(Marksizm-Leninizm Post-Marksizmi Tekzip Ediyor)
MARKSİZM(-LENİNİZM) “POST”GİLLERİ TEKZİP EDİYOR[1]
TEMEL DEMİRER yazdı
“Komünizm delilik değil,
deliliğin sonudur.”[2]
“Zırh içindeki ölü”, yani sürdürülemez kapitalist düzen(sizlik) yok olurken; “canavarlar zamanı”nın kaotik alt üst oluşu eşliğindeki “gerileyici ilerleme”nin aklı aptallığa dönüştürdüğü vahşetle yüz yüzeyiz.
Bu, hâl(imiz)e yol açan durumun bir yanı. Öteki de, kapitalist yabancılaşmanın (çürüme + başkalaşmanın) sınıf mücadelesinden kopuk söylenceleri afaki başıboşluğuyla ortalığa salıverdiği, yaşa(tıl)dığımız “Fetret Devri”dir![3]
Friedrich Engels, Yaşa(tıl)dıklarımızı 181 yıl önce şöyle ifade etmekteydi: “Her yerde barbarca bir kayıtsızlık; bir tarafta katı bir bencillik, diğer tarafta ise isimsiz bir sefalet ve her yerde sosyal bir savaş. Herkesin evi kuşatma altında. Her yerde yasalara bürünerek yapılan karşılıklı bir yağma var ve bunların tümü öylesine yüzsüzce, öylesine açıkça yapılıyor ki, insan burada açıkça kendini gösteren bu sosyal durumun sonuçları altında eziliyor; bu çılgın bünyenin hâlâ bir arada durabilmesine sadece şaşıp kalabiliyor.”[4]
Paul Lafargue’ın, “Çağımız için çalışma asrı deniliyor; oysaki gerçekte acının, sefaletin ve kokuşmuşluğun çağıdır”;[5] Füruğ Ferruhzad’ın, “Bütün kavramların ve ölçütlerin anlamlarını yitirdiği ve -değersiz demek istemiyorum- giderek sarsılmaya yüz tuttuğu bir çağda yaşıyoruz”; Romain Rolland’ın, “İnanın öyle günler oluyor ki, insanın, keşke ben de kör olsaydım da aşağılıkları ve kötülükleri görmeseydim diyesi geliyor”; Viktor Emil Frankl’ın, “Çağımızın en büyük hastalığı amaçsızlık, can sıkıntısı ve anlam ve amaç eksikliğidir”; André Gide’in, “Her şey zaten söylendi; ama kimse dinlemediği için her zaman yeniden başlamalıyız,” vurgularındaki üzere…
Tam da bu koordinatlarda Karl Marx’ın, (Dante’den mülhem) “İnsanlar ne derse desin kendi yolunuzu takip edin,” vurgusuyla, “İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ama onu serbestçe kendi seçtikleri parçaları bir araya getirerek değil, dolaysızca önlerinde buldukları, geçmişten devreden verili koşullarda yaparlar. Tüm göçüp gitmiş kuşakların oluşturduğu gelenek, yaşayanların beyinlerine bir kâbus gibi çöker,” uyarısını kulağımıza küpe etmemiz gerekiyor.
Çünkü “Marx’ın komünizm kavrayışı: Daima taze bir umut ışığı”mızken;[6] Onun düşüncesini özetlemek gerekirse: “Bizim kaygımız sadece özel mülkiyeti değiştirmek değil, onu ortadan kaldırmak; sınıf çatışmalarını susturmak değil, sınıfları ortadan kaldırmak; mevcut toplumu iyileştirmek değil, yeni bir toplum kurmaktır.” Eğer durum böyle olmasaydı, “proletarya, zorlukla kazandığı bağımsız konumunu tamamen kaybedecek ve bir kez daha resmi burjuva demokrasisinin basit bir uzantısı hâline gelecekti.” (Karl Marx, 1850)
Gerçekten de işçi sınıfının devrimci teorisi Marksizm, dünyaya gözlerini açtığı dönemin üzerinden uzun yıllar geçse de, hâlâ günceldir.
