önce götürmüşler. Kademe kademe götürüyorlardı, köy köy. Aşağıdaki köyler kaçıp bizim içimize saklanıyorlardı. Ben çok gördüm, kızlar kendilerini nehre attı. Nehre attı, askerin eli elimize değmesin diye.”[173]

xvi) SARKİS GREGORYAN’IN (Dersimli Gregoryan Ailesi’nden): “Ben eski Dersim’in yeni adıyla Tunceli’nin Hozat kazasının Zımek köyünden, Keşiş ailesinden Beyros’un oğlu, Margirit’ten doğma, 1926 doğumlu Sarkis Yıldız.

Dedem Keşiş ailesinden Bico Yayam, Yukarı Venk’ten. Nenem Bağdasar kızı Anik. Annemin adı Margirit. Annem, Çemişgezek ilçesinin Peyik köyünden Hoca’nın kızı. Annemin kız kardeşinin adı Lusi, erkek kardeşinin adı Nişan. Nişan hâlen Rus Ermenistan’ındaki Erivan’da yaşamaktadır. Ve babamın ailesinden hayatta bize dört kardeşten başka kimse kalmamıştır. Seferle [1915 Ermeni Tehciri] birlikte babam ve yayamdan [babaanne] başka kimse kurtulmamıştır. Ve Yayam daha sonra tekrar evlenmiş ve benim gördüğüm bir kızı vardı; o da hem dilsiz hem de sağırdı ve bizimle 1962 yılına kadar yaşadı. Ve o tarihte vefat etti. Amcam daha önce Amerika’ya gitmiş ve orada on sene kalmıştır. Sonra Elazığ’a gelmiş ve Elazığ’ın yakınındaki Hulufenk’te [bugünkü Türkçe adıyla Şahinkaya Köyü] arazi almış ve dört çocuğu olmuş. Amcam ve dört çocuğunu seferle birlikte kırmışlar. Biz de altı kardeştik. Ablam Altun, ben Sarkis, benim küçügüm Zakar, onun küçüğü hâlen hayatta olan Kevork, onun küçüğü yine hâlen hayatta olan Çuhar, en küçüğümüz Mayram hayattadır. Kardeşim Kevork’un eşi öldü. Çocukların ismi Margirit Karen ve Karnik’tir.

Yıllardan 1938, yaz sabahıydı. Günlerden pazardı. O zaman bizim köyde davar nöbeti güdülürdü. O gün davar nöbeti bizim ailenindi. Büyükler başka işlere gitmişlerdi. Ablamla beraber köyün davarını topladık ve köyün merası olan Sivisik’te otlatmaya götürmüştük. Bir de etrafımızı askerler sarmış. Biz zaten askerlerden korkmuyorduk. Çünkü bir seneden fazlaydı ki onlarla beraberdik. Askerler bizim köyün üstündeki Beyaz Dağ’da çadır kurmuşlardı. Biz onlara her zaman ekmek, yumurta ve tereyağı götürür satardık. Bize bir şey yapmazlardı. Biz onlara, onlar da bize alışmışlardı. Onlardan bir kötülük beklemiyorduk. Hatta bir gün önce köyün ileri gelenleri dağa gitmiş oradaki alay komutanıyla konuşmuşlardı. Koyun kuzu kesmiş, hep beraber kebap yapıp yemişlerdi.

Aynı akşam alay komutanı köye geldi. Köylüye nasihatlarda bulundu. Ve “Korkmayın, kimseye bir şey yapmayacaklar,” diye köylüyü rahatlattı. Fakat sabahleyin köyün üstünden davar otlatırken, bir baktık ki, bir gürültü kopmaya başladı. Köyde ne kadar kadın, erkek ve çocuk varsa hepsini toplamış bize doğru getiriyorlardı. Biz iki kardeş de kendiliğinden gidip onlara karıştık. Yoldan kaçanlar oldu, fakat askerler kaçanların arkasından gitmediler.

O sırada anne ve babamızı aradık. Annemizi bulduk, annemin yanında ablam, benden küçük kardeşlerim Zakar, Kevork, Çuhar ve daha bir yaşında olan ve annemin kucağında olan Maryam vardı. Sonra etrafımıza baktık, babamın dilsiz kız kardeşini gördüm. Dilsiz halamın yanında da bizim yanımızda kalan, fakat başka bir köyden olan halamın oğlunu gördüm. Babamı sorduk, “Kaçtı,” dediler. Askerler bizleri toplu olarak köye 4-5 km uzaklıktaki dağa götürdüler.

Orada erkekleri ayırdılar. Erkeklerin bellerindeki kuşakları söktüler ve birbirine bağladılar. On beş yaşından küçük olan erkekleri ise kadınların yanına bıraktılar. İşte ben o zaman tam on iki yaşındaydım. Beni kadınların içinde bıraktılar. Erkekleri bizden 200 metre uzağa götürdüler. O zamanlar hükümet bizim köye bir hafiye [ihbarcı] tayin etmişti.

O hafiye de yanımızdaydı. Askerler hafiyeyi yanımızda bir taşın üstüne çıkardılar, gözümüzün önünde vurdular. Tabii o zaman herkes sevindi. “Artık kimseye bir şey olmaz,” dediler.

Aradan beş dakika geçmeden erkeklerin götürüldüğü taraftan silah sesleri geldi. Zaten etrafımıza makineli tüfekler kurmuşlardı. Erkeklerin bulunduğu taraftan gelen silah seslerinden iki dakika sonra ateş etmeye başladılar. Kadınlar ve çocuklar paniğe kapılmış, ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Kimisi kaçtı, yerlere kapandı, kimisi ise vuruldu. O esnada ablam kalkıp kaçtı. İki üç metre gitmeden vuruldu.

Ablamın ardından benim bir küçüğüm olan kardeşim Zakar kaçtı. Zakar da daha ablama kadar gitmeden vuruldu. Sonra yanımda yere yatmış, beş altı yaşında olan Kevork da kalktı ve kaçtı. Ben Kevork’u tutmak istedim, fakat tutamadım. Kevork da kaçtı ve arkadan ona ateş ediyorlardı. Benim görebildiğim kadarıyla vurulup düşmedi. Gözden kaybolana kadar kendisine baktım.

Sağ kalanları süngüleme yarım saat sürdü. Dört tarafımızda kurulan makineli tüfeklerle kadın topluluğuna durmadan ateş ediyorlardı. Ateş etme süresi aşağı yukarı yarım saat sürdü. Silah sesleri kesildikten sonra sağ kalanları süngülemeye başladılar. Ben vurulanların altında kalmıştım. Bana hiç kurşun isabet etmemişti. Askerler bizi süngüledikleri zaman ölü numarası yaptım ve ölü vaziyette yattım. Sağ kalanları süngüleme yarım saat sürdü.

Sonra yavaş yavaş gözlerimi açtım. “Demek ki çekilmişlerdir,” diye yavaş yavaş kalktım. Yanımda yatan anama baktım, vurulmuştu. Ablam ve kardeşim Zakar’a baktım, onlar da vurulmuştu. Hepsi cansız yerde yatıyorlardı. Dilsiz halama baktım, o hâlen sağdı. O da benim gibi önce anneme sonra da ölen ablama ve kardeşim Zakar’a baktı. O anda üç yaşında olan kardeşim Çuhar’ı ve bir yaşında olan kız kardeşim Maryam’ı unutmuştum. Halam onları buldu. Kardeşlerimden birini sırtına, birini de koltuğunun altına aldığı gibi bana bakmadan köye doğru yürüdü.”[174]

xvii) HÜSEYİN AKAR: Civrak (Sarıyayla) Köyü’nde 55 kişinin gaz dökülerek yakıldığı katliamın tanıklarından olup, “Akrabalarımdan 55 kişinin ellerini, ayaklarını bağlayıp üzerilerine gaz döküp yaktılar. Yanan bendim. Dağlarda saklandık, yılanla çiyanla birlik olduk,” diyen Hüseyin Akar’ın gözlerinin önünde akrabası olan kişi elleri ve ayakları bağlanarak üzerlerine gaz dökülerek yakılıyor.

O anı anlatırken gözlüklerinin altından gözyaşları akıyor: “1934’te Dersim Nazimiye’ye bağlı Civrak (Sarıyayla) Köyü’nde doğdum. Hayatım çok karmaşık geçti. Bende Dersim travması var. Geçirdiğim bir vurgundur bu. Dersim’den bahsedildiği zaman bu travmanın etkisinde kalıyorum ve hâlen o travmayla yaşıyorum. 5 yaşında kıyıma uğradım. Ailemden 55 kişi katledildi. Bunları bir kitap olarak yazdım ve kitabım yasaklanarak toplatıldı. Bütün yazılarıma el konuldu. Bir şey yazamaz oldum. Dersim’de insan yaşamını önemseyen aşiretler vardı. Aşiretler arası kurul bu dönemden çok daha iyiydi. Hasan Saka, Ermeni Katliamı’ndan dolayı mahkûm edilmiş bir insandı. Hasan Saka mahkûm olduğu hâlde hapishaneden çıkarılıyor ve bakan oluyor. Dersim, Ermeni kırımının bir devamıdır. Söylediğim doğrulardan dolayı mahkûm oldum. Oysa ben doğruyu söylüyordum. Ailemden 55 kişiyi ‘sürgüne’ diye aldılar ve bir derenin içerisine toplayıp kurşun dahi sıkmadan gaz döküp yaktılar.”

“1938’de köyümüze geldiler. Bizim evin 150 metre ilerisinde bütün köylüleri topladılar. Köylüler kendiliğinden geliyordu. Köylülerin gelmeleri için haber salmışlardı. Yolda bazı Kürt askerler köylülerimize Kürtçe, ‘Bunlar sizi öldürecek. Bingöl buraya yakın, kaçın canınızı kurtarın’ diyor. Fakat köylüler ‘biz ölür isek beraber ölürüz’ diyorlar. Ben askerin ne olduğunu, nasıl olduğunu bilmiyordum. Potinli, silahlı adamlar. O zaman bir bostan ekmiştik, Bostanda salatalıklar vardı. Askerler kökü ile salatalıkları getirip yemeye başladılar. Çocuk aklımda ‘amcam bunları görürse döver’ diyordum. Baktım ki amcamın etkisi yok. Kimse bunlara müdahale edemiyordu. Otorite artık ailemde değil askerdeydi. Babam o zaman askerdi. Sürgün diye 55 kişiyi Tekirdağ’a süreceklerdi. Edirne’ye yakın bir yerdi. Karargâh bizim evin yanındaki tarlada kurulmuştu. Köylüleri oraya topladılar. Kırıma başlayacaklardı. O an nasıl olduysa köylülerin hepsi kendiliğinden geldi. Sonradan anladım ki biz Dersimliler bir hiçiz.”

“Köylüleri bir vadide topladılar. 3 tane mezramız vardır; Balık, Gelik ve Merkis. Çobanlar dahi hayvanları bırakıp geldiler. Ben o zamana kadar köyün otoritesinin üstünde bir otoritenin olduğunu bilmiyordum. Hak, hukuk köyde oluyordu. Dersim’de silahlar toplanmış ve bizim köyde de silahlar teslim edilmişti. 3 kişiyi silahını vermediler diye işkenceye aldılar. Ama silahlarını vermişlerdi. ‘Sizde daha silah var, getirin’ dediler. Bu adamlar başkasından silah ödünç alarak getirip teslim ettiler. O zaman yayık vardı. Yayık sehpalarına 3 kişiyi astılar. İçlerinden Memo Dır (Uzun Mehmet) diye birinin boynu yerde sürüdüğü zaman olduğum yerde bayıldım kaldım. O adamın ağzından kan geldiğini gördükçe hâlen kötü oluyorum.”

“1938 benim için ayrı bir dünyadır. Bu dünyayı tekrar yaşamak istemiyorum. Fakat bu dünya beni bırakmıyor. 1938’de yakılanlar benim ailemdi, bendim, dedemdi. 55 kişiyi sürgün diye aldılar yola çıkardılar. Bizi o zaman bir subaya (yüzbaşı) teslim etmişlerdi. Subay benim babamın askerde olduğunu öğrenince beni, annemi ve kardeşlerimi o kervana katmadı. Biz kervana katılmaya kalktıkça o bizi ayırdı. ‘Ailesi asker olan birini bu kervana katmam’ diyordu. Tabi öldürüleceğimizi biliyorduk. ‘Hiç olmazsa çocuğu öldürmeyin’ diyordu. O yüzbaşını da kervandan aldılar. Aşiretin etkisinin bittiği yerde Dereoba’da 55 kişinin ellerini, ayaklarını bağlayıp üzerilerine gaz döküp yaktılar. Yanan bendim. Daka dedikleri bir anne 100 yaşında olduğu için onu asmışlardı. Evde asılı bırakmışlardı. Oysa o kadın kendini asamaz.”

“Bizi öldürmeden bırakıp döndüler. Annem ve kardeşlerim ben mecbur dağa çıktık, saklandık. Dağda yılan ile çiyan ile birlik olduk. Geceleri gelip köyde bazılarından yemek alıp gidiyorduk. Yaklaşık 2 ay saklandık. Yiyecek yoktu. Merkis’e yakın Bedro dağında gizleniyorduk. Akşam tanıdıklardan yemek alıyorduk. Onlarda korkuyordu. Çok acılı günler geçirdik. Köyümüze gidemedik. Mağara oyuklarında kalıyorduk. O ara babam askerden geldi, hastaydı. Zatürre olmuştu. Geldikten kısa bir süre sonra sanırsam 1941’de vefat etti. Babam katliamı öğrenmişti. Döndüğümüzde hiçbir şey yerinde değildi.”

“Dersim’de normal hayat yoktu zaten. Yol yapımında 12 günlük çalışma vardı. Jandarma yönetici olduğu için bunu 12 aya çıkarıyordu. Bu başka bir yerde olmayan yol vergisiydi. Dersim’e mahsustu. Ancak 5 çocuğu var ise muaf sayılıyordu. 5 çocuğun olması için nüfusta kaydırma yapılıyordu. Ama yönetici jandarma olduğu için 5 çocuk hesabı yapılmıyordu. Yakalandığı yerde yol vergisi diye çalıştırılıyordu. Bir de o arada kamçur vergisi (hayvan vergisi) vardı. O da Dersimlilere özgü bir vergi. Devamlı alınıyordu. Almadıkları zaman götürüp çalıştırıyorlardı. Her şey, bütün yaşam jandarmanın elindeydi. Ceza verir, affeder, mahkûm ederdi. Jandarma köye geldiği zaman erkekler kaçar, gizlenirdi.”[175]

xviii) ALİ HIDIR ŞAHİN (Dersim’in Türüşmek’e (Aktuluk) bağlı Meytan mezrasından): Harekâtın başladığı 1937’de insanlar Demirkapı mevkiinde toplanmış. “Hepimiz köydeyiz. Yeni ismi Çığla eski ismi Xec köyünde mezradayız. Babam ve iki kardeşimle birlikteyiz. Nasıl ki bademler beyaz çiçek açıyor ya öyle, askerde Demirkapı’dan bizim köye kadar bembeyaz bir şekilde hareket ediyordu. Babam ağlıyordu. Bacımı ve çocuklarını götürdü. Mehmet isminde muhtar vardı. Belinde rahatsızlığı vardı. Hızlı yürüyemiyordu. Bağırıyordu: ‘Kevra Ali bıreme şıma bene qırkene/ Kirve Ali kaçın sizi götürüp katledecekler’…”

“Sanki şu an bağırıyormuş gibi hâlâ kulaklarımda sesi. Üç-dört kez bağırdı. Her bağırmasında asker ona vuruyormuş. Bunu da görenler bize anlattı. Biz de o zaman harmanla uğraşıyorduk. Harmanı bıraktık. Kardeşimle birlikte Çiçekli’ye doğru gittik. Ormanın içine gitmeye başladığımızda, sesler duyduk. Anladık insanlar katlediliyor. Silah sesleri peş peşe gelmeye başladı.”

333 kişinin kurşuna dizilerek katledilmesini de, esen sert rüzgârla birlikte otların devrilmesi gibi anlatıyor. Bunu da görenlerin anlatımı üzerinden söylüyor Ali Hıdır Şahin. Yaşanan katliama tepki gösteren muhtar ise albay tarafından hemen infaz ediliyor. İnfazdan sonra albay askere muhtarın uçkurunu aşağıya indirmesini söyler, uçkurun aşağıya indirilmesinden sonra muhtarı sünnetli olduğunu görür. Sünnetsiz olduğunu düşünmüştür ama yanılmış! Babası ilgisi olmayan olay nedeniyle 12 arkadaşıyla birlikte 7 yıl cezaevinde kalmış.[176]

xix) EMİNE KIYAN ÇİÇEK: 1938 Dersim Katliamı sırasında her türlü vahşete tanık olan ve aylarca direnişçilerle birlikte mücadele eden ve 2001’de da 81 yaşında iken “Örgüte yardım ve yataklık yapmak” iddiasıyla tutuklanarak 2 yıl 6 ay cezaevinde kalmış.

Katliam sırasında 18 yaşında olan ve ailesiyle Laç Deresi’nde bir mağaraya sığınan Çiçek’in annesi ve 2 kardeşi, yoğun bombardıman sonrası askerler tarafından esir alınır.

Babasıyla kaçmayı başaran Çiçek, aylarca direnişçilerle beraber mücadele verir. Direnişçilerle Ahvanos Vadisi’nde bulundukları sırada, Laç Deresi’nde insanların esir alındığı mağarada karıştırılan küllerin arasında bir saat ve takıların bulunduğunu söyleyen Çiçek, o takıların anne ve kız kardeşinin üzerinde bulunan takılar olduğunu ve o an esir alınan insanların yakılarak katledildiğini anladıklarını dile getirdi. O anları anlatırken, duygulanan ve gözyaşlarına hâkim olamayan Çiçek, “Aylarca aç, susuz dolaştık. Bütün orman, tarla, arazi ve evleri yakmışlardı. Hiçbir şey bırakmamışlardı. O dönemin direnişçilerinden Mursayê Hemed, Wusexıde Qemer, Hese Gewe, Silemanê Sadiq ile birlikte aylarca direndik. Teslim aldıklarını öldürüyorlardı. Katlettikleri insanları odun gibi istifleyip yakıyorlardı” şeklinde katliamda yaşadıklarını özetledi.

Kadınların askerlerin eline geçmemek için kendilerini kayalıklardan aşağı attığını belirten Çiçek, “Ben de askerlerin eline geçmemek için direnişçilerin yanında aylarca yer aldım. Çukurlu Sülü Ağa’nın ailesi katletmeye götürülürken, ağanın kızının güzelliğinden etkilenen bir komutan, kıza kendisiyle gitmesi durumunda kardeşi ve amcaoğlunu af edeceğini söyledi. Kız komutana ‘senin gibi bir zalimle aynı kaderi paylaşacağıma, halkımın yaşadığı akıbeti yaşamayı tercih ederim’ deyip kabul etmediği için herkesi orada katlettiler,” dedi.[177]

xx) SÜLEYMAN VE SELVİ EĞRİ: Katliam sırasında Xaçeldi (Haçeldi) köyünde olan Selvi, katliama ilişkin hatırladıklarını şöyle anlatıyor:

“Annem koynunda saklayıp askerlerden kaçıyorduk. Bizi koynunda saklayıp geziyorduk. Uçaklar geziyordu. Bombalar atıyordu. Bombalar atılıyordu.. Bize değmesin diye, annem bizi taşın altında yer varsa, oraya atıyordu.”

Katliam sırasında Tornoba tarafından bulunan Çayüstü köyünde olan Süleyman Eğri, aç bırakıldıklarını sürekli vurgulayarak anlatıyor: “38 hareketinde kimse dil bilmiyordu. Zeranik’te karakol vardı. Biz Türkçe de bilmiyorduk. Okumamıştık. Atatürk’ü de tanımıyorduk. Subaylar geliyordu. Selam veriyordu. Kimse anlamıyordu. Gidin mahallede dolaşın, her mahalleden bir kişi karakola gelsin. Subaylar buradalar gelsinler, sizi istiyorlar. Hepimiz bir mahalleye gittik” diyen Eğri, katliam için başlatılan harekât hakkında bilgi veriyor.

Harekât başladıktan sonra askerin köye geldiğini ve üç gün içinde köyü boşaltmalarının istendiğini anlatan Eğri, askeri komutanın muhtara, “Acele etmeyin kaçın sizi öldürürler” dediğini söylüyor. Sonrasında yaşananları ise Eğri şöyle anlatıyor: “Biz kaçtık. Dağda ekmek yok bazı yerlerde su yok. Demenuşağında bir yerde 4-5 kişi gittik, belki yüz kişi var. Uçaklar geziyor. Uçaklar bombalar atıyor. Yer derin. Bombalar yetişirse adam ölüyordu. Yarısı öldü. Yarısı da kaçtı.” Bir ay dağlarda saklanarak gezmek zorunda kaldıklarını anlatan Eğri, tanık olduğu bir katliam anını da şöyle anlatıyor:

“Karakol vardı Laç Deresi’nin üstünde. Biz de karşıda yüksek bir kayalıktaydık. Halbori’nin altından oradaki karakola götürdüler. Karakolun önünde su var, arkası ise düz yer. 100 insan vardı. Silah sesi çıkmıyor. Komutan. süngü ile öldürün atın diyor suyun içine. 100 yakın insanı orada suya attılar. Oradan iki kişi kurtardık. Biri Demenan’lardan biri de Loluş’du.”

Dağlarda gezdiği sıra içinde, ayaklarını artık hissedemez duruma geldiğini söyleyen Eğri, ayak tırnaklarının çürüdüğünü anlatarak, kurşun yediği kalçasını gösteriyor. Amcasıyla Elazığ’a gelip teslim olduklarını ifade eden Eğri, “Beni ta Denizli’ye gönderdiler. Denizli’de çoğu 9 yıl kalırken, ben bir yıl kaldım,” diyor.[178]

xxi) HÜSEYİN ARTUT (Mikükseyi (Tepsili) köyünden):

Askeri harekât olduğunda 15 yaşında olduğunu ifade eden Artut, “Köydeydim. Hanuşağına gittik. Birkaç gün dolaştık, tekrar dönüş yaptık. 40 gün dağda kaldık. Aç kaldık, toprak yiyorduk. Sırtımızda ne çanta ne ekmek vardı. Hayvanımız yok. Zaten hayvan olsa da bize bela olur. Bizim orda 12 kişi vuruldu. Askerler ormanda kurşuna dizip öldürüyorlardı. Ben köydeydim Kırgınan’ın içindeydim. Bizim o mevkide kimse yoktu. Büyükköylü Haydar vardı ve çevre köylerde birkaç kişi vardı. 12 gün kaldık. Kırgınan’ın içinde emmi ile orada kaldık. Babam burada kalmıştı. Öldürenleri kaldırıyorlardı. 40 gün ormanda kaldık. Baraka gibi yaptık. Kar yağdı kaldık” diyor.

40 gün sonra askeri alayın geri çekildiğini anlatan Artut, sürgün kararının kalkmasıyla birlikte babasının da Ovacık’a geldiğini söyleyerek, “Bizi sürgün ettiler. 7 sene sürgünde kaldık. Gelen geldi. Gelmeyen orada kaldı. Biz çileden ve açlıktan başka bir şey göremedik” şeklinde anlatıyor.[179]

xxii) MUSTAFA GÜLER: “Dersimliyim. Ben Dersim olaylarının sıcaklığı içinde büyüdüm. Büyüklerimizin korkudan fısıldayarak anlattıkları olaylara tanıklık ettim.

Bizim köy, Tunceli-Hozat’a bağlı, eski adı Lolantaner, yeni adıyla Çaytaşı Köyü’dür. Köyün yaşlıları dehşet içinde anlatırlardı. 1938 Ağustos ayında hasta, yaşlı, kadın ve çocuk (yetişkin erkekler saklanmak için dağa kaçmışlar) 75-80 kişi samanlığa doldurularak diri diri yakılmışlar.

Sonrasında yakılmış insanların yaydığı ağır kokudan köye girememişler. Ancak kar yağıp da yangın yeri örtülünce köye girebilmişler.

Halvori değirmenlerinde süngülenerek öldürülen annesinin karnından sağ kurtulan kız bebek, annesi süngülenirken ayağından aldığı süngü yarası ile büyüdü. Gazeteci Yavuz Semerci’nin dedesi ve babası yakın köylümüzdür. Kendisi sürgün çocuğudur.”[180]

xxiii) MENEZ AKKAYA VE HIDIR AMCA (Elazığ’daki Kampta): “Ben 8 yaşında falandım o zaman. Askerler çocukları ve kadınları toplayarak Elazığ’a askeri bir alana götürdüler. Etrafımız tel örgülerle çevriliydi. Kadınları bir tarafa çocukları bir tarafa topladılar. Geniş bir binaya sokup herkesin saçını sıfıra vurup, yıkadılar. Dışarı çıktığımda çocuk ve kadınların feryadı birbirine karışmıştı. Kadınların saçları sıfır numaraya vurulduğu için kimse annesini tanıyamıyordu. Bütün kadınlar çıplak ve saçları sıfır numara olduğu için hepsi birbirine benziyordu. Annem diye elini tuttuğum kadın başkası çıkıyordu. Çok zor buldum annemi…”[181]

xxiv) HACI REŞO (Dersim Katliamı’nın yaşandığı dönemde bölgede Kervancılık yapıyordu): “Uzun bir yolculuktan sonra birliği buldum. Ormanlık bir alanın bitişiğinde genişçe yüksek bir düzlük vardı. Arkası kayalık ve uçurum olan bu alanda 400-500 kadar kişiyi, içinde çocukların da olduğu kadın ve erkekleri diz üstü namaz safları gibi dizmişlerdi bu düzlüğe. Yüzleri ormana doğru çökmüş vaziyette idiler. Erkeklerin elleri arkadan birbirlerine bağlıydı. Her bir safın başından sonuna kadar 4-5 kişiye bir asker düşecek şekilde süngülü olarak başlarında dizilmişlerdi. Anne ve çocuğu kanlar içinde çırpınırken hayatımda unutamadığım, kulaklarımdan gitmeyen korkunç bir vaveyla koptu… Herkes bağrışıyordu. askerler süngülerle hepsini öldürmeye başlamıştı… Çok kısa sürmüştü her şey.. Çok korkunçtu… Çocuk, kadın hepsi süngülerle öldürüldü. Ürkmüştüm… Hemen katırlarımı aldım izin istemeden oradan ayrıldım. Geriden yer yer iniltiler geliyordu. Yüzlerce erkek, kadın ve çocuğun kanlı bedenleri can çekişiyordu.”[182]

xxv) HANIM ERDOĞAN (Dersim Katliamı’nın yaşandığı dönem 7 yaşında): “Babam Dersim’de ileri gelen biriydi. İlk postada öldürülenlerden. Süngüyle öldürülmüş. 46 süngü darbesi. Bağıra bağıra ölmüş. ‘İnsan mısınız, bir silah sıkın başıma, can vereyim gitsin’ diye bağırıyormuş. Babamı acı çektire çektire öldürmüşler. Dayımları, teyzemleri çoluk çocuk tüfeklerle kurşuna dizmişler. Herkesi üst üste yığmışlar, sonra yakmışlar. 12 imamı da böyle kırdılar. Biz Dersim kırımını buna benzetiriz.”[183]

xxvi) ABDULLAH ÇİFTÇİ (Dersim’de görevli asker): “Köylere gittiğimizde Ambarlarını, ahırlarını ateşe veriyorduk. Sonra onların çocuklarını, kızlarını, kadınlarını hepsini ağır makinalı silahların önlerine verip öldürüyorduk. Kanları sel gibi akıyordu. Kimseyi dinlemiyorduk. Tuttuk mu bırakmazlardı, öldürürlerdi.’ Çocuklar birbirlerine sarılırlardı. Candı, ne yaparsın. Sonra çığlıkları gökyüzüne yükselirdi. Kanları sel olup akardı. hâlâ o çığlıklar kulaklarımda, bir türlü gitmiyor.”[184]

xxvii) SULTAN KULUALP (Katliam yaşandığında 7 yaşında): “Babamı kelepçelediler. Dediler ki, ‘Bunlar kimin çocukları?’ Dedi, ‘Komşumun’. Benle ağabeyimi inkâr etti. Beser ile Elif’i götürdüler. Çukur köyüne götürdüler, biraz bizden uzak. Belki 500 kişi vardı. Babam, annem, nenem… Babamın kardaşları dediler ki, ‘Gece bakalım Mazgirt Dağı’na, kardeşimizi vurulmuş mu, vurulmamış mı?’ Gittiler ki, vurmuşlar. Kalabalığı üst üste atmışlar. Babamı yeleğinden tanımışlar. Anamı görmüşler. Kardeşlerimi görmemişler. Hiç unutmamışım.” Amcaları, kıyımdan sonra Sultan Kulualp’i Elazığ Yatılı Bölge Okulu’na gönderdi. Bir gün Kulualp’in okulunu Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ziyaret etti. İnönü, Kulualp’e ‘Annen baban var mıdır’, dedi. ‘Yok, 38’de vurdular,’ dedim. Bir şey demedi.”[185]

xxviii) ALİ KARADAĞ (Merkeze bağlı Gevrek köyünden): 11 yaşında tanık olduğu katliamda babası Kamer öldürüldü. 13’ünde annesi ve üç kız kardeşiyle Uşak’a sürüldüler. Tarlalarına el konulduğu tarihte, 15 yaşındaydı. Ve olan bitenden bihaberdiler. 25’inde Dersimlilere af çıkınca memleketlerine döndüler. Öldürülüp gömüldüğü mevkiiden babasının kemiklerini çıkarıp köylerine gömdüğü günlerde, 30 yaşındaydı…

Ali Karadağ, babasının hakkını ararken yardım istediği avukat Hüseyin Aygün sayesinde, 1941 yılına ait bir tapu senedine ulaştı. Bu senede göre, ‘Dersim 38’de, sadece ‘kıyımla’ yetinilmemiş, aileleri hayatta olmasına rağmen mağdurların mülküne de el konulmuştu: “Harekâti askeriyede ölen ve aile efradı garbe Nakil edilmiş bulunan Gevrek köylü Ali oğlu Kamer Karadağ’ın tapusuz tasarruflarında bulunmasına binaen Hazineye intikal eylemekle…”

‘38’in kanlı yazı hüküm sürüyordu. Başta Haydaran olmak üzere çoğu aşiret, dağlara sığınmıştı. Merkeze bağlı Gevrek köyünden Kamer Karadağ’ın aşireti ‘harekâtın’ hedefi değildi fakat kızı, Haydaranlar’a gelin gitmişti. Zaman zaman kızının ailesine ekmek ve yiyecek götürüyordu. Tüccarlık yapan Karadağ, bir ihbar sonucu yakalandı. İddiaya göre, ‘İfadeniz alınacak’ diye gözaltına alınan Karadağ, yanında bir başka şüpheliyle birlikte ve eli kolu bağlı hâlde Mazgirt’e bağlı Sindam Üstü denilen mevkiye götürülüp kurşuna dizildi. Üzerine toprak serpilen iki ceset öylece bırakıldı.[186]

xxix) SÜLEYMAN KIRMIZITAŞ (Kırımda 4 yaşında): “37’de davarla geçiniyoruz. Yayladayız. Dediler, asker Munzur mıntıkasına saldırıyor, gidelim köyümüze, beraber ölelim veya kalalım. Ama asker o yıl suyun bu tarafına geçmedi. ‘38 oldu, Haziran. Otlar biçiliyor. Sağma mevsimi. Bir ateş başladı. Davardan kötü sesler geliyor. Vurulan düşüyor, vurulan düşüyor, davarlar. Elimize ne geçerse aldık, güneye kaçtık.”[187]

xxx) MUSA KAÇAR (Karşılar Köyü’nden, Seyit Rıza’nın soyundan): Karşılar’ın 380 kişilik nüfusu 1938 yazında Munzur kıyısına götürülüp kurşun ve süngülerle öldürülmüştü. Bu kıyımdan yalnızca iki kadın ve Musa Kaçar’ın babası Rıza kurtulabildi. Baba Rıza Kaçar’ın iki çocuğu ve eşi de katledilmişti. Baba Kaçar, çocuklarını nehrin kıyısına gömüp bir süre Elazığ’da kaçak yaşadı. Sonra evlendi. İşte bu evlilikten doğan Musa Kaçar Dersim acısını içinde taşıdı.

Kaçar Ailesi’nin yaşadığı Karşılar (Horbori) Köyü 1938 yazında ateşe düşmüştü. Askerler köye gelip “Paşamız sizinle görüşecek,” dedi. Köyün, aralarında kadın ve çocukların da olduğu 380 kişilik nüfusu, Munzur kıyısına götürüldü: “Munzur kenarında bir düzlükte kırıyorlar. O zamanlar babam evliymiş, 25 yaşındaymış. Eşi Hatice’yi, 8 ve 5 yaşlarındaki çocukları Elif ve Ali’yi öldürmüşler. Kardeşlerini de… Babam kaçıp kurtuluyor. Arkasından ateş etmişler ama izini kaybettirmiş. Sonra dönüp çocuklarını gömüp kaçmış. Babam dışında iki kadın kurtulmuş. Uçurumdan atılırken ağaçlara takılmışlar. Bir mağaraya saklanıp kurtulmuşlar. Tüm köy yakılmış.”[188]

xxxi) ALİ KILIÇKAYA (Dedesi kurşuna dizilmiş, babası sürgün edilmiş): Sene 1937’yi gösterdiğinde Zini Gediği’nde yeğeni ile birlikte isyan ettikleri gerekçesiyle gözleri ve elleri bağlanarak kurşuna dizilmiş dedesi. Dedenin öldürülmesi ile Kılıçkaya ailesinin dramı bitmemiş. Oğul Cavit Kılıçkaya isyan suçlamasıyla eşi, iki çocuğu ile birlikte Balıkesir’in Susurluk ilçesine sürgüne gönderilmiş. Binlerce Dersimli Erzincan ve Tunceli’de hazır bekletilen trenlere tıka basa bindirilmiş. Kılıçkaya olayı şöyle anlatıyor:

“Rahmetli babamın anlattığına göre, bizi topladılar diyor, fotoğrafımızı çekip trene bindiriyorlardı hayvan gibi. 50 kişilik vagonlara 100 kişi dolduruyorlarmış. Tuvalet olarak bindikleri vagonu kullanmışlar ve ancak bu şekilde 1 ayda Balıkesir’e ulaşmışlar, çok çileler çekmişler. Kız kardeşim açlıktan vagonda toprak yiyerek küf yiyerek Balıkesir’e gitmiş. Sonrasında ise karnı şiştiği için vefat etmiş. Ama bu resimdeki kız kardeşimin ismini bilmiyorum. Babam bunları bana 15 yıl sonra sürgünün ardından anlattı.”[189]

xxxii) EFO (BOZKURT) AMCA (Eski adı Lolantaner olan 27 haneli Çaytaşı’ndan): “Köylüler önce meydanda toplandı. “Baba, bizi kıracaklar” diyen çocuklara köy muhtarının cevabı ise, “Bizim neyimiz var ki bizi vursunlar” oldu ve köyde o gün 200 kişi öldürüldü.

Babası İstiklal Savaşı gazisi Keko Bozkurt ile kendisi kurtuldu. “Ölüleri tarlalara, derelere attılar” diyen Efo amca annesini, 4 kız kardeşi ile 2 erkek kardeşini kaybetti.

Efo Bozkurt yıllardır elindeki bastonla etrafa işaret ederek anlatmaya başlıyor: “Askerler gelip hep bu tepeleri sardı. Muhtar herkesi meydana çağırdı. Bazı komşularımızın ellerini ayaklarını bağladılar. Ortaya da bir masa kurdular.”

Çaytaşı o vakitler devlet yanlısı bir köymüş. Bu nedenle de köylülerin anlattığına göre muhtar insanları meydana çağırınca kimse “kötü bir şey” olacağını düşünmemiş, iki dirhem bir çekirdek giyinip gidenler bile olmuş. Öyle ki askerlerden bir tanesi, “Neden koyun gibi evlere doluştunuz? Çıkın, dışarıda vurulursunuz” demiş.

Efo Bozkurt’un öğretmen olan amcasının oğlu Veli Bozkurt da o gün köydeymiş. Efo amca devletin öğretmenini kurşuna dizmesine akıl erdirememiş olacak ki yüzünde kocaman bir şaşkınlık ifadesi var: “Veli kaç kere komutana ‘Ben cumhuriyet öğretmeniyim’ dedi. Bıraksınlar gitsin istedi. Onu bile bırakmadılar. Veli’nin eşine alay komutanı cebinden çıkardığı tabancasıyla 3 el ateş etti. İki çocuğuyla kendisini de işte şuradaki evi ateşe verdikten sonra oraya attılar. Hepsi öldürüldü.”

Sıra kendi hikâyesine geliyor. 14 yaşındaki Efo konuşmaya başlıyor sanki, gözleri dalıyor:

“İşte bizi bu eve getirdiler. Evin iki tarafına asker makineleriyle yerleşmişti. Biri o yandan, öbürü diğer taraftan ateş ediyordu. Kolumdan yara aldım. Bazıları içeride vuruldu. Sonra bir kız dışarıda ateş eden askerlerden birine bir taş attı.”

Taşı atan kızın bir gözü görmüyormuş. Taşın isabet ettiği asker “makine”nin yerini değiştirmeye koyulduğu sırada evdekiler kaçmaya başlamış. Kaçarken vurulanlar olmuş. Taşı atan kız kapının önünde yere yığılmış. Efo amca şanslı olanlardan… Koşarken kurşunlar kolunu ve karnını sıyırmış. En çok kalçasından aldığı yara canını yakmış. Yere düşmüş, sürüklenerek bir su ambarının yanına sığınmış: “Bir söğüt ağacının dibine oturdum. Babam gördü beni, ‘Siz gidin, ben ölürüm’ dedim. Aldı beni bir değirmenin altına bıraktı.”

Efo amca orada iki gün yatmış. Sağ kalan komşulardan biri tesadüfen kendisini görünce eniştesine haber uçurmuşlar. Yeğeninin bir taşın üstünde kıpırtısız yattığını gören eniştesi, “Mezarını kazalım” deyince Efo amca, “Beni diri diri mi gömeceksiniz?” diye sormuş. Sağ olduğu anlaşılınca babası gelmiş oğlunu almış, beraber köye dönmüşler. “Bir keçi bile bırakmamışlardı, bütün malımız talan edildi.”[190]

xxxiii) SÜLEYMAN ÇILGIN VE FATMA BAYRAKTAR (Merkeze bağlı Çiçekli Köyü’nden): Ormana saklanarak kurtarmışlar canlarını. Aileleri, gözlerinin önünde vurulmuş, süngülenmiş, yakılmış. “Dersim’de neler oldu?” sorusuna, “Ölüm oldu, sürgün oldu. Munzur kan aktı, insanlar acıyı tattı” diye yanıtlıyorlar.

Fatma Bayraktar anlatmaya başlıyor: “Köyümüze 40 süvari asker geldi. Silahları topladılar katliamdan bir kaç gün önce. Babam da silahları teslim etti. Ondan sonra köylerden herkesi toplamaya başladıklarını duyduk. Demirkapı’da topladılar yüzlerce köylüyü. Biz çocuklar, kadınlar, kızlar kaçıp ormanlara sığındık. Kaçmayanlar, kaçamayanları toplayıp karşılarına büyük makineli tüfekler getirdiler. Bir anda kurşuna dizdiler hepsini. O kadar insan öldürüldü ki, köy meydanı ceset tarlası gibiydi.”

“Miço Ağa askerler tarafından öldürüldü. İki kızı vardı ki dünyalar güzeli. Birisinin adı Naciye diğeri Xatun’du. Sapsarı, upuzun saçları, renkli gözleri vardı iki bacının. Dillere destandı güzellikleri. Adlarına türküler yazılırdı. Yüzbaşı bunları karşısına alıp ‘Biriniz beni kabul edin, canınızı bağışlayayım’ dedi. Kızlar diz çöktürülmüştü. Bunun üzerine ayağa kalkıp birbirlerine baktılar önce. Sonra ‘Babamızı, ailemizi, aşiretimizi öldürdünüz. Sana varacağımıza, kanımızın akrabalarımızın kanına karışmasını tercih ederiz’ dediler. Bunun üzerine yüzbaşı kurşuna dizdi bu iki kardeşi. Aylar sonra asker gidince bulundu cesetleri. Sapsarı saçları, toprağa karışmıştı.”

1937’de 15 yaşlarında olduğunu belirten Süleyman Çılgın, katliamın öncesinde askerlerin günlerce köy köy gezip mutfak bıçağına kadar tüm silahları topladığını hatırlıyor. “Sonra ilk önce ağaları, pirleri, seyyitleri ve aşiret liderlerini toplayıp öldürdüler” diyerek unutamadığı bir tanıklığı dile getiriyor:

“Katliam tüm Dersim’e yayılınca kurtulanlar dağlara, ormanlara sığındı. Bunlardan ikisi de aşiretin sevilen büyüklerinden Topo ve Xıdo’ydu. Dağda yaşarlarken bir gün öldürülen babalarının evine geldiler.

Muhtar ihbar etmiş duyduğumuza göre. Asker bastı köyü. Saatlerce çatışıp yakalandı Topo ve Xıdo. Katırların sırtına bindirdiler ve yaktılar onları. Küllerini savurdular. Topo ve Xıdo’nun bir mezarı bile olmadı. Binlerce Dersim’li gibi.”[191]

xxxiv) YUMOŞ BAKIRAY (Meytan Köyü’nden, katliam sırasında 15 yaşında): “O acıyı, katliamı bizden iyi kim anlatabilir ki. Etimizde, kemiğimizde, kulaklarımızda, yüreğimizde hâlâ o sızı vardır” diye başladı ve şöyle devam etti:

“1937’de Turişmek köyü Robaik mezrasında, ailemle yaşıyordum. 15 yaşındaydım daha. Askerler katliamdan önce gelip köydeki evlerde bulunan bıçaklarımızı bile toplayınca babalarımız, dedelerimiz şüphelendi aslında. Askerler katırlarla aylarca bölgeye sevkiyat yaptılar, çadırlar kurdular, silahlar getirdiler. Katliam gününde bizim köydeki insanları başka bir köye götürdüler. Biz kaçtık, ormana saklandık. Oradan seyrediyorduk korkuyla. Çevredeki köylerden toplananları ilk önce kadın ve erkek olarak iki ayrı gruba ayırdılar. O anı hayatım boyunca hiç unutmadım. Kalabalığın önüne kurulu silahlar vardı. Askerler erkekleri o silahlarla taradılar. O an yükselen çığlık ve yakarışlar, şu an bile kulağımda.”

“İnsan vicdanının kabul edemeyeceği bir sahneydi benim için. Gece kâbus görmeme neden olan olay o an oldu. Askerleri kadınların içine saldılar. Etraf sarılıydı ve çoğu bir birine iple bağlanmıştı. Kadınlara tecavüz ettiler ve çığlıklar içinde süngüler ile öldürdüler. Ortalık tam bir cehenneme dönmüştü. Saklandığımız yerde ağlıyor, korkuyor ve çığlımızı içimize gömüyorduk. Aynı şey bizimde başımıza gelebilirdi. Kaçtık, ormanın derinliklerinde saklandık. Askerler daha sonra köyleri ateşe verdi. Askerler gittikten sonra saklandığımız yerden çıkıp köye indik.

