Süreç ve Barış | Enver Şen yazdı
“Burjuva, küçük burjuva ve liberal çevreler demokrasi mücadelesinden bahsediyorlar. Bizim onlarla ortaklıklarımız çok az. Komünistler demokratik haklar için verilen mücadeleyi sınıf savaşı ve sosyalizm ile birleştirmeli.” (Ben Gliniecke; Sınıf savaşı ve demokratik haklar için mücadele yazısında, 28 Şubat 2024, Londra)
Demokrasi ve demokratik haklar mücadelesi genellikle burjuvazi tarafından topluma karşı bir silah olarak kullanılır. Tarihsel olarak burjuvazi, her “demokratik mücadele” dediği sürecin sonunda iktidarını güçlendirmiş; sömürge halkları, işçi sınıfı, köylüler ve diğer emekçiler üzerindeki baskısını daha da artırmıştır. Burjuva devrimleri aynı zamanda bugün bizim de savunduğumuz ifade ve toplantı özgürlüğünü feodallere karşı kullanmış, onların tarih sahnesinde yok olmasını ya da politik güç olmaktan çıkmasını sağlamıştır. Ancak bizler bugün de demokrasi mücadelesinde burjuvazi ile aynı şeyi anlamıyoruz, anlamamalıyız da. Örneğin ABD Başkanı Biden, Temmuz 2023’te “Rusya dünyada sahip olduğumuz barış, istikrar ve demokratik değerleri tehdit ediyor” diyordu. Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Cumhur İttifakı her fırsatta Türkiye’nin demokratik bir hukuk devleti olduğunu dile getirirler. Çok açıktır ki onların demokratik anlayışı ile Kürt halkının, işçi sınıfının ve Türkiye demokratik güçlerinin demokrasi anlayışı arasında herhangi bir ortaklık bulunmamaktadır. Demokratik düşünmeyi ve demokratik bir toplumda yaşamayı kabullenen insanların düşüncesi; onlarca şehre kayyım atamayı, on binlerce siyasi rehineyi, ülkede emeği ile geçinmeye çalışan milyonlarca emekçinin asgari ücrete mahkûm edilmesini reddeder. Türkiye gibi çok uluslu, çok inançlı toplumlarda herkesin kendi etnik ve inançsal yapısıyla eşit yurttaşlık ortamında yaşaması için ortak mücadeleyi yükseltir. Bu mücadele, etnik ve sınıfsal savaşımın ortaklaştığı ortamda başarılı olur. Kendilerine sol veya sosyal demokrat diyen kimi çevrelerin yaptığı gibi işçi sınıfını, emekçi halkı açık ya da üstü kapalı bir şekilde Kürt halkına, diğer azınlıklara ve inançlara karşı kışkırtarak değil. Bu tavır, sendikal hareketin de etkisizleşmesini, bölünmesini, sınıf ile ulusal hareketin düşmanlaştırılmasını doğurdu. Büyük oranda bu gelişmenin sıkıntısını yaşıyoruz. Eşit yurttaşlık, ileride halkların kendi kaderlerini belirlemeleri için önemli bir adımdır. Ancak tek başına çözüm değildir.
Süreç ve Barış: Devlet neden ortak adım atmıyor?
1 Ekim 2024’te Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına giderek el sıkışması ile başlayan, ismi bile konamayan süreçte Kürt tarafı üzerine düşen her şeyi ve verdiği sözleri yerine getirdi. Bunu taraflı, tarafsız herkesten duymak mümkün. Hukuki, idari ve yasal (anayasal) zeminden yoksun “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” kuruldu. Kime göre milli? Devlet için mi, Türk halkı için mi, Kürt halkı için mi? Belli değil. Milli olmaktan tekçilik çıkar. Tekçi bir düşünceyle barışa varılmaz. Zaten yüz yıldır sürüyor. Kardeşlik, kim kimin kardeşi? Uluslararası ilişkilerde böyle bir şey var mı? Etnik sorunların çözümünde uluslararası örneklerde “kardeşlik” kavramı kullanılıyor mu sorusuna gazeteci Ragıp Duran, “İhtilaf çözümü örneklerinde Güney Afrika’da siyah-beyaz kardeşliği, IRA ya da ETA meselelerinde İngiliz–İrlanda kardeşliği, İspanyol–Bask kardeşliği gibi deyimlere pek rastlanmaz. Çünkü böyle bir kardeşlik yok. Siyaseten kardeşlik olmaz. Eşitlik ya da dayanışma olur.” diyor. (Ragıp Duran, Sen benim kardeşimsin, o kadar, Nupel TV, 10 Kasım 2025) Demek