Kolay mı? O, proleter devrimci mücadelenin dünden bugüne uzanan temel programatik kaynağı ‘Komünist Manifesto’ ve ‘Kapital” ile bugünlere ulaştı. Burjuvazinin yıllar boyunca yürüttüğü çok yönlü karalama ve gözden düşürme kampanyalarına karşın, Marksizm işçi sınıfının devrimci teori ve pratiğinin en doğru ve kapsamlı ifadesi olma niteliğinden hiçbir şey yitirmedi.
Buna karşın, “Batı Marksizmi” denilen, işçi sınıfının devrimci örgüt ve devrim anlayışına yabancı olması yanında, son tahlilde ona karşı olan sapmalar Marksizm’in devrimci özünü boşaltıp, onu akademisyenler dünyasının tezler yarışına dönüştüren bir anlayış(sızlığ)a kurban etme gayretindedir.
Konuşmak istediğimiz, bu mutad nafile çabalar karşısında yaşayan savaşan devrimci Marksizm(-Leninizm)’dir.
SÜRDÜRÜLEMEZ KAPİTALİZM (Mİ?)!
Marksistler için net olan, (sürdürülemez) kapitalizmin “demokratik”i, “sosyal”i, “adil”i olmadığı ve olamayacağıdır. Yani tabir caiz ise, en iyi kapitalizmin ölü kapitalizm olduğudur.
Tespitimde hiçbir abartı yok. Çünkü V. İ. Lenin’in dediği gibi, “Kapitalizm sonu gelmez bir dehşettir.” İnsanın alçaltıldığı, onurunun ayaklar altına alındığı, her şeyin alınıp satılabilir bir metaya dönüştürüldüğü bir sistemdir. Kapitalizm denilen lağım çukuru her geçen gün daha fazla çürüyor ve ortalığa pislik saçıyorken; o yıkılmadıkça, insanlık onuru Epstein’ların kastından kurtulamayacaktır.
“Tarihte caydırma, soyutlama, insanları birbirlerinden kopartma ve yerlerinden yurtlarından etme rolünü üstlenen ilk düzen kapitalizm”ken;[7] kimse inkâra kalkışmasın! Kapitalizm ücretli köleliğin ta kendisidir. Unutmayın: Eğer maaşınız sadece yemek ve uyku masraflarını karşılamaya yetiyorsa, bu bir iş değildir; geçmişte buna kölelik denirdi ve bugün de köleliğin ta kendisidir. Tıpkı “Bir ülkenin topraklarının tamamı özel mülkiyete geçtiği anda, toprak sahipleri ekmedikleri yerden biçmeyi severler,” ifadesindeki üzere Adam Smith’in…
O hâlde kapitalizmde “değişenler”den çok “değişmeyenler”den, yani kölelikten söz edilmesi elzemdir.
Bunlar böyleyken sözü Karl Marx’a bırakıyorum:
“Sermayenin tek bir yaşam dürtüsü vardır; değer ve artı değer yaratma, sabit faktörü olan üretim araçlarının mümkün olan en fazla artı emeği emmesini sağlama eğilimi”…
“Para, insan emeğinin cisimleşmesinin toplumsal olarak kabul edilmesi yönünden ele alınırsa değerin ölçüsüdür, belirlenmiş bir madeni ağırlık yönünden fiyatın ölçüsüdür”…
“Artık yaş ve cinsiyet farklılıklarının işçiler için hiçbir ayırt edici toplumsal geçerliği kalmamıştır. Bütün işçiler, kullanım fiyatları yaş ve cinsiyetlerine göre değişen birer iş aleti olup çıkmışlardır”…
“Fakat sermaye yalnızca emekle beslenmez. Hem seçkin hem de barbar bir efendi gibi, kölelerinin cesetlerini, krizlerde yok olan işçi katliamlarını da beraberinde mezarına sürükler”…
“İşçinin hayatı tamamen kapitalist tarafından ele geçirilir; işçi, sömürücü için servet üreten bir makine hâline gelerek, yük hayvanından bile daha aşağı bir konuma indirgenir”…
“Sermaye, toplum tarafından zorlanmadığı sürece işçinin sağlığı veya yaşam süresiyle ilgilenmez”…
“Geçmişteki tüm mülkiyet ilişkileri, tarihsel koşullardaki değişime bağlı olarak sürekli tarihsel değişime tabi olmuştur”…
“Doğa ile kapitalist toplum arasındaki ekolojik çelişki, toplumsal metabolizmanın birbirine bağlı süreçlerinde onarılmaz bir kırılma yaratır. Kapitalist üretim, bu nedenle, yalnızca toplumsal üretim sürecinin tekniğini ve bileşimini, tüm zenginliğin asli kaynaklarını, yani dünyayı ve işçiyi aynı anda baltalayarak geliştirir”…
“Bir kutupta servet birikimi, aynı zamanda diğer kutupta sefaletin, zahmetli çalışmanın, köleliğin, cehaletin, vahşetin, zihinsel yozlaşmanın birikimidir”…[8]
KAPİTALİZMİN ORGANİK KRİZİ
Sürdürülemez kapitalizminin organik kriziyle (III. Büyük Bunalım) sarsıldığı çalkantılı bir altüst oluş kesitinden geçilirken; kapitalist krizin önemli dönüşümlere zemin hazırladığı da unutulmamalı.