Cesetler yerdeydi hâlâ. Her yer kan gölüne dönmüştü. Her taraf komşumuz, akrabalarımız ve tanıdıklarımızın cesetleri ile doluydu. Sonra tekrar ormanlık alana çekildik. Aylarca ormanda saklandık hiç inmedik. Gündüz mağaralarda saklanıyorduk, gece köylerimize gelip başıboş olan hayvanları sağıp süt alıp tekrar mağaralara geri gidiyorduk. Kadınlar çocukları ile birlikte mağaralara saklanıyordu. Bir bebek ağlamaya başladı. Yanındakiler kadına ‘çocuğu sustur, yerlerimizi öğrenirlerse gelip bizi de öldürürler’ dedi. Kadın emzirdiği çocuğunu göğsüne ağlayarak bastırdı sesi çıkmasın diye. Asker gittiğinde çocuk boğulmuştu.”[192]

xxxv) HÜSEYİN GÜL (Katliam sırasında 10 yaşında): “Askerler bizi Hopik’te topladı. İple kollarımızı birbirine bağladılar. Önümüze makineli tüfekleri koydular ve taramaya başladılar. Kadın çığlıkları ortalığı kaplamıştı. Ağzımdan ve vücudumun başka yerlerinden vuruldum. Bir cesedin altında kaldım ve ölü numarası yaptım, hiç kıpırdamadım. Yaklaşık 10 asker ölenleri kontrole geldi. Süngü batırıyordular. Koluma süngü isabet edince ah dedim. Canlı olduğumu anlayınca bacağımdan tutup sürükledi ve tepeden aşağı attılar, Munzur’a attılar beni. Askerler sudayken de ateş etti ama vuramadı. Bir baktım Munzur kıpkırmızı, kan akıyor. Suların üzerin cesetler yüzüyor. Boğulmak üzereyken yanımdan geçen bir cesede tutundum. Onunla birlikte epey sürüklendim. Bir yerde ayaklarımın taşa değdiğini hissedince çırpındım sudan çıktım. Aylarca dağlarda köy köy dolandım.”[193]

xxxvi) HACI HIDIR ATAÇ (Katliamda12 yaşında, merkeze bağlı Roşnek Köyü’nden): Katliamdan kurtulabilen yedi kişiden dördü; kendisi, annesi, ağabeyi, kundaktaki kız kardeşiydi. Tüm akrabaları ve köylüleri Nâzımiye’deki Kıl Deresi’nde kırılmışlardı. İki yıl dağlarda saklandılar.[194]

xxxvii) HASAN SALTIK: “Dersim askerler açısından da çok travmatik. Harekâta katılmış askerlerle de konuştum, çoğu görüntü ve ses vermek istemedi. Sadece bir ikisinin görüntüsü var elimizde. O askerlerin çoğu sonra travma yaşamış, delirenler var. Parası olanlar ise hacca gitmiş. Çünkü o kadar çok sivil insan öldürülüyor ki… Kendisini bir odaya kapatanlar var, anlatamıyorlar yaşananları. Onların çocukları ve torunlarıyla konuştuk. ‘Bu olayı anlatamazdı, eli ayağı titremeye başlardı, ağlamaya başlardı’ diyorlar.

İlk önce ‘Düşman öldürmeye gidiyoruz, Ermeni dönmelerini öldürmeye gidiyoruz, Ruslara, Ermenilere yardım eden Dersimlileri öldürmeye gidiyoruz’ diye büyük bir gazla gönderilmiş bunlar. Oysa hangi ailede, aşirette ne kadar silah var, bunlar belli. Ve bunlar daha olay olmadan toplanıyor. Sonuçta bir karakol baskınından veya bir köprü yakılma olayından müthiş bir katliama dönüşüyor bu iş.

Benim annem de annesinin karnındaymış. Nenemin kayıtları var, 102 yaşında öldü. Tek tek anlatıyor. Köyün meydanına toplamışlar herkesi. Askerin bir tanesi demiş ki neneme ‘Sen hamilesin, şu aşağıdan dereye doğru kaç’. Nenem de kaçmış.”[195]

xxxviii) İBRAHİM ÇAVUŞ’UN OĞLU: “3 kardeşiz. Annemi 1979’da babamı 2004’te kaybettik. Babam emekli astsubaydı. Annem ev hanımı… Bir tek cümlede toplamak gerekirse Dersim’de yaşananlar bizim bütün hayatımıza hâkim oldu. Babam onun kötü etkileriyle daima yaşadı. Maalesef bizlere de yaşattı. Yani, o kötü anıları, ömrümüz boyunca taşıdık diyebilirim. Hem de çok fazla bahsedilmemesine rağmen.

Babamın niye bu kadar sinirli ve hırçın olduğunu… Annemin aklını yitirmesini sonradan anlayabildim. Çok nadir olmakla birlikte babam bazen duramaz, anlatır ve hıçkırıklara boğulup son verirdi. Bizler için de çekiniyordu zannederim. Çok fazla şey bilmemizi istemiyordu. Ama zaman zaman engel olamıyordu… Zaten anlatılacak gibi değildi… İsyancılara karşı başlayan harekâtın halka yönelmesi, sivillere yönelmesi bir katliama dönüşmesi onu çok sarsmıştı. Engel olamadığı, bu işin bir parçası olduğu için kendisini hiç affedemedi. Daha çocuk yaşta, iki şeyli pırpırlı bir üst çavuşken, bir timin komutanı yaparlar. Haksever, vicdanlı iyi bir insandı. Sadece bir defa, savaş boyunca sadece bir defa makineli tüfeğin başına geçtiğini söyledi bana… ‘Bütün savaş boyunca, benim ateşimdi, ama orda ölen kalan oldu mu, bilmiyorum’ diyordu.”[196]

V.2) KAYIP KIZLAR

35. §) Kayıp kızlar… deyince;yüreklerimizi kanatmanın zamanıdır. Kolay mı bu topraklarda yaşaya gelen bütün kayıp edilmişler, unutulmuşlar, tarihi hoyrat bir kanlı süngerle silinmişler, dili lâl edilmişler, derinden sızlayanlar; şimdi hepimizin ayağa kalkıp kendini tanıtmasının zamanıdır. Bu hazan bahçesinde toplanıp tanışacaksak, birbirimizin acısına korkmadan bakmayı öğrenmemiz gerek.

Dersim Katliamında ailelerinden koparılıp rütbeli subaylara evlatlık verilmiş küçük kız çocuklarının hikâyesini anlatan ‘İki Tutam Saç/ Dersim’in Kayıp Kızları’nın yönetmeni Nezahat Gündoğan şunları aktarıyordu:

“Üç yılın sonunda biz 70 kişiyi tespit ettik. Ama sayı bundan çok fazla. Çok rahat 100’lerce diyebiliriz. 50’ye yakını bulunmuş. Diğerleri de aileleri tarafından hâlâ aranıyor. Filmde Fatma teyze şöyle diyor: ‘Bunca çileyi çek bir de kimsesiz öl, bu bana çok zor geliyordu. Annemi babamı hiç unutmadım, aklıma düştüğü zaman çıldırasım geliyordu ama ne yapacaksın, yetimdim’. Durumunu çocuklarına anlattıktan sonra diyor ki, ‘Eğer ailemi bulamazsam beni Malatya-Elazığ yolu üzerinde gömün, oradan Tunceli arabaları mutlaka gelir geçer.’

Kadından soy ve kan değiştirme politikası çok önemli ve kadına bir savaş ganimeti olarak bakılıyor. O dönemin içişleri bakanı Şükrü Kaya şöyle diyor: ‘Biz bu kızları alıp Türk ulusuna dahil edersek, yeni kuşaklar da böyle yetişecektir.’ Bu politika, özellikle ailelerini geç bulanların üzerinde başarıya ulaşmış diyebiliriz. Biz hiç rastlamadık erkek çocuğun verildiğine. En fazla öksüzler yurduna veriliyor. Bir de tabii, bakınca kadın buralarda namustur. Namusunu devlet alıyor, bundan ağır bir şey olabilir mi?”[197]

Bu önemli bir soru(n)!

Kolay mı? Dersim’e askerler geliyor, bazen, yani insanları saklandıkları mağaralarda topluca öldürmedikleri zamanlarda, bazı kız çocuklarını ailelerinden koparıyor, bu esnada bir takım şeyler söylüyor… Söylenen sözleri anlamıyor insanlar çünkü ana dilleri Türkçe değil. Birileri tercüme ediyor bu lafları… Tanıklar, o tercümeleri hatırlayarak anlatıyor ki, o asker beni annemden, babamdan böyle böyle diyerek aldı, kopardı…

Üzerinden yıllar yıllar geçiyor… Bu kez aynı insanlar kendi ana dillerini anlamıyor… Kendi inanç ritüellerinden, seslerinden uzakta, çoğu kez yeni isimleri ve soy isimleriyle, yeni aileleriyle, hiç önceleri olmamış gibi, anaları babaları toprakları olmamış gibi, öyle kendi biter türünden bir bitkiymiş gibi yaşıyorlar. Devlet, Dersim’in kızlarını alıyor, rütbeli askerlere ve bürokratlara veriyor. Kız çocuklarının kültürün taşıyıcısı olduğunu bilen devlet, bu yaban, bu vahşi çocukların ehlileştirilmesi projesinde kimsenin gözünün yaşına bakmıyor. Kız çocuklarını alan aileler, ilk iş, kızların saçlarını tıraşlıyor, onları banyoya sokup bir güzel yıkıyor, paklıyor ve sonra da hizmetine koşuyor. Kız çocukları, ailelerinden koparılmalarının acısına baskı, zulüm, dayak, işkence, taciz eklenince kendilerini unutmak istiyor, geçmişi unutmak istiyor.

Az sonra öldürüleceğini bilen ve hiç değilse çocuğunun yaşam şansı olsun diye çocuğundan ‘vazgeçen’ aileler de var, çocuğu ağlayıp gizlendikleri yerleri açık etmesin diye kendi eliyle kendi evladını bırakan, hatta suya atan, boğan da… İşte bu kısmı, kitabın üzerine konuşulamayacak, üzerine tek söz edilemeyecek bölümü… Ama mesela, özellikle güzel ve sağlıklı olan kız çocuklarının seçiliyor olması… Faşist uygulamaların tanıdık sahnesi değil miydi bu?

Bu da -Sıdıka Avar’lı![198]– çok önemli bir saptama!

Ve tanıklıklara geçmeden bir not: Komisyona Dersim olayları sırasında küçük kızların evlatlık verildiğini kanıtlayan 1941 tarihli resmi bir belge de sunuldu. Komisyona sunulan 5 Şubat 1941 tarihli T.C. Manisa Vilayeti mühürlü, dönemin Salihli Kaymakamı Necati Vardır’ın imzasının bulunduğu belgede Yarbay Münip Yılmaz Türk’ün gözetiminde Dersim’den gelen kız çocuklarının bulunduğu ifade ediliyordu.

Söz konusu belgede, “Kazamızın Tataristan köyüne yerleştirilen Tunceli göçmenlerinden Hüseyin oğlu İsmal Koç’un İstanbul’da bulunan Yarbay Münip Yılmaz Türk’ün nezdinde bulunduğu anlaşılan kız çocuklarını alıp gelmek üzere Dahiliye Vekâleti’nin emirlerine atfen Manisa Valiliği’nin Emniyet Müdürlüğü’nün ifadesine 1/2/941 gün ve 3/1 D.41/137 sayılı emirleri mucibince mazereti tahakkuk etmiş bulunmasından İstanbul ve Zonguldak’a gidip gelmek üzere 15 gün mezuniyet verilmiş olduğuna dair vesikadır,” deniyordu.[199]

36. §) Şimdi de sözü onlara, kayıp kızlara bırakalım!

i) HURİYE ASLAN: Yaşadığı acıları, “Taş olsa çatlardı, toprak idim dayandım” diye anlatan Huriye Aslan, henüz 8-9 yaşlarındayken memleketinden koparılıp bir asker ailesine verilmiş, birçok kız çocuğuyla beraber. Uzun yıllarca köyüne, memleketine, akrabalarına, toprağına hasret yaşadı.

O günleri şöyle anlatır: “Babaannemin yanında yatıp kalkıyordum. Babaannem 1938’de vuruldu mu, ne oldu bilmiyorum. Kaybettim. Ormanda kalıyoruz. Asker bastı. Yengem, amcam, herkes çocuğunu alıp kaçtı. Ben kaçamadım. Askerler beni yakaladı. Doğru Ovacık’a götürdü. Kamyon asker dolu, kimi gülüyor, kimi konuşuyor, ben ağlıyorum.”

“Genç bir kadının yanına götürdüler. Saçımı kestiler. Keloğlan yaptılar beni. Kadın beni aldı. Yıkadı. Götürdü, bir askere teslim etti. Asker beni trene aldı. Ne yapıyorlar, nereye götürüyorlar, hiçbir şey anlamıyorum. 3 gün 3 gece gittim. Samsun’a vardık.”

“Samsun’da beni verdiler bir hanıma. Köpeğin biriydi. Merdiven başında battaniye verdi. Bir katını altıma serdim, bir katını üstüme. Mutfakta yemek yiyordum. Evin hizmetçisine talimat verdi. ‘Kürt kızının bulaşıklarını bizim bulaşıklarla yıkama, ayrı yıka’ dedi. Kendimi öldürmek istedim. Çocuktum, kaçtım. Polise gittim, ağladım, ‘Beni öldür, oraya verme’ dedim. Sonra başka birine teslim ettiler…”[200]

“Zengin bir adamdı. Yemeği ve her şeyi ben yapıyordum. Adamın eşi beni kıskanıyordu. Samsun’da kızlar nasıl geziyorsa ben de öyle gezmek istiyordum ama kadın bırakmıyordu. Adam kalbinde beni istiyordu. Beni tek görünce yakalayıp öpüyordu, dizinin üstüne oturtuyordu… Okula gitmek istedim. ‘Ne olur beni de okula verin’ diye yalvardım. Hayır dediler, ‘Seni Kur’an okuluna vereceğiz’ dediler. Aç da kaldım, dayak da yedim…”[201]

ii) SAKİNE VE ŞEMSE: 1938’de devletin Dersim harekâtı sırasında Ovacık’ın Kozluca Köyü’nde yaşayan Koç ailesi, Hozat’a gitmek için Munzur Dağı’na doğru yola çıkarlar. Karanlıkta askerlerin arasına düşen ailenin, 4 yaşındaki kız çocuğu Sekine ve 6 yaşındaki kuzeni Semşi, asker ateş açınca kaybolur. Bir süre sonra Ovacık’a dönüp kızlarını arayan baba İsmail Koç’a kızlarının asker tarafından götürüldüğü söylenir.

Manisa’ya sürülen ve köyden çıkma yasağı olan baba Koç, dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’a telgraf çekerek kızlarını bulmak için yardım ister. TBMM Dilekçe Komisyonu’nun ulaştığı belgeye göre, dönemin Genelkurmay Başkanı Çakmak çocukların bulunması talimatını veriyor ve İçişleri Bakanlığı 1941’de çocukların yerini buluyor.

Baba İsmail Koç’a verilen izin belgesinde, kızı Sekine’nin İstanbul’da yaşayan yarbay Münip Yılmaz Türk’ün himayesinde, diğerinin ise Zonguldak’ta olduğu bilgisine yer veriliyor. Ölünceye kadar arayışın sürdüren Koç, 1994’de ölürken oğlu Erdal Karakoç’a şu mirası bırakıyor: “Kızları bul!”[202]

iii) ASLIHAN: Katliamın tanıklarından biri de Ermeni kızı Aslıhan’dı. Konya’ya sürgüne yollandığında 5-6 yaşındaydı ve adı artık ‘Fatma’ydı. Çocukları dahil herkes onu Kürt biliyordu…

Halvori Wenk Köyü’nden insanlar toplanıp katledildiklerinde küçük Aslıhan kendi deyişiyle, “silahlı biri” tarafından buğday yığınının arasına saklanarak kurtulmuştu. Saklandığı yerden katliamı dehşetle izleyerek tanıklık yapmıştı… Katliam bitip sürgün başladığında halası Ihsa Kiremitçiyan ve halasının üç çocuğu ile birlikte kara vagonlara bindirilerek Konya’nın Beyşehir ilçesine sürgün edildiler. Ermeni Aslıhan’ı Türk ‘Fatma’ yaptıklarında 5-6, Kelime-i Şahadet getirtilip Müslümanlaştırılarak evlendirildiğinde sadece 13 yaşındaydı… Halasının üç çocuğu da (Mişan, Apkar ve Murat) Müslümanlaştırılmak amacıyla Beyşehir’de sünnet edildi… Yıllarca gizledi Ermeni kızı olduğunu… Öyle ki kimliğinde Agop olan baba adını silerek ‘Eyüp’, Havas olan anne adını ‘Hava’ yaptı…[203]

Beyşehir’den itibaren hayat hikâyesini özet olarak Aslıhan Kiremitçiyan’dan dinleyelim: “Beyşehir’de beni önce bir albaya verdiler. Onun tayini çıkınca nüfus müdürünün yanına verildim. Beni besleme olarak yanlarına alan ‘ailem’ beni çok döverdi.

Odunla yediğim dayak yüzünden parmaklarım kırıktır. Hiçbir doktora götürülmedim. Nüfus müdürünün evinde gördüğüm işkenceler yüzünden evden kaçtım. Daha sonra başka bir aile beni yanına aldı. Orada da çok işkenceye maruz kaldım. 13 yaşımda iken 35 yaşında olan birisi ile beni evlendirdiler. Evlendirmeden önce Kelime-i Şahadet getirtip beni Müslüman yaptılar. Aç susuz, işkence dolu bir yaşantım oldu. Her şeyden önce çocuktum… Evsiz, sahipsiz, kimsesiz ve işsizdim. Sokaklarda kaldım. Çocuklarımı bu şartlarla büyüttüm.

Ermeniliğimi tam olmasa da biliyordum ama gizledim. Çocuklarım 1995’de öğrendiler. Aileme ulaşmak için çok araştırma yaptık. Hiçbir sonuç alamadım. Kızım 2010’da soyağacımı çıkarttı. İşte orada adım ve soyadımın değiştirildiğini öğrendim. Kimlikte adım Fatma, kızlık soyadım Kiremitçi idi.

Adımın Aslıhan, soyadımın Kiremitçiyan olduğunu, nerede doğduğumu ve hangi köyden olduğumu öğrendim. Sonra araştırıp ablamın çocukları ve halamın çocuklarını buldum. Ailemim geçmişi hakkında bilgi sahibi oldum. Babam devletine bağlı bir Ermeni vatandaşmış. Halvori Wenk’te keşiş olduğunu öğrendim. Oldukça varlıklı biriymiş. Babamın da Bolu Mengen’e sürgün edildiğini ve orada öldüğünü öğrendim.”[204]

iv) MEDİNE ÇOLAK: Soykırımdan sağ kurtulan, evlatlık verilen kayıp kızlardan …Devletin acımasız yüzüyle tanıştığında henüz 10 yaşında bir kız çocuğuydu. Babası Seyit Ali Güngör, abisi Kalman, kız kardeşi Bese ve 3 yaşındaki Hasan gözleri önünde katledildi.

Soykırımdan kurtulan yüzlerce çocuk gibi, önce saçları sıfıra vuruldu… Sonra ‘Kara Vagon’a bindirilerek hiç tanımadığı topraklara sürgün edildi. Herkes ailesinden birkaç kişiyi kurtarmanın sevinci içindeyken o bu yolda tek başınaydı… Samsun’da Çerkez bir aile tarafından evlat edindi.

‘1937’de kırım daha başlamadan kışın annem Belgihan, karlı bir kış günü zatürreeden öldü. Biz dört kardeş babamla öylece kala kaldık. Abim Kalman, kardeşlerim Bese, Hasan ve benim için zor günler başlamıştı.

Abim ve babam havyancılıkla uğraşıyordu… Aslında 10 yaşında olmama rağmen bütün evin yükü üzerime binmişti. Evin büyük ablası bendim, kardeşlerimle ilgilenmeye çalışıyordum.

Her şey yaz aylarında başladı. Babam bir sabah hayvanları otlatmaya gitti, saatler geçti gelmedi. Çok korkmuştum. Evin önüne oturuyorduk, abim babamı aramaya gideceği söylediği an, birden peş peşe silah sesleri geldi. Tüm köy halkı panik içinde dışarıya toplandı. Ellerinde tüfekler, askerler köyümüze doğru kurşun sıka sıka geliyorlardı. Herkes can derdiyle koşuşturmaya başladı.

O korkuyla, ormana doğru koşmaya başladım. Öyle bir koşmuşum ki, nefes nefese durduğumda çok uzağa gitmiş olduğumun farkına vardım. Gece ormanda bir başıma kaldım.

Gece yarısı kurşun sesleriyle uyandım. Tekrar koşmaya başladım. Bacadan duman tüttüğünü gördüğüm bir eve gittim. Kapıda kadın beni görür görmez, ‘Sen niye buraya geldin, bizi de götürecekler. Sıra bize geldi’ dedi. Kadın tencereleri toprağa gömüyordu…

Bana yarım ekmek ve bir tas yoğurt verdi. İlerdeki çam ağacını göstererek, ‘Yavrum burada durma git çamlara saklan’ dedi. Çam ağaçlarının içine sokularak ekmeğimi ve yoğurdumu yedim.

Bir zaman sonra bizim köydeki gençler önümden koşarak geçtiğinde çok sevindim. Tanıdığım yüzlerle karşılaşmıştım. Koşarak yanlarına gittim, “Nereye gidiyorsunuz beni de götürün” dedim. Aralarından biri elimden tutarak yanlarında götürdü. Köye geldiğimizde kimse kalmamıştı, evlerimiz yakılmıştı…

Sonra bizim köyün yakınlarında olan annemin köyü Deste’ye gitmeye karar verdim. Ancak oraya vardığımda da kimse kalmamıştı. Belki bir tanıdığa rastlarım diye yaylaya doğru yol aldım. Biraz yürüdükten sonra bir kalabalıkla karşı karşıya geldim. Koşa koşa yanlarına geldiğimde teyzem Arzu’yu gördüm.

Çok sevindim, beni görür görmez “Meno meno yaşıyorsun yavrum” diye sarıldı. Köyde herkes bana Meno derdi…

Kardeşlerimin askerler tarafından götürüldüğünü söyledim. Nereye gidileceği tartışılırken birden yaylanın tepesinden askerler ateş açmaya başladı. Hepimiz yaylanın aşağısına doğru koşmaya başladık. İşte orada teyzemi kaybettim. Kalbim duracak gibiydi…

Yayladan indiğimde, bir derenin oraya geldim. Derenin kenarında oyuk bir taşın arkasına saklandım. Dizlerime kadar ıslanmıştım. Kafamı kaldırdığımda yayladan aşağı doğru gelen askerlerden birisinin beni fark etmesiyle ateş açması bir oldu.

Asker yanıma gelerek bağırmaya başladı, beni alıp oradan çıkarttı ve itekleye itekleye beni çocukların, kadınların, adamların bulunduğu yığının içinde attılar. Ailemi belki bulurum umuduyla kalabalığın içinde dolanıp duruyordum. Ama bulamadım…

Sonra bizi Elazığ’a götürdüler. Benim gibi bir sürü çocuk vardı. Kadın, çocuk hepimizi toplayarak saçlarımızı sıfıra vurdular. Hamama soktular sonra da trene bindirdiler…

Uzun bir yolculuk oldu. Nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Trenin içi çok kalabalık, mahşer gibiydi. Bizi bir yerde indirdiler daha sonra Samsun Terme ilçesi olduğunu öğreneceğim bir yere gelmiştik.

Hepimizi bir Han’ın içinde doldurdular. Davut Öngen isimli Nüfus Müdürü teker teker hepimizin ismini alıyordu. Sıra bana geldiğinde Türkçe tek bir kelime bilmediğim için sorduğu hiçbir soruya cevap veremedim. Bana öyle hüzünlü bir gözlerle bakmıştı ki… Beni sandalye ye oturtturdu, simit verdi. El hareketleriyle gidip hemen döneceğini söyledi.

Daha sonra gidip eşi Naciye’ye ‘Getirilen Kürtler arasında küçük bir kız var. Hiç kimsesi yok öyle güzel, öyle garip ki onu bu hâlde bırakamayız’ demiş. Kaymakama da danışmış, sonra beni elimden tutarak eve götürdü. 4 çocuğu vardı…

Eşi Naciye beni görür görmez hemen sahip çıktı. Çerkez bir aileydi. Mekânları cennet olsun bana çok iyi davrandılar. Naciye abla beni hemen alıp banyoya soktu. Bana Fatma diye sesleniyordu. Başlarda söylediklerinden hiçbir şey anlamıyordum.

Naciye abla bana süpürgeyi getir dediğinde, ben ona kürek getirirdim. Sonra yavaş yavaş Türkçe öğrenmeye başladım. Nüfus kâğıdımı Dersim’den getirdiler o zaman bana tekrar Medine demeye başladılar. Zaten Fatma ismine de alışamamıştım.

Naciye abla dışarıya çıktığında odama kapanıp babam ve kardeşlerim için ağlardım. Tek bir gün geçmedi onları sayıklamadan…

Ben okulla gidemedim. Ama hiç sormadım nedenini. Yabancılık çektim hep. Oraya ait olmadığımı hissediyordum. Ancak kendi çocuklarım olduğunda kardeşlerimle kalan yarım hasreti onlarla giderdim.

Genç kızlığım da zor geçti. Bana kucak açan aile iyi bir aileydi ama benim ailem değildi ve benim çektiğim acıyı hiçbir zaman o kadar derinden hissedemezlerdi.

19 yaşımda görücü usulüyle evlendim. Eşime her şeyi anlattım. Bana hep destek oldu. Fakirdik. İlk çocuğum dünyaya geldiğinde çok mutlu oldum. Abim Kalman’a benziyordu, onları hem çocuklarım hem kardeşlerim gibi sevdim.

Burada uzun bir süre Dersim’li olduğumu söyleyemedim. hâlâ oturduğumuz Unkapanı da beni Erzurumlu sanırlar. Söyleyemedim, hep çocuklarıma kötülük yaparlar endişesi içinde yaşadım çünkü hepsi Türk’tü…Çocuklarıma seneler sonra Dersim’li olduklarını söyledim. Onlar da bilmiyorlardı. Hâlbuki Dersimli olmakla gurur duyuyorum…

Kızımın daha önce yapmış olduğu araştırmalardan babamın, abim ve kardeşlerimin kırımda Mazgirt’te öldürüldüğünü öğrendim. ama onları ömrümün her saniyesinde yüreğimde taşıdım ve ölünceye kadar bu böyle olacak…”[205]

v) FATMA YAVUZ: 4-5 yaşlarındayken anne ve babasından alınarak bir albaya evlatlık verildi. Evlatlık olarak verildiği albayın Konya’dan İzmir’e tayini çıktığını anlatan Yavuz, albayın İzmir’e giderken kendisini nüfus memurluğuna bıraktığını kaydetti.

13 yaşına geldiğinde evlendirildiğini belirten Yavuz, “35 yaşında adamla evlendirdiler. Nikâhı kıyan hoca, ‘Ne olur ne olmaz’ diye Kelime-i Şahadet getirtti” deyip, ekledi: “Çok çile çektim, çok yoksulluk çektim”![206]

vi) HALAZUR GEVİŞ: 3 yaşındayken bir albaya evlatlık verildiğini belirtti. Olaylar sırasında askerlerden kaçarak annesiyle birlikte ormanda kaldığını belirtip, kendi arazilerinin üzerine askerlerin lojman ve kışla kurduğunu ifade etti. [207]

vii) GÜLDANE ACAR: Annesinin olaylar sırasında Sait Ergin isimli bir albaya evlatlık verildiğini ve Amasya’ya getirildiğini söyledi.[208]

viii) LALE FİLİZ: 9 yaşında Elazığ’da bir aileye evlatlık verilmiş. Hâlâ gerçek ailesini bilmiyor. Önce bir sıhhiye memuruna, sonra bir doktora, daha sonra da bir binbaşıya verildiğini söylüyor.

ix) BESİME SELLİ: Dönemin 3. Ordu Müfettişi Kazım Orbay tarafından alınan iki kızdan biri. Besime ve amcasının torunu Orbay tarafından götürülmüş. İkisi de tamamen Türkleşip Sünnîleştirilmiş. Evden kaçarak evlenmiş, 1980’lerde ailesini bulmuş.[209]

x) FECİRE BÜKE: Annesi ve babası Dersim’de öldürülmüş. 4 kardeş dağıtılmış. Fecire yıllar sonra Gaziantepli ilk eşiyle evlenmiş. 1970’lerde önce erkek kardeşini, 1980’lerde de kız kardeşlerini bulmuş. Bütün hayatı ailesini aramakla geçen Fecire teyze, yaklaşık 30 yıl önce, memleket özlemiyle bir şiir yazmış. Ölmeden önce bunu okumuş: “Munzurum/Canımda gönlümsün/ Gözümde yaşımsın/ Başucumda taşımsın/ Taşımın üstünde tacımsın/ Munzurum/ Kan verdim gardaşım oldun/ Can verdim candaşım oldun/ Şahidim sen değil misin…/ Munzurum (…)”[210]

xi) FATMA İÇLİ: 1938’de ailesini kaybettikten sonra yaşadıklarını böyle anlatıyor: “Bizi bir mağaraya topladılar. Taradılar. Hasan amcam dağda geziyor. ‘Etrafımızı asker sardı’ dedi. Bir iki akrabamız orada vuruldu. Babam, ‘Anan vuruldu’ dedi. Gece kalkıp suya gittiğinde asker taramış. Beni Ovacık’ta bıraktı. Bir yüzbaşının evine getirdiler. Saçımı tıraş ettiler… Banyoya sokup yıkadılar. Kısa elbiseler, ayakkabı getirdiler. Kısa çorap giydirdiler. Başıma lengerli şapka… Kürtçe biliyorduk sadece. Yüzbaşı geldi silahı çıkardı; ‘Bir daha Kürtçe konuşursan seni öldürürüm,’ dedi.”[211]

xii) ŞEMSİ KARAKOÇ:1938’de kaybolan ablasıyla aynı adı taşıyor. Zaten aşiretinde doğan pek çok kıza ya Şemsi adı verilmiş ya da Sakine… Annesi kızlarının ilk kâkülllerini 1936’da kesmiş. Âdetmiş. 1938’den sonra kızlarından geriye tek hatıra, bu iki tutam saç kalmış. Şemsi Karakoç, “Birden askerler basınca annemle yengem kaçmış. Babaannemle dedem dağılmış. Çocuklar dağılmış. Aşiretin yüzde 20’sinin adı Şemsi ve Sakine… Annem yıllarca ağladı. ‘Acaba açlar mı? Ne yapıyorlar?’ diyordu. Annemin yaşadığı acıları Allah kimseye yaşatmasın… Ablalarım kaybolunca tek hazinemiz bu kaldı. Annem boynunda gezdirmiş. Hiç çıkarmamış. Ölmeden önce bana verdi. Eğer öldülerse tek isteğimiz mezarına bir toprak dökmek,” diyor.[212]

Buncası ardından bir hatırlatma: Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ soru önergesine verilen yanıtları eleştirirken tüm arşivin, özellikle de “evlatlık çocuklar defterlerinin” açıklanmasını isteyerek, AKP hükümetinin konuya yaklaşımının ciddiyetsiz olduğunu söylemişti![213]

V.3) SÜRGÜNLER

37. §) Resmi açıklamalara göre, Dersim’den 14 bin kişinin sürgüne gönderilmesi kararı alınmıştı ve 5 Haziran 1939’a kadar 12 bin 485 kişi batı illerine gönderilmişti.[214]

‘Dahiliye Vekâleti’ne gönderilen 5 Haziran 1939 tarihli ve Mareşal Fevzi Çakmak imzalı belgede, 14 bin kişinin “Tunceli’de bırakılması caiz görülmediği” ifade ediliyor. O tarihe kadar sürgüne gönderilenlerin sayısı ise 12 bin 485 olarak kayda düşülüyor. Dersim harekâtlarının önceden planlandığı ve sistemli bir şekilde katliam ve asimilasyon uygulandığını gösteren belgeler, Köşk’teki arşivdeki belgelerle de destekleniyor.

Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, ‘Dersim 1938 ve Zorunlu İskân’ kitabında sürgünle ilgili önemli belgelere yer vermişti. Aygün’ün yayımladığı, 6 Ağustos 1938 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla Elazığ’dan sevk olunan 5 bin kişinin gidecekleri yerleri gösteren cetvelde şu bilgiler yer alıyor: Denizli: 158 hane 161 köye, Aydın: 100 hane 100 köye, Bilecik: 100 hane 50 köye, Bursa: 200 hane 100 köye, Balıkesir: 154 hane 77 köye, Isparta: 20 hane 20 köye, Kütahya: 24 hane 23 köye, Muğla: 28 hane 28 köye, Eskişehir: 50 hane 50 köye, Çanakkale: 150 hane 150 köye, Edirne: 50 hane 50 köye, Kırklareli: 50 hane 25 köye, Tekirdağ: 75 hane 75 köye, Zonguldak: 300 kişi, Burdur: 62 kişi merkez ve 2 ilçeye.

Erdoğan’ın açıkladığı, Jandarma Komutanlığı’ndan “başvekâlet yüksek makamına” gönderilmiş belgede, 1936-37-38-39’da toplam 13 bin 806 kişinin öldürüldüğü yazıyor. Erdoğan ayrıca, 23 Aralık 1938 tarihli bir belgede de, Tunceli’den 11 bin 683 kişinin sürüldüğü, 2 bin kişinin daha sürüleceği yönünde Bakanlar Kurulu kararı olduğunu açıklamıştı.

Bir başka belge ise bölgeye göreve gönderilen Kamutay Muhafız Alayı Komutanlığı’ndan 5 Haziran 1937’de gönderilen yazıda şu ifadeler dikkat çekiyor: “Bence burada müstemleke siyaseti takip edilmelidir, Kürt’e mutlaka devlet kudreti gösterilmeli, bazı arazi aksamı memnu mıntıka hâline getirilmeli, buraya sarf edilecek para ile halkını Malatya, Elaziz, Erzincan köylerine ikişer, üçer hane olarak taksim etmeli…”[215]

Bu çerçevede TBMM Dilekçe Komisyonu bünyesinde oluşturulan Dersim Alt Komisyonu, 1937 – 1938 yıllarındaki olaylarda bölgeden Türkiye’nin dört bir yanına sürgün edilenlerin listesine göre, toplam 32 il’e 2.907 aileden, 14.411 kişi sürgün edildi. Kişi sayısı itibariyle en çok sürgün edilen illerin başında Bursa yer aldı. 1.861 kişi Bursa’ya sürgün edilirken, ikinci sırayı 1.264 kişi ile Konya, üçüncü sırayı ise 1087 kişi ile Balıkesir aldı.[216]

HANGİ İLE KAÇ KİŞİ
 İLAİLE SAYISIKİŞİ SAYISI
AFYON73356
AMASYA88392
ANTALYA83410
AYDIN1831003
BALIKESİR2401087
BİLECİK181866
BOLU45223
BURDUR1254
BURSA3171861
ÇANAKKALE44321
ÇANKIRI125750
ÇORUM57171
DENİZLİ144659
EDİRNE543
ESKİŞEHİR138643
ISPARTA30181
İSTANBUL613
İZMİR121511
KASTAMONU61386
KAYSERİ80245
KIRKLARELİ860
KONYA2121264
KÜTAHYA116586
MANİSA2481015
MUĞLA30170
NİĞDE34124
SAMSUN60276
SİNOP30110
TEKİRDAĞ17100
UŞAK51273
YOZGAT62251
ZONGULDAK67
TOPLAM290714.411

“Sonrası” mı?!

Dersim Katliamı tanıklarından Ermeni kızı Aslıhan halası Ihsa Kiremitçiyan ve halasının üç çocuğu ile birlikte kara vagonlara bindirilerek Konya’nın Beyşehir ilçesine sürgün edildi. Aslıhan, 13 yaşımda iken 35 yaşında olan birisi evlendirdiler. ‘Aç susuz, işkence dolu bir yaşantım oldu. Her şeyden önce çocuktum… Evsiz, sahipsiz, kimsesiz ve işsizdim. Sokaklarda kaldım,”[217] derken; Dersimli Gregoryan Ailesi’nden Sarkis Gregoryan da ekliyor:

“Ben eski Dersim’in yeni adıyla Tunceli’nin Hozat kazasının Zımek köyünden, Keşiş ailesinden Beyros’un oğlu, Margirit’ten doğma, 1926 doğumlu Sarkis Yıldız… Beş günlük tren yolculuğundan sonra bir istasyonda vagonların kapısını açtılar. Bir de baktık ki, etrafımız insanlarla dolu. Herhâlde daha önce haberleri olmuş olacak ki, kalabalık çoktu ve bize bakıyorlardı. ‘Kimse eşyasını almasın,’ diyerek bizi vagonlardan indirdiler. İnsanlar eşyalarını alamadılar. Bizi tek sıraya dizdiler. Herkese beyaz gömlek giydirdiler. İki üç jandarma önümüze düştü. Bizi iki sıra hâlinde yürüttüler. Geldiğimiz yer Uşak’tı. Uşak’ın bütün ahalîsi bizi görmeye gelmişti. Geçtiğimiz yolun iki tarafı insanlarla doluydu. Kendi aralarında bize bakarak konuşup gülüyorlardı.

Tabii biz Türkçe dilini bilmiyorduk. Ama içimizde bu dili bilenler vardı. Onların söylediğine göre, Uşak ahalîsi bizi vahşi zannetmiş. ‘Bunlar da bizim gibi insan. Bunların kuyrukları yok!’ diyorlarmış. Biz, Türkçeyi bilenlere ‘Onlara söyleyin, buraya niye gelmişler?’ diye merak ettik. İçimizdekilerin ahalîye sorduğu soru karşılığında aldığı cevap şuydu: ‘Biz Kürtleri kuyruklu zannediyorduk. Sizin kuyruğunuz yokmuş’!”[218]

Ve bir not daha: İç Dersim’de 1930’lu yıllarda 200 bin civarında insan yaşıyordu, Türkiye’nin nüfusu 13 milyon civarındaydı, şimdi Türkiye’de 70 milyon, İç Dersim’de ise 79 bin kişi yaşıyor. Dersim her beş yılda bir yüzde onbeş nüfusu azalan bir yer. Devletin Dersim’e bakışında bir değişiklik söz konusu değil. Devlet Dersim’i yok etmek istiyor. Barajlar yaparak geri dönüşleri engellemek istiyor. Bir Dersim raporunda “bölgeyi boşaltalım ve büyük havuzlar (barajlar) yapalım ki insanlar geri gelmesin.” 38 de sürgüne gönderilenler ile meseleyi hâl ettiklerini sandılar. Ancak 46 da af çıkınca Dersimlilerin çok büyük bir kısmı Muğla’da, Aydın’da, Eskişehir’de aldıkları verimli toprakları bir imza ile geri verip yakılmış yıkılmış boş köylerine geri dönerek Dersim’i yeniden inşa ettiler.[219]

VI. AYRIM: DERSİM 1937-1938’İN “NEDEN”İ!

37. §) Dersim’de yaşanan onca vahşetin “nedeni”ne gelince, meseleye dört alt başlıkta değinebiliriz.

VI.1) MUSTAFA KEMAL İLE SABİHA GÖKÇEN

38. §) Carl Gustav Jung’un, “İnsan, karanlığın bilincine vararak aydınlanır,” satırları 1937-1938’in “nedeni”ni kavramak için yol gösterici bir aforizmayken; “Atatürk”(!?) ve Kemalist sistemsiz Dersim anlaşılamaz…

Siz bakmayın; “Ulu Atam, sen hiç kaygılanma. Ulusun bu komutu çok zor koşullar içinde de olsa sonsuza dek yerine getirecektir. Anıtkabir’inde çiçekler içinde huzurla yatışını sürdür,” andı eşliğinde “Kurtuluş’tan sonra 1923’te Başkomutan Mustafa Kemal’in öncülüğünde oluşturulan Cumhuriyetimize karşıtlığa Dersim İsyanı araç olarak kullanıldı,”[220] zırvasına!

Ya da “Birçok belge ve kitap, Dersim harekâtının Atatürk’ün bilgisi ve emrinde yapıldığını ortaya koyuyor. Ancak harekâtın çeşitli evreleri var. Son ve en korkunç evre, yani binlerce sivilin katledildiği evre 1938’e, Atatürk’ün hasta yatağına düştüğü yıla tekabül ediyor. Atatürk’ü aklamaya çalışmıyorum. Gerçekleri bilmek hakkımız. Yeni bilgiler ışığında Atatürk’e bakışımız değişebilir. Ama 3500 vuruşluk sütunlara sığdırılan ‘Facianın bütün sorumluluğu Atatürk’e aitti’ kolaycılığı ve sığlığı demokratik cesaretten ziyade siyasi fırsatçılık kokuyor,”[221] türünden ucuz mazeretlere sığınan Amberin Zaman’a!

Veya Tunceli eski CHP Milletvekili Nurettin Karsu’nun, “Vurgulamak istediğim şudur: 1937’de hastalık/yorgunluk belirtileri ortaya çıkan, 22 Ocak 1938’de Dr. Nihat Reşat Belger tarafından siroz hastalığı teşhisi konulan ve özel doktoru Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp tarafından da aynı teşhisin paylaşılmış olduğu Atatürk, 1938 yılı boyunca ağır hastalığın pençesi altındadır. Ankara’dan ve devlet erkânından uzakta bir durumda İstanbul’da hasta yatağında tedavi görmekteyken, Dersim’de gerçekte neler olup bittiğinden haberdar olması ve olayları yönlendirmesi olanaksızdır. Kaldı ki, Atatürk’ün Alevî toplumuna karşı duyduğu yakınlığın ve Alevîlerin de Atatürk’ü ve devrimlerini destekledikleri pek çok kaynakta bulunabilecek olgulardır,”[222] mistifikasyonlarıyla gerçeğin gölgelenmesine!

Ve nihayet, “Dersim olayına katliam mı diyorsunuz, soykırım mı?” sorusunu “Katliam. Soykırım sistemli, süreli bir zürriyetini kurutma hareketidir. Bastırma yöntemlerine baktığınız zaman ne Şeyh Sait ne de Dersim isyanında bundan bahsedemeyiz,” diye yanıtlarken; yine “Alevîler Dersim’le Atatürk’ü yan yana getirirler mi?” sorusunu da “Hiç getirmezler. Atatürk’e laf söyletmemek için o yıllarda hastalığıyla uğraştığını, ülkenin iç ve dış işleriyle çok fazla ilgilenemez olduğunu varsayarlar,” cevabını veren[223] Ali Balkız’a yöneltilen “Sizce gerçek bu mudur?”a yanıtı kocaman bir kaçamaktır: “Bunu tarihçilere sormak lazım”![224]

Sorumluluk açısından kimse gerçeği tevil’e kalkışmasın: “O gün… CHP devletti ve herkes devlet içinde yer alıyordu”![225]

39. §) Dersim bu, işte: Mustafa Kemal’e, Mareşal’e, İnönü’ye laf söyletmiyor. “Bayar yaptı” diyor. Olayın en azından 26’dan beri gün be gün planlandığını, o tarihte Elazığ Valisi Cemal Bardakçı’nın “Okul ve hastane götürelim, ziraatı ıslah edelim, eşkıyalık yapmazlar, Dersimliyi kazanalım” tezinin yalnız kaldığını, askerî fütuhat tezlerinin uygulandığını bilmiyor veya bilmek istemiyor. Asker 37’den beri kırım yaparken genelkurmay başkanının haberinin olmaması mümkün mü? Üstelik Mareşal, Eylül 1930’daki Dersim Raporu’nu hazırlayıp “Dersimli okşamakla kazanılmaz… Dersim evvela bir koloni gibi nazara alınmalı” diyen kişi.

Öte yandan, Trabzon’daki Atatürk evindeki haritanın üstündeki levhada “Harekât işaretleri bizzat Atatürk tarafından çizilmiştir,” yazıyor.[226]

Bu kadar da değil!

Mustafa Kemal 1936’da TBMM Açılış Konuşması’nda, “Dâhili işlerimizde en mühim bir safha varsa, o da Dersim meselesidir. Dâhilde bulunan işi, bu yarayı, bu korkunç çıbanı ortadan temizleyip koparmak ve kökünden kesmek işi her ne pahasına olursa olsun yapılmalı ve bu hususta en acil kararların alınması için hükümete tam ve geniş salahiyetler verilmelidir,” derken; yine 1 Kasım 1937’deki TBMM Açılış Konuşması’nda da ekliyor:

“Milletimizin layık olduğu yüksek medeniyet ve refah seviyesine varmasını alıkoyabilecek hiçbir engel düşünmeye yer bırakılmadığını ve bırakılmayacağını huzurunuzda söylemekle bahtiyarım. (‘Bravo!’ sesleri, alkışlar) Tunceli’ndeki icraatımız neticeleri bu hakikâtin yakın ifadesidir.”

Devam edelim: Genelkurmay’ın Meclis’e gönderdiği 11 bin Dersim belgesi içindeki telgrafta Mustafa Kemal, İnönü’yü Dersim’deki “yüksek şuurlu hareket” için tebrik ediyor![227]

Ayrıca İnönü’nün torunu, CHP Ankara milletvekili Gülsün Bilgehan, “İnönü’nün yerine Atatürk’ü yazmak gerekir diye düşünüyorum. Çok açık. İnönü diye söylediği bütün dönem Atatürk dönemidir. O dönem tek parti dönemi, milli dava dönemi. Kaldı ki imparatorluktan beri süregelen birtakım sorunlar var. O sorunların çözülme yöntemleri bugünkü insan haklarını uyuyor mu, tabi ki uymuyor,”[228] diye ekliyor!