ki doğru adı, Kürdistan ve Kürt sorununu çözme komisyonu olmalı. Ona göre de çalışılmalı. Her şeye rağmen Kürtler barış için elinden geleni samimiyetle yapıyor. Devlete ve Cumhur İttifakı’na gelince, şu ana kadar herhangi ortak bir adımları olmadı. KCK Yönetim Kurulu Üyesi Bese Hozat bu konuda şunları söylüyor: “İktidarın hâlâ sürece dönük yaklaşımı çok zayıf. Aslında kararsızdır. Yani Kürt sorununu demokratik, siyasi temelde çözmeye halen karar vermiş değildir bu iktidar. Yani ne zihniyeti var ne de çözüm programı; buna uygun bir politika geliştirmemiş.” (Mezopotamya Ajansı, 28 Kasım 2025)
Bese Hozat’ı doğrular bir gelişme Cizre’de yaşandı. 29.11.2025 tarihinde Cizre’de düzenlenen Melayê Cizîrî Sempozyumu’nda ev sahipleri belediye eş başkanları Güler Tunç Yerebasan ve Abdurrahim Durmuş toplantıya alınmadılar. Cizre Emniyet Müdürü Şuap Öğdür, “Bu senin son eylemin.” diyerek başkanları tehdit etti. Sempozyumu Şırnak Valiliği, Cizre Kaymakamlığı ve Şırnak Üniversitesi —yani devlet— hazırladı. Sempozyumda Türk İstiklal Marşı okunarak ırkçılık yapıldı. Kur’an okunarak seküler çevreler dışlandı. Devletin ya da derin devletin bir kesimi —Bahçeli ve (eski MİT başkanları olan) danışmanları— çaba gösteriyor gibi görünüyorlar. Kendilerine göre ABD ve İsrail’in Ortadoğu planlarını boşa çıkarmaya çalışıyorlar. İttifakın ana unsuru Erdoğan ve AKP’si hâlâ seyirci durumundalar. AKP’li komisyon üyesi H. Yayman bu tiyatroyu A. Öcalan’a yapılan İmralı ziyaretinde de oynadı. 4 Kasım 2025’te yapılan komisyon toplantısında AKP bu tavrını sürdürdü. Toplantıda okunan görüşme raporu özeti tamamen AKP’nin dili ve görüşü ile hazırlanmıştı. Tüm itirazlara rağmen geri adım atmadı. Erdoğan belli aralıklarla Türk, Kürt, Arap birliğini dile getirerek çözümü İslami şemsiye altına almaya çalışıyor, ümmet olgusunu öne çıkarıyor. Böylece hem Kürtlerin ulusal varlığını hâlâ inkâr ediyor hem de Kürdistan’daki ve tüm Türkiye’deki seküler kesimleri dışlamaya çalışıyor. Buna geçit verilmemeli. Muhalefet tüm ayrılıklara rağmen ortak dili bulmalı; bu mümkündür.
Değişik isimlerle anılan, ancak her durumda içinde Kürdistan ya da Kürt kelimesi geçmeyen süreçte varılan yer çok tartışmalı. Süreç komisyonu zamanını dinlemelerle geçirdi. Somut önerilerde bulunmadı. Zaten komisyon hukuki bir zemine de sahip değil. Meclis Başkanı Kurtulmuş değişirse ne olacak sorusu cevapsız duruyor. Bu durum Erdoğan ve AKP’den kaynaklanıyor. Komisyon hâlâ Kürtçe konuşulmasını kabul etmiyor. Bunu da meclis ve komisyon başkanı sıfatını taşıyan Kurtulmuş’un kendisi yapıyor. Sorunun adını koymazsan, sorunun kendisiyle değil sonuçlarıyla uğraşmak zorunda kalmaya mahkûm olursun. Şu anda Kürdistan’da ve Türkiye’de olan bu. Komisyon ve Meclis sorunu enine boyuna tartışıp kararlar almak yerine her şeyi bir kişiye bırakarak çözümsüzlüğe çanak tutuyor. DEM Parti Amed Milletvekili Cengiz Candar, sürecin ilerleyip ilerlemeyeceğinin tamamen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “oyun planı ve takvimine bağlı” olduğunu söylemişti. Duran Kalkan, 25 Kasım 2025’te “Türkiye cephesinde yeni adım yok.” açıklamasında bulundu. Devletin ve Cumhur İttifakı’nın bütün bu olumsuzluklarına, engellemelerine rağmen barışı savunmaya dünden daha fazla devam edeceğiz. Barış yaşam hakkıdır; o olmadan olmaz. Kürt sorununun çözümü barışsız, barış da Kürt sorunu çözülmeden olmaz. Kürdistan ve Türkiye’deki tüm demokratik güçler bu mücadelede ortaklaşmalı. Türk solunda kimi çevrelerin Kürt siyasi hareketleri için “büyük resmi görmüyorlar, Erdoğan’ın kuyruğuna takılıyorlar, emperyalizmle iş