Evet, yerküre son derece istikrarsız günlerden geçiyor ve bir yandan ekonomik, öte yandan da ekolojik krizin etkisiyle çalkalanırken; zaten yok hükmünde olan “demokrasi” iyiden iyiye hayalete dönüşüyor. Merkez sağ ve düzen içi reformist sol partilerin de inandırıcılığı buharlaşıyor.
V. İ. Lenin’in ifadesiyle “Yönetilenlerin eskisi gibi yönetilemediği, yönetenlerin de eskisi gibi yönetemediği” günlere ilerliyoruz.
Kolay mı? Sürdürülemez kapitalizmin yerküreyi antagonist çelişkilerin odak noktası hâline getirdiği; açlık, yoksulluk, hayal kırıklığı, çaresizlik, çürüme ve yabancılaşmanın büyü(tül)düğü tabloda, burjuvazinin toplumsal meşruiyet kaybına yol açtığı hâl(ler)in devrimci duruma evrilebileceği imkân (ya da tehdit) günlerine ilerliyoruz.
Emperyalistler arası paylaşım ve hegemonya tepişmesinin yol açtığı savaş(lar) de bunun bir sinyali değil mi?
Herkes görüp, kavramalı: Organik kriz aynı zamanda kapitalist üretimin tarihi olarak miadını doldurmasının sonucudur.
“Nasıl” mı? Yanıt Ahmet Tonak’ın satırlarında:
“Kriz başlayınca, kapitalistlerin yatırım faaliyetleri gerileme gösterince, ardı ardına zincirleme olarak bütün piyasalarda talep daralır. Yeni makine teçhizat alımları düşer, yeni işçi istihdamı geriler, hatta çeşitli sektörlerde tensikat başlar, bunun sonucunda tüketim talebinde ciddi bir düşüş görülür vb. Her krize kaçınılmaz olarak talep yetersizliği eşlik ettiği için birçokları bu korelasyonu nedensellik olarak sunar. Buradan hareketle tam da krizin orta yerinde ücretlerin artışının krizi çözeceği iddiasında bulunurlar. Bunun sonucu en iyisinden reformist bir sendikal politikanın benimsenmesi, en kötüsünden sosyalistlerin hayatlarını, bölüşüm düzelse krizin ortadan kalkacağını anlatarak kapitalist sınıfa kendi çıkarlarını izahla geçirmesidir.
‘Finansallaşma’ aslında bütün krizlerde görülen bir olgunun son uzun krize atfedilen özel bir tarihî değişim olarak nitelenmesinin sonucu olarak doğmuş bir açıklamadır. Her büyük krizde sermaye borçlanarak ayakta kalmaya çalışır.
Kredi sistemi yeni para yaratabildiği, borsalar Marx’ın ‘hayali sermaye’ adını verdiği, gerçekte temeli olmayan bir finansman şişkinliği doğurabildiği, devlet politikaları da özellikle gevşek, yani para arzını arttırmaya yatkın para politikalarının sonucu olarak para arzını arttırabildiği için, derin ve uzun soluklu bir kriz başladığında kapitalist ekonomi Marx’ın ‘aşırı kredi’ adını verdiği bu olgu ile karşılaşır.