O hâlde Cafer Solgun’un Neşe Düzel’e röportajında “Peki, katliam emrinin Atatürk tarafından verildiğini öğrenmek Alevîleri şaşırttı mı?” sorusuna verdiği yanıttaki saptamaları anımsatmadan geçmeyelim: “Atatürk’ün Dersim’den haberi yoktu” gibi sözlere Alevîlerin bir kısmının zamanla inandığını ama Dersimlilerin kendi aralarında meseleyi çok farklı bir şekilde konuştuğunu söylüyor ve ekliyor: “Aile ortamında Mustafa Kemal’in adını çok acayip lakaplarla zikrederler. Başımı belaya sokmayacak olanı söyleyeyim. Mesela ‘Mıstokor’ derler. Kör Mustafa demektir bu. Mesela ‘Beton Mustafa’ derler. Her tarafta heykelleri var diye. Mesela katliamı yürüten askerlerin adı ‘Esker-i Kemal’dir yani ‘Kemal’in Askerleri’. Uçaklar da ‘Kemal’in uçakları’ diye isimlendirilir.[229] Anlayacağınız Dersimliler, bu işin Mustafa Kemal’in onayıyla olduğunu çok iyi bilirler.”.[230]

40. §) “Tekrar” pahasına, yine, ısrarla anımsatmakta yarar var!

Dersim’e gönderilen birliklerin arasında Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı da vardı. Kurtuluş Savaşı’nın başarılı askerlerinden kurulu alayın başında – Atatürk’ü ve Köşk’ü koruyan Muhafız Alayı’nın komutanı- İsmail Hakkı Tekçe vardı.[231]

1937’deki harekâta “görülen lüzum üzerine” Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı da katılmış. 4 Mayıs 1937’de Milli Savunma Bakanlığı’nın 4. Genel Müfettişliği’ne gönderdiği yazıda, “Muhafız alayının usta erleri ve yalnız süvari bölüğü ve bir dağ bataryasının Ankara’dan trenle Elazığ’a hareket ettirileceği…” belirtiliyor.

Yine Dersim harekâtına Albay İsmail Hakkı Tekçe komutanlığındaki Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nın gönderildiği bilgisini o dönemin CHP Kütahya Milletvekili Naşit Uluğ da teyit ediyor. Uluğ, ‘Tunceli Medeniyete Açılıyor’ başlıklı yapıtında olayı şöyle anlatıyor: “Doğudan tertip edilen kuvvetlere Ankara’dan Muhafız Alayı da iştirak etti ve bu kuvvetlere Nazımiye, Keçiseken, Sin ve Karaoğlan hattına süratle varmak vazifesi verildi. Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, Asbaşkan Orgeneral Asım Gündüz ve kurmayları Dersim’e giderek harekâtı takip etti.”[232]

Atatürk’ün en güvendiği adamlardan biri olan Uluğ, aynı zamanda o dönemde Cumhuriyet gazetesi yazarıydı. Muhafız Alayı’nın 7 Haziran’da Dersim’de olduğu tahmin ediliyor. Çünkü Alay Komutanı Albay İsmail Hakkı Tekçe’nin aynı tarihte Genel Müfettiş Korgeneral Abdullah Alpdoğan, 17. Tümen Komutanı Tuğgeneral Kemal Ergüden, 62. Alay Komutanı Albay Şemsettin, Jandarma Alay Komutanı Yarbay Cevdet, Beyaz Dağ’da buluşup harekâtın gidişatı yönünde görüştüğü biliniyor.

18 Haziran’da trenle Elazığ’a gelen İnönü, 21 Haziran’da beraberinde Sağlık Bakanı Refik Saydam, 3. Ordu Müfettişi Orgeneral Kazım Orbay, 4. Genel Müfettiş Korgeneral Abdullah Alpdoğan ve 7. Kolordu Komutanı Korgeneral Galip Deniz ile harekât planı üzerine bir toplantı yapmıştı.

Gazeteci Naşit Hakkı Uluğ’nun ‘Tunceli Medeniyete Açılıyor’ kitabı 1939’da basıldı. Harekât sonrasında Dersim’in resmi ideoloji tarafından nasıl şekillendirildiğinin kanıtı olan kitapta, Uluğ, Dersimlileri “tembel, esrarkeş, asi tabiatlı” olarak niteliyor, “tetik kullanmaya alışkın ellerin nasırlaştırılacağı ve yapıcı insan hâline getirileceği”ni anlatıyordu.

“Kara cahil” olarak nitelediği halk için 1937 harekâtının kurtarıcı olduğunu savunan Uluğ, İnönü ve Atatürk’ün birbirlerini izleyen tarihlerde Dersim’e ziyaret gerçekleştirdiğini de “İnönü Dersim’de”, “1937 Harekâtının Sonunda”, “Atatürk Dersim’de” bölümleriyle doğruluyor. Harekât sonunda varılan nokta kitapta, “Bu dava, Kemalizm’in yapıcı vasfının yeni bir muvaffakiyet sahası olacaktır ve daha bugünden olmuştur bile…” sözüyle özetlenmişti.

Özetle Dersim konusunda Atatürk ile İnönü’nün Dersim harekâtı konusunda bilgilerinin olup olmadığına ilişkin verilecek yanıt; Atatürk’ün bizzat Dersim harekâtına bütünüyle hâkim olduğundan başka anlam taşımazken; Atatürk’ün kumanda merkezi Elazığ’daki Dördüncü Umumî Müfettişliği’ni 17 Kasım 1937’deki ziyareti esnasında çekilen fotoğraf da önemli veridir.[233]

Evet; Dersim ile ilgili en çok tartışılan ve bugüne kadar pek kimsenin söylemeye cesaret edemediği konuların başında “Atatürk’ün ve İsmet İnönü’nün harekâttan haberi var mıydı?” sorusu gelir. Eldeki belge ve bilgilere göre her ikisinin de askeri harekâtlardan haberi vardır. İkisinin de yapılan her harekâtta emri ve imzası bulunuyordu. TBMM’deki tutanaklara ve Meclis konuşmalarının zabıtlarına bakıldığında bu net görülüyor. Yine Başbakanlık Arşivleri’ndeki “kararnameler”de de hem Atatürk’ün hem de İnönü’nün imzaları mevcut.

1935, 1936 ve 1937’de Dersim’e yapılan harekâtların altındaki imzalar Atatürk ve İnönü’ye ait. Haziran başında başlanan ve harekâtların en ağırı ve sonuncusu olan 1938 Dersim Harekâtı’ndaki ‘kararname’de de Atatürk’ün imzası var. 9 Haziran 1938 tarihini taşıyan 8993 sayılı kararnamede “Bir aydan fazla devam edeceği tahmin edilen Tunceli harekâtının muharebe ve müsademeleri istilzam edecek mahiyet ve ehemniyette olduğu” belirtiliyor ve “881 sayılı kanunun 1’inci maddesine göre onandığı” yazılıyor. Cumhurbaşkanı olarak Atatürk’ün imzaladığı kararnamede Başbakan olarak Celal Bayar imzası bulunuyor.

9 Temmuz 1938 tarihini taşıyan Atatürk imzalı başka bir kararnamede de kara, hava ve jandarmanın Tunceli’ye yapacağı harekâtın ‘sefer mahiyetinde mühim bir harekât’ olduğu yazılı. Atatürk’ün Dersim’den değişik yıllarda başka illere göç ettirilen ve ettirilecek yerliler ile ilgili kararnamelerde de imzası mevcut.

Yine TBMM Arşivleri’nde bulunan önemli bir belge ise 1 Kasım 1938 tarihini taşıyor. Hasta olduğu için TBMM’nin açılış törenine katılamayan Atatürk’ün bu konuşmasını Başbakan Celal Bayar milletvekillerine okuyor. Söze “Reisimiz Atatürk’ten aldığım emir üzerine bu seneye ait nutuklarını okuyorum” diyerek başlayan Bayar’ın okuduğu metinde Dersim ile ilgili kısımlar şöyle: “Uzun yıllardan beri devam eden ve zaman zaman had safhaya ulaşan Tunçeli’ndeki toplu şekavet hadiseleri muayyen bir program dahilindeki çalışmaların neticesi olarak kısa bir zamanda bertaraf edilmiş o mıntıkada bu gibi vakalar bir daha tekerrür etmemek üzere tarihe devrolunmuştur. (Bravo ve alkış sesleri)”[234]

Evet, evet “Atatürk’ün Dersim hadisesindeki rolü neydi?” sorusunun sorulması bile abesle iştigaldir. Nedeni ise, o sıralar ülke tek parti rejimi ile yönetiliyordu, partinin ve rejimin başında ise Atatürk bulunuyordu. Ülkenin hâkim-i mutlakı olan Atatürk’ten izinsiz ülkede kuş bile uçmazdı. Dersim hadisesin de Atatürk sadece haberdar değildi, bu katliam için bizzat emir veren, planlar yapan kişiydi. Trabzon’daki müzede, Atatürk’ün üzerinde çalıştığı harekât planını rahatlıkla görülebilir. Atatürk harita üstünde birliklerin gideceği yerleri belirlemişti.”[235]

Ayşe Hür’ün ifadesiyle özetlersek, “Dersim’de yaşanan korkunç olayların sorumluluğundan, ne Cumhuriyetimizin kurucu babası Atatürk, ne o yılların tek partisi CHP, ne CHP geleneğinin sembol ismi İnönü, ne sağ muhafazakâr geleneğin temsilcisi Celal Bayar, ne de İslâmi muhafazakârların saygıyla andığı Fevzi Çakmak kurtulamaz.[236]

41. §) “Tanık” mı?

Uzun yıllar Celal Bayar’ın avukatlığını yapan Hüsamettin Cindoruk, “Dersim Cumhuriyet’in zorbalığıdır,” vurgusuyla ekliyor: “Ben Bayar’ın son 25 yılında avukatlığı yaptığımdan bu konuda da konuşmuştuk. Rahmetli Bayar’ın Dersim’le ilgili bana söylediği şudur: ‘Cumhuriyet Milli Misak sınırları içerisinde tamamen egemen olmuştu. Hakkâri dahil, Trakya dahil bütün ülkede Cumhuriyet egemendi, bir tek Tunceli dışında. Tunceli’deki mütegallibe Tunceli’yi Cumhuriyet’in dışında tutuyordu. Polis, jandarma oraya giremiyor, vergi alamıyordu. Coğrafyası böyle bir direnmeye çok müsaitti. Bunu aşmak için çok uyarı yaptık, kanunlar çıkardık ama olmadı. Atatürk sonunda bize vurun dedi, vurduk. Tenkil ve tedip ederek Cumhuriyet topraklarına Tunceli’yi kattık.’ Aynen böyle anlatmıştı. 

Atatürk’ün bilgisi yoktu, o sırada hastaydı diyenler doğru söylemiyor. Başka bir karine daha Sabiha Gökçen’dir. Kendisi askeri pilot da değildi. Sizce Atatürk’ün manevi kızı olarak onun bilgisi dışında böyle bir harekâta katılması mümkün mü? O nedenle işi İnönü’ye veya Bayar’a yıkmak son derece yanlış. Atatürk’ün ölmeden evvel Tunceli’yi Cumhuriyet topraklarına katma iradesi var işin içinde… 

Dersim’e yapılanlar baştan aşağı haksızlıktır. Ve Seyit Rıza’nın dediği gibi zulümdür. Cumhuriyet’in zorbalığıdır. Evet, belki CHP egemen partiydi ama o sırada sadece İnönü ve Bayar mı var? Menderes, Köprülü milletvekili. Demokrat Partili bir sürü vekil var. Eğer orada bir siyasi mesuliyet varsa, herkesindir. Sadece CHP’nin değil, Demokrat Parti’nin de.”[237]

42. §) Bir de Sabiha Gökçen (Hatun Sebilciyan) parantezi var!

Dersim katliamının tartışmalı isimlerinden; “Çarpışma meydanında canlı hedef üzerine bomba atmak insana hiçbir acımak hissi vermiyor. İnsan yalnız vazifesini görmek için aramayı, vurmayı düşünüyor,”[238] diyen Sabiha Gökçen… O dönem “Kahraman Türk kızı”, “Türk’ün kanatlı Amazonu” diye anılırdı.

Dönemin ünlü gazetecisi Ahmet Emin Yalman’ın Kırmızı Ordu Tayyaregâhı’ndaki görüşmesinde Gökçen o günleri şöyle anlatır:

“Dersim’deki uçuşlarım daha heyecanlı olmuştur. Bir-iki defa pilot, fakat ekseriyetle rasıt olarak uçtum. Böyle vaziyetlerde insan harp heyacanını rasıt mevkiinden daha iyi duyuyor. İnsan evvala bombalarını atıyor, bunlar bittikten sonra canlı hedef görürse makineli tüfeğe müracaat ediyor. Dersim’de ilk bombardımanın heyecanını unutamam…”[239]

Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen devamlı, ‘Atatürk’ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti’[240] kitabında anlatıyor:

“Ulusal Kurtuluş Savaşı gibi bir tarih destanı yazan, bu uğurda hiçbir özveriden çekinmeyen, kendi topraklarının sınırını kanla çizen bir ulusu bölmeye, onu yeniden bir serüvene sürüklemeye hiçbir güç yetmeyecekti…

Şehitlerimizin kanı hâlâ topraklarımızın üstünde bir buhurdan gibi tütüyor, bize ne yapmamız gerektiğini hatırlatıyordu… Niçin Dersim’de aldatılmış zavallı bir grup, silahlanarak anlamsız birtakım hareketlere tevessül ediyordu? Su uyur düşman uyumaz derlerdi ya, doğru bir sözdü bu. Düşman içerde ve dışarıda uyumuyordu. Atatürk ayaklanmanın kesin olarak ve en kısa zamanda bastırılmasını, müsebbiplerinin de en ağır bir şekilde cezalandırılmalarını emretmişti.”

“Hiç beklemediği bir şey olmuştu Atatürk’ün. Dıştan ve içten ülkeyi bölmek isteyenler Dersim’i seçmişlerdi hareketlerine üs olarak. Oysa burada namuslu, ülkeye bağlı insanlarımız yaşıyordu. Bir avuç maceraperest halkı kışkırtıyor, onlara asla yerine getiremeyecekleri vaatlerde bulunuyorlardı. Çoğu kanmıyor, inanmıyordu ama içlerinde az da olsa silaha sarılan vardı.”

“Çeteler bize acımasızca saldırıyorlardı. Uçaklarımız yara alıyor, çok değerli pilotlarımız gazi oluyorlardı. Artık bizim de onlara kendi anlayacakları dilden cevap vermemiz şart olmuştu… Bu talihsiz başkaldırmaya katılmayan Elazığlı ve Dersimli gerçek yurtseverler de bizi destekliyor, bulunduğumuz yerlere kadar gelerek yardımcı olmaya çalışıyordu. Bunlar gerçekten iyi insanlar, yürekli insanlardı. Ülkeye de Atatürk’e de bağlı idiler. Sonucu işte bu ekip tayin etti!”[241]

Bu kadar da değil, devamla: “Savaş meydanlarından gelmişti Mustafa Kemal… Yedi düvele karşı savaşarak, kan ve barutların arasından, şehit çocuklarımızın kara topraklar üzerinde gözlerini kendi elleriyle kapayarak, ağızları köpük köpük olmuş çatlayan atların sırtından inip şahlanan atların sırtına binerek bugünlere gelmişti.. Onun ülkeyi ve ulusu bölenlere, kendi çıkarları için Türkiye’nin huzurunu kaçıranlara asla müsamahası yoktu..

Çayından birkaç yudum aldıktan sonra yüzüme dikkatle bakarak sordu: “Gökçen, gerçi vereceğin cevabı biliyorum ama, bir kere daha senin ağzından duymak isterim bunu..”

“Emredin Paşam!.”

“Savaşta nasıl bir görev almak isterdin?” “Uçağımla düşman hedeflerini dövmek, düşman uçaklarını düşürmek, ülkemi bunlardan korumak..” “Peki ölümden korkmuyor musun?” “Hayır! Hele memleketim ve insanlarım için olursa!.” Paşa bu kez yüzüme daha başka bir şekilde bakıyordu: “Ölümden korkmadığından emin misin?” “Eminim Paşam!.”

Bunun üzerine birden cebinden bir tabanca çıkardı. Namlusu pırıl-pırıl yanan bir tabancaydı bu. Yeni temizlenmişe benziyordu. Silahı bana uzatarak:

“Al bakalım şu tabancayı Gökçen..” dedi. Sesi silah kabzası kadar soğuktu.

“Bunu şakağına daya ve tetiğe bas! Unutma ki beynine saplanacak olan bir kurşun artık seni benden alıp götürecektir!.”

Ciddiydi bunları söylerken. Silahı aldım. Şakağıma dayadım. Gözlerimi Atatürk’ün gözlerinden ayırmadan tetiğe bastım. Küçük bir “tık” sesi çıktı. Alnımdan terler boşanıyordu! Sınav bitmişti. Korku duvarını başarı ile aşmıştım. Atatürk yerinden kalkarak yanıma geldi. Silahı elimden aldı. İpek mendili ile terlerimi sildikten sonra alnımdan öperek:

“Gökçen..” dedi. “Sen tam bir Türk kızısın..” Sonra devam etti:

“Havacılıkta sana güvenim tam.. Daha çok çalışmanı istiyorum…”

Hemen bölük komutanımızın odasına koştum.

“Komutanım..” dedim, “Ben de Dersim harekâtına arkadaşlarımla birlikte katılmak istiyorum..” Komutan bir süre yüzüme baktıktan sonra: “Senin hakkında böyle bir kararı ben vermem Gökçen..” dedi; “Alay komutanı emir verirse gidebilirsin..” Aldığım bu yanıt çok gücüme gitmişti. Çünkü bölükte arkadaşlarla her görevi birlikte yaparken bir ayırım gözetmiyorlardı. Burada ise onlardan kopuyordum elimde olmayarak.

Bu kez alay komutanı Zeki beyin odasına çıktım. Komutan Zeki Doğan gerçekten de son derece değerli bir insandı. İsteğimi dikkatle dinledikten sonra: “Gökçen, bu önemli bir harekâttır..” dedi; “Ve sen bir kızsın.. Üstelik de Atatürk’ün kızısın.. Bu nedenle oraya gidebilmem için bizim karar vermemiz imkânsız.. Şayet Atatürk izin verirse, tabii sen de diğer arkadaşlarına katılıp vatani görevini yaparsın..”

Bunun üzerine bana bir uçakla iki saat izin vermesini rica ettim.

Ankara’ya bizzat giderek durumu Atatürk’e anlatacağımı söyledim. Anlayışlı bir askerdi. İsteğimi yerine getirdi. Uçağıma atlayıp doğruca Ankara’ya gittim. Beni o saatte ve heyecanlı bir şekilde gören Paşa durumu hemen anlamıştı. Oturmamı işaret ederek:

“Niçin geldiğini biliyorum Gökçen..” dedi. “Ama bu harekât içi boş bir silahı şakağa dayayıp tetiği çekmeye benzemez!.” Düşünmeden yanıt verdim:

“O silahı ben dolu olarak kabullenmiştim efendim.. O gün beni cesaretimden dolayı övmüştünüz. Bu sözlerinizde samimi idiyseniz şimdi bana bu görevin verilmesini için emir buyurunuz..”

Yüzünde bir ışık yanıp söndü:

“Peki..” dedi. “Madem ki bu kadar istiyorsun ben sana izin veriyorum.. Ama Sayın Maraşel Çakmak’a da bir kere sormamız lazım.. Bu bir askeri harekâttır. Eğer o müsaade ederse gidersin.. Yalnız şunu unutma, sen bir kızsın. Alacağın görev oldukça çetin. Aldatılmış bir eşkıya çetesiyle karşı karşıya kalacaksın. Onların da ellerinde birtakım silahlar var. Uçağın arıza yapacak olursa mecburi inişe geçecek ve sonunda onlara teslim olacaksın. Bunun ne demek olduğunu başına gelmedikçe bilemezsin.. Bu takdirde ne yapacağını düşündün mü?”

Ona şu yanıtı verdim: “Hakkınız var.. Nihayet altımızdaki bir uçak. Her an arıza yapabilir. Düşebilir, çakılabilir.. Şayet böyle bir şanssızlık olursa, hiç merak etmeyin, ben kendimi onlara canlı olarak teslim etmem..”

Sözlerim Atatürk’ü çok duygulandırmıştı: “O hâlde ben sana kendi kullandığım tabancayı vereyim Gökçen..” dedi. “Çünkü sen onunla daha iyi nişan alabiliyorsun!” Ve daima yanında taşıdığı, İstanbul’da Florya deniz köşkünde şakağıma dayattığı Simitvesson’u uzatarak şunları söyledi:

“Bu kez içi doludur dikkatli ol.. Umarım kötü bir durumla karşılaşmazsın. Fakat herhangi bir zamanda senin şeref ve haysiyetine dokunacak bir olayla, bir durumla karşılaştığında hiç tereddüt etmeden bu silahı ya karşındakine karşı ya da kendi beynine boşaltmaktan asla çekinme!”

Tabancayı aldım; önce Atatürk’ün elini sonra da silahı öptüm:

“Paşam..” dedim, “Bu sözlerinizi ömür boyu unutmayacağım ve sözünüzü mutlaka tutacağım!.”

Alacakaranlıkta uyanıp giyindim. Atatürk’ün verdiği silahı bir kez daha öpüp başıma koyduktan sonra belime taktım. O soğuk silah bana bir garip sıcaklık veriyordu. Onun silahı ile katılıyordum harekâta.. Bunun çok başka bir anlamı vardı benim için. Moralim erkek arkadaşlarım kadar yüksekti., meydana vardığımda arkadaşlarımı da hazır buldum. Hepsinin yüzü cesaret güneşi ile aydınlanmış gibiydi. Alay komutanı bizi toplayarak o günkü ödevlerimizi harita üzerinde en ince ayrıntısına varıncaya kadar açıkladı. Hepimiz bütün dikkatimizi onun sözlerine vermiştik. Komutanın konuşması bitince, bizler de yapacağımız görevi kendisine tekrarladık. Bakışlarından kendisini cankulağı ile dinlediğimiz için memnun olduğu belli oluyordu.

Son sözü şu oldu: “Bugün sizi genç Cumhuriyetimizin en şerefli vazifelerinden biri bekliyor.. Bu Cumhuriyete ve Türk ulusuna, onun mutluluğuna, aydınlığına kastedenlerle çarpışacaksınız. Bunun idraki içinde olduğunuzu memnuniyetle ve gururla görüyorum.. Gerektiğinde seve seve ve göz kırpmadan şehit olabileceğinize de inanıyorum. Atatürk buradan beklediği iyi haberlerin geleceğinden emin olduğu içindir ki Ankara’da müsterihtir.. Şunu da hemen ifade etmeliyim ki, büyük kurtarıcımız ve başkomutanımız, bu harekâtın bastırılması sırasında sizin yanı başınızda, yüreğinizde ve damarlarınızdaki kanda yaşayacaktır.. Hepimize başarılar dilerim. Silahlarınızı yanınıza aldınız mı?”

Hep birlikte başarı dileklerine “sağol!” dedikten sonra, sorusuna ellerimizi silahlarımıza götürmekle yanıt verdik.

Burada Dersim harekâtının nedenleri ve sonuçları üzerinde duracak değilim. Ben bu harekâtta ülkemin verdiği görevi yerine getirmeye çalıştım arkadaşlarımla birlikte.

Dersim harekâtı bir ay kadar sürdü.. Hava harekâtı bitmişti. Haziran ortalarında da benim sınavlarım başlayacaktı.. Orada yapılan bir törenden sonra Ankara’ya döndüm. Meydana indiğim zaman Atatürk, hemşiresi ve Ata’nın birçok yakın arkadaşı beni,büyük bir heyecan ve coşkuyla karşılamışlardı. Ben uçaktan iner inmez doğruca Atatürk’ün yanına giderek elini öptüm. O da beni alnımdan ve yanaklarımdan öperek şunları söyledi:

“Seninle iftihar ediyorum Gökçen! Yalnız ben değil, bu olayı çok yakından izleyen bütün bir Türk ulusu iftihar ediyor.. Genç kızlarımızın neler yapabileceklerini bir kez daha bütün dünyaya ispat ettiğin için övünsen yeridir.. Bilinmelidir ki, herhangi bir ayaklanma değil, en büyük ayaklanmalar, en büyük istila planları memleketimizi ve ulusumuzu bölemeyecektir. Türkiye Cumhuriyeti’ne Türk ulusunun mutluluğuna kastedenler hüsrana uğrayacaklar, hareketlerinin cezasını en ağır şekilde ödeyeceklerdir. Gelecek kuşaklara bugünleri en ince ayrıntılarına kadar anlatacak, içerdeki ve dışarıdaki düşmanlarımızın neler yapabileceklerini, nelere tevessül edebileceklerini anlatacak, öğreteceğiz.. Biz asker bir ulusuz.. Yedisinden yetmişine, kadınından erkeğine asker yaratılmış bir ulus.”[242]

Birkaç şey daha: Sabiha Gökçen, Dersim’e uçmadan önce geceyi Çankaya Köşkü’nde geçirir. Sabah “Haydi çocuğum vakit geldi” diyerek Sabiha Gökçen’i uyandırır. Birlikte havaalanına giderler. Atatürk, az önce Eskişehir’den gelen filodaki subaylara “Gökçen de sizinle beraber gidiyor. Bunun anlamı Dersim harekâtına kadınlı erkekli hepimiz katılıyoruz” der. Vedalaşırlar ve Atatürk, uçaklar gözden kayboluncaya kadar havaalanında bekler.

Sonrasında 1937 Mayıs’ının ilk günleri Dersim’inde Dememanlı aşiret reisleri nezdinde toplantı hâlinde bulunan diğer aşiret reislerinin, havadan bombardıman edilmek suretiyle toplantıyı dağıtmak ve aşiretler üzerinde moral kırıcı bir etki sağlamak lüzumu üzerine Tayyare Alay Komutanı komutasındaki 15 uçaklı bir filo, Kırklar Dağı – Darboğaz Der Yolu-Zel Dağı – Kırmızı ve Kosur dağları kuzeyindeki Keçizeken (Yukarı Bor) köyünü havadan bombaladı. Bu hava taarruzunda özellikle Sabiha Gökçen’in attığı 50 kiloluk bir bombanın Keçizeken köyünde ve kuzeye doğru kaçan asi grubuna oldukça ağır zaiyat verdirdiği yapılan gözetlemeden anlaşılıyordu![243]

43. §) Burada durup hakkında, “İstanbul’un ikinci havaalanına adı verilen ilk kadın pilotumuz, 70 yıl öncenin ‘ayrılıkçı’larına karşı mücadelede Atatürk’ün isteğiyle görev almış,”[244] notu düşülen ve de “Havaalanının tabelasından ‘Sabiha Gökçen’ adının çıkartılmasını istediler… Dersim isyanının bastırılmasına savaş pilotu olarak katıldığı için… Çıkartılsın… Hatay’ı vermek istemeyen Fransız heyetine ‘Hatay bizim canımız’ diye haykırıp salonda havaya kurşun sıkan kadın… Dünyanın ilk kadın savaş pilotu… 1996’da ABD’nin açıkladığı ‘dünyanın 20 büyük pilotu’ afişinde yer alan tek Türk… Cumhuriyet’in simgelerinden… Atatürk’ün manevi kızı,”[245] diye yüceltilen Ona dair önemli bir noktayı aktaralım: “Ne ilginçtir ki havaalanındaki tabelanın İngilizce tercümesine, Sabiha Gökçen’in Dersim’de insanları bombaladığı konmamıştı. “O, dünyanın ilk kadın savaş pilotuydu.” Ve yanındaki yazıda “…1937 yılındaki Dersim harekâtına savaş pilotu olarak katılan Sabiha Gökçen…” Altında yazının İngilizce tercümesinde Gökçen’in Dersim’de insanları bombaladığı konmamıştı. Utanmışlar mıydı?”[246]

44. §) Sabiha Gökçen artık ulusal kahramandı. Onu ilk kutlayanlar Başbakan İsmet İnönü ve Cumhurbaşkanı Atatürk’tü. Atatürk “Seninle iftihar ediyorum Gökçen! Yalnız ben değil, bu olayı çok yakından izleyen bütün bir Türk ulusu iftihar ediyor… Genç kızlarımızın neler yapabileceklerini bir kez daha bütün dünyaya ispat ettiğin için övünsen yeridir… Biz asker bir ulusuz. Yedisinden yetmişine, kadınından erkeğine asker yaratılmış bir ulusuz… Ancak bizim askerlik anlayışımız asla emperyalist düşüncenin yarattığı bir anlayış değildir… Barış amacı ile asker olan bir ulusun dünyadaki yeri barış bayrağının yanıdır” demişti.

Sabiha Gökçen’e 28 Mayıs 1937 tarihinde, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı dahil olmak üzere üç yüzden fazla davetlinin katıldığı bir törenle Türk Hava Kurumu’nun Murassa (değerli taşlarla bezenmiş) Madalyası verildi. Ancak ortada garip bir durum vardı. Sabiha Gökçen’in neden ulusal bir kahraman olduğu konusunda basında ve kamuoyunda çarpıcı bir suskunluk vardı… Havacılık ve Spor Dergisi’ne göre Sabiha Gökçen bu madalyayı “gerek kurslarda, gerek Türk hava ordusu mektep ve kıt’alarında büyük muvaffakiyetler [gösterdiği] ve son atışlı tatbikatta kahramanca hizmet” ettiği için almıştı…

Şimdi biraz geriye gidelim ve Sabiha Gökçen’in hayat hikâyesine bir göz atalım. 1990’larda kendisiyle bir röportaj yapan Oktay Verel’e babasının Jön Türklerden olduğu için Abdülhamit tarafından Bursa’ya sürülen Edirne Defterdarı Hafız Mustafa İzzet Bey olduğunu söylemiş, kendi anlatımına göre 22 Mart 1913’te Bursa’da dünyaya gözlerini açmıştı. Anne babasını küçük yaşta kaybeden ve ağabeyi ile yaşayan küçük Sabiha’nın hayatı, 1925’te Mustafa Kemal’in Bursa’yı ziyareti sırasında kökünden değişmişti. Korumaları atlatıp köşkün bahçesine giren küçük Sabiha, okuma azmini öyle etkili anlatmıştı ki, Gazi kendisini evlat edinmeyi önermişti. Olayı Sabiha’nın ağzından dinleyelim:

“Evimiz, onun misafir kaldığı cumhuriyet köşkünün hemen yan tarafıydı. Bir sabah erkenden evin kapısına çıktım. Köşke doğru baktım. Gözlerime inanamadım. Atatürk köşkün bahçesinde tek başına yürüyüş yapıyordu. O sırada 12 yaşımda ve ilkokul üçüncü sınıftaydım. İşgalde okullar kapandığı için tahsilimiz aksamıştı. İçimde müthiş bir okumak arzusu vardı. Ağabeyimin beni çok sevmesine ve iyi bakmasına rağmen yatılı bir okula girebilmeği aklıma koymuştum. Acaba bu arzumu gidip Atatürk’e söylesem nasıl olur diye düşünüyordum. Nasıl oldu bilmiyorum. Birden kararımı verdim ve köşkün kapısına doğru yürüdüm. Kapıda asker ‘Yasak’ diye durdurdu. Gazi uzaktan bize bakıyordu. ‘Bırakın gelsin çocuk’ dedi. Koşarak gittim ve elini öptüm. Adımı sordu. Heyecandan dilim tutulmuştu. Bir kelime bile söyleyemiyordum. ‘Gel seninle şuraya oturalım’ diyerek elimden tuttu ve bir kanepeye oturduk.”

“O kadar mütevazı ve candandı ki sanki o, Büyük Gazi değil benimle bir okul arkadaşımmış gibi konuşuyordu. Benim durumumu sordu. Heyecanım azaldığı için ben de ona bütün içimi döktüm. Okumak istediğimi söyledim. Dinliyordu. Bir şey söylemiyordu. Ne diyecek diye meraktan ölüyordum. Verdiği cevap beni pek şaşırttı. ‘Seni ben yanıma alayım. Benim kızım ol ne dersin?’ Hiç aklıma getirmediğim böyle bir durum karşısında ne diyebilirdim. ‘Ağabeyime sorayım’, dedim. ‘Benim Zehra adında bir kızım daha var. Onunla beraber okula gidersiniz.’ Diye ilave etti. Arkadan Başyaver Rasuhi Bey’e talimat verdi. Ağabeyimi çağırttılar. Gazi, ağabeyimle bizzat konuştu. O da razı oldu. Birkaç gün sonra, Gazi’nin seyahatte beraberinde bulunan heyetle birlikte Balıkesir-İzmir yoluyla Ankara’ya geldik. Köşkün bahçesinde o zaman iki odalı bir okul vardı. Adı, Çankaya İlkokulu idi. Zehra, Rukiye ve diğer çocuklarla beraber orada okumağa başladım. Böylece benim için yepyeni bir hayatın kapıları açılmıştı.”

Önce Çankaya İlkokulu’nda, ardından bir süre Arnavutköy Kız Koleji’nde, bir süre Üsküdar Kız Lisesi’nde okuyan Sabiha, sağlığı elvermediği için eğitimine ara vermiş, Heybeliada’da ve Viyana’da bir süre tedavi gördükten sonra Paris’e gitmiş; ancak hem memleket, hem de Paşa’nın hasretine dayanamayarak, tedavisi biter bitmez Türkiye’ye dönmüştü.

1934’te Soyadı Kanunu çıkınca, Mustafa Kemal kendisine Gökçen soyadını vermişti. Belki de bu soyadının etkisiyle, o güne kadar havacılıkla hiç ilgilenmezken, Mayıs 1935’te yeni kurulan Türk Kuşu’nun açılış töreninde Rus öğretmenlerin planörleriyle yaptıkları gösterilerden çok etkilenmiş ve kendisinin de denemek istediğini söylemişti. Atatürk’ün bu isteğe yanıtı şöyle olmuştu: “Cesaretini beğendim (…) Gökçen soyadına havacılık çok yakışır doğrusu”…

Dersim’deki başarılarından (!) dolayı kendisine madalya takıldıktan sadece beş ay sonra, 29 Ekim Cumhuriyet Balosu’nda, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, askerliğin ‘kadın işi olmadığını’ Sabiha’nın yüzüne karşı en açık şekilde söyleyecekti. Nitekim, Sabiha Gökçen’in ‘Türk ordusunun dişi ikonu’ olma serüveni sadece üç yıl sürdü. 16-21 Mayıs 1938 arasında İstanbul-Atina-Selanik-Sofya-Belgrad-Bükreş-İstanbul arasında tek başına yaptığı uçuştan sonra Türk Kuşu’nda öğretmenliğe atandı. 1941’de Eskişehir Hava Okulu’nda askeri coğrafya ve topografya öğretmeni olan üsteğmen Kemal Esimer’le evlendi, eşi iki yıl sonra vefat etti, Gökçen bir daha evlenmedi. Mayıs 1954’te Türk Kuşu’ndaki görevden ayrılan Sabiha Gökçen bu tarihten sonra unutulmaya terk edildi.

Sabiha Gökçen, 28 Haziran 1987’de Nokta dergisinden Hıdır Göktaş’a verdiği röportajda harekât sırasında halktan ölenler olup olmadığı sorusuna şöyle yanıt verdi: “Yoktu. Keşif yapılıyordu, ordunun da istihbaratı vardı. Biliniyordu bu kötü kişilerin nerede olduğu. Çoluk çocuk olan yerleri doğrudan tahrip etmek insanlık dışı olurdu. Böyle bir şey olmamıştır.” Görüldüğü gibi hafıza-i beşer nisyan ile malul idi! Sabiha Gökçen 1996’da bir Falcon 2000’le, ABD’de Daniel Acton eşliğinde bir uçuş yaptığında yeniden hatırlandı. Ocak 2001’de, İstanbul’un Asya yakasındaki havalimanına adının verilmesinin mutluluğunu yaşayamadan, 22 Mart 2001 günü 88 yaşında, bugün bazılarını çok korkutan sırlarıyla birlikte hayata veda etti.

Sabiha Gökçen adının yeniden gündeme oturması Agos’un 6 Şubat 2004 tarihli nüshasında Hrant Dink imzasıyla “Sabiha-Hatun’un sırrı” başlıklı yazıyla oldu. Hrant Dink’i adım adım ölüme götüren derin kampanyanın önemli malzemelerinden olan bu yazıda ‘Sabiha Gökçen’in teyzesi olduğunu iddia eden Antep asıllı Ermenistan vatandaşı Hripsime Sebilciyan-Gazalyan’ın anlattığına göre Sabiha Gökçen’in aslında yetimhaneden alınmış bir Ermeni kızı olduğu ileri sürülüyordu. Hrant Dink, aslında Hripsime’nin bu hikâyeyi kendilerine 2001’de anlattığını, ancak iddialar dayanaktan yoksun olduğu için o günlerde hayatta olan Sabiha Gökçen’in kırılacağını düşünerek hikâyeyi yayımlamak istemediklerini anlatıyordu. Ancak 2004’de Hripsime bazı fotoğraflarla yeniden gelince fikir değiştirmişlerdi.

21 Şubat 2004 tarihli Hürriyet’te konu Ersin Kalkan’ın ‘Sabiha Gökçen mi Hatun Sebilciyan mı’ başlıklı yazısıyla tekrar gündeme gelince, Genelkurmay Başkanlığı’ndan şiddetli bir yalanlama geldi. TSK “Böyle bir sembolü amacı ne olursa olsun, tartışmaya açmak, millî bütünlüğe ve toplumsal barışa katkısı olmayan bir yaklaşımdır” diyordu…

Gelin biz, şimdi Hripsime Sebilciyan’ın ve ABD, Kanada ve Lübnan’da yaşayan akrabalarının anlattıklarına biraz daha yakından bakalım.

Nerses Sebilciyan ailesi Halfeti’nin Cibin Köyü sakinlerindendi. 17 Temmuz 1915’te köyün muhtarı ev ev dolaşmış ve evin büyüğüne bir evrak teslim etmişti. Evrakta ailenin 24 saat zarfında yola çıkmaları emrediliyordu. Benzer emirler diğer ailelere de gitmişti. Cibin ve Halfeti’de yaşayan Ermenilere Antep yoluyla Halep’e doğru yola çıkmaları için iki gün verilmişti. Sebilciyan ailesi (Nerses karısı Maryam ile ikisi erkek ve ikisi kız evlatları) çaresiz yola koyulmuşlardı. İlk durak olan Antep’e vardıklarında, kafiledeki birçok ailenin de yaptığı gibi kızları 6 yaşındaki Diruhi ile 2 yaşındaki Hatun’u güvende olmaları için misyoner yetimhanesine teslim etmişlerdi. (Hripsime’ye göre Cibin’de yetimhaneye vermişlerdi ancak o tarihte Cibin’de yetimhane yoktu. Muhtemelen yanlış hatırlıyordu.) Cibin Kilisesi din görevlisi Der Nerses Baboyan’ın öncülük ettiği kafilenin bir bölümü Suriye’nin güneyine, bir bölümü de Mısır’ın Port Sait sınırına kadar gidecekti.

30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra İtilaf Devletleri’nin verdiği güvenceyle evlerine dönmeye cesaret eden Ermeniler arasında Sebilciyan ailesi de vardı. Aile Antep’e geldiğinde heyecanla Amerikan Yetimhanesi’ne koştu. Ancak onları kötü bir haber bekliyordu. Hripsime’ye göre o dönemde bölgede görevli olan Mustafa Kemal, evladı olmadığından, yetimhaneyi dolaşıp kızların en sevimlisini evlat edineceğini söylemişti. Hatun’u görmüş, şirin bir kız çocuğu olduğundan parmağıyla işaret etmiş ve kucaklamıştı. İşte o gün, Hatun’la Diruhi ağlayarak ayrılmışlardı. Hatun, bu tarihten sonra Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım’ın yanında kalmış, 1923’te Zübeyde Hanım’ın vefatından sonra, Zübeyde Hanım’ın Bursa’daki bir hemşerisinin yanına verilmişti. 1925’de de Mustafa Kemal Paşa’nın Bursa ziyaretinden sonra Ankara’ya götürülmüştü.

Bu yıllarda Nerses öldü ve Maryam ikinci evliliğini üç çocuklu Kara Karayan’la yaptı. Ondan da bir oğlu oldu. Bu arada kızı Diruhi, Sahak Der Gazaryan’la evlendi ve ikisi erkek ve ikisi kız 4 evladı oldu. Kızların birine Hripsime, diğerine Hatun adını verdi. Anne Maryam, hayatı boyunca küçük kızını sayıkladı ve 1947’te Halep’te öldü. Maryam’ın kardeşi Garabed’in oğlu Apraham Garabedyan, 1955’de Hatun’un izini bulmak için Türkiye’ye geldi ve Sabiha Gökçen’le Ankara’da buluştu. İki akraba konuştular, birlikte resim çektirdiler. Sabiha Gökçen Apraham’a yüklü bir maddi yardımda bulundu ve Apraham Halep’e geri döndü.[247]

VI.2) RESMÎ GÖRÜŞ VE “KOMÜNİST”LER

45. §) Umberto Eco’nun, “Ne yani böylesi korkunç bir dünyanın bir de cehennemi mi var?”[248] deyişini anımsatan Dersim hakikâti, resmî görüş açısından şöyle karartılmak istenir: “Bir devletin herhangi bir konuda siyasetinin ne olduğunu saptamak için ilk bakılması gerekli olan en önemli kaynaklar onun resmi belgeliklerindedir. Bu genel bir kuraldır. Bu belgeler de sorunun askeri yaklaşımdan çok ekonomik ve toplumsal yönlerinin ele alındığını, eşkıyalığın yaygın olduğunu, aşiret başkanlarının ezici tavrını, yaygın feodal sömürünün varlığını ve Kürtlerin bölgenin Türk halkını kendi içinde türlü yollardan eritmekte olduğunu kanıtlıyor”![249]

Ardından da devam ile eklenir: “Dersim tartışmasında başından beri, atış serbest, at Martini, tarih inlesin.”[250]

Söz konusu seviyesizlik burada da durmayıp, “komplo teorileri”ne müracaat eden, kof bilgeliği sarılır: “Şeyh Said isyanının ardında Musul ve Kerkük meselesi vardı. Kanaatimce Şeyh Said’in kendisini de içine alacak şekilde tezgâhlanan oyundan haberi yoktu. Olaylar onun dini hassasiyetlerini hareketlendirecek şekilde hazırlanıp geliştirildi. Dersim İsyanı’nın arkasında ise Fransızlar vardı; zira o sıralarda Fransızlar ile Hatay için çekişmekte idik. İngilizlerin bir kargaşa çıkarıp Musul ve Kerkük’ü kapması gibi Fransızlar da Hatay’ı kapmak arzusunda idiler. Burada mühim bir husus şudur: Dönemin İngiltere Maslahatgüzarı Morgan’ın kendi dışişleri bakanlığına gönderdiği rapor… Raporda, yapılan propaganda ve ayartmalar marifetiyle ortamın nasıl alevlendirildiği anlatılır. Gerek Şeyh Said gerekse Dersim isyanlarının arka planlarını bilmememiz ne kadar acıklıdır. Bilseydik günümüzdeki benzerlerini yaşar mıydık?”[251]

Daha da çoğaltılması mümkün olan resmî palavralara en iyi yanıtı, 1992’de Hasan Cemal ile yaptığı bir röportajında, “Kürt meselesine yaklaşımda, ‘ezip geçmek’ anlayışını ‘Dersim mantığı’ diye adlandıran”[252] Mesut Yılmaz yapar!

“Nasıl” mı? Cumhuriyetin kuruluşundan 1937 Dersim isyanına kadar Doğu ve Güneydoğu’da irili ufaklı 23 isyan ve ayaklanma gerçekleşmiş, tüm bu kalkışmalar Silahlı Kuvvetler tarafından bastırılmıştır.