birliği yapıyorlar, sınıf savaşından uzak duruyorlar, devletle görüşerek demokrasi savaşına engel oluyorlar” gibi hiçbir dayanağı olmayan hezeyanlardan vazgeçilmeli. Bunları anlatanlar, bırakın büyük ya da küçük resmi, hiçbir resmi görmüyorlar. Yaptıkları ile halkları birbirlerine karşı kışkırtıyorlar. Türk şovenizminin güçlenmesine hizmet ediyorlar. Nihai çözüm için ayrı şeyleri savunmuyor olabiliriz, hatta olmalıyız da. Kürt siyasi yapılaşmaları için de bu geçerli. Federasyonu savunanlardan yerel yönetimlerin güçlendirilmesini savunanlara kadar. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, halkın iradesine saygı duyulması; örneğin “kayyımsız” bir yaşam çok önemli. Yerel yönetimlerin güçlendiği demokratik bir ortamda halkların örgütlenmesi daha da güçlenecek. Sendikalar, sivil toplum kuruluşları (STK), meslek örgütleri, çevre ve ekoloji örgütleri daha rahat çalışma olanaklarını elde edecekler. Örgütlü topluma bir adım daha yaklaşmış olacağız. Bu önemli bir kazanç. Ancak sadece yerel yönetimlerle devletin yapısında önemli değişiklikler yapmanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Devleti zayıflatarak sonunda ortadan kaldırmak için emeğin ve halkların direnişini, örgütlülüğünü ortaklaştırmaktan başka olanağımız yok. Tersi, günümüzde kimi çevrelerce tartışmaların ana odağı hâline getirilmek isteniyor. Michael Hardt ve Antonio Negri’nin Empire – die Weltordnung (Türkçesi İmparatorluk: Küresel Düzen adıyla yayımlandı) adlı eserlerinde, bir ulus devletin diğer ulus devlet üzerindeki kontrolüne dayanan klasik emperyalizm yerine; tek tek devletlerin değil, küresel süreçlerde güç ve kontrolü kullanan küresel kuruluşlardan, şirketlerden, çok uluslu yapılardan (ki bunların içinde IMF ve Dünya Bankası da var) oluşan bir ağ olan “empire/imparatorluk”tan söz edilmektedir. Bu düşünce aklımıza son 50 yılda acımasızca uygulanan neoliberal politikaları getiriyor. Devlet mümkün olduğundan daha da küçültüldü. Uluslararası şirketler inanılmaz güç kazandı. Dünya daha mı demokratikleşti, insanlar daha mı rahat yaşadı sorularına evet demek mümkün değil. Tam tersine savaşlar, fakirlik, işsizlik, ekolojik tahribat daha da arttı. Güç uygulama ve yaşamı düzenleme ulusal devlette değil, “empire” denen küresel ağdadır. Yeni adil düzenin Marksizm’de olduğu gibi sınıflar değil; değişik nedenlerle, kimliklerle bir araya gelen “çokluklar” tarafından yapılacağı, direniş potansiyelinin onlarda olduğu savunuluyor. Bu değişik neden ve değişik kimliklerin ortak bir amaçlarının olup olmadığı ortada duruyor. Bookchin; komünalizm, özgürlükçü ekoloji, direkt demokrasi der. Reel sosyalizmin yıkılmasından sonra Bookchin’in komünalizm, liberter ekoloji, doğrudan demokrasi gibi fikirleri öne çıkarıldı. Yeniymiş gibi lanse edilen bu düşüncelerde öne çıkan yeni yurttaşlık bilincinde “özel mülkiyet ne olacak?” sorusu cevapsız bırakılmış. Yerel yönetimlerde özel mülkiyete karşı bir tasarruf olacak mı, olursa nasıl olacak; merkezle yerelin ilişkileri nasıl düzenlenecek? En önemli noktalardan biri de sosyalist devlet ile kapitalist devlet arasında ayrım yapılmaması. Lenin, Devlet ve Devrim’de, “eski devlet aygıtının parçalanmasını işlediği ölçüde kesin, ama aynı derecede somut olmayan ifadelerle, devrimden sonra kurulacak devletin de ‘devlet olmayan bir devlet’, en azından sürekli ordusu ve polisi ile bürokrasisi olmayan, sönüp gitmeye hazır bir aygıt olacağını” ileri sürer. Mart 1918’de yapılan Parti Kongresi’nde yaptığı konuşmada Sovyetlerin “bürokrasisiz, polissiz, sürekli ordusuz yeni bir devlet tipi olduğunu” belirtir. Proletarya