Krizlerde para ile meta birbirinden ayrılır, para gittikçe daha fazla para üzerinden kâr eder. Yeni dijital teknolojiler, dünya borsalarının bütünleşmesi, sermaye hareketlerinin kazandığı serbesti, yeni finansal araçlar ve alanlar yaratarak ekonominin finansal sektörlerini şişirmiştir. Bu da ekonomiye bir ölçüde sağlıksız ve temelsiz bir canlılık kazandırır. Yani finansallaşma diye bir olgudan söz edilebilir, ama bu da krizin bir sonucudur.
Esas önemli olan ‘ekolojik sınırlar’ olarak andığımız meseledir. Burada doğal kaynakların insanlığın bir bölümünün ulaştığı, çok büyük bir bölümünün de çok altında kaldığı refah düzeyini ayakta tutacak bir zemin sağlamaktan bütünüyle uzaklaşması riski bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Ama bu, bugünkü krizin nedeni değildir. Bu, geleceğin büyük insanlık krizinin nedeni olabilir. Krizin gittikçe daha önemli bir parçası hâline geldiği ölçüde devasa bir sorun olarak insanlığın önünde yükselecektir; ama aslında bu sorun sermayenin kendi yeniden üretiminde doğayı hallaç pamuğu gibi atmasının ve böylece üretici güçleri tarihsel ölçekte tahrip etmesinin ifadesidir. Son tahlilde, büyük krizlerin ardından yatan esas sorunun bir parçasıdır.
Bugün dünya çapında yaşadığımız depresyon ya da buhran ölçeğindeki büyük krizin esas nedeni, sermayenin organik bileşiminin ‘cansız araç gereç-canlı emek oranı’ yükselmesi sonucunda kâr oranının düşüşüdür.”[9]
Evet, sürdürülemez kapitalizmin geleceğini belirleyecek dinamikler ideolojik, ekonomik, ekolojik ve jeopolitik boyutlarıyla giderek dönüşürken; gelece(ksizli)ğini de belirsiz kılıyor.
GÜNCEL HÂL(LER)
Sürdürülemez kapitalizmin güncel hâl(ler)ine yine “Hepiniz farkındasınız; para da, toprak da, kanun da, fikir de, din de bu ülkede her şey sermaye sahiplerine hizmet ediyor,” diyen Karl Marx’ın uyarıları ile başlayalım:
“İşçiler ne kadar çok zenginlik üretirlerse, üretimleri ne kadar güç ve büyüklük kazanırsa o kadar yoksullaşırlar”…
“Bir kutupta zenginliğin birikmesi, aynı zamanda diğer kutupta sefaletin, köleliğin ve vahşetin birikmesi anlamına gelir”…
“Modern sanayinin gelişmesinin dengeyi her gün biraz daha işçinin aleyhine, kapitalistin lehine değiştirmek zorunda olduğunu ve bundan dolayı kapitalist üretimin genel eğiliminin, ücretlerin ortalama düzeyini yükseltmek değil, düşürmek, ya da emek değerini az çok en alt sınırına indirmek olduğunu göstermeye yetecektir”…[10]
Bu bağlamda artık saklanamayacak kadar derinleşip, kürselleşen yoksulluğa gelince…
i) ‘2026 Dünya Eşitsizlik Raporu’na göre en zengin yüzde 10’luk kesim, geri kalan yüzde 90’ın toplamından daha fazla kazanıyor. Dünya nüfusunun sadece yüzde 0.001’lik (yüz binde bir) kesimi, insanlığın en yoksul yarısının toplam servetinin tam üç katını elinde tutuyor.[11]
ii) ‘G20 Eşitsizlik Komitesi Raporu’na göre, dünya genelindeki ülkelerin yüzde 83’ünde yüksek gelir eşitsizliğinin yaşandığı, “servet” eşitsizliğinin gelir eşitsizliğinden çok daha yüksek olduğu belirtildi.[12]
iii) Dünya ülkelerinin yüzde 83’ü Gini katsayısının 0.4’ün üzerinde olmasıyla ölçülen yüksek gelir dağılımı bozukluğuna sahip. Dünya nüfusunun yüzde 90’ı bu ülkelerde yaşıyor. Servet eşitsizlikleri ise gelir eşitsizliklerinden daha derin. 2020 ile 2024 arasında yaratılan servetin yüzde 41’ine en zengin yüzde 1 kondu. Dünyanın en yoksul yarısı ise bu servet artışından ancak yüzde 1 pay alabildi. Küresel nüfus içinde 2.3 milyar kişi düzenli bir biçimde öğün atlamayla kendini gösteren ılımlı veya şiddetli gıda güvencesizliğiyle karşı karşıya. Bu soru(n) 2019’dan beri 335 milyon kişinin açlar kervanına katılımıyla ağırlaştı.[13]
iv) Oxfam’a göre, dünyanın en zengin 12 kişisinin serveti, dünya nüfusunun yarısından fazla.