Anımsayalım: Nasturi İsyanı (1924-Hakkâri), Jilyan İsyanı (1926-Siirt), Şeyh Sait İsyanı (1925-Bingöl-Muş-Diyarbakır), Seit Taha ve Seit Abdullah İsyanı (1925-Şemdinli), Reşkotan ve Reman İsyanı (1925-Diyarbakır), Eruhlu Yakup Ağa ve oğulları İsyanı (1926-Pervani), Güyan İsyanı (1926-Siirt), Haco İsyanı (1926-Nusaybin), I. Ağrı İsyanı (1926), Koçuşağı İsyanı (1926-Silvan), Hakkâri-Beytüşşebab İsyanı (1926), Mutki İsyanı (1927-Bitlis), II. Ağrı İsyanı/harekâtı (1927), Biçar harekâtı (1927-Silvan), Zilanlı Resul Ağa İsyanı (1929-Eruh), Zeylan İsyanı (1930-Van), Tutaklı Ali Can İsyanı (1930-Tutak-Bulanık-Hınıs), Oramar İsyanı (1930-Van), III. Ağrı harekâtı (1930), Buban aşireti İsyanı (1934-Bitlis), Abdurrahman İsyanı (1935-Siirt), Abdulkuddüs İsyanı (1935-Siirt) ve Sason İsyanı (1935-Siirt)…[253]

Söz konusu “İsyan”ları bastıran devletin yaptığı Dersim’in Tunç-eli’ye tahvilidir!

Örneğin Kızılbaş Kürtleri “medenileştirerek Türkleştirmek” isteyen Cumhuriyet yönetiminin dağları tepeleri bombalayışı, insanları katledişi, “Ne müthiş bir başarı sağladık” havasında, gazetelerde yer alabilmiş o dönemde… Cumhuriyet’in başyazarı Yunus Nadi’nin, katliamın ardından Dersimlilerin zorla yol ve inşaatlarda çalıştırılmalarını köşesinde şöyle rasyonalize edebildiğini görüyoruz: “Hükümet(in), bu cahil dağlılara hayatı namuskârane çalışarak kazanmanın şerefli ve zevkli bir yaşayış olduğunu ispat edecek.”

Gazetenin birinde, bir grup Dersimli kadına ait fotoğrafa şu altyazı yerleştirilmiş: “Medeniyetin refahına kavuşmak üzere olan Tunceli köylüleri…”

‘Ulus’ Gazetesinde, Hakkı Naşit Uluğ’un ‘Dersim Medeniyete Açılıyor’ başlıklı makalesinde, “Dersim işi bir temdin davası, bir imar davası. Dersim’de yaşayan ve haydutlar elinde esir kalmış olan on binlerin cumhuriyet vatandaşlığı şeref ve haklarına kavuşturulması davası olarak takip edildiği zamandan beri, hâl yoluna girmiş demektir,” derken Dersim Katliamı, işte böylesi, “bir medeniyet projesi” anlayışı etrafında şekillendi![254]

46. §) ‘Doğu Anadolu’da Toplumsal Mühendislik, Dersim-Sason (1934-1946)’[255] başlıklı yapıtta Zafer Toprak devletin yürüttüğü “toplumsal mühendislik” faaliyeti konusunda önemli tespitler yapar.

Cumhuriyet, Dersim’i esas olarak beş yüz yıllık direnişi, “devletsizliği”, otorite tanımaz karakteri nedeniyle mesele etmiştir. Dersimliler en azından son beş yüz yıl boyunca ve kısmen otonom yaşamış ve hiçbir gücün egemenliğine tam olarak girmemiştir. İsmet İnönü’nün Dersim coğrafyası için “Daimi bir huzursuzluk yuvası” deyişi çok anlamlıdır.

Dersim 1938 hadisesi için resmi ve diğer literatürde çok çeşitli adlar kullanılmıştır. Bu adlar, genellikle kullanıcılarının devlet, ordu, resmi ideoloji ve halkla ilişkilerine ve taşıdıkları dünya görüşüne göre değişmektedir. “İsyan”, “Başkaldırı”, “Direniş”, “Ayaklanma”, “Katliam”, “Jenosit”, “Dersim Olayları”, “Kavim Kırım”, “Tenkil”, “Tedip”, “Harekât” vb. adlandırmalar biliniyor. Ancak 1938 katliamına “Destan” adının verildiğini bu kitapta yer alan bir jandarma raporunda görüyoruz. Bu adlandırma, devletin zihninde 1938 harekâtının “yararlı ve başarılı bir olay”, adeta bir “devrim” olarak kodlandığını gösteriyor.

Kitapta yer alan “Dersim Destanı”, Jandarma Genel Komutanlığı Matbaasınca basılmış ve 19 Nisan 1939 tarihini ihtiva ediyor. 2550/60277 sayılı bir resmi rapor olan “Dersim Destanı”, “Dağbek Köyü’nden Ali Çavuş’un Destanı” ile başlıyor ve “Beşpınarlı Aşık Durmuş’un Destanı”, “Ne Bela Geldi İse Ağadandır”, “Mazgirtli Hasan Aşık tarafından Tunçeli Destanı”, “Nazımiyeli Gül kız tarafından Asker Şarkısı (Alim)”, “Seyitlere Dair” ile devam ediyor.

Küçük bir kitapçık olan “Dersim Destanı”, 1938 katliamından bir yıl sonra kaleme alınmış ve anlaşıldığı kadarıyla Dersim’de yoğun olarak dağıtılmıştır. Türkçe olarak yazılan eser ile halkın resmi dile ısındırması amacı güdülmüş olması mümkündür.

İçerdiği şiirler ise “güdümlü edebiyat” veya “resmi edebiyat”ın çok kötü bir örneği olarak nitelenebilir. İktidar yanlısı bu şiirler edebi niteliğinin düşüklüğüyle -veya yokluğuyla- dikkati çekiyor.

Öte yandan kitapçıktaki tüm şiirler, Dersim aşiretlerine, inancına ve insanına yönelik ağır sözler sarf ediyor. Tüm dizelerde, yüzyıllardır Dersim’de belli şekilde yaşayan ve ibadet eden insan kaba bir dille küçümseniyor ve horlanıyor. Dizelerin altında, “şair-askerler”in değil; “Dağbek Köylüsü” veya “Nazımiyeli Gül Kız” gibi “yerli” insanların imzasının bulunması da dikkate değerdir.

“Destan” boyunca Dersimli aşiretler, seyitler, ağalar hedef alınıyor. Hakaret dolu satırların arasında askerlik, okul, mahkeme, Türklük, yollar, köprüler, devlet, hükümet, çalışmak vd. fenomenler övülüyor. Propaganda dolu dizeler, Dersim katliamını haklı ve meşru göstermeye hizmet ediyor.

“Dersim Destanı”, Kızılbaşlığa ve Dersimlilerin otantik inançsal değerlerine tenkiti (veya hakareti) “ana tema” olarak belirliyor. Seyitler veya dedeler, hakaretlerden en fazla pay alan kesimi oluşturuyor:

“Ya bir eski pabuç, ya yıkık duvar/ Bizi aldatır da eli boş savar/ Herif aç kurt oldu, biz sersem davar/ Taptık ermiş diye kıllı surata/ Devlet vasıta başta, değil sorguçta/ Keramet olur mu kuru papuçta/ Kudret görünür mü duvarda burçta/ Açık gizli yüz vermeyin hayduda…” Kureyş’i karşılamaya giden Bava Mansur’un yürüttüğü duvara (Dêsê Muxındiye) yönelik sarf edilen bu sözler neyin hedeflendiğini açıkça ortaya seriyor.

“Seyitlere Dair” bölümü ise şu dizeleri de içeriyor: “Seyit Dede tanımam/ Benzeyorlar şeytana/ Sözlerine inanmam/ Çıktı foya meydana/ Süpürgeden bir sakal/ Karmakarışık yüzleri/ Seslerinde var çakal/ Korkunç bakar gözleri/ Öflemekle hastayı/ Sağaltacak budala…”

Dersim inanç sisteminin en tepesinde yer alan Mürşit ve Seyitler Jandarmaca “şeytan”, “süpürge sakallı”, çakal sesli”, “korkunç gözlü”, “cenaze arayıp duran”, “ölü yumma heveslisi”, “soyguncu”, “budala” vb. ağır nitelemelerle ifade edilmiştir. Naşit Hakkı Uluğ’un eserlerinde Seyitlere dönük olarak sıkça kullanılan “yalancı, hırsız, sömürücü” nitelemeleri raporda da devam ediyor. Bu söylem, ilginç bir şekilde “rejim muhaliflerini” de etkisi altına almış; 1970’lere kadar Seyit ve pirlere dönük bu bakış devam etmiştir.[256]

Cumhuriyet yönetimi askeri harekât öncesi ve sonrası Seyitleri sert bir şekilde hedef almıştır. Seyitler öylesine önemlidir ki Kazım Karabekir “Dersimliler arasına onların dilini öğreterek memurlar gönderilmesini ve bu memurlara Seyit namı verilmesini” önerebilmiştir.

Dersimlilere “din ve milli birliği” anlatma görevini bu memurlar aracılığıyla yerine getirme planı yapan Karabekir paşa seyitleri “istismar etme” yanlısıdır. Devlet bir taraftan seyitleri yok etmiş ve sürgüne göndermiş; öte yandan onların gücünü istismar etme planları yapmıştır.[257] 1939’da yayınlanan broşür, seyitleri hâlâ “tehlike” olarak görme eğilimindedir.

Kitapçık, Dersim insanına negatif (veya hasmane) bakışını saklamamıştır. “Ha hayvan sürüleri, ha insan aşireti/ Ağa seyit insanın en hınzırı, en şirretlisi/ Çok şükür başımızda gördük devleti/ Her şeyden üstün onun şefkati…” Burada Dersim insanı “hayvan sürüsü”ne benzetilerek aşağılanırken devlet iktidarı ise “şefkat” ile özdeşleştirilmektedir. Cumhuriyet’in “modernleşme” mantığını ortaya koyan bu satırlara göre “devlet” karşısında “birey” veya “aşiret” gibi kimlikler ilkel ve geridir; bu kimlikler tanınamaz.

“Destan”, 1938 katliamını açıkça desteklemektedir. Dersim’in adının Tunçeli olarak değiştirildiği döne döne vurgulanmaktadır. Askerlik yere göğe sığdırılamamaktadır. “Tunçeli Destanı”nda yer alan şu dizeler dikkat çekicidir: “Yollar yapıldı, köprüler kuruldu/ Davalar görüldü, sular duruldu/ Karşı gelenlerin hepsi vuruldu/ Tunceli’dir artık adı Dersimin…”

“Karşı gelenlerin hepsi vuruldu” dizesi, 1938 katliamının itirafı ve ifadesi; aleni olarak savunulmasıdır. Bilindiği gibi 1938 harekâtında sadece “asi” ve “direnişçi” aşiretler, aileler ve şahsiyetler değil; “muti” aşiretlerden ve hatta “milislik” yapanlardan dahi insanlar “vurulmuş” ve sürgüne gönderilmiştir. Hayatında eline silah dahi almamış seyit, mürşit ve pirler “halkı devletten ayırmakla” suçlanmış; bu kişilerin sakalları kesilerek küçük düşürülmüş; öldürülmüş ve sürgün edilmiştir.

“Nazımiyeli Gül kız tarafından asker şarkısı”nda yer alan şu dizeleri de not edelim: “Alim orduda bir kahraman er/ Öğrenmiş ocaktan bir nice hüner/ Askere gidenler mektepli döner/… Alim geldi köye alayla şanla/ okuyup yazıyor ince lisanla…” Burada ise ordu “modernliğin öncüsü” şeklinde ifade ediliyor.

Kitapta yer alan başka bir önemli belge ise “Jandarma” başlıklı İçişleri Bakanlığı’na ait bir kitapçık. 1935 tarihli bu belgede, “içişleri hizmetine mahsus” alt notu var ve “değişik rejimler zamanında askeri hareketlerle Dersimliler yola getirilmek istenmiştir; lakin bunlardan beklenen sonuçlar elde edilememiştir; çünkü askeri hareketleri sosyal önlemler tamamlamamıştır; Dersimli bu yüzden herhangi bir rejimin yardımını görmemiştir” görüşleri ileri sürülüyor

Bu cümleler ilginçtir. Resmi propagandanın Dersimlileri yüz yıllarca hedef gösteren söyleminin haksızlığı ortaya serilmektedir. Zira devlet söyleminde Dersim “devlete karşı pek çok harekette bulunan bir bölge”dir. Burada ise Osmanlı ve Cumhuriyet yönetimlerinin Dersimlilere yardım etmediği ve halka sadece zulüm ve baskının reva görüldüğü ortaya koyulmaktadır.

Devamla İsmet İnönü’nün, 1925 tarihli ‘Şark Islahat Planı’nda, “Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır,” denilirken; İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın “ıslah planı”nında,[258] “Aşiret ağaları ve aşiret ağası olabilecekleri Dersim’den uzaklaştırılmalı. Dersim’de topraksız ve ağaların esiri köyler, mahallen veya naklen topraklandırılmalı,” vurgusuyla eklenir: “Bunların tatbiki askeri bir harekete bağlıdır.”

Kazım Karabekir’in, 4 Haziran 1339 (1923) tarihli ‘Erkan-ı Umumiye Riyasetine’ sunduğu mütalaasında da, “Askere geldiklerini ve iyi terbiye aldıklarını farz edelim. Siyaseten bize aleyhtar oldukça bu talim ve terbiye aleyhimize olacaktır. Çünkü herhangi bir hâl karşısında Türk askerinden ve bilhassa top ve makineli, tayyare tesirlerinden korkan Kürtler, talim ve terbiye aldıktan sonra bunlardan korkmayacak ve siyasi entrikalar fiili sahaya geçerse meselenin hâlli kolay olmayacaktır” diyordu.

İmar ve “medenileştirme” sürecinden önce “Kürtleri askere almak demek, düşmanlarımıza, propagandalarınızı daha kolay yapın demektir,” de ekliyordu.

Sadece bu kadar da değil, medenileştirme sürecinin bir ucunda da dini ıslah meselesi vardı; Karabekir, “Kürtler diyanetten, selabetten de mahrum olduklarından birkaç yerde Türk uleması nezdinde medreseler açmalıdır” tavsiyesinde bulunuyor. Dahası, “Kürdistan üç kısma bölünmelidir…

Siirt-Diyarbekir yani Dicle boyu. Bunlardan en mühimi Malazgirt ve Nizamiye mıntıkalarına kuvvetli Türk köyleri yerleştirilmeli” diyordu.[259]

Ayrıca Cumhuriyetin ilanını takip eden senelerde özellikle Şeyh Sait Ayaklanması’ndan sonra Ankara, Doğu illeri ile beraber Dersim’i (Tunceli) dikkate almış ve ıslahatı için incelemeler başlamıştı; Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey 2 Şubat 1926’de İçişleri Bakanlığı’na sunduğu raporda şunları diyordu:

“Yaptığım temasların bende hasıl ettiği izlenime göre, Dersim gittikçe Kürtleşiyor, ülküleşiyor ve dolayısıyla tehlike büyüyor. Hükümeti senelerden beri meşgul etmekte bulunan Dersim meselesi, eski idarenin seyyiat (günah) mirasından başka bir şey değildir. Yeni hükümetin bazen adil davranış, bazen zayıf ve bazen de sebepsiz ve neticesiz şiddet gösterme gibi dengesiz politikası Dersim’i daimi hercümerç yuvası hâline getirmiştir.”[260]

Öte yandan “Kızılbaş, Sünnî’yi sevmez, kin besler ona ezelden beri düşmandır,” denilip, Türklüğü telkin için 2 okul açılması önerilen 1931 tarihli Jandarma Umum Kumandanlığı’nın raporuna göre,[261] merkezi otoritenin Dersim üzerinde hâkimiyet kurma çalışmaları 1860 tarihinde başlıyor. Tam 11 kez askeri harekât yapılıyor. Dersim’e Jandarmanın dönemlere ayırdığı raporlarda, “Dersim giderek Kürtleşiyor” tanımı bulunuyor. Vatandaşın aşiretlerden çok çektiğini ve bu nedenle sesini çıkaramadığı yorumları da var.

Jandarma raporunda, “Dört yüz seneden beri Dersim’e hükümet nüfuzu girememiş” değerlendirmesi dikkat çekerken, Şeyh Sait isyanının bastırılmasından sonra halkta büyük bir yılgınlık oluştuğuna dikkat çekiliyor. 1930 yılından sonra yapılan harekât planında Aşiret reislerinin Dersim’den sürgün edilmesi ve Türklüğün telkini yönünde propagandaya önem verilmesi kararlaştırılıyor. Kürtçe yerine Türkçe’nin ikame edilmesi, “Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli” söyleminin hayata geçirilmesinde yarar olduğu vurgulanıyor.

Ve nihayet Kurtuluş Savaşı komutanlarından Orgeneral İzzettin Çalışlar’ın kitaplığından çıkan ve torunu İzzeddin Çalışlar tarafından gün yüzüne kavuşturulan raporun orijinali, Jandarma Umum Kumandanlığı’nca (III. Şube, I. Kısım tarafından), 55.058 sayısıyla, “gizli” ve “zata mahsus olarak”, “kayıt altında” yüz adet basılarak yayımlanmış.[262]

İki kısma ayrılan rapor-kitabın ilk kısmında ‘Dersim Nedir?’ sorusuna etraflı bir yanıt aranıyor. Dersim’in Coğrafî Vaziyeti, Dersim’in Yolları, Dersim’in Suları, Dersim’in Irkî Vaziyeti, Dersim’in Maarif Vaziyeti, Dersim’in Sıhhî Vaziyeti, Dersim’in Askerlik Vaziyeti gibi toplam 13 başlıkta Dersim’in ve bölgenin bir haritası çıkarılıyor.

Yollar özellikle bir askerî harekâta uygunluğu bakımından tetkik edilirken, “Irkî Vaziyet” kapsamlı bir etnoloji araştırması aslında. Tabii araştırmanın, bölge insanın nasıl aslında Türk olduğunu ispatlamaya dayalı olduğunu göz ardı edecek olursak: “Şimdiye kadar verilen izahattan şu neticeye varırız: Plümer mıntıkası aşiret isimleri ve halkının kendi duygusu, Şarktan garba intikal hisleriyle Dersim’in aslen Türk olduğu tespit edilebilir.”

Bölüm boyunca bölge insanın Horasan’dan gelmiş olduğunu ileri süren komutan, Yalçın Küçük’ü aratmayacak şekilde özellikle yer adlarının köken ve anlamlarıyla da yakından ilgileniyor. Ne var ki, bütün tetkiklerin sonunda gelip dayandığı yer aynı: Etkisinde kaldıkları komşuların etkisiyle Türkçeyi ve Türklüklerini unutan (!), öyle üç beş kişi değil epey fazla sayıda insan…

Dersimlilerin Kürtlüğe “kaymasının” arkasında yatan sebeplerden birisi olarak Hamidiye Alayları’nı gören raporun yazarı, Cumhuriyet’in diliyle “yüzde 70’i, hissiyle yüzde 20’si Kürtleşmiş bir Dersim’le” karşılaştığının altını çizerek asimilasyon için aslında hâlâ yapılabilecek bir şeyler olduğunu da ifade ediyor:

“Bilhassa Mazkirt, Nazımiye, Plümer, Ovacık, Hozat kazalarındaki nüfusun yüzde 70’i Kürt gibi konuşan ve fakat henüz onun karakterini hazmetmeyen ve kendi akideleri ile onu yenmeye çalışan ve Türk ile Kürt arasında kalmış, şaşkın bir camiadır. Şayanı teessür olan en mühim nokta, Dersim anasının Dersim babasından evvel Kürtleşmeye başlamasıdır. Dersim’i şu suretle mütalâa ettikten sonra, kaybolmak üzere bulunan ve kanında Türk kanı ekseriyeti olan büyük bir halk kütlesini geriye, yani millî varlığına doğru çevirmek için hemen ıslahata ve tedbirler almaya başlamak lazım geldiği kanaatine varılır…”

Bu ıslahat ve tedbirlerin neler olabileceğini raporun sonunda anlatan komutan, Dersim’in Asayiş Vaziyeti başlıklı ikinci kısma geçmeden önce Dersim’deki Aşiretler bölümünde bölgede bulunan tüm aşiretleri tek tek kayıt altına alıyor.

Her aşiret için ayrı ayrı açılan ‘Reisler’, ‘Aşiretin hükümete karşı temayülü’, ‘Aşiretin Nüfusu’, ‘Aşiretin Silah Mevcudu’, ‘Aşiretin Diğer Aşiretlerle Münasebeti’, ‘Serveti’ gibi alt başlıklar günümüzde çokça konuştuğumuz ‘fişleme’ meselesinin askerî kültürde gayet eski ve köklü bir gelenek olduğunu gösteriyor.

“RAPOR”DAN PASAJLAR
ZAZA KADINLAR“Zaza kadını Türkmen kadınları gibi, Yörük kadınları gibi, cinsî temaslara pek düşkündür. Öteden beri taptığı parlak ve bol yıldızlı göklü yaylalarda, ay ışığına karşı neşeli ve şen kahkahalar salan ve boyu içinde kendisine eş arayan Türkmen kadınından Zaza kadınını ayırmak ve bunları aynı neslin kızları sanmamak onları tanımamak olur. Zaza kadını tıpkı Türkmen kadını gibi, evinin işlerini çevirir. Temizliğe Türkmen çadırının temizliği kadar bakar. Karaktere taalluk eden [ait olan] bu ana hatlar, Zazaların Türkmen olduklarını ve filhakika tarihçilerin iddia ettikleri gibi dili yarı Faris yarı Türkçe olan Harezmilerden oldukları ve Kürtler’le çok fazla temas neticesinde, dillerindeki Türk kelimeleri de ya İranileştirdikleri veya unuttukları anlaşılmaktadır.”[263]
YAVUZ’UN GARAZI“Yavuz Sultan Selim’in gazabı olmasaydı, bugün güzel Türkiye’mizde tek bir Sünnî’ye tesadüf etmek imkânı belki de mümkün olamayacaktı. Zira Farisî dili salgını nasıl ki hakanların harimine ve devlet muhaberatına kadar girmişse, bu dilin hemen hemen bir lazımı gayri müfarıkı [olmazsa olmazı] olan Şiîlik de onu takip edecekti… Eğer Yavuz’un garazı Dersim’in yalçın dağları içine girebilmiş olaydı, herhâlde Dersim’i de bugün maddi ve manevi başka bir yol üzerinde görürdük.”[264]
ZAZALARA YANİ ALEVÎLER“İkinci kısım Zazalara yani Alevîler’e gelince: Bunlarda mezhep ve âdet dili Türkçe’dir. Ayinlerine iştirak edenler Türkçe konuşmak mecburiyetindedirler. Bu mecburiyettendir ki, Alevî Zazalık asırlardan beri ihmal edildiği hâlde, Türklükten pek de uzaklaşmamış Dersim Alevîleri arasında cevap istememek şartıyla Türkçe meram anlatmak mümkündür. Şayanı nazar ve esef olan nokta şudur ki, 20-30 yaşından yukarı yaşlı her fertle Türk dili ile mütekabilen anlaşmak ve dertleşmek mümkün olduğu hâlde, Türk dili tamamen Zazalaşmakta ve hâlen 10 yaşından küçük çocuklarda ise Türk diline rastlamak imkânı kalmamaktadır. Bu netice, Dersim Alevî Türklerinin de benliklerini kaybetmeye başladıklarına ve ihmal edilirse günün birinde Türk dili ile konuşana tesadüf edilemeyeceğine delildir.”[265]
ŞİÎLİĞE BULAŞMIŞLAR“Şu hâlde ‘Dersimliler Türk ise niçin dilleri Türk değildir?’ diyenlere karşı, ‘Dersimliler Türktür fakat ana yurtlarında Şiîliğe bulaşmışlar, dillerine yarıya kadar Farisî kelimeler almışlar, uzun müddet İran harsı ve dilinin tesiri altında kalmışlar ve nihayet Selçuk saraylarını istila eden Türk devletinin kuyudatına kadar giren bu dil, Dersimli’nin kalbine kadar işlemiş, kendilerine Şiîliği talim eden seyitleri ve babaları aslen kendi nesillerinden olmadığı için, Kızılbaşlık aleyhtarlığı ile yapılan devlet takipleri, kendilerini büsbütün Türk âlemi ile temastan kestirmiş ve sindirmiş, bu suretle her gün bir az daha Farisî diline yaklaşmışlar ve nihayet yedi sekiz asır içinde, kısmen yine dillerini unutmamaya, hatıralarını ve karakterlerini muhafaza etmeye muvaffak olmuşlardır. Kürt değildirler. Kürtlükle alâkâları yoktur. Asılları ve nesilleri Türkmen olan Zaza’dırlar. Dilleri de Kürtçe değil, Zazaca’dır’ [denebilir].”[266]

Raporun ikinci kısmında Osmanlı’dan itibaren Dersim’de yaşanan “asayişsizlik tarihçesi”ni ortaya koyan komutan, öncelikle Osmanlı zamanında Dersim’e düzenlenen dört harekâtı (1907, 1908, 1909, 1916) aktardıktan sonra (ki bir yerde, “1877’den beri Dersim üzerine ufaklı büyüklü muhtelif ve umumi 11 hareket” yapıldığını da kaydediyor) Cumhuriyet’in ilanından raporun yazıldığı tarihe kadar geçen sürede bölgeye düzenlenen harekâtlara geçiyor: 1926 Harekâtı (Koç Uşağı Tedibi), 1930 Plümer Hareketi. Nitekim elimizdeki raporun, köylerin yakıldığı, uçakların bombardıman yapmak suretiyle destek verdiği bu harekâtlardan ve sonrasındaki tedbirlerden “kesin netice” elde edilemediği için yazıldığını anlıyoruz: “Bu müddet zarfında Dersim’in ıslahı için zamana göre iyi ve etraflı esaslar düşünülmüş ve fakat maksat ve gaye istihsal olunamamıştır.”

Hâl böyleyken geçmişte olan bitene göz atmak kaçınılmaz oluyor ve raporu yazan komutan konuyla ilgili daha önce yazılmış neredeyse bütün önemli raporların birer özetini çıkarıyor. Kitapta, dönemin Anadolu Müfettişi Umumisi Müşir Şakir Paşa’nın 1899’da yazdığı rapordan (“Tedabiri şedide, masarifi külliye ihtiyarı ve birçok adamın itlafı gibi devletçe marzı [rıza ile ilgili] olmayan netayiçten başka bir netice vermez. Bunun için bu sefer de şiddet iltizam olunursa, evvelkileri gibi akim kalacağından şüphe edilmemek lazımdır. Fikrime göre, evvela marazın sebebini tahlil lazım. Sebebi şekavet, fakır ve zarurettir.

Ceraimin takipsiz kalması, cehaleti umumiye, itikadatı batıla ve mazannenin [ermiş sanılan] icrayı şekaveti derecei ibahada [mübah] göstermesi ve şu suretle şekavetin nazarı halkta mevaddı adiyeden olduğu telakkisinin uyanması, Dersim derdinin başlıca sebepleridir.”), Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’nın 1931’de yazdığı rapora (“Bu havali ve buraların hâli zati devletlerinin tamamıyla malûmudur. Yalnız maruzatıma bir mukaddime olmak üzere arz etmek istediğim keyfiyet artık Dersim meselesinin kati surette hâllinin devletçe, milletçe ve bilhassa hükümetçe tehiri caiz olmayan muzur, tehlikeli ve zaman geçtikçe hâlli müşkülleşecek ve zararı artacak bir vaziyet almış olmasıdır.”) kadar birçok isim tarafından hazırlanmış, sertlik tonları genelde pek değişmeyen birçok rapor örneğini bir arada görmek mümkün.[267]

47. §) Ve nihayet Dersim Soykırımı ardından ‘Tunceli (Dersim) Tedip Harekâtı (1937-1938)’ başlıklı raporda, o yıllarda halkın durumu ve devlet otoritesine karşı güvensizliğin nedenleri konusunda şu saptamalara yer verilmektedir: “Dersim kargaşalıkları, büyük küçük memur ve mutaassıp [bağnaz] hocaların tahrik ve teşviki ile cahil Sünnî ahalî tarafından haklarında reva görülen muamelelerden doğmaktadır. (…) Baskılar son bulur ve şuurlu bir şekilde hareket edilirse, Dersimliler Cumhuriyet’in sadık ve fedakâr hadimleri [hizmet edenleri] olabilirler. (…) Dersimliler öldürülmekten, göç ettirilmekten korkuyorlar. Şimdiye kadar gelen memurlar bu esassız kanaati bertaraf edememişlerdir. (…) Aşiret ve kabileler arasında karşılıklı soygunculuk devam etmekte ve bu durum düşmanlıkların uzayıp gitmesine sebep olmaktadır. Üç beş şahıs müstesna, ağalar ve reislerin de dâhil, bütün Dersimliler son derece fakirlik ve zaruret içinde çırpınmaktadırlar. Soygunculuk hareketlerinin sebebi, yaşamak hissi ve endişesidir,”[268] türünden karşılıksız beklentiler labirentine dalınsa da 20 Mayıs 1937 tarihli ve ‘Yeni Kürt Başkaldırısı’ Fransız Kara Kuvvetleri raporu her şeyi net biçimde özetliyordu:

“Kürtlerle ilgili şiddetli önlemlerin alınmasına rağmen bu enerjik topluluk, bölgelerinin Türkler tarafından yönetilmesine hâlâ karşı koyuyor. Belli başlı Kürtlerin sürgün edilmesi, topraklara el konulması ve aşiretler arası ittifakları bozma çabaları Kürtlerin Türklere karşı kinlerini artırmaktan başka bir işe yaramadı.”[269]

Evet, bu tam da böyleydi! Yani İsmet İnönü, Seyit Rıza’nın 15 Kasım 1937’de idam edilmesinin ardından “Dersim meselesini ortadan kaldırdık, Dersim müşkülesinden kurtulduk,” biçiminde şeklinde demeç verirken; “Daimi bir huzursuzluk yuvası da Dersim idi, memleketin öteden beri Dersim diye bir derdi var,” demesi boşuna değildir.[270]

48. §) İyi de ya komünistler mi?

Gerek Moskova, gerekse Türkiye komünistleri, Şeyh Sait ayaklanmasına (1925) destek vermediler. Komintern (Komünist Enternasyonal) belgelerinde; bu tutumun nedenleri şöyle açıklanıyor:

“Mustafa Kemal, genel olarak ulusal kurtuluş hareketini temsil etmekte ve Türkiye’nin demokratlaşması ve feodal kalıntılar ile Müslüman din adamlarının etkisinden kurtarılması için çalışmaktadır. Kemal’e karşı, ilk olarak emperyalizm, ikinci olarak feodal ağalar, üçüncü olarak din adamları ve dördüncü olarak liman şehirlerinin yabancı sermayeye bağlı ticaret burjuvazisi mücadele etmektedir.”

Komintern Belgelerinde (1937), Dersim ayaklanmasına neden olan ortam şöyle anlatılıyor:

“Feodal unsurlar, Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır… Dersim, Türkiye’nin ulusal ekonomisinin dışında kalmaktaydı. Öyle ki başka bir vilayetten hiçbir tüccar, Dersim’de iş yapmayı göze alamazdı. Devletin Dersim’de askerlik yükümlülüğünü gerçekleştirmesi ve yasal vergileri toplaması, bugüne kadar mümkün olmamıştır.”

Sonra da ekleniyor: “İsyanın arifesinde tapu kadastro idaresi, feodal aşiret reislerinin elinde bulunan halka ait malların incelenmesi ve saptanmasına ilişkin hükümet önlemlerini uygulamaya başlamıştı. Bu durumda feodalizm, kendi yasadışı egemenliğinin iktisadi temellerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu hissetti. İşte, özellikle bu önlem, isyana yol açan neden olmuştur.”[271]

Evet, resmî ideolojik yalanın etkisi komünistlere kadar uzanmıştı…

VI.3) IRKÇI HAMASET

49. §) Mahatma Gandhi’nin, “Vicdan meselelerinde çoğunluk yasasının bir yeri yoktur,” uyarısından bi-haber ırkçı hamaset coğrafyamızın vebasıdır.

“Nasıl” mı? Şöyle!

“Kazım oğlu Kazım, sonuncu erkek kardeşi pilot teğmen Nizamettin’in uçağı Kadifekale’ye çakılalı, dolayısıyla Kırıkkanat soyadını alalı 1 yıl olmuştu. Kendisi de incecik, gencecik, çakır gözlü bir teğmendi.

Dersim’e gönderildiğinde takvimler 1935 yılını gösteriyor ve beş yıl önce başlayan Kürt ayaklanması devam ediyor, teğmen Kazım savaşa gidiyordu. Bekârdı. Gözü arkada kalmamıştı, hele kardeşinin ölümünden sonra çoluk çocuğa karışmamaya kararlıydı. Cesur muydu bilmem ama, korkmadığını biliyorum. Ölümü yaşamın bir parçası sayar ve dinlere inançsız olmasına karşın, tanrısal bir kaderciliği vardı.

Günümüzde belki düşük yoğunluklu savaş denir, belki denmezdi, ama 1930’da Ağrı’da biri bitip diğeri başlayan ayaklanmalara karşı süren Dersim harekâtında, 1935’te irtibat subayı olarak görevliydi, Kazım Kırıkkanat. Çatışmalarda hasım Kürt aşiretleriydi, ama Türk ordusunda aşiretlere karşı savaşan çok sayıda Kürt askeri de vardı ve onlardan biri, dağ gibi haşmetli bir Kürt delikanlısı, babamın emir eriydi.

Bir gün, Türk mevzileri arasında mekik dokuyan irtibat subayı Teğmen Kazım ve Kürt emir eri, çıplak vadinin ortasında iki ateş arasında kaldılar. Çam yarması yağız Kürt delikanlısı, ‘Komutanım yat!’ diye naralanarak cılız teğmeni yere devirdi ve ufacık tefecik babamın üstüne kapandı. Başlarının üstünden vızır vızır kurşunlar uçuşurken ve makineli tarakaları arasında, ‘Senin evde çoluk çocuğun var’ diye bağırdı babam, ‘Benim kimsem yok, kendini koru!’ Kürt delikanlısı: ‘Senin anan bir oğlunu kaybetmiş, tek sen kalmışsın. Bizde çok oğul var komutanım…’ deyip kıpırdamadı gövdesini siper ettiği babamın üstünden. İkisi de sağ çıktılar o gün, o çapraz ateşten.

Dersim 1935’ten öteye, sadakat ve fedakârlık deyince, ‘Kürt’ derdi babam.

Rütbesi yükseliyor, ama en yakınında, en güvendiği, yıllar sonraki manevralara, yurtdışı görevlere annemi ve ablamı emanet edip gittiği askerlerin kimliği değişmiyordu: Hepsi Kürt’tü. Onları sevdi, saydı, ezmedi ve ezdirmedi. Çünkü ezildiklerini, ezilmişliklerini biliyordu. Anlamıştı.

Babamın Dersim’de yaşadığı bu olayı, ilk kez 2002’de yazdım ve yayımladım. Ama 1935’de Dersim’de görüp tanık olduğu her şeyi henüz anlatmadım…

O günlerin tanığı Kazım Kırıkkanat bugün sağ olsaydı ve Başbakan Erdoğan’ın Dersim katliamına dair devlet adına özür dilediğini duysaydı, kalemini kuşanır, ‘Hangi Dersim’den özür diliyorsunuz?’ diye sorardı.

1930’dan 1935’e PKK bugün ne yapıyorsa onu yapanların, devlete karşı ayaklananların, karakol basıp okul yakanların Dersim’inden mi, yoksa 1937’den 1938’e devletin kurunun yanında yaşı da yaktığı, orantısız bir şiddet ve kan dökerek cezalandırdığı Dersim’den mi?

Fransa’nın Hatay’ı vermemek için Suriye’de beslediği Ermeni Hoytur (ya da Hoydun) örgütü, Ermeni Zilan (Ardeşir Muradyan) gibilerinin isyana kışkırttığı Kürt aşiretlerden mi, yoksa Türk ordusuyla birlikte bölgede devlet otoritesini savunan Kürt ve Alevîlerden mi?”[272]

Uzun oldu belki okunması gerekiyordu.

Mütehakkim, ırkçı hamaset bu değil ise ne olabilir ki?

Bir (olası) palavradan Dersim Soykırımı’nı aklayan sonuçlar çıkar(t)maya ırkçı hamaset denirken ekleyelim: “İmparatorlar hiçbir şeyi kendi başlarına yapamazlar,” der Bertolt Brecht!

50. §) Söz konusu hâl politikadan edebiyata kadar, hemen her alana sirayet etmiştir.

Malum üzere Cumhuriyet romanı Osmanlı romanından bir kopuşu yaşamamıştı. Hatta, birkaç milli mücadele romanı dışında, Cumhuriyet’in ilk yıllarında üretilen metinlerin, -genellikle- Osmanlı dönemindeki temaları tekrarladığı görülür. Yani roman, diğer romanlardan miras aldığı bir gerçekliği geliştirip sürdürmüştür. Etnik meseleye, iç ve dış düşmanlara yaklaşım da aynıdır. Üstelik, Cumhuriyet ideolojisinin batılı giysilerine bürünen yazarlar için medeniyet iyiden iyiye fetişleşir bu yıllarda. Türk seçkinlerinin Kürt tasavvuru, kendi modern kimliklerini tarif etmek için çok uygun bir araçtır.

Altemur Kılıç’ın Dersim tartışmalarına müdahil olduğu yazısına bakılırsa söz konusu araç hâlâ kullanılıyor. Şöyle demiş Kılıç; “Dersim başkaldırısı konusunda, aslen Kürt kökenli olan edebiyatçı romancı Esat Mahmut Karakurt’un bir romanı var: ‘Dağları Bekleyen Kız’… Başkaldırı esnasında bölgeye düşen Hava Kuvvetleri uçağının pilotu yüzbaşı ile onu kurtaran Kürt kızının aşkı… Ve sonra olanlar… Tavsiye ederim bulursanız okuyun.”

1934’de yayımlanan ‘Dağları Bekleyen Kız’, Dersim’i anlatmamakla birlikte Kürt isyanlarından esinlenmişliği nedeniyle ilgi alanımızda. Ama romandan önce Esat Mahmut Karakurt’un Kürtlerle ilgili düşüncelerini sergileyen bir yazısına bakacağız.

Karakurt, 1 Eylül 1930 Akşam gazetesinde Kürtleri şöyle tanımlamış; “Bunlara aşağı yukarı vahşi denilebilir. Hayatlarında hiç bir şeyin farkına varmamışlardır. Bütün bildikleri sema ve kayadır. Bir ayı yavrusu nasıl yaşarsa o da öyle yaşar. İşte Ağrı’dakiler bu nevidendir. Şimdi siz tasavvur edin; bir kurdun, bir ayının bile dolaşmaya cesaret edemediği bu yalçın kayaların üzerinde yırtıcı bir hayvan hayatı yaşayanlar ne derece vahşidirler. Hayatlarında acımanın manasını öğrenememişlerdir. Hunhar, atılgan, vahşi ve yırtıcıdırlar… Çok alçaktırlar. Yakaladıkları takdirde sizi bir kurşunla öldürmezler. Gözünüzü oyarlar, burnunuzu keserler, tırnaklarınızı sökerler ve öyle öldürürler!.. Kadınları da öyle imiş!”

İşte romanın konusu da bu şekilde! Pilot yüzbaşı ile vahşi Kürt kızının aşkı. Simgesel bir üstünlük ilişkisi. Tesadüf diyenler için, aynı yıllarda yazılmış bir başka roman devam edebiliriz.

Mükerrem Kamil Su’nun 1934 tarihli ‘Sevgim ve Izdırabım’ında yine bir pilot ve ilkinden daha vahşi bir kız çıkacak karşımıza. Tayyaresi arızalanarak dağlara düşen erkek kahramanı masum bir Kürt kızının kurtarması, kızın kalp parçalayan merbutiyeti nedeniyle kahramanımızın biçareyi yıllarca yanından ayıramaması, Kürt kızının da bir köle sadakati ile onun peşini bırakmayışı şeklinde özetlenebilecek hikâyenin simgesel niteliği çok açık. Aslında kasıt yok; yazar toplumsal ideolojiyi toplumun bir parçası olarak sergilemiş. Güçlü ulusu erkeğin, zayıfı kadının temsil ettiği bu simgesel ırkçı aşağılama, kendi doğusuna oryantalist gözlüklerle bakan ‘Batılı’ Türk yazarların sömürgeci meslektaştan ödünç aldığı klişeler… Bu klişelerin Cumhuriyet romanının ilk dönemine denk gelen Kürt isyanlarından söz eden hemen her romanda kullanıldığını ekleyelim..

Dersim’in Ağrı’nın, Koçgiri’nin, Sason’un ya da diğer isyanların edebiyata Cumhuriyet eliti içinde yer alan yazarların kaleminden aktarılmamasını kabul edebiliriz. Ama yoksulluk-zenginlik karşıtlığını, sömürüyü, hatta Kürt köylüsünü konu eden, bu nedenle hapislere düşmeyi göze alan muhalif yazarların isyanlar ve isyanların bastırılması karşısındaki sessizliği tartışılmalıdır. Etnik meselelere tarafsız ya da baskı altındakilerden yana taraf olarak bakamamanın önemli bir nedeni Cumhuriyet yönetiminin getirdiği düşünce yasaklarıdır. İkinci ve daha önemli nedense o yıllarda Sovyetler Birliği’nin Türkiye Cumhuriyeti ile ilişkilerini bozmama ve Kürt topluluklarını feodal unsurlar olarak görüp önemsememe eğiliminin solcu Türk yazarlarında karşılık bulması… Mesela, Nâzım Hikmet, İspanya İç Savaşı’nda ölenlere ağıtlar yakmış ama Ağrı’daki isyancılara, sonrasında Dersim isyanına hiç yer vermez şiirlerinde. Vedat Türkali, ‘Tek Kişilik Ölüm’ (1990) romanında, Türk solunun Kürtleri ihmal edişini, iki kuşak Türk solcusunu canlandıran anne ve oğul arasındaki diyaloglarda çok iyi vurgular.

Kürt isyanlarına farklı açıdan yaklaşan romanlar 1960’lı yıllardan sonra yazılmaya başlanır. Kemal Bilbaşar’ın 1966-68 yılları arasında yayınlanan ‘Cemo’ ve ‘Memo’, Demirtaş Ceyhun’un 1970 tarihli ‘Asya’ ve Kemal Tahir’in ‘Kurt Kanunu’ (1969) romanlarında Dersim, Şeyh Sait ve Ağrı isyanlarına yer verilmiştir. Kemal Tahir; gerçek vesikaları bir fon olarak kullanıyorum dediği romanında, Şeyh Sait isyanının arkasındaki İngiliz parmağından söz eder (edebiyatta bu parmağı gözümüze ilk sokan ‘Yezidin Kızı’ (1939) romanı ile Refik Halit Karay’dı) Kürt isyanlarıyla Türk’ü bölmek isteyen dış düşman arasındaki ilişki, tarihi bir paronaya olarak hem sağcı kesimin hem de millici solcuların roman ya da tarih metinlerinde sıklıkla tekrarlanır. Fark etmişsinizdir; tıpkı Kürtleri pre-modern görmek gibi, isyanların arkasında dış mihrakların varlığını aramak da kökü eskiler uzanan, günümüzde de sıklıkla kullanılan bir ‘düşünme’ tarzı ya da yapılanları mazur kılacak propaganda malzemesi…

Dersim isyanının edebiyatımızdaki ilk doyurucu hikâyesini anlatan Kemal Bilbaşar’dı. ‘Cemo’ (1966) ve ‘Memo’ (1968) romanlarındaki devlet eleştirisinin eksik kaldığını iddia edenler çıksa da, Bilbaşar kahramanı Memo özelinde, devletle barışık kalmaya çalışmasına rağmen bir türlü adam yerine konmayan Kürt köylüsünün giderek bilinçlenmesini ve isyanını işlemiştir. İsyanı İngiliz provokasyonu olarak nitelemez, en büyük sorumluluğu; kimisi zimmet suçundan, kimisi sahtecilikten, kimisi ırza tasalluttan, kimisi rüşvet almaktan Hozat’a sürülmüş erlerden kurulu Seyyar Jandarma Alayı’na verir.

71 darbesi atlatılıp Kürt sorununu telaffuz eden romanların sayısında büyük bir artış kaydedilmesine rağmen isyanları konu edinen yazar ismi vermek zor. Vereceğim isimlerin olaylara yaklaşımı da yüreklere su serpmiyor. Barbaros Baykara’nın 1974-1975 yıllarında yayımladığı ‘Dersim 1937’ ve ‘Dersim 1938’ ile Mustafa Yeşilova’nın ‘Kopo’ (1976) romanlarında anlatılan hikâyeler devleti mazur gösterecek -yukarıda değinilen- propaganda malzemesi ile doldurulmuştu.[273]

VI.4) KÖTÜLÜĞÜ SIRADANLAŞTIRAN ÖTEKİLEŞTİRME

51. §) Zygmunt Bauman’ın, “Kimlik edimi süreci büyük ölçüde ötekini reddetmekten beslenir,” tarifiyle uyumlu abartı[274] ya da milliyetçi/ ulusalcı hamaset Türk(iye) ırkçılığının ötekileştirme fiilinin de ideolojik gıdasıdır.