diktatörlüğüne duyulan ihtiyaç, tamamen kapitalizmden sosyalizme geçiş döneminin nesnel zorlukları sebebiyledir. (Lenin, Komün Dersleri, çev. Kenan Somer) Bu sorun daha Marks zamanında tartışılmış ve Marks bir öngörüde bulunmuştur. Rus devrimcisi Zasuliç’in sorduğu, Rusya’da hâlâ ilkel komünal dönemi yaşayan toplulukların kaderlerinin ne olacağı ve tüm ülkelerin kapitalist üretimin tüm aşamalarından geçip geçmeyeceğine verdiği cevapta, Rusya’nın sosyal yeniden doğuşunda “bunların etkili olması için, önce her taraftan onun üzerine gelen yıkıcı etkilerin bertaraf edilmesi ve böylece ona doğal gelişmesinin normal koşullarının sağlanması gerekmektedir” der. (Durum dergisi, 10.09.2025) Eski çağlardan kalma, zayıflamış da olsa köy komünlerinin kapitalizmi yaşamadan sosyalizme/komünizme geçmesi için hem Rusya’da hem Batı’da devrimlerin olması gerekir. Marks’a göre Bookchin’in komünalizmi, işçi sınıfının öncülüğünde tüm demokratik güçlerle birlikte kapitalizmi ortadan kaldıracak toplumsal devrim olmadan olmaz. Marks’tan günümüze kadar gelen tarihsel süreçte komünistler, sosyalistler her zaman aralarında sosyalizmin sorunlarını, proletarya diktatörlüğünü, işçi-köylü iş birliğini, sömürge ve sömürgeciliği tartışageldiler. Günümüzde bu tartışmalar devam ediyor. 19. ve 20. yüzyılda yazılanlarda, söylenenlerde, yapılanlardan günümüzün sorunlarına cevap beklemek elbette bilimsel değildir. Ancak geçmişi inkâr daha da tehlikelidir. Tarihsel geçmişimizden çıkarak 21. yüzyıl sosyalizmi nasıl olacak, hangi perspektifler öne çıkacak, nasıl devrimler olacak ya da evrimleşme mi olacak? Benzer sorulara elbette süreci yaşayanlar cevap ve karar verecek. Onun için tartışmanın tüm yönleri ile devam etmesini sağlamalıyız.
İçinde bulunduğumuz; dünya savaşları, kapitalist dünya ekonomik krizi, aşırı sağ/faşist güçlerin tarihlerinde hiç olmadığı kadar güçlendiği böylesi bir ortamda Kürdistan ve Kürt sorununun çözümünü tartışmak daha da güçleşiyor. Kürdistanlı siyasi yapılar arasında birçok irili ufaklı görüşme ve toplantının yanı sıra 26 Nisan 2025’te PYD ve ENKS’nin ortaklaşa düzenledikleri Kamışlı Konferansı’na DEM Parti, KDP ve YNK temsilcilerinin de katılması önemli bir eşikti. 18 Kasım 2025’te Duhok’ta yapılan MESP 2025 (Ortadoğu Barış ve Güvenlik Forumu) toplantısına Mazlum Abdi’nin konuşmacı olarak katılması, 28-29 Kasım 2025 Melayê Cizîrî Sempozyumu’nda Mesud Barzani’nin yer alması, 5-6 Aralık 2025 Amed Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı’na İlham Ahmed’in Zoom üzerinden katılması, Mesud Barzani ve Bafel Talabani’nin mesajları çok önemli gelişmeler olmasına rağmen Kürtler arası birliğin istenilen yerde olmaması Kürtlerin hareket alanını zayıflatıyor, statü sahibi olunmasını geciktiriyor. Batı ve NATO tarafından bir yıldırım hareketi ile Suriye’de başa getirilen cihatçı Colani’den demokratikleşme beklenemez. Seküler polis devletinin yerine İslami/cihatçı polis devleti oluşuyor. Cihatçı hükümetin bir yıl içindeki katliamları binlerle anılıyor. Ancak NATO ve Batı ile anlaştığı sürece destek görecektir. Bu gerçekten hareketle, Kürdistani düşüncenin yaygınlaşması, topluma indirgenmesi her siyasi yapıyı olduğu gibi bireyleri de (kanaat önderleri, aydınlar, sanatçılar gibi) kapsamalı. Amed Konferansı’nda konuşan Bask ve Katalon temsilcileri kendi tecrübelerini aktararak bu süreçlerin ne kadar inişli çıkışlı olduğunu dile getirdiler. Burada en önemli unsurlardan bir tanesinin de kararlı ve sabırlı olmak gerektiğini önerdiler. Kürdistanlıların bunları başarma yeteneklerine sahip olduklarını biliyoruz.
Aralık 2025