Dünyanın en zengin insanı Elon Musk’ın yalnızca 4 saniyede ortalama bir insanın bir yıllık gelirini kazandığına dikkat çekilen raporda, en zengin 12 kişinin servetinin, dünya nüfusunun en yoksul yarısının -yani 4 milyardan fazla insanın- toplam servetini geçtiği ifade edildi.
‘The Forbes’, Dünya Bankası ve UBS gibi kaynaklardan derlenen verilere dayanan Oxfam raporu, milyarderlerin toplam servetinin 2025 itibarıyla 18.3 trilyon dolara (yaklaşık 15.75 trilyon euro) yükselerek tarihi bir zirveye ulaştığını ortaya koydu. Bu artış, 2020’den bu yana enflasyona göre düzeltildiğinde yüzde 80’i aşan bir servet büyümesine işaret ediyor. Aynı dönemde dünya nüfusunun neredeyse yarısının yoksulluk koşullarında yaşadığı belirtiliyor.[14]
v) Ve coğrafyamız![15] TÜİK’in 2025 gelir dağılımı verileri, eşitsizliğin kalıcılaştığını gösterdi. Nüfusun yüzde 90’ı gelirin yüzde 67’sini paylaşırken en zengin yüzde 10 tek başına yüzde 33’ü aldı.[16]
Bu tabloyu ücretli kölelik düzen(sizliğ)i kapitalist-emperyalist yıkım yarattı.
O hâlde kulak verin!
Charles Bukowski, “Yoksulluk fakirleri doyuramadığımız için değil, zenginleri doyuramadığımız için bitmiyor”…
Émile Zola, “Hiç çalışmadan başkalarının emeğiyle para kazanıyorsunuz. Netice itibariyle alçak bir kapitalistsiniz”…
Adam Smith, “Devletin en iyi becerdiği sanat, insanların ceplerindeki parayı soymanın bir yolunu bulmaktır”…[17]
Charles Dickens, “Hiçbir şey yoksulluk kadar ezici olamaz. Hiçbir şey de servet peşinde koşmak kadar aşağılanmamıştır!”…
Jean Jacques Rousseau, “Zenginin acısı ile yoksulun sefaleti birbirinden o kadar farklıdır ki”…
Eduardo Galeano, “Oysa bizim tek bilmek istediğimiz; yoksulların neden yoksul oldukları”…
Thomas Sankara, “Kalbim, her yıl açlık denen korkunç bir silah yüzünden ölen otuz milyon insanın kalbi gibi”…
Ali Şeraiti, “Fakirlere şükretmeyi öğrettiler ki zenginin düzeni bozulmasın”…
Kostas Varnalis, “Açlar yemeye başlarsa, tok olanlar aç kalacak! Ve devlet yönetilemez kalacak, çünkü tok olanlar onu yönetiyor. Devlet onların!”…
Annie Ernaux, “Etrafta bunca sefalet varken toplumsal ilerleme için çırpınmak tüm anlamını yitirmişti,” diye uyarırlar insan(lık)ı…
“YENİ SOSYALİZM”(?) DEDİKLERİ(!)