Nurşen Gürboğa’nın belirttiği gibi: “1920’lerden 1930’lara kadar gerçekleşen bir dizi Kürt isyanı, devletin Dersim’i Kürt direnişinin örgütlenebileceği potansiyel bir coğrafya olarak değerlendirmesine yol açmıştı.”[275] Nitekim Cumhuriyet’in Dersim’e dair tehdit algısı, daha önce de sözünü ettiğimiz, “Başvekil” İsmet İnönü’nün 1935’de hazırlayıp Atatürk’e sunduğu “Kürt Raporu”nda açık seçik dile getirilmişti:

“Dersim Kürtlerine karşı vaktiyle set olan Türk köyleri dağılıp zayıflayarak ve Ermeniler kâmilen (tamamen) kalkarak Dersimlilerin istilasına karşı meydan tamamen boş kalmıştır. Erzincan yanındaki boş köyler, Dersim’in semiz halkı ile süratle dolmaktadır. Erzincan beyleri arazileri de işlemek için Dersimlileri maraba adı ile kullanmaktadır. Bu beylerin bir nevi Dersimli himayesine sığınmasıdır. Bu köyler ve marabalar Dersim çapulcu kollarının içeri yayılması için menzil ve yatak rolü yapmaktadırlar. Az zamanda Erzincan’ın Kürt merkezi olmasıyla asıl korkunç ihtimal, Kürdistan’ın meydana gelmesinden ciddi olarak kaygılanmak yerindedir.”[276]

Söz konusu “kaygı” bir ötekileştirme “gerekçe”sinden başka bir şey değildi aslında!

Kolay mı? Cumhuriyetin Türkiye’de yaşayan fakat Türk olmayan unsurlarla olan ilişkisi, oldum olası sorunluydu. Bu sorunlu hâlin sebeplerinden biri de Türk olmayan toplulukların, öteki olarak algılanması. Cumhuriyet’in hâkimiyet mekanizmaları, makbul vatandaş yaratma çabasıyla, ötekinin statüsünü kendi sübjektif kriterlerine göre değerlendirdi ve “öteki”lerin toplumsal statüsünü belirledi. Örneğin Mahmut Esad Bozkurt, Türkiye’de Türk olmayanın statüsünü hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı olarak çizdi.

Kürtler bu durumu kabul etmeyip kendileri olarak değerlendirilmeyi ve eşit vatandaş hakkını istediklerinde ise adil, inkılâpçı, uygar ve ilerici olduğunu iddia eden Türk karşısında her zaman, hırsız, tefeci, gerici, vahşi, gayriinsani ve terörist olarak algılandı. Günümüzde bu durum kılıf değiştirse de temelin aynı kaldığını görüyoruz. Bu durum Türklüğe atfedilen değerlerle, Onur Öymen’in 10 Kasım 2009’da kullandığı deyimle ifade edilirse, “taban tabana zıt” bir durum arz eder. Bu durumda Kürtlere düşen ise doğal olarak Türklüğün zıddı bir rol.

Geçmişteki algıya göre, uygar Türk’ün karşısında, Kürt her zaman vahşidir. Modern insanın sosyal ve fiziki melekelerinden yoksundur. 1 Eylül 1930 tarihli Akşam’a göre “Şapkalı ve bıyıksızsanız, kâfirsiniz. Yakaladıkları takdirde sizi bir kurşunla öldürmezler. Gözünüzü oyarlar, burnunuzu keserler ve öyle öldürürler.” Dersim Kürtleri, Naşit Hakkı Uluğ tarafından şöyle tarif ediliyor:

“Dersimlinin kuvveti ayağında, baldırında ve ciğerindedir. İyi koşucudur, fakat yapıcı değil. Kazmayı kayaya kuvvetle vurup saplayamaz, omuzu ve beli, meselâ bir Orta Anadolu çocuğunun vücudu gibi ‘yapıcı insan’ gövdesi hâlinde teşekkül etmemiştir. Kazmayı vurup kayaya saplayamayan bu omuzlar, kuvvetli bir bel hareketiyle bir parçayı koparıp yerinden sökemez.” Bu söylem yakın zamanlara kadar Kürtlerin evrimleşmemiş bir insan tipi olduğuna vurgu yapan “kuyruklu Kürt” söylemine doğru evrilecektir.[277]

Israrla tekrarlarsak: Dersim Katliamı’nı anlamak için Cumhuriyet Devleti’nin kuruluş felsefesi olan ırka dayalı ulus devlet anlayışının “siyaset belgesi” niteliğindeki “Şark Islahat Planı”na (1925) bakmamızda yarar var. Bu planın özü ve özetini dönemin Başbakanı İsmet İnönü şöyle formüle etmiştir: “Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.[278]

52. §) Bu tür bir ötekileştirmenin yarattığı “insan(cık)a” gelince; Almanya’daki Forum Transregionale Studien ve Freie Üniversitesi Küresel Tarih programında misafir öğretim görevlisi olarak çalışan tarihçi Dr. Zeynep Türkyılmaz’a göre, Dersim’de sıradan kötülüğün örneklerinden biri, o dönem orduda yer alan askerlerden Yusuf Kenan Akım’ın haıratıdır.

“Bu hatırat bize bu ölçekte bir yıkımın bombaların ötesinde bir uygulamayla mümkün olduğunu gösteriyor. Tarama harekâtı, Türkiye’nin birçok yerinde getirilen askerin katıldığı ve Dersimlilerin umursanmadan, kayıtsızca, neredeyse insan sayılmadan öldürüldüğü bir duruma işaret ediyor”ken[279] şunlara dikkat çekiyor Türkyılmaz:

“Dersim Soykırımı’nı şu ana kadar göremediğimiz bir açıdan anlatan vurucu satırlar içeriyor.. Bu metin benim için hem duygusal hem de entelektüel açıdan beklemediğim kadar sarsıcı oldu”

Türkyılmaz’ın vurguladığı üzere ölüm saçan uçaklar, cesetlerle dolu nehirler, kesilen kafalar, canlı yakalanıp öldürülen insanlar, köy yakmaları, el konulan hayvan sürüleri ve mağaralarda hayata tutunma mücadelesi Dersimlilerin 1938 anlatısının özeti. Ancak bu hatırattaki önemli fark askerin bunu yaparken ya da yapmadan önce emir beklerken, yine kan dondurucu bir sıradanlıkla ya da kendine dair bir mağduriyet hikâyesiymiş gibi anlatmasında…

Bu hatırat içinde ilginç olan şeylerden biri de kendisini konumlandırdığı yer. “9 Eylül. Ah bugün İzmir’de olsaydım. Hâlbuki dağ başında Kürtlerle uğraşıyoruz” diyor mesela. Derenin içi öldürülen insanların cansız bedenleriyle doluyken en büyük sorunu susuzluk oluyor, yürümekten şikâyet edip “Buralarda çok sefil kaldık” diye ekliyor. Yani bir “mağduriyet” mi yaratmaya çalışıyor?..

Köy tarama ve yakmaya dair daha umursamaz bir hâl var, ama diyebilirim ki çatışmalar ve kafa kesmelere dair anlatımlarda ara sıra umursamazlık ama daha çok kolektif bir coşkunluk var.

Bu sebeple konu kafa kesmeye gelince fail belirginleşiyor ama ancak bir başka bölüğe karşı kendisinin de dahil olduğu bölükten bahsetmek şeklinde. Örnek vermem gerekirse “Bizim bölük, azılılardan birisinin kellesini getirdi. Başka bir bölük de Seyithan’ın kafasını getirdi” diyor. Kendi bölüğünde de kafa keseni özellikle vurguluyor. Ancak suçu ona yüklemek ya da lanetlemek için değil, daha çok bir iş bölümü ya da yetkinlik gibi. Zira bölük olarak kahramanlık payesi verilmiş olmasından pek şikâyet etmiyor hatıratta.[280]

İŞTE O GÜNLÜKTEN SATIRLAR[281]
9 EylülAh bugün İzmir’de olsaydım. Hâlbuki dağ başında Kürtlerle uğraşıyoruz. Hep o…. X Bugün de dağları ormanları tarayarak ovaya geldik. Bizim bölük Şam Uşaklarının başı olan Şeytan Ali’nin kafasını ve birçok daha insan öldürerek hepsinin kafasını getirdi. Şimdi bizim bölük çok gözde, bütün zabıtlar kahraman bölük diyorlar. Ali Galip Paşa bizim bölüğün gözlerinden öptüğünü telefonla söyledi. Geceyi Ovacık’ın bir saat ilerisinde geçirdik. Yine çok yorgunuz…
3 EylülCevizli ilerisindeyiz. Gece saat 12’de çadırlarımızı sökerek Pertek’ten hareket ettik. Sabaha kadar yol yürüdük. Nihayet saat 7’de bir su kenarında konakladık. Fakat derenin içi insan leşleriyle dolu olduğundan, susuzluktan öldük. O kadar yürümüşüz ki ayakta duracak kuvvetim yok. Ya Rab sen kurtar bizi buralardan…
11 EylülBugün de dağları tarıyoruz. İnsan leşlerinden derelere girilmiyor. Burası o kadar soğuk ki adeta donuyoruz. Gece herkes of anam diye ağlıyor. Dünyanın en büyük cefasını biz çekiyoruz. Bu günlerimde hep seni düşünüyorum X, hep seni.
12 EylülBu sabah erkenden kalktık. Yine dağlarda tarama harekâtı yapıyoruz. Her gün kafa kesmekle uğraşıyoruz… yan yazı: Bugün arkadaşlar yağ bulmuşlar, pirinç aldık, güzel bir pilav yapıp arkadaşlarla yedik. 2. yan yazı: Artık insanlıktan çıktık, çok perişan olduk…
16 AğustosBu gece de Ziyaret Tepesinde arkadan kuvvet bekliyoruz. Aç kaldık, mağaralara girdik. Kürtlerin bıraktığı darı undan dürüm yaparak yedik. Burası çok soğuk, kâr diz boyu…
11 AğustosBu sabah erkenden karşıdaki köye baskın yaptık. Fakat köyde kimse yoktu. Yakılması için haber bekliyoruz. Hafif makina Yılan Dağı’nı kurşunla dövüyor. Bugün dağları tararken 10 Kürt çıktı. İkisini bizim bölük vurdu. Bir kısmı yaralı kaçtı, bir kısmı da yakalandı. Şimdi yani 11:30’da Kozluca (tam okunamadı) köyünü yakıyoruz…
10 EylülBugün dağlar ormanlar tarandı. Bizim bölük, azılılardan birisinin kellesini getirdi. Başka bir bölük de Seyithan’ın kafasını getirdi. Bizim bölükte Ruşen isminde er var. Bütün kafaları o kesiyor. Buralarda çok sefil kaldık…
12 AğustosSabah erkenden toplar ve tayyare sesleri etrafı sarsıyor. Kürtler ablukada şaşırmış bir vaziyetteler. Bugün orman içinde bir inek 3 koyun 15 keçi bulduk. Sırf bizim bölük kesip yedik. Bu gece de Yeşiltepedeyiz.
13 AğustosBugün bizim bölük bir derede yirmi bin koyun ve 50 Kürt yakaladı.

VII. AYRIM: İTİRAF(LAR)

53. §) “İsyancıyla müzakere yerine mücadele eden Cumhurbaşkanı, Mustafa Kemal… İsyanı bastıran Başbakan, İsmet İnönü. İsyanı bastırmak için düzenlenen harekâtın parasını veren, Ekonomiden Sorumlu Bakan, Celal Bayar. İsyancıları asan Başbakan kim? Milli mücadelenin efsane ‘Galip Hoca’sı, Celal Bayar. Babası müftüdür. İsyancıları asan Adalet Bakanı, Şükrü Saracoğlu. İsyancıların vurduğu gazileri tedavi eden, Sağlık Bakanı, Refik Saydam. Sabiha Gökçen, Türkiye’nin ilk kadın pilotudur ama, ‘dünyanın ilk kadın savaş pilotu’dur… Kore’de mi savaştı Sabiha Gökçen? İsyancıları bastırırken savaştığı için aldı, o ‘dünyanın ilk’ unvanını… Adnan Menderes desen, ‘İsyanı bastıralım’ diyen CHP milletvekili o sırada,”[282] ifadesi dolaylı da olsa bir itiraftır. “Devletlû”ların hiç birinin ellerinin “temiz” olmadığını anlatır.

Kolay mı?

Geçmişimizle yüzleşme süreci bir başladığında, Türkiye’de herhâlde yüzü kızarmayacak hiçbir toplumsal ve siyasi kesim yoktur… Dersim Katliamı, 1915’in, aynı ‘problem çözme’ mantığının küçük bir tekrarından başka bir şey değildi,[283] saptamasındaki üzeredir hemen her şey!

VII.1) KILIÇDAROĞLU, ONUR ÖYMEN, CHP

54. §) Israrla altını çizdiğimiz gibi, soru(n) sadeceCHP falan değil; hepsi!

Tamam “CHP aslen devletin kendisi. Evet parti başkanının vali falan olduğu bir dönemden bahsediyoruz. Lakin Sağcıların Bayar’ı da solcuların İnönü’sü de katliamlardan sorumlu”[284] yani hepsi…

CHP Tunceli İl Başkanlığı ve üyeler Dersim’de Seyit Rıza Meydanı’nda gerçekleştirdiği basın açıklamasını okuyan İl Başkanı Ali Rıza Güler, “1938 Dersim Türkiye Cumhuriyeti’nin cinnetidir,” derken[285] haklıdır elbette.

Bilindiği üzere Dersim Katliamı tek parti döneminde Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından bir devlet politikası olarak yapıldı… Ancak Dersim tartışmalarında hem Alevî hem de ulusalcı olanların bir açmazı var. Bir taraftan Dersim Katliamı’nı inkâr edemiyorlar ama diğer taraftan da Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’yü bu işin dışında tutmak istiyorlar…

Efendim 1937 harekâtları ile 1938 harekâtları ayrıymış, katliam Celal Bayar’ın Başbakanlığı döneminde 1938’de olmuş, Atatürk de zaten o tarihlerde hastaymış, dolayısıyla katliamın sorumluluğu Celal Bayar ve Fevzi Çakmak’taymış! Oh ne alâ! 1935’den bu tarafa hepiniz ordaydınız ve orada olmaya da devam ediyorsunuz.[286] Kaldı ki, katliam olup bittikten sonra devlet ricalinden hiç kimse, olan bitene karşı çıkmak, sorumluların kovuşturulup cezalandırılması, olayların araştırılması yönünde parmağını dahi kıpırdatmadı. Devlet, bütün bir bölgeyi kan gölüne çeviren vahşetin ardından derin ve hoşnut bir suskunluğa daldı.

55. §) Hatırlanacağı üzere, nice zaman sonra dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun ‘Dersim Özrü’nün ardından Sezgin Tanrıkulu da “Genel başkanımın bilgisi dahilinde buraya geldim, CHP Genel Başkan Yardımcısı olarak Dersim’de acı duyan herkesten bin kere özür diliyorum,” sözleri CHP içinde iki farklı yoruma neden oldu.

CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce, Dersim özrünü “Olacak iş değil” diyerek yorumlarken;[287] CHP’li Dilek Yılmaz da, Dersim olayları üzerinden Atatürk’e, Cumhuriyet’e ve CHP’ye saldırıların yoğunlaştığını belirterek, bunları şiddetle kınadıklarını ve kabul etmediklerini söyledi.

Eski CHP Milletvekili Şahin Mengü “Sezgin Tanrıkulu sen hangi hakla CHP adına özür diliyorsun? Sen kimsin şerefsiz” şeklinde tepki gösterirken, CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, “Dersim Katliamı için bir parlamento özrü gerekiyor. Meclis özründen sonra ise bir ‘Dersim Kanunu’ ile çözülebilir,” değerlendirmesini ifade etti.[288]

Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün “Dersim katliamının sorumlusu devlet ve CHP’dir; Atatürk de katliamdan haberdardı” sözleri yanında;[289] “CHP’nin ‘günah keçisi’ ilan edilmesinin yanlışlığını vurgulayan”[290] CHP Milletvekili Hüseyin Aygün, “Sivas’ın vicdan muhasebesini yapamayanlar, Dersim’in hesabını da soramazlar. Şimdi Dersim harekâtında görev alanların adlarının bazı yerlerden kaldırılmasını isteyenlerin, Sivas’ta katillerin adını maktullerin yanına yazdığını hatırlatmak isterim,”[291] dese de; Dersim’e ilişkin CHP’de oluşan çatlak derinleşti.

CHP’nin “ulusalcı” milletvekilleri parti yönetiminin ikazlarına rağmen basın toplantısı yaparak muhtıra gibi bir bildiriyle yeni yönetimi topa tutunca yönetim tarafından Aygün’ün savunmasını istenirken; basın toplantısıyla 12 milletvekilinin imzasını taşıyan bildiriyi okuyan Haluk Koç, “CHP’nin sahipsiz olmadığını gösterdik,” dedi.[292]

İstanbul Milletvekili Nur Serter de, “Aygün’ün açıklamasının her satırına karşıyım. Burası düşünce kuruluşu, vakıf, dernek değil. CHP, çok sağlam ideolojisi olan bir parti. Partinin ideolojisi dışında konuşanların niye bu partide olduğunu düşünmesi gerekir. Aylardır sustum, parti zarar görmesin diye. Ama artık bu susma kararımı kaldırıyorum,” dedi.[293]

Kemal Kılıçdaroğlu, parti içi krize dönüşen Dersim katliamı karşısında susmayı tercih etti[294] etmesine önce; ama, giderek artan basınç[295] karşısında kimi CHP milletvekilinin Aygün’ün “Dersim olayları, Atatürk ve CHP” ile ilgili sözleri ve yayınlanan bildiri için sert çıkıp, “Bu partide bir disiplin olacaktır. Herkes o disipline uyacaktır,”[296] dedi.

Sonra da Aygün’e, “Türkiye’nin tek meselesi Dersim mi? Yıllardır tutuklu olan milletvekilleri, öğrenciler var. Van depreminde yaşananlar var. Türkiye’nin böylesine bir gündemi varken, tek konuya saplanmanın gereği var mı?” sitemini iletti.[297]

Yani klasik tutum(suzluğ)uyla ve topu taca attı; arka planda yine malum ve meş’um zırvalar haykırışları kulakları tırmalarken!

Örnek-1: “Dersimli, CHP’nin yanında değil, laik Cumhuriyetin yanında yer almaktadır. Yüzyılların acıları ile yoğrulmuş olan Alevîlik düşüncesi, Dersimliyi doğal olarak laik ilkelerin ve Cumhuriyet rejiminin yanında yer almaya yönlendirmiştir. Bu konu, onlar için yaşamsal önemdedir… Dersimli bu feci olaylardan sonra, konuyu genel olarak iç benliğine gömmüştür. Devlete karşı kin tutmamıştır. Yüzyıllara dayalı ‘Acıyı bal eyledik’ sözü Dersim olayına da uyarlanmıştır”![298]

Örnek-2: “Başbakan, aslına bakarsanız, Dersim simgesi üzerinden giderek, Cumhuriyet dönemi Kürt isyanlarının türlü şekilde ezilmesinden hükümet partisi olarak CHP’yi sorumlu tutmakta…

Demek ki, bu bilince göre, dönemin Kürtçülük isyanlarına karşı yürüttükleri siyasetten dolayı İsmet İnönü ve Atatürk suçludur.

‘CHP Dersim’in başına bomba yağdırdı’ cümlesi, tek başına, yalıtılmış bir cümle de değildir. A’sından Z’sine bir dönemin tamamını suçlamaktadır.

Başbakan işine geldiği zaman, halkı acıtan bir işi hükümet partisi AKP’nin değil ‘devlet’in yaptığını söyler. CHP yerine AKP olsaydı, ne yapacaktı, isyancılara çiçek mi verecekti?

CHP politikasını eleştirdiğine göre, demek ki çiçek verecekti!”[299]

Örnek-3: “Tarihi sürekli olarak 60-100 yıl geri sarıp, temcit pilavı gibi güncel siyasete bulamaç yapmak, bu iktidarın ve onun psikolojik harp taktiklerini yöneten sapmış entel kadronun ana görevleri arasında. AKP halkın ekonomik sorunları ve ezilmişliğiyle uğraşacağına, yalnız 27 Mayıs, 28 Şubat, 12 Eylül ve şimdi Dersim diye, dur durak bilmeden geçmiş hakkında çoğu yalan yanlış yorumlara sarılıyor.”[300]

56. §) BuradaOnur Öymen’in, “Oh olsun”cu tavrını hatırlatmadan geçmemeliyiz.

“Onur Öymen’in böylesine cüretkâr olabilmesinin altında ne yatıyor dersiniz? Büyük ihtimalle Atatürk’ün bu katliamda üstlenmiş olduğu rol. “Sorumluluğu üzerime alıyorum. Vuracağız Dersim’i” demişliği, manevi kızı Sabiha Gökçen’in bombardıman uçağının pilotu olarak kahramanlığa adım atmışlığı, harekâtı yürüten askerlere taktığı madalyalar besbelli Onur Öymen’i Atasının izinde, doğru yolda olduğu hissi veren”…[301]

57. §) Ve malum klasik tutum(suzluğ)uyla topu daima taca atarak, sanki Susan Sontag’ın, “Başkalarının acılarını sadece seyrederek, onlarla gerçekdışı bir bağ kuruyoruz aslında,” sözlerine nazire yapan Dersim’li Kılıçdaroğlu…

“O kim” mi?

CHP Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt, partinin genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ilk kez şeceresini açıkladığını belirterek, “Peygamber soyundan gelen, Kureyşan aşiretinden gelen, dini bütün, İslâmiyet’i çok iyi benimsemiş, Seyit soyundan geliyor. Seyit sülalesinden geldiği için de genel başkanımız, dini bütündür, ibadetini evinde, Allah’a karşı yapar” vurgusuyla ekledi:

“Erzurum’dan, Kemal Kılıçdaroğlu’nun şeceresini açıklıyorum. Kemal Kılıçdaroğlu, Kureyşan aşiretinin ocağının insanıdır. Kureyşan aşireti de Hz. Peygamber Efendimizin aşiretidir. O zaman Emeviler ve Abbasiler dönemindeki savaşlardan, Peygamber Efendimizin soyu kırılmasın diye gençler Horasan’a geldi. Horasan, Türkmenistan, Afganistan, İran Horasan’ıdır. O Horasan’dan daha sonra genel başkanımızın sülalesi, Konya’nın Akşehir ilçesine geldi. Akşehir ilçesinde şu anda Seyit Mahmut Hayrani dedesidir. Hayrani’nin Akşehir’de türbesi vardır, Mevlana’nın talebesidir. Hz. Mevlana’nın yanında yetişmiştir ve Seyit sülalesinden geldiği için o sülale genişlemiştir.”

Bu sülaleden gelenlerden Hızır Bey’in de İstanbul’un ilk kadısı olduğunu vurgulayan Öğüt, “Daha sonra Hızır Bey, Fatih Sultan Mehmet’in sadrazamlığını yapmıştır. Genel başkanın şeceresi bu. Nedir genel başkanın şeceresi? Peygamber soyundan gelen, Kureyşan aşiretinden gelen, dini bütün, İslâmiyet’i çok iyi benimsemiş, Seyit soyundan geliyor. Genel başkanımızın bu yanını kimse bilmiyor. Seyit sülalesinden geldiği için de genel başkanımız, dini bütündür, ibadetini evinde, Allah’a karşı yapar” diye konuştu.

Kılıçdaroğlu’nun daha önce umreye gittiğini belirten Öğüt, şöyle devam etti:

“Umresini yapmıştır, ibadetini yapmıştır. Benim de hacca gitmem için beni teşvik edenlerden birisidir. Bu nedenle genel başkanımıza farklı farklı yorum yapanlar var ama Peygamber Efendimizin soyundan gelen, yani Ehli Beyt soyundan gelen insanın artık muteber bir insan olduğunu herkesin bilmesini istiyorum. Bunu sayın genel başkanımız mütevazilik gösteriyor, söylemiyor ama ben söylüyorum. Böyle köklü, soylu bir aileden gelen genel başkanıma laf atanları kınıyorum ve bunu kabul etmiyorum. Bunu Türk halkının bilmesini istiyorum. Bundan sonra genel başkanımıza daha çok saygı duyulmasını, genel başkanımıza daha çok itimat edilmesini ve güvenilmesini istiyorum.”[302]

Dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, “Dersimli Kürt Alevî bir aileden olan Sayın Kılıçdaroğlu, ‘Ben Türkmenim’ diye ortaya çıktı. Niçin? Çünkü, ‘CHP’de ulusalcılar beni yer’ diye korkuyor,”[303] dediği Dersimli Kılıçdaroğlu “Peygamber soyundan geliyor”muş!

Bu kadar da değil!

Kemal Kılıçdaroğlu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Dersim ile ilgili tartışmalar üzerinden bölücülük yaptığının altını çizerek, “Başbakan’ın zihin haritası, Ermeni diyasporasının zihin haritası ile aynıdır. Öyle bir gözü dönmüş ki bu Başbakan yakın bir gelecekte bu millete Ermeni soykırımı iddialarını da dayatırsa hiç şaşmayın… Sayın Başbakan, Dersim’i sömürü aracı yapma. Hesap mı soracaksın, sormazsan namertsin. Kimi kime şikâyet ediyorsun? Dersim’den, Dersimliden sana ekmek yok, başka kapıya,”[304] diyen milliyetçi bir üsluba sarılıyor!

Burada da durmayıp, devamla Başbakan’ın Dersim konusunda “ikiyüzlü” politika izlediğini belirtip, Erdoğan’ın inanç temelli ayrımcı söylemlerini sürdürmesinin Türkiye’yi “iç çatışma noktasına gelebileceği” uyarısını dillendiriyor![305]

Ve nihayet Erdoğan’a, “Recep bey son günlerde dozu öyle bir artırdı ki rahmetli İnönü’ye bile saldırıyor. Bari tarih oku, tarih bilmiyorsan etrafına sor,” derken;[306] Dersim tartışmalarıyla ilgili olarak kendisine “Tarihinle yüzleş” diyen Erdoğan’a, “Yüzleştik. Şanımız şerefimiz arttı,”[307] yanıtını verebilecek kadar saçmalıyor!

VII.2) NAFİLE “İYİMSERLİK”

58. §) Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 23 Kasım 2011’de partisinin il başkanları toplantısındaki konuşmasında Dersim’de yaşanan olaylarla ilgili olarak, “Eğer devlet adına özür dilemek gerekiyorsa ve böyle bir literatür varsa ben özür dilerim ve diliyorum,” vurgusuyla[308] ekledi:

“CHP zihniyeti adına özür dilemesi gereken varsa, şu anda güya ‘yeni CHP’nin yeni genel başkanıyım’ diyorsun o da sensin, ‘Hem bir Tuncelili olarak hem bir Dersimli olarak onur duyuyorum’ diyorsun ya hadi onurunu kurtar bakalım.”[309]

Erdoğan’ın açıklaması “Erdoğan’ın özrüyle 70 yıllık bir tabunun yıkıldığı”ndan[310] söz eden birilerini pek heyecanlandırsa da; Başbakan’ın “katliam” olarak nitelendirdiği Dersim olayları ile ilgili “özür dilemesi”ne rağmen, Meclis’te Dersim’le ilgili araştırma komisyonu kurulmasına “geçit verilmedi”. TBMM Genel Kurulu’nda 29 Kasım 2011’de BDP’nin, “Dersim Olaylarını Araştırma Komisyonu” kurulması için verdiği grup önerisi, AKP ve MHP’lilerin oylarıyla reddedildi![311]

Öte yandan Erdoğan’ın Sakarya’daki konuşmasında “Dersim’i kim bombaladı?” diye sorduğu gün Dicle Haber Ajansı, burjuva medyanın hiçbir zaman görmediği, görmek istemediği bir haber geçiyor ve “Dersim’deki 4 Tugay Komutanlığı’ndan kalkan Kobra ve Skorski tipi helikopterlerin Zel Dağı, Kutu Deresi ve Dokuz Kayalıklar mıntıkasını bombaladığı öğrenildi,” deniliyordu![312]

Ayrıca Erdoğan’ın “katliam” olarak andığı “1938 Dersim Olayları” ile ilgili ilk yargı kararı, Tunceli Hozat Savcılığı’ndan geldi: Dersim 38’de annesi, babası ve 5 kardeşini yitiren Efo Bozkurt’un, “insanlığa karşı suç” başvurusu, “kovuşturmaya gerek olmadığı” gerekçesiyle reddedildi. Savcılık, “soykırım” ve “insanlığa karşı suç” iddiasının Dersim 38 için uygulanamayacağını, çünkü harekâtta silahlı isyanın bastırıldığını ve eski Türk Ceza Kanunu’nda bu iki suç türünün bulunmadığını, yalnızca adam öldürme suçunun iddia edilebileceğini belirtti. ‘Dersim 38’ için, “Var olduğu iddia edilen ölüm vakaları” ifadesini kullanan savcılık, “Cinayet suçu için de zamanaşımının işlediğini, dolayısıyla dava açılamayacağını savundu”![313]

Sonrasında ise dönemin Başbakan Erdoğan’ın 1938’de yaşanan olaylar nedeniyle “özür dilemesi”ne karşılık, yargının 2011’de “hak” talebinde bulunanlara “egemenlik hakkı” diye yanıt verdiği ortaya çıktı.

Birbirinin neredeyse aynısı olan kararlarda, Başbakan’ın olaylarda 13 bin 806 kişinin öldüğünü, 11 bin 683 kişinin sürgün edildiğini açıklamasına karşılık, isyanlara karışanlar dışında zarar görenin olmadığı, devletin ölçülü biçimde egemenlik hakkını kullandığı savunuldu.

2011’de Tunceli ve ilçelerindeki savcılıklar, Dersim olayları ile ilgili yapılan 4 ayrı suç duyurusunu takipsizlikle sonuçlandırdı. Başvurularda, şu iddialar yer alıyordu:

i) Akgün davası: 1938’de Tunceli Nazımiye’de aralarında devlet memuru dedesinin de bulunduğu aile mensupları kurşuna dizilen Hüseyin Akgün, kalanlarla birlikte Kütahya’ya sürüldü. 1947’de çıkan afla geri dönen aile, tarla ve evlerine el konulması nedeniyle bunları geri istedi. 1955’te konuyla ilgili kurulan komisyon, aileye topraklarını geri vermedi. Akgün, topraklarının verilmesi, ailesinin gömüldüğü toplu mezarın açılarak sorumluların cezalandırılması için suç duyurusunda bulundu.

ii) Efo Bozkurt davası: Efo Bozkurt ve aralarında Kurtuluş Savaşı’nda İstiklal Madalyası alan babasının da bulunduğu aile mensupları, kurşuna dizildi. Kurşuna dizildikleri sırada bazı aile mensuplarının küçükleri ve kadınları korumak için önlerine atılmaları sayesinde, ailenin bazı mensupları sağ kurtuldu. Bozkurt, toplu mezarların açılması ve ailesinin öldürülmesi nedeniyle suç duyurusunda bulundu. Bozkurt, sağ kurtulan babasının İstiklal Madalyası belgesinin ve annesi dahil ailesinden öldürülenlerin kütükteki ölüm tarihinin “0.0.1938” olarak gözüktüğü belgeyi de savcılığa sundu.

iii) Karadağ davası: Dersim olayları sırasında ailesi öldürülen ve el konulan malları üçüncü kişilere satılan Ali Karadağ, malların iadesi için suç duyurusunda bulundu.

iv) Toplu mezar davası: Olaylar sırasında Dersim’den Erzincan’a giden köylülerden 95 kişi kurşuna dizilerek gömüldü. Bu kişilerin bulunduğu yerdeki kemikler, yakın zamanda toprak altından görülmeye başlandı. Bunun üzerine, toplu mezarın açılarak, öldürülenlerden geriye kalan kemiklerin ailelerine teslim edilmesi için savcılığa başvuruldu ve sorumluların cezalandırılması istenildi.

Benzer olaylar için de örnek oluşturan başvuruları görüşen savcılıklar, neredeyse birbirinin kopyası olan gerekçelerle 4 şikâyet dilekçesini de takipsizlikle sonuçlandırdı.[314]

59. §) İktidar ile muhalefet liderlerinin “atışmasını” eleştiren BDP Tunceli Milletvekili Şerafettin Halis’in, “Başbakan o zamanın Cumhurbaşkanı’nın Atatürk olduğunu bilmiyor mu? Sayın Kılıçdaroğlu da ‘Ben o zaman daha doğmamıştım’ sözleriyle Dersim katliamını meşru gören zihniyetini bir daha açığa vuruyor. Dersim sadece 1937-1938’de CHP tarafından bombalanıp kıyıma uğramadı. 1990’lı yıllarda da CHP-DYP ortaklığıyla Dersim’de köyler yakıldı, insanlar katledildi. Sayın Başbakan dün Dersim’de yaşananlar bugün sizin AKP iktidarınızda da yaşanıyor,”[315] vurgusundaki üzere Erdoğan’dan mülhem “iyimserlik” nafileydi…[316]

Tıpkı Cengiz Çandar’ın, “Erdoğan’ın Dersim özrü hiçbir bahane ve gerekçeyle geçiştirilemeyecek, büyük bir olaydır. Başbakan Tayyip Erdoğan 23 Kasım 2011’de müthiş bir iş yaptı. Arşivlerden Dersim katliamını ortaya çıkarttı, yaklaşık 75 yıllık ‘resmi tarihi’ yırttı attı,”[317] liberal zırvasındaki üzere…

Ya da CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün, Dersim katliamına dair bütün devlet arşivlerinin açıklanması ve Devlet Denetleme Kurulu’nun (DDK) harekete geçirilmesi için yaptığı görüşme talebinin dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından olumlu karşılanmasından[318] “mutluluk duyanlar” gibi…[319]

Yeri geldi soralım: AKP ile burjuva partilerin samimiyetsizliğini bilmeyen var mı?

Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu 2014’de Tunceli Üniversitesi’nin adının “Munzur” olarak değiştirileceğini açıklasa da, CHP’nin 2008’de üniversitesini adının Munzur olarak değiştirilmesi için verdiği önergeler AKP’li milletvekillerinin oylarıyla reddedilmemiş miydi?[320]

Ya da Onur Öymen’in sözlerini “faşizanca” diye eleştiren Bakan Ertuğrul Günay’ın başında bulunduğu Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Çayan Demirel’in ‘38’ adlı Dersim belgeseline[321] sansür ve yasak uyguladığı bilinmiyor muydu?[322]

VII.3) HUKUK(SUZLUK)LARI

60. §) Ve Dersim hukuk(suzluk)una gelince; öncelikle Barış Yıldırım’ın, “Gerekirse özür dileriz dendi ama 1938’de süngülenmesine rağmen sağ kalan Ali Doğan’ın özür dilenme, öldürülenlerin onur ve itibarlarının iade edilmesi gibi talepleri, Bakanlar Kurulu’nca dikkate alınmadı,”[323] sözlerini anımsatıp, sıralamakta yetiniyoruz…[324]

i) Avukat Barış Yıldırım, Tunceli Savcılığı’na ‘Bilgi Edinme Hakkı’ kapsamında 20 Aralık’ta 2 ayrı dilekçe vererek, Tunceli’de 1937-1938 arasında gerçekleştirilen askeri harekât sürecinde kaç kişinin yaralandığı, gözaltına alındığı, kaç kişiye soruşturma, kovuşturma açıldığı, kaç kişi hakkında mahkûmiyet ve idam cezası verildiği ve bunların infaz edilip edilmediğini sordu. Avukat Yıldırım, diğer dilekçesinde de savcılığa aynı tarihler arasında askeri personele dair 1960 öncesinde herhangi bir soruşturma ve kovuşturma açılıp açılmadığını da sordu. Tunceli Cumhuriyet Savcılığı ise, her iki dilekçe için de 10 Ocak 2012’de aynı cevabı verdi: “Cumhuriyet Savcılığımızca yapılan araştırma sonucu belirtilen hususlar ile ilgili herhangi bir kayıt bulunamamıştır”![325]

ii) Dersim katliamının devamı niteliğinde Erzincanlı 95 Alevî köylünün Zini Gediği’nde kurşuna dizilmesiyle ilgili Erzincan Savcılığı soruşturma başlatırken Tunceli’de Hüseyin Akgün’ün Dersim’de ölen 10 yakını için açtığı hukuk mücadelesinin önü kesildi. Akgün’ün elinde, amcası Hüseyin Altuntaş ve ailesinin ‘imha’ edildiğine dair 27 Ağustos 1955’te Tunceli Valiliği’nce kendilerine verilen tapu sicil belgesi vardı. Belgede şöyle deniliyordu: “Hüseyin karısı Humar ve Hüseyin evlatları Humar’dan doğma Elif, Mehmet, Hadice, Ahmedi, Suzan, Alicemal, Hetip, Emine’nin 1938 harekâtında imha edildiği ve aile reisi Hüseyin Altuntaş’ın da 952’de öldüğü, haneden Ali Akgün’ün sağ kaldığı…” Hüseyin Akgün, bu belge ile savcılığa ve mahkemeye başvurdu ancak “kovuşturma”ya gerek görülmedi![326]

iii) Dersim katliamından 8 yaşında yaralı kurtulan Ali Doğan’ın, Cumhurbaşkanlığı aleyhine açtığı tazminat davasına Köşk adına Hazine avukatlarının gönderdiği savunmada, “Mevcut bir ayaklanma ve ayaklanmaların bastırılması söz konusudur” denildi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Tüm belgeler açıklanmalı. Gerekirse devlet özür de diler” dedikleri katliam için Hazine avukatları iddiaları ‘mesnetsiz’ buldu ve davanın zamanaşımından düşürülmesini talep etti![327]

iv) Dersim Katliamı sırasında annesi, iki kardeşi, dedesi ve amcasının yanı sıra 15 köylüsü öldürülen, kendisi de yaralı kurtulan Ali Doğan, iç yargı yollarının tükenmesi üzerine davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıdı. Avukat Barış Yıldırım, Dersim Katliamında zaman aşımının olmayacağına dikkat çekerek, “Bu taleplerle AİHM’ye açılmış ilk dava” dedi![328]

v) Erdoğan’ın devlet adına özür diliyor gibi yapıp “Dersim Katliamı” olarak nitelediği soykırımı öven Ulusal Parti Genel Başkanı Çulhaoğlu ve Türk Solu dergisi Yazı İşleri Müdürü Erdem hakkında yapılan suç duyurusu İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na takıldı. “İsyancıları bastıran devlet kuvvetlerini övme suç sayılmaz” diyerek katliamı savunan savcılık, Çulhaoğlu ve Erdem için takipsizlik kararı verdi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Ulusal Parti Genel Başkanı Gökçe Fırat Çulhaoğlu ile Türk Solu dergisinin Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Fehmi Özgür Erdem hakkında, “Dersimliler devletten özür dilesin” başlıklı yazı nedeniyle yürütülen soruşturmada, “suçu ve suçluyu övmek ve halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlarından takipsizlik kararı verdi. İstanbul Cumhuriyet Savcısı Muzaffer Yalçın’ın verdiği kararda, “Dersim isyanı sırasındaki isyancıların hareketlerini engellemeye çalışan ve isyanı bastıran devlet kuvvetlerinin hareketlerini övme suç sayılmaz” ifadesi yer aldı.

Kararda, Ezman’ın yazıyla işlendiğini söylediği diğer suçlamalar yönünden ise şu değerlendirmeler yer aldı: “Şikâyetçi, dilekçesinde, 1938’de çıkan Dersim isyanının devletçe bastırılması ve bu bastırma harekâtı sonucunda ölenlere soykırım yapıldığını ve TCK’daki soykırım suçunun işlendiğini ileri sürmüştür. 765 sayılı TCK’da soykırım suçu bulunmamaktadır. Halkı kanunlara uymamaya tahrik, suçu ve suçluyu övmek, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs, halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçunun unsurları bulunmamaktadır. Dersim isyanı sırasındaki isyancıların hareketlerini engellemeye çalışan ve isyanı bastıran devlet kuvvetlerinin hareketlerini övme suç sayılmaz. Hiçbir devlet, kendisine karşı isyan edenleri hoş görmez. Bu nedenle, bu eylemler hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiştir”![329]

vi) Dersim Kültür ve Tarih Vakfının vakıf senedinin tescili istemiyle yaptığı başvuru,[330] 1.Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından “Dersim isminin resmi olarak kabul edilmediği” gerekçesiyle reddedildi![331]

vii) Çemişgezek ilçesinin Akçapınar Köyü’nde otururken Dersim katliamı sırasında Denizli’ye sürgüne gönderilen Gülbenat ailesinin fertleri, o dönem ellerinden alınan mallarını tekrar almak için 74 yıldır hukuk mücadelesi veriyor. Aileye son başvurusunda da Yozgat’a yerleşmesi önerildi![332]

Daha da fazlası var; ancak bu kadarı yeter değil mi?!

VIII. AYRIM: “BUGÜN”

61. §) “Bugün” mü?

Jean Paul Sartre’ın, “Hiçbir şey değişmedi, ama yine de her şey başka bir biçimde var olup gidiyor,” ifadesindeki üzere her şey!

Mesela HDP Siirt Milletvekili Meral Danış Beştaş’ın, Dersim Tertelesi’nin sebep ve sonuçlarının ortaya çıkarılması için Meclis Başkanlığı’na sunduğu araştırma önergesine Meclis Başkanlığı’nın verdiği yanıtta “Dersim” ve “Dersim Tertelesi” ifadelerinin “kaba ve yaralayıcı” olduğu ifadesinin yer alması gibi![333]

Dersim’in bugününde de, varolan kültürün egemenlerce nasıl kimliksizleştirilmek istendiği bir “sır” değilken;[334] sömürgeci politikaların tahribatı hiç de geçmişte kalmış değildir. Çok daha modern askeri vahşet yöntemleriyle aynı politikalar, başta Dersim olmak üzere Kürt coğrafyasının genelinde hâlâ yürütülmektedir. Örneğin bugün Dersim çeşitli bahanelerle (ormanlaştırma, baraj yapımı vb.) insansızlaştırılmaya çalışılmaktadır. Dersimliler hâlâ bu ülkede peşinen şüpheyle karşılanan insanlar konumundadır. Kimliğinde Tunceli yazan herkes polisin ve diğer devlet güçlerinin gözünde potansiyel düşman konumundadır. Birçok işletme, kimliğinde Tunceli yazanları sırf bu sebeple işe bile almamaktadır.

Eski Pertek Belediye Başkanı Kenan Çetin’in, “Göç, tahribat, bitki örtüsü, insansızlaştırma, birçok kültürel ve inançsal yapının varlığının yok olması,”[335] biçiminden formüle ettiği sömürgeci müdahale ile Dersim sermaye yağmasına tamamen açılmak istenirken bu sürece yönelik büyük tepkilerin yanında işbirlikçi bazı kesimlerin ise bölgede turizm iddiası ile yağmanın bir parçası oldukları görülüyor.

Munzur Gözeleri’ne jandarma eşliğinde iş makinelerini sokan valilik bu işbirlikçilerin çağrı ve çabalarından güç alıyor. Bugün geçmişe rahmet okutacak adımları atmaya hazırlanırlarken baskılarla ilerleyemeyeceğini gören iktidar, halkı içinden bölme gayretine girerek yol alıyor. Kendisine bağladığı bazı unsurlar eliyle Munzur Gözeleri’ni turizm adı altında yağmaya açmaya ve özellikle halkta bir bölünme yaratması hâlinde yağmayı başarabileceğini düşünürken asıl hedefleri olan bölgenin maden bölgesine çevirerek amaçlarına ulaşmak istiyorlar.[336]

Tıpkı HDP Eşbaşkanı Nurşat Yeşil’in, “Munzur ve Pülümür Çayı üzerinde yaklaşık 20 baraj projesini gündeme getirdiler. İnsanları göçe zorlamak istiyorlar,” vurgusuyla eklediği üzere:

“Devletin Dersim’e yönelik asimilasyon politikaları uzun yıllardır var. Bu politikalar hem Osmanlı dönemini hem de cumhuriyet dönemine kapsar. Ve bu politikalar peyder pey yürürlüğe konuluyor.