“Yeni -ol(a)mayan- ‘sosyalizm’ söylenceleri” durmadan ısıtılıp, ısıtılıp önümüze konan “temcit pilavı”dır. Arkası önü, sağı solu belli olmayan rüzgârgülünü andıran bu tutum, bir liberal vazgeçiş olması yanında, “sarılı olmadı yeşilli verelim” belkemiksizliğinden malûldür. Ve de “Fingunt, simul creduntque./ Uyduruyorlar, sonra da uydurduklarına inanıyorlar,” denilenlerdendir…
Örneğin 1992’de “Tarihin sonunu”, “Kapitalizmin mutlak zaferini” ilan eden Francis Fukuyama’nın şimdilerde “Sosyalizm geri dönmeli,”[18] (aslında sosyal demokrasi) ifadesindeki gibi. Sakın ola, “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” demeyin! “Dün dündür, bugün ise bugün” diyen Onlar hep böyledir…
Oysa Karl Marx’ın, “Komünistlerin teorik sonuçları, şu veya bu sözde evrensel reformcunun icat ettiği veya keşfettiği fikir veya ilkelere hiçbir şekilde dayanmamaktadır.”
“Bir teori, ne kadar sıradan insanların ellerinde ayağa düşerse, o kadar karikatürleştirilip zavallılaşır. Bir düşüncenin başına gelebilecek en büyük talihsizlik de onu savunur gibi yapanların içini boşaltmasıdır,” uyarısına kulak veren devrimci Marksist(-Leninist)ler için ücretli kölelik tiranlığının özel mülkiyeti karşısında “Artık değer üretimi ya da kâr etme, bu üretim tarzının mutlak yasasıdır.”[19] “Modern sanayinin bütün tarihi, sermayenin, kontrol altına alınmaması durumunda, pervasızca ve acımasızca, işçi sınıfının bütününü bu en uç alçaltılmışlık durumuna düşürmeye çalışacağını gösteriyor,”[20] gerçeği üzeri örtülemez bir kesinliktir.
Sözü edilen kesinlik post-Marksistler, post-modernler, liberaller için görmezden gelinen realitedir.
Ve XXI. yüzyılda her yeri istila eden “post-Marksist, post-modern, liberal virüs”, dünyayı anlama ve anlamlandırma kapasitesini yok edip, devrimci kavramların içini boşaltarak tarihsellikten kopuk bir eleştirelliği ve muhalif tutumu baş tacı etmekle dünyayı değiştirme potansiyeline ket vurur.
Samir Amin’in ‘Liberal Virüs’te[21] dile getirdiği eleştirilerin hedefi, özellikle Antonio Negri ve Michael Hardt’ın, sol muhalefetin kimi kesimlerine de oldukça çekici gelen saptamalardı. O, liberal virüsün yol açtığı “Üçüncü Yol”cu “Radikal Demokrasi” stratejisinin kafa karışıklığını anımsatıyordu.
Bu politik “projeler”; 90’lar karşı-devrimciliğinin maymuncuk kavramlarından biri hâline gelen “büyük anlatı”ları yadsıyan, yerel, geçici, sözde özgül çerçevelere sahip reçeteler olarak, toplumun, ama özellikle de işçi sınıfının karşısına çıkarıldı.
“Bugün Türkiye’de solcu olmak siyasette liberal olmayı gerektiriyor… Sol tarihi hep emek tarihine dayandırıldı. Emek tarihi muhtemelen devam edecek ama artık solun sadece işçi sınıfı üzerinden tanımlanması modası olmayacak. 1980’den beri sendikalar çok güçsüzleştirildi ve apolitik hâle geldi. Bir zaman DİSK’in bir anlamı vardı, Türk-İş’in bir anlamı vardı. Şimdi bunlar ücret artışlarını izleyen kuruluşlar hâline geldiler. Bunların solun hedefleriyle bir ilişkisi kalmadı. Türkiye’de solcu olmak herhâlde siyasette liberal olmayı gerektiriyor. Yoksa herhâlde rejimi değiştirmek bugünkü koşullarda gerçekçi değil,”[22] diyen düzen içi hikâye, malûm üzeydi: 60’lar “refah” toplumunun burjuva-küçük burjuva Batılı aydınlarının mamûlatı “yeni sol”, 80’lerden itibaren o refahı hızla ve cebren elinden alınan Batı işçi sınıfının nezdinde solu itibarsızlaştırıyor ve sosyalizmi bir kültürel nosyona dönüştürüyordu. Bu da Ellen Meiksins Wood’un “Sınıftan Kaçış: ‘Yeni Hakiki Sosyalizm’…” dediği şeydi!
Özetle “Üçüncü Yol” diye takdis edilen strateji, “Otuzlu yılların tüm eski saçmalıkları yeniden geri geliyor – ‘sınıf çizgisi’, ‘işçi sınıfının rolü’, ‘eğitimli kadrolar’, ‘öncü parti’ ve ‘proletarya diktatörlüğü’ hakkındaki saçmalıklar. Hepsi geri döndü ve her zamankinden daha bayağılaştırılmış bir biçimde. İlerici İşçi Partisi bunun tek örneği değil, sadece en kötüsü,”[23] diyen Murray Bookchin’den, Abdullah Öcalan’a uzanır.
Post-modernist, post-yapısalcı ve post-Marksist “tez”ler, kimileri “Ben keşfettim” dese de Eduard Bernstein’dan Karl Kautsky’e dek uzanır; Murray Bookchin, Ernesto Laclau ile Chantal Mouffe külliyatına da mündemiçtir.
Ortak özellikleri ise anti-Marksist damardan beslenmeleri ve reel-politiker özellikler taşımalarıdır.
Devrimci teorinin “günahlarına”, sosyalizmin “tıkanan damarları”na baypas yaptığını “iddia”sındaki kaçışlar, Marksizm’i baş aşağı çevirip, “asıl olan dünyayı değiştirmektir” diyen devrimci praksis hattını, “demokratik sosyalizm” halüsinasyonu ile tasfiye etmeye çabalarlar.
“Kapitalizmi ıslah etmek” ve “Devrimciliği reformistleştirmek” olarak devreye sokulan “Demokratik sosyalizm” çizgisinin, geçmişten günümüze uzanan iki temel iddiası “Marksizmin devrim perspektifi” ile “Devlet teorisi”ne ilişkindir.
Birincisi, kapitalizmin reformlar yoluyla dönüştürülmesi sayesinde sosyalizmin barışçıl ve zora dayanmayan bir yoldan kurulabileceği iddiasıdır. Yani kitlesel bir işçi ayaklanmasıyla gerçekleşecek bir proleter devrim ilkesel olarak reddedilir.
İkinci iddia, Marksist sosyalizm anlayışının demokratik değil, despotik bir yapıda olduğudur…
“Demokratik sosyalizm” kavramının kökleri aslında sosyalist hareketin şekillendiği XIX. yüzyıl ortalarına kadar uzanır.
Marksistler kitlelerin örgütlü gücüne dayalı bir proleter devrim zorunluluğuna, üretim araçlarının özel mülkiyetinin ortadan kaldırılıp burjuvazinin mülksüzleştirilmesine, sömürülenler üzerinde bir baskı aygıtı olarak devletin ortadan kaldırılmasına vurgu yaparken; diğerleri devletin demokratikleştirilmesini, halkın devletine dönüştürülmesini, reformlar yoluyla toplumun adım adım dönüştürülmesini hedeflerler.
Bu da II. Enternasyonal’ci görüşlerdir. Ama biliniyor: II. Enternasyonal sonuçta iflas etti.
Hatırlayın: Yıllardır İngiliz emperyalizmine hizmette kusur etmeyen İngiliz İşçi Partisinin tüzüğünün 4. maddesinde, “İşçi Partisi, demokratik bir sosyalist partidir” yazmaya devam ediyor. Alman emperyalizminin hizmetçisi SPD programında da “demokratik sosyalizm” kavramı kullanılıyor. Sonsuz bir zaman sonraya ertelenerek ufukta görünmez kıldıkları sosyalizm hedefi programlarında süs olarak hâlâ duruyor, ama anlamı tümüyle değişmiş şekilde!