Seksen darbesi sonrasında bakarsak bu politikaların başında Alevî köylerine cami yapmak politikası gelir. O dönemde vali olan Kemal Güven üzerinden uygulanmıştır. Maddi durumu iyi olmayan köy çocukları ailelerinden alınıp, batıya, Kur’an kurslarına, imam hatip liselerine gönderiliyordu. Bugün o çocukları cem evlerine hoca olarak tayin ediyorlar.

Nüfusunun yüzde yüzünün Alevî olduğu köylerde bile yaptılar cami. Bunun kullanılmayacağını bile bile yaptılar. Çünkü onu orda görünür kılmak istediler. Her gün o camiyi göreceksiniz, aşinalık oluşacak. O camiyi yapanlar kendi inançlarını size dayattıklarında, belki o aşinalıktan dolayı karşı çıkmayacaksınız.

Doksanlarla birlikte asimilasyon politikaları bu defa barajlar üzerinden devreye girdi. Munzur üzerinde ve Pülümür Çayı üzerinde yaklaşık 20 baraj projesini gündeme getirdiler. Bu suların bu kadar barajı kaldıracak kapasitesi yok. Neden yapıyorlar peki? Oraları suya boğup insanların yaşam alanlarını yok etmek, insanları göçe zorlamak istiyorlar. Doksanlı yıllarda bunu çok bariz bir şekilde yaşadık. Köyleri boşaltılar, insanları göçe zorladılar. Baraj projeleri de bunun ayrı bir şekli. Sen insanların yaşam alanlarını, tarım alanlarını suyun altında bırakacaksın, insanlar göç etsin diye. Ki tarım alanları genelikler suyun yakında kıyısında olur. Yine bu şekilde insanları yerinden-yurdundan etmeye çalıştılar. Ancak halkın mücadelesi sonucu planladıkları baraj projelerini çok hayata geçiremediler.

Bugün inanç mekânları üzerine bir saldırı başlattılar. Sözde düzenleme iddiasıyla özünden uzaklaştıran bir yapıya büründürüyorlar. Alevîlik inancında inanç alanları doğal alanlardır. Dağdır, taştır, bir sudur, yüz yıllık bir ağaçtır. Bunun böyle kalması gerekiyor, doğal çevresiyle birlikte. Sizin onunla oynamamanız gerekiyor. Bugün Düzgün Baba öyledir, Biyar Dağı öyledir. Onlar doğal alanlarıyla inanç mekânları olmuş.”[337]

Evet Dersim coğrafyasının yıllardır devletin ve kapitalizmin yürütücüsü olan sermayenin saldırısı altında olduğunu ifade eden Dersim Milletvekili Alican Önlü’nün, “Yapılan ve yapılması planlanan barajlarla, HES’lerle, maden ocaklarıyla, kalekol ve karakol yapımı için katledilen ormanlarıyla, devletin ve sermayenin sistematik saldırılarına maruz kalan Dersim coğrafyası, şimdi de ‘Av Turizmi’ adı altında katliamcıların hedefindedir,”[338] deyişindeki üzere…

İşte birkaç çarpıcı örnek!

i) Dersim’de 11 bölgenin maden sahasına dönüştürülmesine tepki gösteren Baro Başkanı Kenan Çetin, 43 bin hektarlık alanın talana açıldığını söyledi…[339]

ii) Munzur Özgür Aksın Meclisi’nden Avukat Barış Yıldırım, “Şimdi devlet, Munzur Vadisi Milli Parkı ve Munzur Gözeleri için bir takım projeler planlıyor. Bu kanunen yasak…[340]

iii) Dersim’in Ovacık ilçesinde bulunan ve Alevîlerin kutsal olarak kabul ettiği Munzur Gözeleri’nde çevre düzenlemesi adı altında yapılmak istenen yapılaşmaya tepkiler devam ediyor. Demokratik Alevî Derneği Genel Merkez yöneticisi Hüseyin Ozan, projenin bölgedeki tarihsel hakikâtin imhasına yönelik bir girişim olduğunu açıkladı…[341]

iv) Dersim’de kutsal olarak kabul edilen dağ keçilerini avlatmak için Tarım ve Orman Bakanlığı 13 Temmuz 2020’de ihale açtı…[342]

62. §) Bu kadar değil! Bir de yakın tarihte, 12 Eylül’den bugüne beşeri topografyaya müdahale var…

Tunceli Milli Eğitim Müdürlüğü’nün, Tunceli’ye ilişkin hazırladığı tanıtım yazısında, “inanç ve değerler yöneliminde yakın zamana kadarki eksik ve hatalı gelişmeler” bulunduğu belirtilerek Alevî inanç sisteminin kötülendiği[343] Dersim’de 1980 sonrası uygulanan asimilasyon politikalarını mercek altına alan ‘Olağan Hâller’ belgeseli, 10 yıllık sürede bölgeden sürülen Tunceli kökenli kamu görevlilerinin, imam hatip liselerine gönderilen binlerce çocuğun ve yaptırılan 82 caminin hikâyesini de anlatıyor.

“Her tarafa cami dikince bize de camiye gitme şartı koştular. Cem yapamaz hâle geldik. Sonunda çocukları nöbetçi koyup gizlice cem tutmaya başladık. Dede sazını çıkarıp ‘Ya Hızır’ der demez, asker köyü bastı. Dede hemen şarkıyı değiştirip ‘Yaylalar Yaylalar’ türküsünü okumaya başladı.”

Mehmet Karakuş köylerinde 12 Eylül sonrası yasaklanan cem törenini böyle anlatıyor.

Tunceli’ye Vali Kenan Güven’in atanmasının ardından bölgede yürütülen asimilasyon politikalarını konu alan ‘Olağan Hâller’ belgeseli, dönemin tanıklarıyla yaşananları anlatıyor. Özgür Fındık’ın Dersim’de 1938’de yaşanan katliamı konu alan ‘Kara Vagon’ döneminde ortaya çıkan projesi, bir yıllık çalışmanın ürünü. Fındık süreci şöyle özetliyor:

“1937-1938’i herkes biliyor ama Dersim’de yaşanan kültürel asimilasyonu kimse bilmiyor. 38’deki tanıklara daha rahat ulaştık, onlar bizimle daha rahat konuştu. 12 Eylül’de yaşananları kimse anlatmıyor. İmam hatiplere 3000’e yakın çocuk gitmiş. Kimseyle konuşamadık. Ancak 10’una ulaştık. Aileler ‘Unutun gitsin, biz bir halt yedik, siz niye teşhir ediyorsunuz?’ diyor. Giden çocuklardan Hizbullahçı olan bile var ama yüzdeliğe vurunca politika başarılı olamamış.”[344]

Evet darbe sonrası Dersim’de çocuklar, valilik kararıyla il dışına Kur’an kurslarına gönderildi. Dönemin Pülümür Kaymakamı, CHP Milletvekili Celal Dinçer, Vali Kenan Güven döneminde Alevî çocuklarının Kur’an kursları ve imam hatiplere nasıl gönderildiğini anlattı.

Vali Kenan Güven ile 2.5 yıl “mesai yaptığını” söyleyen CHP’li Dinçer, sözlerine şöyle devam etti: “Vali bey, bütün kaymakamları, milli eğitim müdürlerini, muhtarları topladı. Bir konuşma yaptı. ‘Okuyamamış çocukları hem Kur’an kurslarına hem de okuma yazma kurslarına göndermek istiyorum. Çocukları ücretsiz yatılı okutacağım’ dedi. Yasa gereği Vali Bey’in duyurusunu vatandaşlara duyurduk. İlk önce çok az müracaat oldu. Sanırım 60 küsur köy bana bağlıydı.

Pülümür’de 15-20 kişi ancak müracaat etti. Bu çocukların hepsi Alevî çocuklarıydı. Vali Bey, otobüs tuttu. Aileler, il eşrafı, bürokratlarla çocukları yolcu ettik. Mesela Sakarya, Düzce’ye gönderilenler. Vali Bey, Akçakocalı olduğu için oradaki kursları da ayarlamış. Çocukların kıyafetleri çok bakımsızdı. Zayıf, cılız çocuklardı… Tunceli’ye döndüklerinde tekrar törenle karşıladık. Çocuklar pırıl pırıldı. Takım elbiseli… Sükseli bir şekilde geldiler. Hiç unutmuyorum, bu defa ikinci partide çocuğun kolundan tutan getirdi. Benim de çocuğum gitsin diyen onlarcasını biliyorum.”

Dinçer, halkın çocuklarını kurslara neden gönderdiğini ise şu sözlerle açıklıyor: “Mezralarda okullar yoktu. 1983’de Pülümür’de hiçbir köyde elektrik, telefon yoktu. Halk perişanlık döneminde çocuğunu göndererek sofrasından bir kaşığın eksilmesini düşünüyordu. ‘Büyük şehre çocuğum giderse okur’ diye düşünüyorlardı.”

Vali Güven’i “İyi bir insandı” diye tanımlayan Dinçer, “Ama bazı kurallarda çok katıydı. Sivil idareden anlamıyordu. Sorunları emir-komuta zincirinde çözmeye çalışıyordu. Halk istemediği hâlde, her ilçeye 3’er tane olmak üzere 18 cami yaptırdı. Bu camilerin ihalesi 18 dakika sürmedi. Spora gelmeyen memurlara ceza veriyordu. Tunceli’de doğan ve kentte çalışan memurları bir gecede sürdü” diye konuştu.[345]

Kuşku yok ki 12 Eylül’ün “Dersim’e irşat” politikasının temelini dini eğitim ve asimilasyon oluşturuyordu. 5 bin çocuğun imam hatip okullarına gönderilmesinin yanında bir de yetimler vardı. Yetim çocuklar da Tunceli’de açılan yetim yurdunda yine dini eğitime tabi tutuldu. Radikal’in ulaştığı, bugün devlet memuru olduğu için isminin yazılmasını istemeyen ‘ Alevî kız çocuğu’ da o günlerde yetim yurduna gönderilenlerdendi. 12 Eylül darbesinden sonra asker, hasta babasını evden almış, birkaç gün sonra geri getirmiş. “Ayakları çok şişmişti” diyor. Birkaç gün sonra da babası ölmüş. Alevî kız çocuğu hayat hikâyesini şöyle anlatıyor:

“5 kardeştik. Annemin okuma yazması yoktu. Babam öldükten sonra iyice maddi sıkıntı çekmeye başladık. Annem benimle birlikte bir kız kardeşimi bakamadığı için Çocuk Esirgeme Kurumu’na verdi. 18 yaşına kadar burada kaldım. 1983-1984 yıllarında 13 yaşındaydım. Yetiştirme yurdundan Tunceli Merkez’deki camideki Kur’an kursuna götürülürdük. Bu gidiş-gelişlerimiz bir dönem sürdü. Gündüzleri ve geceleri yetiştirme yurdunda kalıyorduk. Ama her akşam 6’dan 9’a kadar camiye, Kur’an kursuna gidiyorduk. Gitmek isteyip istemediğimizi bize soran olmadı. Yurtta Tunceli’nin hemen hemen her yerinden gelen çocuklar vardı. Başörtüsü verdiler bize. Camide hoca bize aptes, namaz, İslâm dersleri veriyordu. İçimizde direnenler, öğrenmek istemeyenler vardı. Ben de öğrenmek istemiyordum. Direndiğim için çok dayak yedim. ‘Sizi topluma kazandıracağız, bu öğrendikleriniz sizin iyiliğiniz için’ diyorlardı. Anlamıyordum. ‘Biz kayıp mıyız ki bizi topluma kazandıracaksınız?’ diyordum. Orucu, herhâlde bizdeki alışkanlıktan ancak 12 gün tutabildim. Daha fazlasını tutamadım. Aslında tutmak da istemedim. Bunun için tuvalet temizleme cezası vermişlerdi.”[346]

12 Eylül’den bugüne Tunceli’de çok sayıda tarikatın kentte farklı isimler altında faaliyet yürüttüğü bir “sır” değildir. Dersim Araştırmaları Merkezi’nin Tunceli’de yaptığı saha çalışmasına göre, tarikatların kentte örgütlenmeyi ciddi boyutlara taşıdığı belirtildi. Kentte, Munzur Eğitim ve Kültüre Hizmet Derneği (Süleymancılar), Ehlibeyt Sevenler Eğitim Kültür ve Sosyal Yardımlaşma Derneği (Menzil tarikatı), Ensar Vakfı Tunceli Şubesi, Birlik Vakfı Tunceli Şubesi, İlim Yayma Cemiyeti Tunceli Şubesi, TÜGVA Tunceli Temsilciliği ve Milli Beka Hareketi Derneği gibi (sosyal medya üzerinden) çok sayıda dini cemaatin farklı isim altında faaliyet sürdürdüğü aktarıldı.[347]

Hüseyin Aygün’ün ifadesiyle, “… ‘Dersim’de tarikat istemiyoruz’ başlıklı açıklamaların hedefinde, ‘halka karşı gericiliğin karargâhı’ konumundaki Munzur Üniversitesi vardı. Üniversitede bir kez daha -yıllar öncesindeki gibi- FETÖ yerine sayısız başka gerici mihrak organize faaliyet hâlinde. Dersim toplumu içinde güç bulması olanaksız radikal cemaat ve tarikatlar, üniversitedeki öğretim görevlileri ve öğrenciler aracılığıyla Dersim’e geliyorlar”ken;[348] Dersim’in “irşat”ı ile ilgili konuşan, Alevî Dernek ve Vakıf yöneticileri, Alevîlere yönelik Cumhuriyet tarihi boyunca “asimilasyon” politikalarının yürütüldüğünü, 12 Eylül’ün de “Yarım kalmış bir projenin tamamlanması” olduğunu ifade ettiler![349]

63. §) Bunda Fethullah Gülen faktörünün çok önemli bir rolü oldu.[350]

Meseleye ilişkin olarak Şükrü Aslan çok önceleri şunları demişti: “Kentte 2000’den bu yana bir Fethullahçılaşma eğilimi var. Üniversitenin buna aracılık ettiği kanısı yaygın. Doğrusu çok da temelsiz değil. Ben, Gülenci ortamda da söyledim. Bu topraklarda insanlar doğal mekânları kutsal sayıyor, nehir kenarında niyaz dağıtıyor, su kaynağında kurban kesiyor, dağın doruklarında dua ediyor. Böyle bir inanç kültürü var. İleride bu kültürün yerine sarıklı, çarşaflı, beş vakit namazlı bir toplum olursa bundan memnun mu olursunuz yoksa bir kültürü ortadan kaldırdık, insanlık suçu işledik diye üzüntü mü duyarsınız? Mesele bu soruya nasıl yanıt verdiğinizdedir.”[351]

64. §) Eksik kalmasın! Bir de zulmün parçası fişleme var!

Dersim Hozat’ta jandarma ve polis tarafından ilçede çok sayıda aralarında belediye başkanının da bulunduğu çok sayıda kamu görevlisi ve yurttaşın fişlendiği ortaya çıktı.[352]

Doğan Haber Ajansı’nın ortaya çıkardığı skandalda dönemin Hozat Belediye Başkanı Cevdet Konak’ın bile fişlendiği anlaşıldı.[353]

IX. AYRIM: YALAN, DOLANA HAYIR

65. §) Dersim’i konuşurken hep; “Düşmanlarınızdan korkmayın; en kötüsü sizi öldürürler, dostlarınızdan korkmayın; en kötüsü size ihanet ederler, lakin tarafsızlardan çekinin: zira kötülük dünyaya onların sessiz onayı sayesinde yayılıyor,” diye haykıran Bruno Yarensky’inin hatırlayın…

Bir de şunları!

CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, TBMM Dilekçe Komisyonu bünyesinde kurulan “Dersim Olaylarına Dair Alt Komisyon”u desteklediğini belirtip, “Bu komisyon sayesinde Dersim 38 tamamen aydınlanabilir,” demişti![354]

Sonra da Ruşen Çakır, “Başbakan Erdoğan’ın devlet adına Dersim katliamı için özür dilemiş olması kuşkusuz son derece önemlidir,”[355] derken; eklemişti Cengiz Çandar: “Dersim’in Onur Öymen sayesinde ‘geri döndüğü’nü, CHP yetkilisinin bir bakıma ‘hayırlı’ bir işe vesile olduğunu düşünenlerden biriyim ben de… DTP’liler durduk yerde hiçte mantıklı olmayan ‘maksimalist’ önerilerle Dersim’i tehlikeye düşürdüklerini fark ediyorlar mı acaba?”[356]

Bir de, “Meclis’te başlayan ‘Dersim’ tartışması, artık ‘resmi tarih tezlerimizi’ reddettiğimiz anlamını taşıyor,”[357] diyen Ertuğrul Özkök vardı!

Öte yandan “Dersim isyanının temel nedeni, özetle, Cumhuriyetin ilanıyla başlayan feodal toplumdan kapitalist topluma ya da bir başka deyişle feodal devletten ulus devlete geçiş döneminde uygulamaya sokulan ‘tebaadan yurttaşa’, ‘yerelden ulusala’, ‘dinsellikten laikliğe’ dönüşüm yaptırımlarıdır,”[358] zırvasının altında imzası vardı Deniz Kavukçuoğlu’nun…[359]

Sonra da “Alevî kökenli” eski CHP Erzincan Milletvekili Nurettin Karsu, “Atatürk’ün hastalığı ile el değiştiren Cumhuriyet Yönetimi, özellikle 1937-1939 Başbakanı Celal Bayar döneminde devletin tüm gücünü acımasızca kullanarak, bu mal-davar gasplarını silahlı isyan saymış ve Dersim’in üzerine yürümüştür,”[360] diyerek aklamıştı kanlı elleri…[361]

O hâlde yalan, dolana “Hayır” vurgusunun altını çizip, meseleye ilişkin olarak hatırlatalım: “Culusvis hominis est errore, nullus nisl insiplentis errore perseverare/ Yanılmak insana mahsus olsa da aptallar aynı hatayı yapmaya devam eder”!

IX.1) YÜZLEŞME

65. §) Şimdilerde dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Tarihin içinde acılı tatlılı günler oluyor. Yakın tarihimizin içinde Dersim olayları da üzücü olaylar. Benim bilgilerim çerçevesinde bunu biliyorum. İnsanın vicdanına ve insan haklarıyla bağdaşmayacak, bu benim kendi bilgilerimden ulaştığım kanaattir. Bununla ilgili arşivlerin açılmasında hiç bir mahsurun olmadığı kanaatindeyim. Büyük devletler, büyük ülkeler tarihlerinden korkmazlar. Tartışmalı konularda da arşivlerimizi açıyoruz. Yeter ki günlük polemik mevzusu yapılıp, başka amaçlar peşinde koşulmasın. Arşivlerin açılmasında bir sakınca görmüyorum,”[362] sözünden geriye kalan bir şey oldu mu?

Elbette hayır! Çünkü tam da o kesitte Van Bağımsız Milletvekili Aysel Tuğluk’un soru önergesini yanıtlayan Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, Dersim Katliamı’na ilişkin Genelkurmay arşivlerinin açılacağının kamuoyuna duyurulmuş olmasına karşın, henüz arşivlerdeki gizlilik kararının kaldırılmadığını söyleyip, bu durumu şöyle izah etmişti:

“Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Arşivinde Dersim Harekâtı’na ait belgelere, 16 Mayıs 1988 tarihli ve 19816 sayılı Devlet Arşiv Hizmetleri Hakkında Yönetmeliğin ‘Gizlilik dereceli kamu evrakı, ait olduğu dairesinde gizliliği kaldırılmadıkça bu hüviyetini muhafaza eder’ hükmüne uygun olarak ve 1 Mart 2002 tarihli 2002/3681 sayılı Devlet Arşivlerinde Araştırma ve İnceleme Yapmak İsteyen Türk ve Yabancı Uyruklu Gerçek veya Tüzel Kişilerin Tabi Olacakları Esaslar konulu Bakanlar Kurulu Kararı doğrultusunda işlem yapılmaktadır”![363]

Hatırlayın o günlerde Ermenistan Devrimci Federasyonu’ndan (Taşnaksutyun) Giro Manoyan, Erdoğan’ın Dersim özürünü “siyasi manevraya” benzetip, ekliyordu:

“Bu devletin sorumluluğudur, devletin hükümetinin başının özürü bu olmamalı. İçten, samimi bir özür olmalı, aynı şeylerin yaşanmaması için bir adım atılmalı, Dersim’de bunu görmüyoruz. Özür nedir, bir daha bunu yapmayacağım demektir, aynı olayların bir daha yaşanmayacağını garanti altına almaktır, yoksa hay Allah oldu, özür dilerim demek değildir”![364]

66. §) Hemen her şey Ulrike Meinhof’un, “Ya sorunun bir parçasısındır ya da çözümün. İkisinin ortasında bir şey yok. Bu kadar basit bu ve yine de çok zor,” ifadesi üzeredir hâlâ ve her zaman!

“Bu sahtekâr, bu hileli, bu takiyyeci iktidarın, yalanı politika yapan bu yalancılar devletinin en büyük yüzleşme propagandası” vurgusuyla, “Meclise gelen mağdur dilekçeleri raflarda toza, arşiv belgeleri farelere yem olmuş, Dersim katliamı da yokmuş, bizim ecdat o işleri yapmaz, Müslümanlar soykırım yapar mı hiçmiş… Yüzleşme yine fiyaskoymuş,”[365] gerçeğini idrak edenlerin de sonunda farkına vardığı gibi…

Kimse görmezden gelmeye ya da inkâra kakışmasın: Coğrafyamızda egemenlerin ötekileştirdiklerine karşı, özür, itiraf ve tazminat borcu vardır.

İktidarın tarihsel bagajı cinayetlerle doludur. Yakın geç(me)mişteki Maraş-Çorum-Sivas’dan, ‘Kanlı Pazar’a, 1 Mayıs’lara; 6-7 Eylül 1955’den Varlık Vergisi’ne; Ermeni Soykırımı’ndan Süryanî’sine, Pontus’una ve Kürt’üne…

Kimse, “Bunlar, kimi dış güçlerin ve gizli servislerin harekâtlarıydı,” deyip sorumluluktan kurtulamaz!

67. §) Toparlarsak: Her açıdan ölüme mahkûm edilen[366] Dersim’in gerçeğini dillendirenlerin, Komutan Yardımcısı Marcos’un, “Onurla dövüşenler, onurla konuşurlar…” uyarısını kulaklarına küpe etmesi ilk “olmazsa olmaz”dır!

İkincisi de Eduardo Galeano’nun, “Eğer dünya üzerinde ‘İyi’ yoksa onu icat etmek gerekir,” kararlılığıyla; Albert Camus’nün, “Özgür olmayan bir dünya ile baş etmenin tek yolu, kendi varoluşunu bir başkaldırı eylemine dönüştürecek kertede özgür olabilmektir,” uyarısına sadık kalmaktır!

Ve nihayet üçüncüsü de, “Özgürlükten yana görünüp de, direnişi kötü gözle görenler, toprağı sürmeden mahsul almak istiyorlar; gök gürlemeden yıldırım düşmeden yağmur yağsın istiyorlar; okyanusu istiyorlar ama dalga olmasın, sular köpürmesin diyorlar. Oysa ağlamayan çocuğa meme vermez iktidar. İstemeyene zırnık vermemiştir, vermeyecektir de. Bir halk boynunu büktü mü abanacaklardır üstüne, bini bir paraya gidecektir uğradığı haksızlığın, tâ ki silkinsin, sözle, yumrukla ya da her ikisiyle birlikte dirensin,” haykırışını Frederick Douglass’ın terennüm etmektir durmaksızın…

31 Ocak 2021 14:47:15, İstanbul.

N O T L A R

[1] Erich Fromm.

[2] Ahmet Büke-Yalçın Tosun-Ayhan Geçgin-Cemil Kavukçu-Behçet Çelik-Ayfer Tunç-Burhan Sönmez-Hatice Meryem-Şule Gürbüz-Hakan Günday-Ayşegül Çelik-Haydar Karataş-Murat Yalçın-Karin Karakaşlı-Murat Uyurkulak-Gaye Boralıoğlu-Sema Kaygusuz-Yavuz Ekinci-Seray Şahiner-Murat Özyaşar-Jaklin Çelik-Gönül Kıvılcım-Barış Bıçakçı, Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle, Bir Dersim Hikâyesi, Metis Yay., 2012

[3] Ayşe Hür, “Seyit Rıza İdamdan Önce Atatürk’le Görüştü mü?”, Radikal, 18 Kasım 2012, s.30-31.

[4] Habib Güler, “TBMM, Dersim Dosyasını 74 Yıl Sonra Açıyor”, Zaman, 14 Nisan 2012, s.13.

[5] İbrahim Ö. Kaboğlu, “Cumhuriyet Üçlüsü: Yurttaşlık/Eşitlik/Laiklik”, Birgün, 29 Ekim 2020, s.8.

[6] Oral Çalışlar, “Alevî midir, Kürt müdür, Müslüman mıdır?”, Radikal, 23 Eylül 2013, s.10.

[7] Emre Kongar, “Tunceli Nasıl Bir Dersim’di?”, Cumhuriyet, 29 Kasım 2014, s.3.

[8] Nuri Dersimi, Abdülhamid’in, Dersim’in asimilasyonu ve yöreye Kur’an’ın girmesiyle noktalanan pazarlıklı politikası konusunda da ilginç ipuçları verir:

“Pederim Mılla İbrahim, Ağzunik köyünde açtığı medresede, isimleri zikredilen aşiret reislerinin evlat ve efradının tahsillerine çaba göstermiş, ruhunda kaynayan milli emelleri bu gençlere telkin etmişti. Pederim Mılla İbrahim’in yetiştirmiş olduğu bu talebeler, Türk hükümdarlarından Sultan Hamid tarafından İstanbul’a götürülerek, dört yıl süreyle Yıldız Sarayı’nda eğitim gördükten sonra çeşitli Kürt illerine (yaver yüzbaşı) ve (vali yardımcılığı) görevleriyle ödüllendirilmişlerdir.

Sultan Hamid’in en çekindiği şey, Kürt aşiretlerinin herhangi bir yabancı teşvikiyle istiklal talebinde bulunmak üzere isyan etmeleri sorunuydu. Bunun için, Kürt aşiret reislerini İstanbul’a getirterek, Yıldız Sarayı yakınlarında özel bir dairede misafir ederek, hürmet ve muhabbetlerini kazanmak istemişti. Bu amaçla, Kürt aşiret reislerinin çocuklarına İstanbul- Beşiktaş’ta Aşiret Mektebi adı altında bir okul kurmuştu. 1895 yılında kurulmuş olan sözkonusu okula 4 ve 6. Ordular bölgesinde bulunan aşiret reislerinin 10-15 yaşlarında olan çocukları getirildi. Ve dört yıl süreyle bir eğitim yaptırıldıktan sonra herbiri (Yaver-i Fahri, Hazret-i Şehriyari) unvanıyla kendi bölgelerine gönderilerek, reislerinin memnuniyetleri sağlanırdı. Ve bunlar, kendi çevrelerinde Padişah’dan gördükleri iltifat ve yardımları aktarır ve aşiretlerin Padişah’a olan bağlılıklarını sağlamaya yardımcı sayılırlardı.” (Bkz: N. Dersimi: Hatıratım, Yay. Haz: M. Bayrak, Özge Yay., 1992, s.20.)

Nuri Dersimi’nin, burada kısaca değindiği politikanın gerçekten ilginç temelleri vardı ve bu politika ilginç sonuçlar verdi. Bu politikanın, Dersim Alevîliğinde bir yozlaşmanın başlangıcı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kendisinin bizzat Sünnî Kürtlerden oluşturduğu Hamidiye/ Aşiret Alayları politikası kendi açısından amacına ulaşmıştır. Bu Alaylar, bölgedeki muhalif unsurlara karşı kullanıldığı gibi; Alevî ve Sünnî Kürtler arasında da tam bir yarılmaya ve güvensizliğe yol açmıştır. Paşalık unvanı verilen ve hediyelere boğulan kimi cahil aşiret reislerinin, Alevî aşiretleri üzerinde kurmaya çalıştığı egemenlik bu unsurları rahatsız etmiştir. Bu durumdan rahatsız olan kimi Alevî Kürt önderleri, Saray’a başvururak rahatsızlığını dile getirir. Bunu fırsat bilen Abdülhamid, Hamidiye Alayları örneğinde olduğu gibi, yine bir taşla birkaç kuş vurmak amacındadır. Bazı Kızılbaş gruplarının, kendi kimliklerini ve toplumsal rollerini yeniden tanımlama doğrultusundaki girişimleri Saray’ı rahatsız etmektedir.

Bu nedenle, Abdülhamid, Hamidiye Alayları karşısındaki rahatsızlığını dile getiren Dersim bölgesi Alevî önderlerine, bir karşı öneriyle gider. Bu aşiretlerin önde gelen ailelerinin çocukları, İstanbul’da açılan Aşiret Mektebi’nde okuyarak subay yetiştirilecek, ancak bunun karşılığında “halkı irşad etmek” amacıyla ilgili bölgelere Hanefi din adamları gönderilecektir… Sözde, Hıristiyan misyonerlerin çalışmalarına karşı çıkan Abdülhamid’in yaptığı, tam da Alevîleri Sünnîleştirme doğrultusunda bir misyonerlik faaliyetidir.

Konunun uzmanlarından İsviçreli bilimadamı Hans-Lukas Kieser, Abdülhamid’in bu yeni politikasını şöyle özetliyor: “Abdülhamid, 1880’lerde İmparatorluğun bölünme tehlikesine karşılık İslâmî birlik stratejisini kullanmaya başladı. Onun bu politikası, özellikle Doğu vilayetleri için geçerliydi.(…) Abdülhamid, başta Alevîler olmak üzere diğer İslâm içi aykırı toplulukları (Êzîdîler gibi) Sünnîleştirmek amacını güdüyordu. Sünnî Kürtlere Hamidiye isimli ayrıcalıklı süvari birlikleri vererek, onları yeniden kendisine bağlamayı başardı. Abdülhamid, aşiret ağalarının çocukları için seçkin okullar (Aşiret Mektebi) kurdu ve kendi politikası doğrultusunda taşralı Müslümanları seferber etmek için buralara kendi Hanefi misyonerlerini atadı.” (bkz. H. Kieser: Osmanlı Anadolusu’nda Alevîler ile Misyonerler Arasındaki Etkileşimler, Munzur Dergisi, No:13/2003, s.9.)

Sonuç olarak; Abdülhamid, gerek Hamidiye Alayları gerekse Sünnîleştirme politikası dolayısıyla Doğu Alevîlerine ve özellikle Dersim Alevîliğine ağır darbeler vuran bir Padişah olarak misyonunu tamamlarken; din adamlarını bırakamadıysa da ‘Kur’an’ı yöreye hediye olarak bıraktı! İşte, kimi pirlerin/ dedelerin sımsıkı sarıldıkları Kur’an’ın bölgeye girişinin 100-110 yıllık ilginç tarihi… (Mehmet Bayrak, “Seyid Rıza’nın Babası Seyid İbrahim’i Tanır mısınız?”, Gündem, 19 Kasım 2012, s.14.)

[9] Gamze Akdemir, “Yalçın Doğan: Kimseyi Sanık Sandalyesine Oturtmadım, Zihniyetle Hesaplaştım!”, Cumhuriyet Kitap, No:1192, 20 Aralık 2012, s.15-17.

[10] Atilla Keskin, “Yaşar Kaya: ‘Ma Diya, Sıma Mevine’ (Biz Yaşadık Siz Yaşamayın)”, Birgün, 16 Kasım 2012, s.10.

[11] Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, Doz Yay., 2004,, s.291

[12] Ali Sirmen, “Dersim’e Bakmak”, Cumhuriyet, 23 Kasım 2014, s.4.

[13] Işık Kansu, “Osmanlı’da Dersim”, Cumhuriyet, 22 Kasım 2014, s.16.

[14] Oral Çalışlar, “Alevîlerin Tarihinden (6) 1938 Dersim Ayaklanması…”, Radikal, 15 Kasım 2008, s.9.

[15] Nimetullah Atal, “Atatürk ve Dersim Katliamı (Belgeler)”, Rojnameya Newroz, 10 Kasım 2016… http://rojnameyanewroz.net/ataturk-ve-dersim-katliami-belgeler-7410.html

[16] Cüneyt Arcayürek, Süleyman Demirel’in, Celal Bayar’dan dinlediği bir anıyı naklediyor: “Atatürk ve Mareşal Çakmak oturmuş, konuşmuşlar. Tunceli’yi temizlemek lazım geldiğine karar vermişler. İnönü’nün temizlik yapmaya fazla istekli olmadığını bildiklerinden, Celal Bayar’a sormuşlar; ‘Yapar mısın?’ Celal bey bize anlattıydı. ‘Yaparım’ demiş. Girişmişler. İsmet Paşa’da bir parça Kürt kanı vardı. Erdal bey de bir iki kez ‘Bizde biraz Kürt kanı vardır’ dedi.” (Cüneyt Arcayürek’in “Büyüklere Masallar Küçüklere Gerçekler (8), Bilgi Yayınevi, 2003, s. 81.)

[17] Oral Çalışlar, “Dersim’de Bayar, İnönü ve Atatürk”, Radikal, 30 Kasım 2011, s.10.

[18] Oral Çalışlar, “Celal Bayar: İnönü, Dersim Harekâtı İçin Görevden Alındı”, Radikal, 29 Kasım 2011, s.10.

[19] Oral Çalışlar, “Dersim: ‘Sahipsiz Ölüler’ Diyarı”, Radikal, 24 Eylül 2013, s.6.

[20] Şerif Karataş, “Bitmeyen ‘38-1: İnsanları, Fare Zehirler Gibi Öldürdüler”, Evrensel, 5 Mayıs 2012, s.6.

[21] İsmail Beşikçi, Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi, Belge Yay., 1990.

[22] Nuri Dersimi’nin Türk ordusu içinde etkilendiği İttihatçı bakışla Kürt milliyetçiliğini harmanlayarak yazdıkları, Ermeni ulusal hareketine karşı gösterilen bu çarpık ve insafsız yaklaşımların besleyici damarlarından biri sayılır. (Hovsep Hayreni, “1915 ve Öncesi: Kürt Tarih Yazımında İnkârcı Eğilimler Üzerine (1. Bölüm)”, Gelavej, 8 Eylül 2013… http://hyetert.blogspot.com/2013/09/1915-ve-oncesi-kurt-tarih-yazmnda.html)

Nuri Dersimi’nin Ermeni Meselesine hükümranların gözlüğüyle bakışı ve tepe takla ettiği 1915 tablosu: “Ermenilere soykırım yapılmadı, asıl onlar soykırım yaptı” diyen Türkler bu konuda yalnız değil; Halaçoğlu’nun Kürt versiyonu olarak anılmayı hak eden isimler var. Bunların öncülerinden biri, Kürt ulusal hareketinin pek itibar ettiği eski figürlerden Nuri Dersimi’dir.

“Hatıratım” isimli kitabının içine “Ermeni Meselesi” başlıklı özel bir bölüm katar. Orada bir dizi hayali vahşet tablosu çizdikten sonra, kaynağının, aslında bildiğimiz dezenformasyon oyunları ile Türk genelkurmay daireleri olduğunu da açık eden şöyle bir bilanço verir:

“Gerek bizzat gördüğüm ve gerekse bazı Kürt subayları aracılığıyla temin ettiğim, gerekse bazı Türk harbiyesiyle ilgili dairelerdeki dosyalardan öğrendiğim ve aldığım bilgi üzerine ve özellikle Cemal Paşa’nın anılarında açıklanan yazı ve istatistiklerden, savaşın başlangıcı olan 1914 yılından 1919 yılı sonuna kadar Kürdistan’da yapılan zararın büyük çoğunluğu Kürtlerden olmak üzere 1.5 milyon insan mağdur olmuştur. Bu zararın çoğu Ermeniler tarafından bilfiil işlenmiş olan cinayetlerden ve katliamlardan ileri geldiği kesin olarak anlaşılmıştı”! (M. Nuri Dersimi, Hatıratım, Doz Basım Yay., 1997, s.47.)

Sonraki sayfalarda daha açık iddia etmek üzere; “Erzurum, Van, Bitlis ve diğer doğu illerinin Ruslar tarafından istilası sırasında (…) Ermeniler tarafından bu bölgede sakin olan Kürtlerden öldürülen ve miktarı 1.5 milyonu aşan katliam”dan dem vurur. (M. Nuri Dersimi, Hatıratım, Doz Basım Yay., 1997, s.65.) Bunlardan bizim anladığımız, Ermeni halkının 1.5 milyon kurbanını aynı rakamlı karşı suçlamayla eşitleme gayretkeşliğidir.

Ona göre 1894-96 arası 300 bine varan Ermeni’nin kırımı da sözkonusu değildir. Veya sonunda Ermeniler katledilmişse kendi tahrik etmeleri sonucu olmuş sayılır. Bunu “Ermeni ihtilalcileri Van, Muş, Kıği dağlarında fedailer oluşturarak, karşılıklı sevgi ile bir arada yaşamakta olan iki unsuru birbirlerinin kanına susamışçasına birbirleri aleyhine davranmaya kışkırtmış, Kürdistan’ı kana boyamışlardı (…) Fakat Ermenilerin azınlıkta bulunmalarından dolayı Kürtler galip gelmişlerdi” diye savunur (M. Nuri Dersimi, Hatıratım, Doz Basım Yay., 1997, s.48.] Böyle bir savunmayı o kırımların örgütleyicisi olan Abdülhamit bile yapamamıştır zamanında. (Hovsep Hayreni, “1915 ve Öncesi: Kürt Tarih Yazımında İnkârcı Eğilimler Üzerine (2. Bölüm)”, 20 Eylül 2013… http://www.armenieninfo.net/hovsep-hayreni/5736-1915-ve-oncesi-kurt-tarih-yaziminda-İnkârci-eglimler-uzerine-2.html)

[23] “Kültür, haberlerle dolu bir depoya sahip olmak değil, ama zihnimizin hayatı anlamak zorunda kaldığı kabiliyettir.” (Antonio Gramsci.)

[24] Ahmet Kerimn Gültekin, “Kutsal Mekânlarıyla Direnen Kimlik: Dersim”, Birgün, 12 Ağustos 2020, s.10.

[25] Hüseyin Aygün, “4 Mayıs”, Birgün, 7 Mayıs 2015, s.6.

[26] Baskın Oran, “Dersim: Ulaşması Zor Anlaması Daha da Zor”, Radikal, 17 Kasım 2010, s.28-29.

[27] Baskın Oran, “Dersim: Bir Toparlama”, Radikal İki, 28 Kasım 2010, s.8-9.

[28] Dilşa Deniz, Yol/Rê: Dersim İnanç Sembolizmi, İletişim Yay., 2012.

[29] “Alevîliğin, İslâmla, İslâmiyetle hiçbir ilişkisi yoktur. İslâmiyetten çok önceleri oluşmuş, Mezopotamya kökenli, Zerdüşt kökenli bir inançtır. İslâmiyetle, Müslümanlıkla, Dördüncü Halife Ali’yle, 12 İmamlarla hiçbir ilişkisi, hiçbir bağı yoktur. Alevîlerin, 12 İmamlar adına, Ali adına yalvarış-yakarış içinde olması, dualar etmesi, kendisi olmamasının, kendisine empoze edilmiş bir ritüeli yaşıyor olmasının dikkate değer bir görüntüsüdür.” (“Beşikçi: Alevîler Dersim’de Katledilen 72 Bin Kişiyi Unutmak Üzereler”, 14 Şubat 2020… https://www.avrupa-postasi.com/yasam/besikci-Alevîler-dersim-de-katledilen-72-bin-kisiyi-unutmak-h106427.html)

[30] “Ermeni olsaydı neyse…” Belki Dersim katliamını bir de o gözle tartışmak lazım ki, bazı katliamların “neyse” diye geçiştirilemeyeceğini zihnimize iyice yerleştirelim… Ne yazık ki bizde tüm katliamlar hep bir “mazur gösterme” duvarına çarpıp duruyor. En iyi ihtimalle “kuruların yanında yaşların da yanacağını” telkin eden atasözlerine sığınıyor “yüce gönüllü” tartışmacılar. (Ayca Yılmaz, “Katliamdan Başka Çare Yok mu?”, Radikal Kitap, Yıl:11, No:581, 4 Mayıs 2012, s.8.)

[31] Hakan Gezik, Kızılbaşlar-Evlâd-ı Kerbela-Dersim 1938, Paraf Yay., 2012.

[32] Ermenileri Kürtlere kırdırmak için 1890’dan itibaren büyük ve Sünnî aşiretlerden oluşturulmuş kıtalar.

[33] Baskın Oran, “Dersim’de 38 Bir Ölçü Birimi Sanki”, Radikal, 20 Kasım 2010, s.40-41.

[34] Şeyhmus Diken, “Terteleden Arevik’e!”, Radikal Kitap, Yıl:12, No:635, 17 Mayıs 2013, s.17.

[35] “Ulusal Kurtuluş Savaşı” sürecinde Anadolu’yu kasıp kavuran ayaklanmaların içinde, “1921’in Mart ayı başında beliren “Koçgiri Ayaklanması”; Dersim Ayaklanması’na gidecek yolun başlangıcı olarak kabul edilir çoğu kez. Açıkça İngiltere tarafından desteklenip beslenen; Anadolu’da “özgür” bir “Kürdistan” kurma amacını güden, İstanbul merkezli “Kürt Teali Cemiyeti”nin ürünüdür bu ayaklanma.

Ne var ki haber yayılır yayılmaz; “BMM”ye Anadolu’nun -özellikle- doğu bölgelerinden telgraflar gelmeye başlar. Meclis’in “17.3.1921” tarihli sabah oturumunda Başkan: “Telgraflardan birini okuyalım” der ve okur: “Kürtler küçük lokmanın pek kolay yutulacağını anlamışlardır. Türk birliğinden ayrılmak zihniyetinde bulunanları, Kürtler kendi milletlerinden addetmezler. Kürtlerin mukadderatı Türk’ün mukadderatıyla bağlıdır. (…) TBMM Hükümeti dahilinde, Kürtlüğün ayrı bir unsur olarak telakkisini hiçbir zaman işitmek istemediğimizi arz ile muaffakiyetler temenni ederiz.” Telgraf, “İzoli”, “Aluçlu”, “Bariçkân”, “Bükler”, “Cürdi”, “Zeyve”, “Deyükan” aşiretlerinin reislerince imzalanmıştır. (Meriç Velidedeoğlu, “İlk Meclis’te ‘Dersim’…”, Cumhuriyet, 9 Aralık 2011, s.15.)

[36] Ebubekir Hazım Tepeyran, Belgelerle Kurtuluş Savaşı, Gürer Yay., 2009, s.211.

[37] yage, s.211.

[38] yage, s.216.

[39] yage, s.218.

[40] Oral Çalışlar, “Dersim’den Önce Koçgiri Katliamı”, Radikal, 17 Kasım 2009, s.13.

[41] Yusuf Serhat Faik, “Hevalê Min Kuştin-Alişer Efendi ve Zerife Xanım (2)”, Yeni Yaşam, 12 Temmuz 2020, s.9.

[42] Alişer Efendi, 1882 yılında İmranlı’ya bağlı Azğer köyünde doğar. Ovacık (Zerenik)’teki nüfus kayıtlarına göre TC tarafından kendisine “Datlı” soyismi verilmiştir. Nüfus kayıtlarına göre ölüm sebebi “Devlet ve yerli işbirlikçiler tarafından katledildi” ibaresidir. Dr. Nuri Dersimi, Evin Çiçek ve Mehmet Bayrak’a göre Hesenanlıdır. Mehmet Yürek ise onun İbikler’den olduğunu söyler. Hangi aşiretten olursa olsun Alişer Efendi bir Kürt yurtseveri, halk önderidir. Şairdir, ozandır, hekimdir, öğretmendir, diplomattır. Anadilinin yanında Fransızca, Türkçe, Arapça’yı bilen ender Kürt aydınlarından birisidir.

Şairdir; Kürtçe ve Türkçe şiirleri vardır. Ozandır; saz çalar, sazı ile birlikte söylediği dörtlüklerle halkı bilinçlendirmeye çalışır. Hekimdir; dağlardan topladığı bitkilerle ilaç yapar, insanları tedavi eder. Öğretmendir; köylerde çocuklara ders verir. Diplomattır; Koçgiri milli harekâtı öncesinde Ruslar ve Ermenilerle ilişkiye geçip Sewas, Meleti, Erzincan, Dersim yöresinde özerk bir Kürdistan kurmaya çalışır. Ancak onun da nihai amacı bağımsız Kürdistandır. (Yusuf Serhat Faik, “Alişer Efendi ve Zerife Xanım (1)”, Yeni Yaşam, 11 Temmuz 2020, s.9.)

[43] Şahin Alpay, “Dersim Katliamı Niçin Yaşandı?”, Zaman, 26 Kasım 2011, s.27.

[44] Albay Hulusi Bey, aktaran: Eyüp Can, “Seyit Rıza Eşkıya mıydı?”, Radikal, 1 Aralık 2011, s.6.

[45] Erdal Emre, Öteki Kemal, Destek Yay., 2015.

[46] Kemal Göktaş, “Baskın Oran: Erdoğan Duvara Çarpacak”, Cumhuriyet, 5 Aralık 2016, s.11.

[47] Abdullah Kılıç-Ayça Örer, “Hasan Saltık: Bir ‘Kızılbaş’ Şehrine Tahammül Edemediler”, Radikal, 23 Kasım 2011, s.16-17.

[48] Mehmet Ali Kışlalı, “Dersim’i Bugün Anlamak”, Radikal, 20 Kasım 2009, s.15.

[49] “Kemalistler, Dersim’de yapılan katliamı toprak ağalığına karşı mücadele ve demokratik devrimin tamamlanması olarak lanse ederler. Dersim bölgesi dağlık bir bölgedir. Büyük ölçüde tarım yapacak bir arazi, toprak ağalığını bir sistem olarak besleyecek bir toprak yok. Hemen hemen tarım yapacak bir arazi bulunmamaktadır. Bu fiziki koşullar tek başına bu argümanı çürütmeye yeter. Ama onun dışında devletin hemen hemen bütün birimlerini hazırladığı raporlarda böyle bir sav söz konusu edilmez. Aksine Dersim halkının yoksulluğu nerdeyse bir kusur olarak ele alınır. Dersim önderleri genellikle din önderleridir. Ekonomik bir güçleri hemen hemen yoktur.” (Hüseyin Kalkan, “Tarihsel Olarak Dersim ve Devlet”, Yeni Yaşam, 16 Kasım 2019, s.4.)

[50] Emre Kongar, “Dersim-Tunceli Olayı”, Cumhuriyet, 11 Eylül 2012, s.3.

[51] Yusuf Baran Beyi, Süngü ve Yara, Dipnot Yay., 2012.

[52] Hulusi Yahyagil, aktaran: Yusuf Baran Beyi, “Dersim Soykırım Yıldönümünde…”, Gündem, 4 Mayıs 2015, s.14.

[53] Zafer Yörük, “Kimse Dersim’den Bahsetmiyor”, Yeni Yaşam, 17 Kasım 2019, s.8.

[54] Düstur, 3. Tertip, cilt: 17.

[55] Nevzat Onaran, “Dersim Tunç El’iyle Vuruldu 1”, Evrensel, 28 Ocak 2010, s.2.

[56] Pakrat Estukyan, “Halkın Dersim’i ile Devletin ‘Tunç Eli’…”, Yeni Yaşam, 28 Mayıs 2018, s.7.

[57] Yusuf Karataş, “… ‘Dersim’ Yasaklandı, ‘Cumhuriyet Devrimleri’ Kurtuldu!”, Evrensel, 27 Mayıs 2018, s.8.

[58] Mehmet Bayrak, “… ‘Dersim’in (Tunceli) Olarak Anılması Dersimlilere ve İnsanlığa Hakaret!”, Yeni Yaşam, 30 Mayıs 2018, s.4.

[59] NTV Tarih Dergisi, No:11, Aralık 2009.

[60] Dersim’e yönelik 19 Temmuz 1939’da yapılan askeri harekât kararının dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün Başkanlığında toplanan Bakanlar kurulunun onayıyla gerçekleştiği ortaya çıktı. Kararda İnönü’nün ve dönemin Bakanlar kurulunda yer alanların imzası yer alıyor. (Şerif Karataş, “Dersim Harekâtında İnönü’nün İmzası”, Evrensel, 5 Ocak 2013, s.7.)

[61] Şerif Karataş, “Mehmet Bayrak: Tunceli Kanunu Soykırımın Habercisiydi”, Evrensel, 25 Aralık 2014, s.14.

[62] Şerif Karataş, “Bitmeyen ‘38-1: İnsanları, Fare Zehirler Gibi Öldürdüler”, Evrensel, 5 Mayıs 2012, s.6.

[63] Muhsin Batur, Anılar, Görüşler, Üç Dönemin Perde Arkası, Milliyet Yay., 1985, s.25.

[64] Umut Hozatlı, “Dersim Yazı Dizisi”, Özgür Gündem Gazetesi, 17-21 Kasım 2004.

[65] Dr. Suat Akgül, Yakın Tarihimizde Dersim İsyanları ve Gerçekler, Boğaziçi Yay., 1992, s.126.

[66] Umut Hozatlı, “Dersim Yazı Dizisi”, Özgür Gündem Gazetesi, 17-21 Kasım 2004.

[67] Dr. Suat Akgül, Yakın Tarihimizde Dersim İsyanları ve Gerçekler, Boğaziçi Yay., 1992, s.128.

[68] yage, s.129.

[69] yage, s.131.

[70] yage, s.136.

[71] yage, s.141.

[72] Ali Kaya, Başlangıçtan Günümüze Dersim Tarihi, Demos Yay., 2010, s.235.

[73] Nevzat Onaran, “Dersim ‘38 Kırım Kararnamesi”, Evrensel, 15 Kasım 2013, s.9.

[74] Gülseren Kılıç, “Pepo, Keko… Kam Kist, mı Kist…/ Kim Öldürdü, Ben Öldürdüm…”, Radikal, 16 Aralık 2011, s.20.

[75] Ayşe Yıldırım, “78 Yıl Sonra Gömüldüler”, Cumhuriyet, 5 Mayıs 2016, s.13.

[76] Burcu Karakaş, “Yangında Öldüler Diye Biliyordum”, Milliyet, 17 Nisan 2015, s.28.

[77] Miyase İlknur, “O Kemikler Ailemin”, Cumhuriyet, 16 Nisan 2015, s.12.

[78] “Dersim’e İlk Kazma Vuruldu, 8 Kemik Bulundu”, Cumhuriyet, 17 Nisan 2015, s.11.

[79] Miyase İlknur, “Bilmeden Yıllarca Başlarında Mum Yaktık”, Cumhuriyet, 17 Nisan 2015, s.11.

[80] İbrahim Sinemillioğlu, “Tertele”, Yeni Yaşam, 7 Kasım 2018, s.10.

[81] Nilüfer Saltık-Cemal Taş, Tertele-Ağıtların Diliyle Dersim ’38, Z Kalan, 2016.

[82] Ayşe Yıldırım, “Aman Ha, Amandır, Hâlimiz Yamandır”, Cumhuriyet, 26 Ekim 2016, s.2.

[83] “Hıdır Çiçek: Devlet Hâlâ Kör, Sağır, Dilsiz”, Yeni Yaşam, 11 Kasım 2018, s.6.

[84] İsmail Saymaz, “Kıyımı Yargı Saptayacak”, Radikal, 27 Eylül 2011, s.10-11.

[85] Serap Yeşiltuna, Devletin Dersim Arşivi, İleri Yay., 2015.

[86] “Dersim katliamından öte başka katliamlar yok mu sorusu Cumhuriyet tarihine dair sormamız gereken önemli bir soru. 50’li yıllara kadar idari ya da askeri olarak yasak bölge olarak kabul edilen pek çok bölgede belgelere yansıdığı gibi katliamlar yapıldı. Örneğin Erciş’in kuzeyinde yer alan Zilan ya da Zeylân bölgesinde gayriresmi çalışmalara göre 70 bin insan, Sason’da 5 bin kişi öldürüldü. Mustafa Muğlalı’nın yürüttüğü Bicar Tenkil harekâtında 37 silahsız, 12 silahlı eşkıya öldürüldü, elindeki silahını atarak kendine masum hâl vermeye çalışanlar kurşuna dizildi. Aynı operasyonda kadın, çocuk ve erkeklerden oluşan gruplar yakalandı, içlerinden kadın ve çocuklar tecrit edilerek, erkekler kurşuna dizildi.” (Evrim Karakaş, “Laç Deresindeki Kemikler”, Radikal İki, 19 Mayıs 2013, s.9.)

[87] Necip Fazıl Kısakürek, Son Devrin Din Mazlumları, Toker Yay., 1969.

[88] Faik Bulut, Dersim Raporları, Evrensel Basım Yayın, 2013.

[89] Barış Yıldırım, “Dersim 38 ve Hukuk!”, Radikal İki, 11 Mart 2012, s.7.

[90] Önder Elaldı, “Nezahat ve Kazım Gündoğan: 74 Yıl Kan Kokusuyla Yaşadı”, Gündem, 9 Aralık 2013, s.15.

[91] Özdemir İnce, “Dersim Fiyaskosu ve Tunceli Gerçeği”, Hürriyet, 29 Eylül 2010, s.18.

[92] Rifat Başaran, “Avrupa’dan İddia: Dersim Soykırımdı”, Radikal, 22 Ocak 2010, s.10.

[93] Erdal Avcı, “Yetmiş Beşinci Yılında Dersim Soykırımı”, Gündem, 7 Mayıs 2012, s.10.

[94] Erdal İrmek, “İşte Dersim Katliamının Belgesi”, Evrensel, 6 Mart 2012, s.6.

[95] Serap Yeşiltuna, Atatürk ve Kürtler, İleri Yay., 2007.

[96] Pervin Metin, “Dersim 1938 Gerçeği”, Sabah, 19 Kasım 2009, s.18.

[97] Kâzım Karabekir, Kürt Meselesi, (1909 tarihli rapordan), Haz: Prof. Dr. Faruk Özerengin, Emre Yay., 1994.

[98] Dersim Raporu-Dersim Jandarma Umum Kumandanlığı Raporu -1932, Kaynak Yay., 2010, s.203.

[99] yage, s.214.

[100] Naşit Hakkı Uluğ Derebeyi ve Dersim, Dersim Raporu-Dersim Jandarma Umum Kumandanlığı Raporu -1932, Kaynak Yay., 2010, s.29.

[101] Şevket Süreyya “Derebeyi ve Dersim”, Kadro Dergisi, 1932.

[102] İsmail Husrev, “Şark Vilayetlerinde Derebeylik”, Kadro Dergisi, 1932.

[103] Falih Rıfkı Atay, Tunceli, Ulus, 26 İlkkânun (Aralık) 1937.

[104] Y. Mazhar Aren, Cumhuriyet Gazetesi, 29 Haziran, 1937.

[105] Röportaj: Halit Kıvanç “İlk Kadın Tayyarecimiz Sabiha Gökçen”, Milliyet, 25 Kasım 1956.

[106] Evrim Karakaş, “Dersim’le İlgili Ne Dediler?”, Radikal İki, 11 Aralık 2011, s.5.

[107] Ara not: 4 Şubat 1935’den itibaren Atatürk’ün Arapça Kemal (soyadı alırken adı sadece Kemal’dir; Mustafa yok) olan adı, Türkçe ‘ordu ve kale’ anlamına gelen Kamâl olarak değiştirilmiştir. Atatürk ölene kadar resmi adı; Kamâl’dir. Bu, o günkü Türkçülük politikasının geldiği düzeyin anlaşılması açısından önemlidir. CHP’nin mayıs 1935 kongresinde CHP lideri Kamâl Atatürk’ün görüşleri ve politikalarıyla ilgili yapılan tanımlama da Kamâlizm’dir. Aslında bugün, Tunçeli’ne Tunceli denilmesi gibi, Kemal Atatürk ve Kemalizm denilerek de benzer yanlış sürdürülüyor.

[108] Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyet’inde Ayaklanmalar, Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı Yay., 1972, s.415.

[109] Nevzat Onaran, “Dersim Tunç El’iyle Vuruldu 1”, Evrensel, 28 Ocak 2010, s.2.

[110] “Nazilerin Dersim Katliamı Raporu: Boy ve Yaşa Göre 5 Bin Kişi Öldürüldü”, 11 Şubat 2020… https://www.aryen-haber1.xyz/nazilerin-dersim-katliami-raporu-boy-ve-yasa-gore-5-bin-kisi-olduruldu/

[111] Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, DAM Yay., 2014.

[112] İ. Sabri Çağlayangil, Anılarım, Yılmaz Yay., 1990.

[113] Dersim Gazetesi, 2014.

[114] Hüsnü Gürbey-Mahsuni Gül, “Zehirli Gazlar Nazi Almanyası’ndan Alınmış!”, Dersim Gazetesi 15 Mayıs 2019… https://dersimgazetesi.org/zehirli-gazlar-almanyadan-bombardiman-ucaklari-amerikadan-alinmis

[115] Önder Yılmaz, “Dersim Sırları Meclis’te”, Milliyet, 12 Mart 2012, s.13.

[116] “Dersim Olayları: ‘649 Kişinin Ölüm Tutanağı Bulundu’…”, Cumhuriyet, 12 Mayıs 2012, s.9.

[117] “Dersim Arşivinde Kıyım Belgesi”, Cumhuriyet, 9 Mart 2012, s.8.

[118] “Aileniz Dersim’de İmha Edilmiştir”, Taraf, 12 Mart 2011, s.13.

[119] Tarık Işık, “Genelkurmay’dan Meclis’e 10 Bin 650 Dersim Belgesi”, Radikal, 23 Nisan 2012, s.15.

[120] Pervin Metin, “Dersim 1938 Gerçeği”, Sabah, 19 Kasım 2009, s.18.

[121] Yalçın Doğan, “Dersim: Tarih Mutlaka Hesap Soruyor”, Hürriyet, 29 Kasım 2011, s.15.

[122] Resmi tarih, Dersim halkını inim inim inleten Tunceli Kanunu’nun 1947’de yürürlükten kaldırıldığını ve “normal idare sistemine” geçildiğini yazıyor. TBMM Dilekçe Komisyonu’nun gün ışığına çıkarttığı belge ise bu iddiayı sarstı. Belgeye göre, Hıdır Danik isimli vatandaş, 1949 yılında Meclis’e başvurarak Bucak Müdürü Safi Çelik’i yürürlükten kaldırılan Tunceli Kanunu’nu uyguladığı için şikâyet etmiş. İçişleri Bakanlığı, Hıdır Danik’in iddiasını doğrulamış. Yani belgeye göre, 1935 tarihli Tunceli Kanunu yerel idareciler tarafından 1949’da bile uygulanmaya devam etmiş. (Tarık Işık, “Tunceli Kanunu 1947’de Kalkmadı”, Radikal, 12 Nisan 2012, s.14.)

[123] Türkiye’nin Birleşmiş Milletler’e 2004 yılında sunduğu raporlara göre Dersim’de 10 bin 557 adet kara mayını/anti-personel mayını bulunuyor. Yani Türkiye’de sınır illeri hariç en fazla mayının bulunduğu il Dersim’dir. Yani “mayın tarlası bir coğrafya”dır aynı zamanda Dersim. (Barış Yıldırım, “Mayın Tarlası Dersim”, Evrensel Pazar, 12 Mayıs 2013, s.15.)

Tunceli’de işlenen faili meçhul cinayetleri Dersim olayına benzeten Hüseyin Aygün haksız mı? CHP Tunceli milletvekili Hüseyin Aygün, 1994’te Tunceli’de işlenen faili meçhul cinayetleri, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan Dersim olayına benzetti. “1994’teki mantık neyse 1935’teki mantık da odur.” Haksız mı? (Eyüp Can, “Haksız mı Hüseyin Aygün?”, Radikal, 15 Aralık 2011, s.6.)

[124] Kemal Burkay, “Tarihimizdeki Acılı Sayfa: Dersim”, Radikal, 1 Aralık 2011, s.20-21.

[125] Oral Çalışlar, “Dersim, Katliam mı, İsyan mı?”, Radikal, 20 Aralık 2011, s.16.

[126] Fikret Güneş, “Dersim’in Kara Günü 4 Mayıs”, Günlük, 5 Mayıs 2010, s.11.

[127] Abdullah Kılıç-Ayça Örer, “Dersim’de Gaz Kullanıldı”, Radikal, 21 Kasım 2011, s.9.

[128] İhsan Sabri Çağlayangil, 1986’da Kemal Kılıçdaroğlu’na verdiği röportaj, NTV Tarih Dergisi, Sayı 11, Aralık 2009.

[129] NTV Tarih Dergisi, No:11, Aralık 2009.

[130] Nokta Dergisi, 28 Haziran 1987.

[131] Barkın Şık, “Ayaklanmayı Karakol Tetikledi”, Cumhuriyet, 28 Şubat 2011, s.5.

[132] Ayça Örer-Abdullah Kılıç, “Dersim’de Gaz Kullanıldı”, Radikal, 21 Kasım 2011, s.10-11.

[133] Kadir Merkit, “Dersimliler Özel Kimlikle İzlenmiş”, Akşam, 19 Temmuz 2012, s.11.

[134] Helin Alp, “Özür Bekliyor”, Akşam, 19 Temmuz 2012, s.11.

[135] Ömer Şahin, “Medyaya Dersim Andıcı”, Radikal, 10 Şubat 2012, s.16-17.

[136] Erzincan’ın dört bir yanında dumanlar yükseliyordu. Kadın ve çocukların feryatları yürekleri parçalıyordu. Ermeniler Erzincan’a girmiş, hükümet konağını ele geçirmişti. İsmet İnönü, Elazığ-Kovancılar’a yakın bir köyde bizzat Aksakallı’yla (Seyid Rıza –b.n.) görüşerek yardım dilemişti. Aksakallı Dersim aşiret çocuklarıyla Erzincan’a yürümüş, sekiz gün savaşarak Erzincan’ı kurtarmıştı. Hükümet konağına girdiklerinde bir kahraman gibi karşılanmışlardı. Vali makamına bizzat kendisi oturmuştu. Daha sonraki Erzincan’ı kurtarma törenlerinde Aksakallı hep Erzincan’ın kurtarıcısı diye takdim edilmişti.

Kazım Karabekir, vatana üstün hizmetlerinden dolayı, devlet adına kutlamak, takdir ve şükranlarını sunmak üzere Aksakallı’yı ziyaret etmişti. Karabekir, bizzat kendi elleriyle Aksakallı’ya üniforma giydirdikten sonra general rütbesini takmış, “Sen bundan sonra artık Dersim generalisin. Sana Halife Sultan Aziz Hazretleri’nin selamlarını getirdim!” demişti. (Fikret Güneş, “Dersim Generali”, Gündem, 17 Kasım 2011, s.10.)

[137] Genelkurmay Başkanlığı, Dersim olaylarını araştırmak üzere TBMM Dilekçe Komisyonu bünyesinde oluşturulan Dersim Alt Komisyonu’nun 10 bin 650 belgeden birisinde 4. Umumi Müfettişi H. Abdullah Alpdoğan’ın 30 Aralık 1937’de dönemin İçişleri Bakanlığı’na Devlet aleyhine yapılan olumsuz propagandalara ilişkin yazısında, Seyit Rıza’nın sünnetsiz oluşuna ilişkin şu ifadeler kullanılıyor: “Erzincan, Nazimiye, Mazkirt ve Hozat membalarından alınan haberlerde; muhalefet suçundan mahkûm olup batı vilayetleri hapishanelerine gönderilen mahkûmların götürüldükleri yerlerde idam edilecekleri, sünnetsiz erkek çocukların Ermeni ad verilerek Hıristiyan memleketlere sürülecekleri, evli olmayan Tuncelili kızların Türk gençlerle ve Türk kızlarının da Tuncelili erkek gençlerle evlendirilecekleri ve bunun için henüz evlenme çağına girmemiş olanların kendi aralarında çabuk evlendirilmeleri, gelecek sene ilk baharında Tunceli halkının başka yerlere nakil edileceği bildirilmektedir. İdam edilen Seyit Rıza’nın sünnetsiz oluşunun halka nahoş görünmesi, menfaat düşkünlerine ilham ve propagandaya vesile olmuştur.” (Önder Yılmaz, “Askerin Dersim Sırları Meclis’te”, Milliyet, 23 Nisan 2012, s.16.)

[138] Ahmet Kahraman, Kürt İsyanları-Tedip ve Tenkil, Evrensel Basım Yay., 2003.

[139] ‘Dersim Generali Seyit Rıza’ imzasıyla muhtemelen Baytar Nuri Dersimi tarafından Milletler Cemiyeti’ne yazılan mektup, devletin bölgede yürüttüğü katliamlara dair bir imdat çığlığıdır… (Ayşe Hür, “Seyit Rıza’nın TBMM’ye ve MC’ye Mektupları”, Radikal, 17 Kasım 2013, s.22-23.)

[140] Cevdet Konak, Radikal İki, 27 Kasım 2011.

[141] Yusuf Baran Beyi, “Dersim Soykırım Yıldönümünde…”, Gündem, 4 Mayıs 2015, s.14.

[142] Ömer Şahin, “Devlet Eşkıya’ ile Pazarlık Yapmış”, Radikal, 9 Şubat 2012, s.10-11.

[143] Güneş Gazetesi, 19 Ağustos 1989.

[144] Hasan Saltık Arşivi’nde bulanan MAH’ın o tarihe ilişkin detaylı raporunda kayda geçen ifadelere göre, cesetler 17 Kasım gününe kadar darağaçlarında asılı bırakıldı. Ve nihayet iki gün sonrasında, şehir ahalîsi uykudayken dardan indirilen cesetler traktöre yüklenip Keban yolunca uzaklaştırıldı. O yönde bir yerlerde cesetlerin üzerlerine gazyağı dökülüp yakıldı, kırıntılar ve küller toprakla gizlendi. (Emirali Yağan, “15 Kasım 1937 Seher Kuşlarının Ötmediği Seher Vakti”, Yeni Yaşam, 16 Kasım 2019, s.4.)

[145] Katliam sırasında bölgede görev yapan Dersim tanığı 103 yaşındaki Mehmet Ali Doğaner emekli polis, “Atatürk Elazığ’a gelerek ‘Seyit Rıza’nın yargılaması bitmedi mi’ diye sordu. Bir gün içinde yargılama bitirilip idam edildi,” dedi. Seyit Rıza 14 Kasım’ı 15 Kasım’a bağlayan gece idam edildi. Resmi bilgilere göre, Atatürk 13 Kasım 1937’de Sivas, 14 Kasım’da Malatya’daydı. 15 Kasım akşamı saat 18.00’de Diyarbakır’da karşılandı. 16 Kasım akşamı Elazığ’a doğru yola çıktı. Yandaki fotoğraf 17 Kasım tarihli. Atatürk 18 Kasım’da Elazığ’dan ayrılır. Atatürk ‘ün 14 Kasım’da Malatya’dan ayrıldıktan sonra, 15 Kasım akşamı Diyarbakır’a varana kadarki sürede Elazığ’a uğradığı öne sürülür. Mehmet Topal’ın ‘Atatürk Elazığ’da adlı kitabında, Atatürk’ün 14 Kasım’da Elazığ’ın Yolaçtı kasabasına geldiği yazılır. Dönemin yerel gazetesi ‘Uluova’da şöyle yazar: “14 Kasım günü Yolaçtı’ya gelen ve büyük törenle karşılanan Atatürk…” İhsan Sabri Çağlayangil, anılarında, Seyit Rıza’yı mahkeme salonundan idam yerine otomobille götürdüklerini anlatır. Oysa ki aradaki mesafe 10 adım bile değildir ve Seyit Rıza ilk idam edilecek kişiyken, en sona bırakılır. Arada geçen 1 saatlik sürede, Atatürk’ün Seyit Rıza’yla görüştüğü öne sürülür. (Tarık Işık, “İdam Öncesi Atatürk de Elazığ’daydı”, Radikal, 17 Mayıs 2012, s.12-13.)

[146] Ayşe Hür, “Seyit Rıza İdamdan Önce Atatürk’le Görüştü mü?”, Radikal, 18 Kasım 2012, s.30-31.

[147] Deniz Kavukçuoğlu, “Özür, Tamam da Kim Dileyecek? (2)”, Cumhuriyet, 26 Kasım 2014, s.14.

[148] Kazım Karabekir anılarında (Kazım Karabekir, Birinci Cihan Harbinin Nasıl İdare Ettik, 3. Cilt, Emre Yay., 1994.) hem Erzincan’ın, hem de Erzurum’un Ermeniler’den geri alınmasına garbi ve şarki Dersim milislerinin/ müfrezelerinin de katıldığını yazar.

[149] Umut Hozatlı, “Dersim Yazı Dizisi”, Özgür Gündem Gazetesi, 17-21 Kasım 2004.

[150] Tan, 15 Eylül 1937; Cumhuriyet Gazetesi, 16 Eylül 1937.

[151] Faik Bulut, Belgelerle Dersim Raporları, İkinci Baskı, Yön Yay., 1992, s.264.

[152] Seyid Rıza’nın torununun adının Nare olduğunu Rayber Kop’un gelini olduğu, Türkçe bilmediği için çevirmenliğini Rayber’in yaptığı ve çevirilenlerin ne derece anlatılanları yansıttığı konusunda şüpheleri de belirttiler.

[153] Suat Akgül, bu duruşmanın 7 Kasım 1937 günü yapıldığını yazmakta ise de, Ayın Tarihi Dergisi 148. sayısının 3. sayfasında “Mahkeme, müdafaa için 6 İkinciteşrin’e kalmıştır” denmektedir.

[154] Kamil Ateşoğulları, “Dersim İsyanından 72 Yıl Sonra”, Birgün, 16 Kasım 2009, s.6.

[155] Umut Hozatlı, “Dersim Yazı Dizisi”, Özgür Gündem Gazetesi, 17-21 Kasım 2004.

[156] Kamil Ateşoğulları, “Beni Oğlumdan Önce Asın”, Birgün, 17 Kasım 2009, s.6.

[157] 1937-1938 yıllarında Türkiye’de ve dünyada neler oluyordu? Avrupa’da faşist eğilimler, eğilim olmaktan çıkıp tayin edici bir pozisyon almaya başlıyordu da, Türkiye’de neler oluyordu? Dersim İsyanı? Resmi tarih, Dersim İsyanı diyordu; devlete karşı silahlanan, silahlarından vazgeçmek istemeyen, ağalık yapılanmasıyla yöre halkını ezen ve devlete karşı kışkırtan isyankâr aşiretleri bastırmak için verilen bir mücadele ‘imiş’ Dersim Harekâtı.

Oysa Dersim’in Kayıp Kızları kitabındaki tanıkların bıkmadan usanmadan söylediği, bunun tam tersi: İsyan yok, saldırı ve kırım var diyor insanlar. Bombalayanların, süngüleyenlerin değil, üzerlerine bomba yağanların, cesetlerin altından süngü yaralarıyla kurtulanların yazdığı tarih şunu söylüyor: “38’de hep kaç göç… Yani sıkıntı içinde, evlerimizi yaktılar, yıktılar… Neye isyan edeyim, neyim var ki isyan edecek. İşte kaçıyorsun, kaçan adam ne isyan eder. Kaçan adamın silahı yok, bıçak yok… Güçsüz adam isyan eder mi? Jandarmalar geldiler katlettiler, katil oldular…” Bu ifadeler, katliam sırasında 5 – 6 yaşlarında olan Mehmet Atlı’ya ait.

Hasan Genç, kırımdan söz ederken ‘nesli kesik’ ifadesini kullanıyor birkaç yerde mesela: “Şimdi bunlara soykırım desek, yeri var yani. (…) Ve bunların Laç Mağarası’nda kökü gidiyor ve diğer amcalarım da var. (…) Üç tane amcamın nesli kesik… Birisinin adı Hüseyin, o amcamın çocuğu var. Mehmet amcamın çocukları yok, onun nesli kesik. Ahmet amcamın var… Hasan amcamın kesik… Zaten Mehmet amcamınki gitti. (…) Anlayacağın bu. Yani o zaman bizim evde aşağı yukarı 60 – 65 nüfus varmış, kurtulan topu topu 10 kişi. Ha, şimdi buna soykırım adını koymazsan… ne diyecem ben buna?” Kayıp Bese Genç’in amcaoğlu olan Hasan Genç, Bese’nin izinde yıllarını verdikten sonra devletin kayıtlarını yorumluyor: “Şimdi bana kalkıp 1937’de filanca yerde öldü diyor ama Laç Mağarası’nın nerede olduğunu biliyor mu acaba devlet? Orda kaç kişinin öldüğünü biliyor mu? Maalesef… Orada 500-600 kişi öldü. Belki daha da fazlaydı…”

Laç Mağarası’nın nerede olduğunu bilmeyen devlet, Dersim’i bütünüyle unutturmak istedi. “Ben nereli olduğumu bilmiyordum zaten. Dersim neresi, hiç bilmiyordum. Zaten öyle olsaydı, belki daha evvel bulurdum sülalemi.” Kayıp Dersim kızlarından Ayşe Kaya’nın şu iki üç cümlesi, ‘Dersim neresidir, bilmediğimiz’ gerçeğini hatırlatıyor. Dersim neresidir, unutalım istedi devlet. Dersim sürgünleri, Dersim kayıpları konuşmadı, anlatmadı, hatta çoğu kez korktu, sakladı. Kimi yüzleşti, kimi yüzleştiyse de hiçbir şeyi değiştiremedi hayatında çünkü kanı ‘temizlenmişti’, Türkleştirilmiş, Sünnîleştirilmişti. “Konuşursak sıkıştırıyorlardı. ‘Konuşmayın’ deyince konuşamıyorduk. (…) ‘Unutana kadar konuşamazsınız’ dediler. Baskıyla konuşamazdık.” (Nezahat Gündoğan-Kazım Gündoğan, Dersim’in Kayıp Kızları-Tertele Çenequ, İletişim Yay., 2012.)

[158] Oral Çalışlar, “Dersim Bizim Evde Acıyla Anılırdı”, Radikal, 2 Aralık 2011, s.10.

[159] Müjgan Halis, “Dersim Katliamı’nda Askerlik Yapmış Olanlar Anlatıyor…”, Taraf, 2 Aralık 2013, s.13.

[160] yagk, s.13.

[161] yagk, s.13.

[162] Baskın Oran, “Dersim’de Hafıza ve Bugün: 5 İstek”, Radikal, 19 Kasım 2010, s.28-29.

[163] Remzi Budancir, “Dersim Katliamının Canlı Tanıkları”, Taraf, 26 Kasım 2011, s.10.

[164] yagk, s.10.

[165] yagk, s.10.

[166] Anlatan: Fatosa Khekıli, Cemal Taş, Dağların Kayıp Anahtarı – Dersim 1938 Anlatıları, İletişim Yay., 2010.

[167] Anlatan: Fêcira Çêna Delali, Cemal Taş, Dağların Kayıp Anahtarı – Dersim 1938 Anlatıları, İletişim Yay., 2010.

[168] Anlatan: Cêmila Çena Şıxheseni, Cemal Taş, Dağların Kayıp Anahtarı – Dersim 1938 Anlatıları, İletişim Yay., 2010.

[169] “Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin Yayınlanmamış Mahrem Bir Risâlesinden”… Kaynak: “[email protected]”, 28 Kasım 2011.

[170] Işıl Özgentürk, “Munzur’un Sırları (1)”, Cumhuriyet, 26 Nisan 2015, s.26.

[171] “Dersim Katliamı Tanığı Emoş Bakıray Katliamla Yüzleşilmesini İstiyor”, Evrensel, 16 Kasım 2018, s.8.

[172] Semra Turan, “Emoş Bakıray: Devlet Katliamla Yüzleşmeli”, Yeni Yaşam, 16 Kasım 2018, s.6.

[173] Hüseyin Kalkan, “Bombaladılar, Yaktılar, Sürgün Ettiler”, Yeni Yaşam, 24 Temmuz 2020, s.9.

[174] Hazırlayan: Murat Kahraman, Gökyüzünü Kaybeden Kartallar – Dersimli Gregoryan Ailesinin Anıları, İletişim Yay., 2015.

[175] Ersin Özgül, “55 Kişinin Üzerine Gaz Dökerek Yaktılar, Yanan Bendim”, 6 Mayıs 2020… http://www.rupelanu.org/55-kisinin-uzerine-gaz-dokerek-yaktilar-yanan-bendim-9779h.htm

[176] Şerif Karataş, “Bıreme Şıma Bene Qırkene”, Evrensel, 16 Kasım 2012, s.7.

[177] Pınar Ural, “38’den Beri Anılarıyla Direniyor”, Gündem, 23 Kasım 2012, s.6.

[178] Şerif Karataş, “Annemin Koynunda Saklanıp Askerlerden Kaçıyorduk”, Evrensel, 6 Mayıs 2012, s.13.

[179] Şerif Karataş, “Annemin Koynunda Saklanıp Askerlerden Kaçıyorduk”, Evrensel, 6 Mayıs 2012, s.13.

[180] Oral Çalışlar, “Dersimli İşadamı: Diri Diri Yaktılar”, Radikal, 3 Aralık 2011, s.18.

[181] Mahmut Övür, “Dersim’de Bir Nazi Kampı”, Sabah, 10 Mayıs 2012, s.16.

[182] “Bitmemiş Bir Katliamın Hikâyeleri…”, Gündem, 5 Mayıs 2015, s.16.

[183] yagk, s.16.

[184] yagk, s.16.

[185] “yagk, s.16.

[186] İsmail Saymaz, “Bu da Dersim’in 69 Yıllık Yağma Belgesi…”, Radikal, 30 Ağustos 2010, s.10.

[187] Baskın Oran, “Dersim’de Hafıza ve Bugün: 5 İstek”, Radikal, 19 Kasım 2010, s.28-29.

[188] İsmail Saymaz, “Munzur’a Anıtmezar Dikilsin”, Radikal, 26 Kasım 2011, s.18-19.

[189] Mustafa Gökkılıç, “Dede Ölüme Baba Sürgüne Gitti”, Radikal, 25 Kasım 2011, s.12.

[190] Burcu Karakaş, “Bizi Niye Kırdılar?”, Milliyet, 27 Kasım 2011.

[191] Remzi Budancir, “Katliamı Yaşayan Tanıklar Anlatıyor-2: Önce Pîrleri Vurdular”, Taraf, 25 Kasım 2011, s.10.

[192] Remzi Budancir, “Katliamı Yaşayan Tanıklar Anlatıyor-1”, Taraf, 24 Kasım 2011, s.10.

[193] yagk, s.10.

[194] Dersim 1938 – Hacı Hıdır Ataç’ın Defteri, Hazırlayan: Hüseyin Aygün, Dipnot Yayınevi., 2012

[195] Ayşe Yıldırım, “Dersim Üzerine Bir “İnat Hikâyesi”…”, Cumhuriyet Pazar, No:1341, 4 Aralık 2011, s.4.

[196] Eyüp Can, “Kara Kutudan Çıkan Dramlar”, Radikal, 7 Aralık 2011, s.5.

[197] Nazan Özcan, “Güzel, Sağlıklı Bir Kız Gönderin”, Radikal İki, 4 Nisan 2010, s.3

[198] Meclis Dilekçe Komisyonu bünyesinde kurulan Dersim Alt Komisyonu, 1939-1954 arasında Doğu Anadolu’da öğretmen olarak görev yapan Sıdıka Avar’ın ölümünden önce Milli Eğitim Bakanlığı’na teslim ettiği defterlerin peşine düştü. Meclis’in amacı Dersim bölgesinde ‘okutmak için’ kız çocuklarını ailelerinden alan Avar’ın defterlerinden ‘kayıp kızların’ izini bulmak.

1901’de İstanbul’da doğan Sıdıka Avar, 1922’de Çapa Kız Öğretmen Okulu’ndan mezun oldu. Bir süre İzmir’de Musevi Mektebi’nde ve Amerikan Kız Koleji’nde Türkçe öğretmeni olarak görev yaptı. Ankara’da, Bolu’da görev yaptıktan sonra 1939’da Elazığ Kız Enstitüsü’ne, 1942’de, yeni kurulan Tokat Kız Enstitüsü’ne atandı. Hükümetin ‘Dersim bölgesini ortaçağ karanlığından kurtarma’ projesi kapsamında çalıştığı okulların öğrenci aldığı Elazığ, Tunceli ve Bingöl’ün ilçe ve köylerinden bazen hayvan sırtında, bazen kamyonla çok sayıda kız öğrenci topladı.

Sıdıka Avar, köylerden topladığı kız çocuklarıyla ilgili çok sayıda kayıt tuttu, fotoğraf çekti. Elazığ’da bazı amirlerle anlaşmazlıkları yüzünden 1959’da kendi isteği üzerine İstanbul Sultan Selim Kız Enstitüsü’ne edebiyat öğretmeni olarak atandı. 16 Haziran 1979’da hayatını kaybetti. Emekliliğinde anılarını yazan Sıdıka Avar’ın elindeki diğer belgeleri ise Milli Eğitim Bakanlığı’na teslim ettiği biliniyor. Meclis alt komisyonu, şimdi Sıdıka Avar’ın defterlerine ulaşarak ailelerinden kopartılan kızlardan hayatta kalanları tespit edip aileleriyle buluşturmak istiyor.

Sıdıka Avar, hatıralarında Elazığ-Dersim-Bingöl bölgesinden kız çocuklarını nasıl topladığını ayrıntılı olarak anlatıyor. Avar, anılarında bir meslektaşından aldığı mektubu da kaydetmiş. Mektupta Avar’a şunlar yazılmış:

“Sizlerin, Tunceli gibi sarp kayalıkların dil bilmez çocuklarını nasıl köy köy gezerek topladığınızı, getirip bir öz evlat gibi kendi elinizle saçlarını kesip temizlediğinizi, onlara karşı bir ana sevgisi ve muhabbeti ile davrandığınızı, dil öğreterek onları medeni bir insan seviyesine yükseltmek için çalıştığınızı ve bu hususta aklın alamayacağı şekilde muvaffak olduğunuzu, o bahtsız yavrulardan bahtlı analar yetiştirdiğinizi yakinen biliyoruz. Bir insan hayatı için bu hâl, şereflerin, azizliğin, kutsiyetin en büyüğüdür, biz buna bütün kalbimizle inanıyoruz.” (Tarık Işık, “Dersim’in Kızları Onun Defterlerinde”, Radikal, 15 Haziran 2012, s.10-11.)

[199] Mahmut Lıcalı, “İşte Dersim’in Kayıp Kızlarının Belgesi”, Cumhuriyet, 15 Haziran 2012, s.14.

[200] Anıl Ataş, “Geriye İki Tutam Saç Kaldı”, Birgün, 27 Haziran 2019, s.11.

[201] Serkan Ocak, “Kürtçe Konuşursan Öldürürüm”, Radikal, 16 Aralık 2011, s.14-15.

[202] Önder Yılmaz, “Meclis Dersim’in Kızlarını ABD’de Arıyor”, Milliyet, 15 Temmuz 2013, s.16.

[203] Kazım Gündoğan-Nezahat Gündoğan, “Dersim’in Kayıp Ermeni Kızı”, Radikal, 15 Mayıs 2012, s.6-7.

[204] Kazım Gündoğan-Nezahat Gündoğan, “Dersim’in Kayıp Ermeni Kızı”, Radikal, 15 Haziran 2012, s.10-11.

[205] Zeynep Kuray, “Dersim… Dersim…”, Birgün, 11 Aralık 2011.

[206] “4-5 Yaşlarında, Bir Albayın Yanına Verildim”, Cumhuriyet, 15 Haziran 2012, s.14.

[207] yagk, s.14.

[208] yagk, s.14.

[209] Serkan Ocak, “Dersim’in Kayıp Kızları Ortaya Çıkıyor”, Radikal, 17 Aralık 2011, s.10-11.

[210] yagk, s.10-11.

[211] Serkan Ocak, “Kürtçe Konuşursan Öldürürüm”, Radikal, 16 Aralık 2011, s.14-15.

[212] Serkan Ocak, “İki Ablama Ne Yaptınız?”, Radikal, 15 Aralık 2011, s.16-17.

[213] “Dersim’in Kayıp Kızları Açıklansın”, Cumhuriyet, 4 Mayıs 2012, s.4.

[214] Cumhuriyet döneminde, Dersim’de devlete karşı ayaklanan, kendi içlerinde işbirliği yapan aşiretlerin tümü sürgün ediliyor. Sürgünde Trakya ilk adres oluyor. Kureyşanlı Aşireti, Tekirdağ’ın Saray kazasına gönderiliyor. Trakya’ya sürgüne gönderilen 347 aileden 3 bin 470 kişinin ulaşım masrafları devletin kasasından çıkıyor. Botanlı Aşireti Edirne (Uzunköprü), Koç Uşağı Aşireti ve Hozat Reisleri Balıkesir (Balya), Şadilli Aşireti Balıkesir (Bandırma), İksor Aşiret Reisleri (Kırklareli), Balabanlı Aşiret Reisleri Çorlu’ya gönderiliyor.

[215] Ömer Şahin, “Bir Sürgün Belgesi de Köşk’ten”, Radikal, 11 Şubat 2012, s.16-17.

[216] Önder Yılmaz, “İşte Dersim Sürgün Listesi”, Milliyet, 30 Nisan 2012, s.13.

[217] “Bitmemiş Bir Katliamın Hikâyeleri…”, Gündem, 5 Mayıs 2015, s.16.

[218] Hazırlayan: Murat Kahraman, Gökyüzünü Kaybeden Kartallar – Dersimli Gregoryan Ailesinin Anıları, İletişim Yay., 2015.

[219] Atilla Keskin, “Yaşar Kaya: ‘Ma Diya, Sıma Mevine’ (Biz Yaşadık Siz Yaşamayın)”, Birgün, 16 Kasım 2012, s.10.

[220] Perihan Ergun, “Dersim Sıçrama Tahtası Edildi”, Cumhuriyet, 1 Aralık 2011, s.13.

[221] Amberin Zaman, “Dersim ve Tutarlılık”, Haber Türk, 29 Kasım 2011, s.22.

[222] Nurettin Karsu aktaran: Taha Akyol, “Dersim Mektubu”, Hürriyet, 6 Aralık 2014, s.20.

[223] Alevîler Dersim kırımında Atatürk’ü ne sorumlu görmek isterler ne de işitmek. Bunun en önemli nedenlerinden biri de vakti zamanında dedelikleri kendinden menkul bazı Alevî zatların “Hz. Ali’nin, Atatürk olarak zuhur ettiği” efsanesinin Alevîler arasında yaymış olmasındandır. Buna inanan Alevîler Atatürk’e dair kötü bir şey ne yakıştırırlar ne de düşünürler…

[224] Ali Balkız, “Alevîler Yeni Solun Peşinde”, Milliyet, 30 Kasım 2009, s.12.

[225] Fatih Altaylı, “Dersim’de İnönü Kadar Bayar da Vardı”, Haber Türk, 24 Kasım 2011, s.17.

[226] Baskın Oran, “Dersim’de 38 Bir Ölçü Birimi Sanki”, Radikal, 20 Kasım 2010, s.40-41.

[227] Milli Savunma Bakanlığı’ndan Dersim haritaları, Başbakanlık’tan ise 12 adet Tunceli iskân defteri geldi. Genelkurmay’ın yazışmalarında katliam için “Dersim harekâtı” denirken, bazı yerlerde ise “kıyam” yazıldığı dikkat çekti. Belgeler arasında Atatürk ile dönemin Başbakanı İsmet İnönü arasındaki karşılıklı tebrik mesajları bulunuyor. İnönü, Atatürk’e hitaben, “Seyit Rıza’nın teslim olması Cumhuriyet ıslahatının yeni bir safhasıdır. İltifatınız bizim için çok kıymetli bir teşviktir” derken, Atatürk İnönü’ye, “Teslim olması Cumhuriyet hükümetinin Dersim’deki yüksek şuurlu hareketinin neticesini gösteren bir müşahhas delildir. Ondan dolayı kendilerini tebrik ederim,” cevabını veriyor. (Hüseyin Özkaya, “Yüksek Şuurlu Katliam”, Taraf, 24 Nisan 2012, s.12.)

[228] Serpil Çevikcan, “… ‘Dedem O Zaman Pembe Köşk’teydi”, Milliyet, 25 Kasım 2011, s.18.

[229] “25 Kasım 1925 tarihinde Elazığ’da idam edilen Hasan Hayri Bey’in son sözlerini hatırlatmak isterim: ‘Ey Kürt Halkı! Bizden de ibret alın ve bilin ki, dünyadaki en güvensiz söz, Kemalistlerin verdiği şeref sözüdür’…” (Cevdet Konak, “Kemalizmin Şeref Sözü!”, Radikal İki, 27 Kasım 2011, s.1-12.)

[230] Orhan Kemal Cengiz, “Alevî Direniş Sanatları”, Radikal, 9 Aralık 2011, s.14.

[231] Albay İsmail Hakkı Tekçe, Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında kritik görevlerde bulunmuş bir isim. Ayaklanmaları bastırmakta ünlenmiş Topal Osman, Atatürk’ü koruyan Muhafız Alayı’nın ilk komutanıydı. Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’i asarak öldürünce Atatürk’ün emriyle Tekçe tarafından öldürüldü.

[232] Naşit Uluğ, Tunceli Medeniyete Açılıyor, Kaynak Yay., 2007.

[233] Abdullah Kılıç-Ayça Örer, “Köşk’ün Muhafız Alayı da Gönderilmiş”, Radikal, 22 Kasım 2011, s.14-15.

[234] Abdullah Kılıç-Ayça Örer, “Devletin Zirvesi Dersim’de”, Radikal, 20 Kasım 2011, s.26-27.

[235] Hüsnü Gürbey-Mahsuni Gül, “Zehirli Gazlar Nazi Almanyası’ndan Alınmış!”, Dersim Gazetesi 15 Mayıs 2019… https://dersimgazetesi.org/zehirli-gazlar-almanyadan-bombardiman-ucaklari-amerikadan-alinmis

[236] Ayşe Hür, aktaran: Abdullah Kılıç-Ayça Örer, “Tarihçiler Dersim’i Nasıl Yorumluyor?”, Radikal, 24 Kasım 2011, s.20-21.

[237] Ezgi Başaran, “Hüsamettin Cindoruk: Dersim’den CHP Kadar DP de Sorumlu”, Radikal, 28 Kasım 2011, s.8-9.

[238] Sabiha Gökçen, Tan, 15 Haziran 1937

[239] Oral Çalışlar, “Sabiha Gökçen, Dersim’i Bombaladı mı?”, Radikal, 22 Aralık 2012, s.14.

[240] Sabiha Gökçen, Atatürkler Bir Ömür Anıları, Hazırlayan: Oktay Verel, 2. Basım Altın Kitaplar, 1996.

[241] Deniz Som, “Dersim”, Cumhuriyet, 19 Kasım 2009, s.15.

[242] Sabiha Gökçen, Atatürkler Bir Omur Anıları, Kaleme Alan: Oktay Verel, 2. Basım Altın Kitaplar, 1996, s.111-126.

[243] Barkın Şık, “İnönü’den ‘Güzel Tunceli’ Mesajı”, Cumhuriyet, 1 Mart 2011, s.7.

[244] Oktay Ekinci, “… ‘Munzur’u Boğanların ‘Dersim’ Sömürüsü…”, Cumhuriyet, 25 Kasım 2009, s.15.

[245] Bekir Coşkun, “Dersim’iz: Atatürk’ü Tekmelemek…”, Cumhuriyet, 22 Kasım 2011, s.2.

[246] Gündüz Vassaf, “Sabiha Gökçen Dersim’de”, Radikal, 27 Kasım 2011, s.17.

[247] Ayşe Hür, “Dersim’i Bombalayan Sabiha Gökçen mi, Hatun Sebilciyan mıydı?”, Radikal, 5 Mayıs 2013, s.28-29.

[248] Umberto Eco, Gülün Adı, çev: Şadan Karadeniz, Can Yay.,1999.

[249] Türkkaya Ataöv, “Dersim ve Belgeler”, Cumhuriyet Kitap, No:1161, 17 Mayıs 2012, s.20.

[250] Yalçın Doğan, “At Martini Tarih İnlesin”, Hürriyet, 23 Kasım 2011, s.26.

[251] Mehmed Niyazi, “Dersimiz Dersim”, Zaman, 23 Ağustos 2010, s.19.

[252] Hasan Cemal, Kürtler, Everest Yay., 2014, s.55.

[253] Deniz Kavukcuoglu, “Dersim: Kim, Kimden, Ne İçin Özür Dilemelidir? (2)”, Cumhuriyet, 28 Kasım 2011, s.12.

[254] Oral Çalışlar, “Sabiha Gökçen, Dersim’i Bombaladı mı?”, Radikal, 22 Aralık 2012, s.14.

[255] Zafer Toprak, Doğu Anadolu’da Toplumsal Mühendislik, Dersim-Sason (1934-1946), Tarih Vakfı Yurt Yay., 2010.

[256] Seyitler, Dersim Kızılbaşlığı ve özellikle devletin 1938 politikaları için bkz: Hüseyin Aygün, Dersim 1938, Resmiyet ve Hakikât, Dipnot Yay., 2010, s.69-83

[257] Seyit namından yararlanma planları bakımından ayrıntılı bilgi için bkz: Kazım Karabekir, Erzincan ve Erzurum’un Kurtuluşu Sarıkamış, Kars ve Ötesi, Erzurum Ticaret Odası Yay., 1990, s.91.

[258] Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın Dersim’i dolaştıktan sonra hazırladığı Dersim’i “ıslah planı”na göre: i) Dersim’in ıslahı acil ve zaruridir. Tehirinde devletçe zarar vardır. ii) Silahlar toplanmalı. iii) Aşiret ağaları ve aşiret ağası olabilecekleri Dersim’den uzaklaştırılmalı. iv) Dersim’de topraksız ve ağaların esiri köyler, mahallen veya naklen topraklandırılmalı. v) Bunların tatbiki askeri bir harekete mütevakkıftır (bağlıdır). Vi) Bu harekete 1932 senesinin ilk müsait mevsiminde başlanabilir. (Hülya Karabağlı, “Aşiret Ağaları Dersim’den Uzaklaştırılmalı”, Sabah, 20 Kasım 2009, s.18.)

[259] Kazım Karabekir, Kürt Meselesi, Yayına Hazırlayan Prof. Dr. Faruk Özergin, Emre Yay., 1995, 46-48.

[260] Barkın Şık, “Ayaklanmayı Karakol Tetikledi”, Cumhuriyet, 28 Şubat 2011, s.5.

[261] Rapordaki en dikkat çekici bölüm ise devletin bakış açısını ortaya koyması açısından Dersimliler’le ilgili tespitler: i) Konuştukları dil Zazacadır. ii) Dersim kalabalık ve çok silahlıdır. Dersim’de silah toplamak gün ve ay işi değildir. İki sene işidir. iii) Türk ve Türklüğü telkin etmek için iki mektep açılmalı. iv) Hükümete karşı tamamıyla anarşiktir. v) Dersim hükümeti cumhuriyet için bir çıbandır. vi) Dersimliler askerlik yapmazlar. vii) Zaza kadını, Türkmen ve Yörük kadınları gibi cinsi temasa pek düşkündür. viii) Türkmen kadını gibi evinin işlerini çevirir. ix) Yavuz Sultan Selim’in gazabı olmasaydı bugün güzel Türkiyemiz’de tek bir Sünnî’ye tesadüf etmek imkânı belki de mümkün olmayacaktı. x) Alevîliğin en kötü ve tefrika değer cephesi Türklük’le aralarındaki derin uçurumdur. Bu uçurum Kızılbalık itikadıdır. xi) Kızılbaş, Sünnî Müslümanı sevmez. Kin besler, onun ezelden düşmanıdır. xii) Kızılbaşları, yuvarlak kafası, geniş alnı basık yüzü ile gözlerinin daima akın yollarını, uzakları araştıran cevvaliyeti ile Türk neslinden ayrı bir nesle bağlamak güç bir iş olur. xiii) Dersim; Türk, Faris, Asur, Ermeni, Arap gibi milletlerin tortularını almış bir mıntıkadır. xiv) Ermenilik Dersim içinde şimale gittikçe kesafetini kaybetmiş ve ancak kasabalar ve onların yakınında barınıp taşamamış ve hiçbir zaman Dersim umum nüfusunun yüzde 20’sini aşamamıştır. Harbi umumiden sonra izlerini bırakarak ölmüştür. (Hülya Karabağlı, “Bu da Jandarmanın Dersim Andıcı”, Sabah, 19 Kasım 2009, s.18.)

[262] Yayım tarihi kesin olarak belli olmamakla birlikte torun Çalışlar’ın Sunuş yazısında belirttiğine göre, 1933 yılının son çeyreği ya da 1934’ün ilk aylarında yayımlandığı anlaşılıyor. Yazarı da yine belirsiz, ancak yüksek ihtimalle üst rütbeli bir komutan.

[263] Dersim Raporu, Hazırlayan: İzzettin Çalışlar, İletişim Yay., 2010, s.49.

[264] yage, s.50-51.

[265] yage, s.52.

[266] yage, s.57.

[267] Kıvanç Koçak, “Dersim Dört Dağ İçinde”, Radikal Kitap, Yıl:8, No:464, 5 Şubat 2010, s.20-21.

[268] Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları- Pülümür-Dersim İsyanları ve Harekâtları-Alınan Dersler, Cilt:2, Kaynak Yay., 2011.

[269] Evrim Karakaş, “Fransa Arşivlerinde Dersim Olayları”, Radikal İki, 28 Kasım 2010, s.8-9.

[270] Hüseyin Aygün, Dersim 1938 ve Zorunlu İskân-Telgraflar, Dilekçeler, Mektuplar, Fotoğraflar, Dipnot Yay., 2011.

[271] Komintern Belgelerinde Türkiye 3-Kürt Sorunu, Hazırlayan: Doğu Perinçek, Kaynak Yay., 1994.

[272] Mine G. Kırıkkanat, “Hangi Dersim’den Özür Dileniyor?”, Cumhuriyet, 27 Kasım 2011, s.17.

[273] 80 darbesinden, Kürt İllerinde “düşük yoğunluklu savaş” durumuna geçilmesinden sonra uzun süre isyandan dem vuran romanlar yazılmadı. İsyan zaten hayatın içindeydi ve bu içindelik hâli geçmişin yeniden keşfedilmesine, geçmişin o uçucu gerçek imgesinin yakalanmasına yol açtı. “Tehlike ânında birden parlayıveren anıyı” ele geçirmişti Kürt yazarlar. Dersim özrü ile hükümetin yapmak istediğinin aksine, 90’lardan sonra yazılan romanlarda yaygın eğilim Dersim isyanı ile bugün yaşananları birleştirmek. Bugünün isyanının meşruiyetini geçmişteki isyanlarda aramak. Tarihten, belki de edebiyattan ziyade politikanın, en çok da geçmişle hesaplaşma arzusunun öne çıktığı romanlardan söz edilebilir.

Bu romanların yazarlarının çoğunun Dersimli olduğunu da eklemek gerekiyor. Ali Arslan’ın ‘Serçe’ (1988), Munzur Çem’in ‘Gülümse Ey Dersim’ (3 cilt, 1990-2006), Haydar Işık’ın ‘Dersimli Memik Ağa’ (1990), ‘Dersim Tertelesi’ (1996) ve ‘Son Sığınma’ (2006), Hüseyin Karataş’ın ‘Bir İsyanın Türküsü’ (1991), Muzaffer Oruçoğlu’nun ‘Dersim’ (1997), Metin Aktaş’ın ‘Sürgün’ (2002) ve ‘Son Derviş’ (2009), Cafer Demir’in ‘Çıban’ (2004), ‘Sürgün’ (2007) ve ‘Umudu ve Tutkusuyla Kopo’ (2010), Sevim Anagür’ün ‘Dört Dağ İçinde’ (2007), Sema Kaygusuz’un ‘Yüzünde Bir Yer’ (2009), Caner Canerik’in ‘Gülazâre Bitmeyen Yolculuk’ (2009), Haydar Karataş’ın ‘Perperık-a Söe/Gece Kelebeği’ (2010), Remzi Aydın’ın ‘Sahipsiz Çığlıklar’ (2010) ve ‘Toprak Dile Geldi’ (2011), Yılmaz Akbulut’un ‘Dersimin Dikeni’ (2011), Ali Bertal Yiğit’in ‘Çığlık’ (2011) romanlarında öncesi-sonrası, yaşlısı-çocuğu, kadını-erkeği ile Dersim’den, Dersim isyanından söz ediliyor… (A. Ömer Türkeş, “Dersim Dört Dağ İçinde”, Radikal Kitap, Yıl:10, No:560, 9 Aralık 2011, s.14-16.)

[274] “Bizim büyük dedelerimiz henüz Orta Asya’da yaşadıkları zamanlarda tunç yapmasını öğrenmişlerdi. Bugünkü medeniyetin bayraktarlığını yapan Avrupa kıtası daha taş devrini yaşamakta iken Orta Asya’da Türkler tunç devrine çoktan girmişler ve tunç medeniyetini de çok ileri götürmüşlerdi.”

Dersim katliamının uygulayıcılarından, katliamın komutanı olarak adı Elazığ’daki kışlaya da bir saygı ifadesi olarak verilen Abdullah Alpdoğan’a ait olan bu sözler, Dersim adının Tunçeli’ne çevrilmesinin gerekçesini anlatmak için uydurulmuş bir tarih tezinin temelidir. Milliyetçiliğin ve herkesin Türk olduğu iddiasının yarattığı bir öfori dönemiyle birlikte yürümüştür bu katliamcılık.

Alpdoğan’ın bugün bize anlamsız gelen ve Elazığ Halkevi’nin yayın organında yer alan bu yazısı şu şekilde sürüyor: “Lakin artık bütün dünyaca öğrenilmiş olan o büyük kuraklık Asya kıtasının ortasındaki büyük denizleri bile kurutunca medeni hayat çölde kalmamış ve büyük göç başlamıştır. İşte büyük göç ve akın günlerinde Asya dağlarını yol tutan Türkler, bu yolları takip ederek bugün Dersim Dağları dediğimiz Asya dağlarının devamı olan Toros Dağları’na ulaşıyorlar… Maden işletmesini çok iyi bilen adamlar, Dersim’de bakır ve kalay madenlerinin yan yana ve pek zengin hâlde bulunduğunu görüyorlar, burada da yerleşiyorlar… bakırla kalayı işleyip tunç yapmaya başlıyorlar… İşte… Dersim adı ile anılan bu güzel yerlere en uygun ve tarihin özünden süzülüp çıkarılan bu ad, yani TUNÇELİ adı verilmiştir.” (Altan Dergisi, No:15/1936.)

[275] Nurşen Gürboğa, “Erken Cumhuriyet Döneminde Devletin Dersim’le İmtihanı”, Toplumsal Tarih No:212, 2011, s.21.

[276] Saygı Öztürk, İsmet Paşa’nın Kürt Raporu, Doğan Kitap., 2012, s.51.

[277] Evrim Karakaş, “O Bir Kürt, Bir Öteki…”, Radikal İki, 6 Mayıs 2012, s.11.

[278] Kazım Gündoğan, “İdamının 80’inci Yılında Seyit Rıza’nın Ardından: Dersim Katliamı Neden Yapıldı?”, 16 Kasım 2017… https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2017/11/16/idaminin-80inci-yilinda-seyit-rizanin-ardindan-dersim-katliami-neden-yapildi/

[279] Hüseyin Kalkan, “Dersim Günlüğü: Ürperten Duygusuzluk”, Yeni Yaşam, 15 Aralık 2019, s.6.

[280] Serdar Korucu, “Tarihçi Dr. Zeynep Türkyılmaz: Dersim Hatıratı-Kötülüğün Vücut Bulmuş Hâli”… https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2020/01/15/dersim-hatirati-kotulugun-vucut-bulmus-hali/

[281] “Tarihçi Türkyılmaz 1938 Ait Bir Belge Paylaştı”, Yeni Yaşam, 1 Aralık 2019, s.6.

[282] Yılmaz Özdil, “Gereğini Yap Filan…”, Hürriyet, 18 Kasım 2009, s.3.

[283] Orhan Kemal Cengiz, “1915, Dersim, Yüzleşme…”, Radikal, 21 Kasım 2011, s.13.

[284] Koray Çalışkan, “Dersim’in Gururu ve Yeni CHP”, Radikal, 25 Kasım 2011, s.15.

[285] Hüseyin Yaşar Sezgin, “Dersim CHP: 1938 Dersim Türkiye Cumhuriyeti’nin Cinnetidir”, 15 Kasım 2017… http://gomanweb.org/index.php/tum-haberler/dersim-tunceli-haberleri/26680-dersim-chp-1938-dersim-tuerkiye-cumhuriyeti-nin-cinnetidir

[286] Ali Kenanoğlu, “Kuru Dersim Tartışmaları”, Evrensel, 21 Kasım 2014, s.4.

[287] “O da Atatürk ve İsmet İnönü’den Özür Diledi!”, Haber Türk, 27 Kasım 2011, s.20.

[288] “CHP’de ‘Dersim’ Bölünmesi”, Cumhuriyet, 14 Kasım 2014, s.5.

[289] CHP Tunceli Milletvekili Aygün, Dersim meselesinin 500 yıllık bir konu olduğunu belirterek, “Dersim, etnik kimliği ve dinî inançları bakımından farklı özellikler taşıyan, bu farklılık sebebiyle de 500 yıldır yok edilme siyasetiyle karşı karşıya kalan bir bölge,” diyerek ekledi:

“Cumhuriyet, esasen o politikada bir değişiklik meydana getirmiyor; önce merkezleşme yönünde kararlar alınıyor, bölgeyi merkezî yönetime bağlama yönünde bazı raporlar hazırlanıyor. Bu raporlar, 500 yıllık Dersim sorununu barış içinde çözmeye yönelik öneri getirmiyor. 1937-1938’de jenosite (soykırım) varan bir operasyonla Dersim meselesi tarihe havale edilmiş oluyor. Ama böyle de bitmiyor, bu sorun devam ediyor.”

Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘katliamdan haberdar olmamasının mümkün olmadığını da dile getiren Aygün, “Bu dönem boyunca izlenen bütün politikalarda Atatürk devletin başındadır. Fakat Alevîler, bütün bu dönemi Mustafa Kemal’den ayırmak için onun ‘büyük lider’ kimliğine de gölge düşmemesi için fotoğrafını alıp Hazreti Ali ile yan yana asmışlardır. Bu katliamdan haberdar olmadığına kendilerini inandırmışlardır,” yorumunda bulundu. (Habib Güler, “CHP’li Hüseyin Aygün: Dersim Katliamının Sorumlusu Devlet ve CHP’dir”, Zaman, 10 Kasım 2011, s.14.)

[290] Eyüp Can, “Daha Ne Desin?”, Radikal, 17 Kasım 2011, s.6.

[291] Kutlu Esendemir, “Dersim 1938 Komisyonu Kurulmalı, Acılar Dinlenmeli”, Haber Türk, 28 Kasım 2011, s.7.

[292] Bildiriye imza koyan 12 milletvekilinin içinde eski Genel Başkan Deniz Baykal’ın haricindeki dört Antalya milletvekilinin yer alması dikkat çekti. Bu durum, Baykal’ın bu hareketi desteklediği yorumlarına neden oldu. Bildiriye imza koyanlar şunlar: Haluk Koç (Samsun), Gürkut Acar, Yıldıray Sapan, Arif Bulut, Osman Kaptan (Antalya), İzzet Çetin, Dilek Akagün Yılmaz (Uşak), Ahmet Toptaş (Afyon), Metin Lütfü Baydar (Aydın), Nur Serter (İstanbul), İsa Gök (Mersin), Ayşe Nedrek Akkova (Balıkesir). (Rifat Başaran, “CHP İçinde Dersim İsyanı”, Radikal, 17 Kasım 2011, s.16-17.)

[293] “CHP Grup Toplantısında ‘Dersim’ Tartışması”, Cumhuriyet, 16 Kasım 2011, s.5.

[294] Eyüp Can, “Geçmişin Hayaleti”, Radikal, 19 Kasım 2011, s.6.

[295] “CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün ‘Dersim katliamının sorumlusu devlet ve CHP’dir’ sözleri gündeme oturdu… Hüseyin Aygün, Atatürk’ün olup bitenden habersiz olamayacağını savunuyor.

Olaylar Hüseyin Aygün’ün yansıttığı gibi midir? Abdullah Öcalan bile aynı fikirde değil. Bakınız emekli Albay Atilla Uğur’un ‘Abdullah Öcalan’ı nasıl sorguladım’ adlı kitabında, Öcalan neler söylüyor:

‘Seyit Rıza ve aşiretini, maraba köylüyü ayağa kaldıran ve maddi destekte bulunan Fransızlardı. Neden, çünkü o tarihte Hatay problemi var, Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak istiyorlar ve Dersim aşiretlerini başına bela ediyorlar. Seyit Rıza ve yandaşı aşiretlerinin derebeyliği Cumhuriyet ile sıkıntıya girmişti. Bundan dolayı çok rahatsızdılar. Yöreye yollar ve okullar yapılmasını istemediler, bir kıvılcıma bakıyordu ve oldu…’

Netice: Bir CHP milletvekiline karşı Cumhuriyeti Abdullah Öcalan’la savunuyor… Nerelerden nerelere geldik…” (Melih Aşık, “Dersim’de Ne Oldu?”, Milliyet, 13 Kasım 2011, s.15.)

[296] Sebile Çetin, “Kılıçdaroğlu ‘Dersim Krizi’ Konusunda Sert Çıktı”, Radikal, 18 Kasım 2011, s.12-13.

[297] Utku Çakırözer, “Kılıçdaroğlu’ndan Aygün’e ‘Dersim’ Sitemi: ‘Türkiye’nin Tek Meselesi Bu mu?’…”, Cumhuriyet, 20 Kasım 2011, s.8.

[298] Alev Coşkun, “Dersim ve Acıyı Bal Eylemek”, Cumhuriyet, 6 Aralık 2011, s.2.

[299] Özdemir İnce, ‘Başbakan’ın Tarih Bilinci’, Hürriyet, 15 Ağustos 2010, s.20.

[300] Bedri Baykam, ‘… ‘Yeni’ CHP ve Dersim Tuzağı!’, Cumhuriyet, 6 Aralık 2011, s.13.

[301] Yıldırım Türker, “CHP’nin Onuru, Evlâdı Kerbela’ya Karşı”, Radikal, 16 Kasım 2009, s.8.

[302] “Kılıçdaroğlu Peygamber Soyundan Geliyor”, Cumhuriyet, 22 Kasım 2014, s.6.

[303] “Kökümüz 1923 Değil”, Cumhuriyet, 1 Aralık 2011, s.4.

[304] “Dersim İçin Başbakan’a ‘Kuvayı Milliye Ruhu’ Yanıtı”, Radikal, 23 Kasım 2011, s.14.

[305] Utku Çakırözer, “… ‘İç Çatışma’ Uyarısı”, Cumhuriyet, 27 Kasım 2011, s.4.

[306] Zihni Erdem, “Kılıçdaroğlu’ndan Dersim Yanıtı”, Radikal, 17 Ağustos 2010, s.10.

[307] “Hedefin Atatürk’le Hesaplaşmak”, Cumhuriyet, 23 Kasım 2011, s.5.

[308] Metropol’un Türkiye geneli ve Tunceli’de ayrı ayrı yapılan araştırmanın sonuçlarına göre, halkın büyük kısmı devletin özür dilemesinden yana. 30 ilde 1367 kişi, Tunceli ayağı için ise 435 kişi ile görüşülerek yapılan araştırmada Erdoğan’ın özür dilemesini Tuncelililerin yüzde 71’i, Türkiye genelinin ise yüzde 52’si “doğru” buldu. Türkiye genelinin yüzde 55, Tuncelili katılımcıların yüzde 69.4’ü de CHP’nin özür dilemesi gerektiğini düşünüyor. (Tarık Işık, “Türkiye ‘Dersim Özrü’nde Uzlaştı”, Radikal, 3 Aralık 2011, s.16-17.)

[309] “Dersim İçin Özür Diliyorum”, Radikal, 24 Kasım 2011, s.19.

[310] Kenan Başaran, “Kemal Kahraman: ‘Barbar’ Dersimliliğimizi Bize Geri Verin”, Radikal, 26 Aralık 2011, s.18.

[311] “Meclis’te Dersim Tartışması”, Cumhuriyet, 1 Aralık 2011, s.4.

[312] Çetin Diyar, “Dersim Neden Bombalanmıştı?”, Evrensel, 16 Ağustos 2010, s.6.

[313] İsmail Saymaz, “… ‘Dersim 38’ İçin İlk Karar: Zamanaşımı”, Radikal, 14 Mart 2011, s.10-11.

[314] Gökçer Tahincioğlu, “Yargıdan Dersim İçin Özür Yok”, Milliyet, 26 Kasım 2011, s.18.

[315] “BDP: ‘Dersim’ Bugün de Var”, Radikal, 17 Ağustos 2010, s.10.

[316] Açıklaması konusunda, hukukçular sadece özrün yetmeyeceğini, katliamın tüm boyutlarıyla aydınlatılması ve mağduriyetlerin giderilmesi için hem bir Uluslararası Ceza Mahkemesi kurulmasını hem de devam eden kültürel soykırımı ortadan kaldıracak adımlar atılmasını istiyor. Dersim katliamını Uluslararası Ceza Mahkemesine taşımaya hazırlanan Avukatlardan Erdal Doğan, Başbakanın açıklamasının önemli olduğunu ancak konuyu baştan savmak üzere dilenmiş bir özür olduğu kanaati uyandırdığını dile getirdi. O dönem gerçekleşen soykırımın bugün de kültürel soykırım şeklinde devam ettiğini dile getiren Doğan, önemli olanın mağduriyetleri bütünüyle ortadan kaldıracak adımlar atmak olduğunu söyledi. (Erdal İrmek, “Özür Yetmez, Gereğini Yapın!”, Evrensel, 25 Kasım 2011, s.6.)

[317] Cengiz Çandar, “Başbakan, Dersim’le ‘Resmi Tarih’i Yırttı!”, Radikal, 24 Kasım 2011, s.18.

[318] İsmail Saymaz, “Köşk’te Seyit Rıza Randevusu”, Radikal, 12 Kasım 2011, s.17.

[319] Genelkurmay, Dersim belgelerinin tasnifine başlarken TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi, Milletvekili Hüseyin Aygün ile 13 akademisyen ve yazarın bu çalışmalara “taraf” olarak katılmak için yaptığı başvuru reddedildi. CHP’li Aygün; Yaşar Kaya, Kazım Gündoğan, Celal Yıldız, Cemal Taş, Ali Kaya, Sait Çiya, Şükrü Aslan, Doç. Dr. Bedriye Poyraz, Dr. Ayfer Karakaya Stump, Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, İmdat Yıldız, Dr. Dilek Solieau ve Dr. Daimi Cengiz ile birlikte “Dersim 38 olaylarıyla ilgili hâlen yürütülmekte olan arşiv tarama, tasnif ve elektronik ortama aktarma çalışmalarına taraf olarak katılmak için” başvuruda bulunmuştu. Genelkurmay Başkanlığı ise devlet arşivlerinde araştırma ve inceleme yapmak isteyen Türk ve yabancı uyruklu gerçek veya tüzel kişilerin tabi olacakları esaslara ilişkin Bakanlar Kurulu kararını gerekçe göstererek bu başvuruyu reddetti. (“Dersim Talebi Reddedildi”, Cumhuriyet, 25 Mayıs 2012, s.4.)

[320] Güler Yılmaz, “AKP, Munzur’u İki Defa Reddetmiş”, Taraf, 25 Kasım 2014, s.9.

[321] Katliam tanıklarının konuştuğu ‘Dersim 38’ adlı belgeselin gösterimine ısrarla mani olan Kültür Bakanlığı’ydı. ‘Dersim 38’in yönetmeni Çayan Demirel, belgeselini yurtiçinde hiçbir festivale gönderemedi, kamusal alanda gösterimini yapamadı, DVD olarak dağıtamadı. Çünkü Kültür ve Turizm Bakanlığı ‘ısrarla’ buna engel oldu.

Zorluklarla tamamladığında, tanıklıklar kadar belgelerle beslenen ‘Dersim 38’ için Kültür Bakanlığı’na başvurdu. ‘Eser işletme belgesi’ almak istiyordu. Fakat film bu belgeye layık bulunmadı. ‘Kamu düzeni, genel ahlâk, küçüklerin ve gençlerin ruh ve beden sağlığının korunması, insan onuruna uygunluk ve anayasada öngörülen diğer ilkeler’ gibi bir gerekçe kokteyliyle değerlendirilerek yasaklandı. Valilikler ve emniyet birimleri çeşitli festivallerdeki gösterimine engel oldu. Gerekçe provokasyona mahal vermemekti. (Pınar Öğünç, “Dersim Belgeselini Yasaklayan AKP’ydi”, Radikal, 25 Kasım 2011, s.10.)

[322] Ertuğrul Mavioğlu, “AKP Hükümeti Dersim’de Hem Nalına Hem Mıhına…”, Radikal, 21 Kasım 2009, s.13.

[323] Barış Yıldırım, “Böyle Bir Literatür Var!”, Radikal İki, 26 Ağustos 2012, s.8.

[324] “Ne gariptir ki bu ülkede birileri hâlâ Atatürk’ün korumasına sığınarak tarihi gerçekliği ayyuka çıkan bir olay karşısında dahi tehdit savurabiliyor. Başbakan Erdoğan, bürünmüş olduğu dokunulmazlık zırhının gücüyle Dersim’de yaşananları bir katliam olarak nitelendirip gerekçeli bir özür faslına girerek, Türkiye siyasetinin ‘ya devlet başa ya kuzgun leşe’ gibi netameli konularının başında gelen, devleti korumacı seremonilerin dışında bir ilke imza attı…

Başbakan’ın yer yer sulanmaya meyilli gözleriyle ‘bir devlet katliamı’ olarak nitelendirdiği bu hadiseye dair yaptığı açıklama, benimle aynı kadere sahip bulunan birçok Dersim mağdurunu, diğer türlü yaşamış bulunduklarından ötürü de hüzünlendirdi. Nasıl hüzünlendirmesin ki… Katıldığım bir panelde, devletin 1937-38’de Dersim’de katliam işlediğini dile getirmiş bulunduğumdan dolayı, savcıların hakkımda defalarca iddianamesini hazırladıkları dertlerine deva ‘terör örgütü propagandası yapma’ suçlamasıyla bir kez daha muhatap kılınmış bulunmaktayım. Garabet bu ya, şahsıma isnat edilen terör örgütü, 68 kuşağı önderlerince kurulmuş olup zamanda bir yolculuğa çıkmış ve 1937-38’de Dersim’de bir isyana girişmiştir! Ben de o tarihlerde Dersim’de yapılanlara ‘katliam’ dediğim için, bu örgütün propagandasını yapmaya yeltenir olmuşum!” (Yalçın Çakmak, “Bizden Kim Özür Dileyecek?”, Radikal, 14 Aralık 2011, s.18.)

[325] Serkan Ocak, “Savcılıkta Bilgi Yokmuş”, Radikal, 17 Ocak 2012, s.15.

[326] İsmail Saymaz, “Dersim’deki ‘İmha’yı AİHM Yargılayacak”, Radikal, 28 Eylül 2011, s.10-11.

[327] İsmail Saymaz, “Dersim Davasında 1938 Model Savunma!”, Radikal, 28 Mart 2012, s.6-7.

[328] Şerif Karataş, “İç Hukuk Yolları Tükendi, Dersim Katliamı AİHM’de”, Evrensel, 5 Haziran 2018, s.4.

[329] “Devlet Adına Kürtler Katledilebilinir!”, Gündem, 29 Mayıs 2012, s.9.

[330] 2020 başında kuruluş dilekçesi verilen Dersim Kültür ve Tarih Vakfı, Kasım ayında Tunceli Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından yasaklandı. Mahkemeye göre, “Vakfın adındaki Dersim, ülkeyi bölme amaçlı” idi. Hâlbuki Dersim’i, DGM’nin hâkimleri yargılamış ve beraat ettirmişlerdi (ve bu Dersim’in kaçıncı yargılaması, kaçıncı hikâyesidir bilinmez). (Hüseyin Aygün, “Bir Dersim Hikâyesi”, Birgün, 10 Aralık 2020, s.5.)

[331] “Dersim Sözcük Degil Sözlüktür, Yasaklanamaz!”, 25 Kasım 2020… https://www.yenitunceli.com/kent-gundemi/dersim-sozcuk-degil-sozluktur-yasaklanamaz-h461.html

[332] Dersim’den sürgün edilenlerin dramına bir örnek de eski adıyla Vaskovan Köyü’nde yaşayan Gülbenat ailesi. Ailenin öyküsü şöyle: Altı çocuk babası Mehmet Gülbenat, 1938’de ailesiyle birlikte Denizli’nin Çal ilçesinin Dede Köyü’ne sürgün edildi. Baba Gülbenat sürgün öncesi 7 yaşındaki kızı Ağca’yı komşu köydeki yakınlarına bıraktı. Trenle yapılan yolcukta ailenin 1 yaşındaki kızları yolculuk sırasında açlıktan, 2 yaşındaki oğulları da Denizli’de hastalanarak öldü. Aile, 1947’de afla memleketlerine dönüp, akrabalarının yanına yerleşti. Topraklarına el konulmuş olan aile zor durumda kaldı. 1952 yılında dönemin hükümeti tarafından, Tunceli’de sürgün edilenlerin mallarının geri verilmesi için imar komisyonu oluşturuldu. Bunun üzerine Mehmet Gülbenat, öldüğü 1983 yılına kadar, bir çok kez, Başbakanlık, bakanlık dahil resmi makamlara başvurdu. Yaptığı her başvuru sonrasında Gülbenat’a Tokat, Sinop, Kocaeli, İstanbul Gaziosmanpaşa, Van, Erciş, Yozgat, Malatya, Akçadağ ve Burdur’da devletin yaptırdığı konutlar için kura çekimine katılması, kura çıkması hâlinde kendisine ev verilebileceği bildirildi. (Ferit Demir, “Dersimli’nin Bitmeyen Sürgünü”, Radikal, 18 Mart 2012, s.9.)

[333] Önergenin ilgili bölümleri şöyle: “Dersim Tertelesi yarattığı yıkım ve can kayıplarının çokluğu ile birlikte nazara alındığında etkisi son derece büyük ve bir o kadar da vahimdir. Kuşkusuz bu elim hadiselerden birisi de Dersim Tertelesidir. Bu kanun ile Dersim adı Tunceli olarak değiştirilmiş ve 4 Mayıs 1937 günlü Bakanlar Kurulu kararıyla da on binlerce insanın yaşamını yitirdiği büyük bir yıkım gerçekleşmiştir.” (“Meclis İçin ‘Dersim Tertelesi’ Demek ‘Kaba’ ve ‘Yaralayı’cıymış!”, 18 Haziran 2020… https://www.gazetepatika11.com/meclis-icin-dersim-tertelesi-demek-kaba-ve-yaralayiciymis-62937.html)

[334] Murat Arpacı, “Böyle Bilinsin Dersim’in Hâlleri”, Radikal Kitap, Yıl:9, No:483, 18 Haziran 2010, s.30.

[335] Kenan Çetin, “Dersim Geleceğe Uzansın”, Evrensel, 24 Temmuz 2012, s.6.

[336] Yusuf Gürsucu, “Dersim’e Maden Kuşatması”, Yeni Yaşam, 23 Eylül 2020, s.12.

[337] Hüseyin Kalkan, “Dersim’e ‘Kulekol’ ve Köstebek Yatırımı!”, Yeni Yaşam, 17 Temmuz 2020, s.9.

[338] “Canlı Cansız Her Şeyimize Düşmanlar”, Yeni Yaşam, 11 Temmuz 2020, s.3.

[339] Oğuz Mutlu, “Dersim’in Kültürü ve Çevresi Korunmalı”, Birgün, 18 Eylül 2020, s.14.

[340] Hüseyin Kalkan, “Dersim’in Ekolojisine ve İnancına Saldırı”, Yeni Yaşam, 16 Temmuz 2020, s.9.

[341] “Munzur’dan Elinizi Çekin”, Yeni Yaşam, 10 Ağustos 2020, s.12.

[342] “Katilliğin İhalesi Yapılıyor”, Yeni Yaşam, 11 Temmuz 2020, s.3.

[343] Mahmut Lıcalı, “Tunceli’ye Resmi Bakış”, Cumhuriyet, 26 Kasım 2011, s.4.

[344] Ayça Örer, “Tunceli’de ‘Günde 15 Vakit Ezan’ın Belgeseli!”, Radikal, 1 Nisan 2013, s.6-7.

[345] Tarık Işık, “Kurslar Umut Olmuştu”, Radikal, 29 Ekim 2012, s.12-13.

[346] Tarık Işık, “Oruç Tutmadım Diye Tuvalet Temizledim”, Radikal, 27 Ekim 2012, s.10-11.

[347] Kayhan Ayhan, “Tunceli’de Tarikat Tehlikesi”, Cumhuriyet, 25 Kasım 2020, s.9.

[348] Hüseyin Aygün, “Dersim’deki Tarikat Örgütlenmesi”, Birgün, 18 Aralık 2020, s.6.

[349] Tarık Işık, “İrşat Dersim’de Bir Asimilasyon Çalışmasıdır”, Radikal, 30 Ekim 2012, s.13.

[350] Fethullah Gülen’in Kürtler için “altını üstüne getirin, kökünü kurutun, 500 değil, 5 bin hatta 50 bin olsa da yok edin!” sözlerinin yankısı sürerken bu kez Dersimli Kürt Alevîlere kin kustu. İnternet ortamındaki bir video konuşmasında Gülen, Dersimli Kürt Alevîleri dinsizlikle suçladı.

Gülen konuşmasında Ermeniler, Süryanîler, Araplar, Süryanîler ve Kürtler için ırkçı ifadeler kullanıyor. Kürtlerin temel hakları için verdiği mücadeleyi Süryanî, Ermeni, ateistlerin kışkırtması olarak değerlendirirken, “Alevîlerin de aslında Alevî olmadığını” iddia ediyor.

Gülen konuşmasının ilerleyen bölümlerinde Dersimliler Alevî Kürtler için ağır sözler sarfederek şöyle diyor: “Asıl Ermenilerden, Süryanîlerden meydana gelmiş aslen Nusayri olan Tunceli civarındaki Alevîler bu işin arkasında. Bunların dinleri yoktur. Çok sıkı durmak lazım, bu mevzuda taviz vermemek lazım.” (“Gülen: Dersim Alevîleri Dinsiz!”, DBH_Tartışma, 7 Aralık 2011.)

[351] Şükrü Aslan, aktaran: Baskın Oran, “Değil İsyan, Asayiş Sorunu Bile Yoktu”, Radikal, 18 Kasım 2010, s.28-29.

[352] Fişlenenler arasında dikkat çeken isimlerden biri 77 yaşındaki Bıra Karataş. Bıra Karataş, oğlu Bülent Karataş’ın, 2007 yılında halasının oğlu A. Rıza Çiçek’le Boytaş köyü yakınlarında ormanlık alanda odun toplarken, operasyona çıkan askerler tarafından kimlikleri sorulduktan sonra ateş açılarak öldürüldüğünü anlatıyor.

Fişlenenler arasında yer alan İl Genel Meclis üyesi Deniz Yıldırım, fişlemelerin geçmişte de yaşandığını hatırlatarak “Özellikle bu fişleme olayının Seyit Rıza’ların idam edilişinin yıl dönümü ile tutsaklar tarafından başlatılan açlık grevlerine desteklerin arttığı bir döneme denk getirilmesi bizleri şaşırttı.

Dersim için fişlemelerin 1938’den bu yana gelenek hâline geldiğini söyleyen Ali Haydar Kızık, “Amaçları insanları bezdirip, sindirmektir. Birkaç gündür ilçe halkı arasında bir güvensizlik var. Kim kimin tarafında diye insanlar birbirine şüpheyle bakıyor. İlçe halkı olarak gereken tepkiyi ortaya koymamız lazım” dedi. Hukukun olduğu bir ülkede fişlemelerin olmaması gerektiğini belirten 64 yaşındaki Demir Erdemir ise, “Bu halk 1938 yılından beri fişleniyor. Hakkımızı arayacağız.” (Kemal Özer, “Hozat’ta Fişleme Tedirginliği”, Evrensel, 18 Kasım 2012, s.3.)

[353]  “Artık Böyle Fişleyecekler!”, Birgün, 19 Kasım 2012, s.9.

[354] Aktaran: Melih Altınok, “Dersim Mektupları ‘Sır’ Oldu”, Taraf, 24 Şubat 2012, s.13.

[355] Ruşen Çakır, “Dersim’den Başbakan’a Daha Çok Ekmek Çıkar”, Vatan, 24 Kasım 2011.

[356] Cengiz Çandar, “Dersim Geri Geldi; Tunceli Gitsin Artık…”, Radikal, 22 Kasım 2009, s.11.

[357] Ertuğrul Özkök, “Dersim Katliamsa Öteki Ne”, Hürriyet, 20 Kasım 2009, s.19.

[358] Deniz Kavukçuoğlu, “Özür, Tamam da Kim Dileyecek? (2)”, Cumhuriyet, 26 Kasım 2014, s.14.

[359] “Dersim Ayaklanması’nın, gerek ayaklanmacılar gerekse genç Cumhuriyet açısından ayrı bir önemi vardır. Kürt olmayan Dersim, Osmanlı’dan beri zorlu doğa koşulları ve etkin aşiret egemenliğiyle, Anadolu’nun ortasında içine kapanmış ayrı bir ülke gibiydi. Bölgeye tümden egemen olan aşiretler; vergi vermiyor, askere insan göndermiyor ve kendi adlarına vergi topluyordu. Aşiretlerin sürekli olarak beslediği özel silahlı güçleri vardı.

Dersim’de yerleşik düzen, aşiretçilik ve göçerlikti. Bölgenin tek ‘ekonomik’ eylemi, ticaret değil eşkıyalıktı. Türkiye Cumhuriyeti yasaları bu bölgeye henüz ulaşmamıştı. Ulusal bütünlüğün tamamlanması, Dersim halkının, aşiret baskısı ve gerilikten kurtarılması, bitmek bilmeyen eşkıyalığa son verilmesi için, Dersim sorunu çözülmeliydi…

Emperyalizmin Kürtlere olan ilgisi, petrolün öneminin artması ve Ortadoğu’da zengin petrol yataklarının bulunmasıyla yoğunlaşmıştır. Bölgeyi denetim altında tutabilmek için, bölgedeki devletlerin güçlenmesine izin verilmemiş, yörenin geri unsurları bu amaçla kullanmıştır. Bu kullanım sürmektedir.” (Metin Aydoğan, “Cumhuriyetin ‘Dersim’ Tavrı”, Cumhuriyet, 5 Mayıs 2019, s.2.)

[360] Emre Kongar, “Şeyh Sait ve Dersim”, Cumhuriyet, 30 Kasım 2014, s.8.

[361] “Dede Diyap Ağa ilk Kemal’e (Atatürk) mutlak bağlıydı, torun Gürsel Erol ise son Kemal’e (Kılıçdaroğlu). İşte Dersimli ve CHP’li bir ailenin hikâyesi… Diyap Ağa, 1935’de 83 yaşındayken öldü… Ne 1937’deki Seyit Rıza’nın başlattığı Dersim ayaklanmasını gördü ne de Ankara’nın başlattığı büyük Dersim harekâtını… Her ikisine de kalbi dayanmazdı.

Ama özellikle Dersim’in adının TUNCELİ yapılmasına üzülürdü. Atatürk’e ve devrimlerine gönülden bağlı bir Dersimli olarak memleketinin adını değiştirmemesini Atatürk’ten rica ederdi. Ve onun yanına gelip o ünlü sözünü fısıldardı: ‘Dersim Dağları Hepimize Yeter Paşam’…” (Gürkan Hacır, “Dersim Dağları Hepimize Yeter Paşam”, Akşam, 29 Temmuz 2012, s.10.)

[362] “Gül: Dersim Arşivleri Açılabilir”, Radikal, 2 Aralık 2011, s.17.

[363] “Dersim Arşivleri Açılmıyor”, Birgün, 13 Şubat 2012, s.9.

[364] Özgür Ulusoy, “Giro Manoyan: Dersim Özür Değil Manevra”, Cumhuriyet, 17 Mayıs 2012, s.11.

[365] Hüseyin Aygün, “Yüzleşme?”, Birgün, 5 Mayıs 2016, s.6.

[366] “İki tür öldürme biçimi vardır: Biri açık açık öldürme eylemiyle adlandırdığımız; diğeri ise bu hassas edebi kelamı genellikle üstü kapalı bırakan biçimi: ‘hayatı imkânsız kılmak.’ Bu; bir sürü görünmez suç ortağının olduğu, yavaş ve karanlık bir cinayet biçimi. Bu, ne yargıcı ne de hükmü olan bir Engizisyon tarafından yürütülen ‘coroza’sız (İdama mahkûm edilenlerin başlarına takılan bir metre uzunluğunda sivri uçlu başlık), alevsiz bir ateşe atma cezası.” (Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri 2. Cilt, çev: Barış Baysal, Kalkedon Yay., 2014.)

- Advertisment -

Recent Comments

Verified by MonsterInsights