Yerelcilik, AB’cilik hummasına tutulmuş “yeni sol”cular meselesinde anımsatmadan geçmeyelim: “Komün başka, belediye sosyalizmi başka… Komün’ün bugüne sarkan asıl dersiyse, ne yalnız başına belediyecilik ne de devletçilik olabilir… Paris’in yenilgisinin, günümüzün New York’una, Diyarbakır’ına ve İstanbul’una uyarısı hâlâ aynı: Yerelin ötesine geçmezseniz Versailles mutlaka geri döner.”[24]
Ancak bu gerçeğe sırt dönen ve kendine “demokratik sosyalist” diyen yapılara bakıldığında, önemli bir kısmının gelecek tahayyülünün baş köşesinde sermayeye (ve artı-değer) gerçeği yer alır. Her ne kadar “kapitalizm karşıtı” olduklarını “iddia” etseler de, ücretli kölelik ilişkilerine temelde itirazları yoktur; “Piyasa Sosyalizmi”, “Üçüncü Yol” zırvalarındaki üzere.
Şurası açıktır ki, “Neo-liberalizm hem ABD’de hem Avrupa’da işçi sınıfının gelir payını aşındırırken liberal merkezin çöküşüne ve aşırı sağın yükselişine zemin hazırlıyor. Gerçek çözüm Avrupa modeli arayışında değil, neo-liberalizmin aşılmasında”dır.[25]
Tam da bunun için “İngiltere’de İşçi Partisi, göçmen karşıtı söylemleri benimseyerek dikkatleri iç politikadaki başarısızlıklarından başka yöne çekmek için savunmasız insanları şeytanlaştırıyor. Bu faşizme doğru hızla ilerlemenin belirtileri”[26] “yeni sol”suz düşünülemez. Ve ABD’deki Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri (DSA) ve Bernie Sanders gibiler için de “sosyalistlik”, müesses nizama muhalif bir kimlikten ibarettir.
Bu konuda uzak geçmişe bakmaya gerek yok: Brezilya’da Luiz Inácio Lula da Silva, Bolivya’da Evo Morales, Venezüella’da Hugo Chávez, Yunanistan’da SYRIZA iktidarlarının oynadığı role bakmak yeter. Yine İspanya’da PODEMOS’a, Almanya’da Die Linke’ye, Fransa’da Jean-Luc Mélenchon’a, İngiltere’de Jeremy Corbyn’e, ABD’de Bernie Sanders’a ve DSA’ya dair yaratılan iyimserlik dalgalarının sonuçları da hatırlanabilir.[27]
Onlar için hemen her şey vardır! Ancak özel mülkiyetin ilgası, iktidar meseleleri söz konusu değildir. Örneğin sol iktisatçılar (Barselona Özerk Üniversitesi’nde profesör ve LSE’de kıdemli konuk araştırmacı) Jason Hickel ile (MeRA25’in lideri, eski Yunanistan maliye bakanı) Yanis Varoufakis ‘The Guardian’ için ‘Kapitalist Modelin Ötesine Geçebilir ve İklimi Kurtarabiliriz, İşte İlk Üç Adım’ başlığıyla kaleme aldıkları makalede, “… ‘Çözüm gözümüzün önünde. Kapitalist değer yasasını aşmamız gerekiyor,’ diyorlar. Ama önerdikleri program kapitalizmin yerine sosyalizmi koymayı değil, kapitalist ‘diktatörlüğün’ yerine ‘işleyen ve ekolojik açıdan sağlıklı bir demokrasi’ kurmayı savunuyor. Yani kapitalizmden sosyalizme değil, diktatörlükten demokrasiye geçiş. Makalede sosyalizm kelimesi hiç geçmiyor.”[28]
Ve bir de piyasaya yeni(den) sürülen Hint-Gana kökenli, eşi Suriye’li, kendisini “sosyalist Müslüman” olarak tanımlayan, New York’un genç belediye başkanı Zohran K. Mamdani var!
Şimdilerde “yeni -ol(a)mayan- sosyalizm”in “umudu” o!
Siz “ABD’de sosyalizmin yeni yüzü, finans kapitalizmin kalbinde yeni bir sınav veriyor.”[29]
“Bu seçim sonucu, ülkedeki öbür seçimlerin demokratların kazanmasıyla birlikte, yalnız ABD siyasetini değil, dünya siyasetini de derinden etkileyecektir.”[30]
“Zohran Mamdani kendini en samimi bir biçimde ortaya koydu. Sosyalizmin unutulduğu, tüm Müslümanların terörist ilan edildiği bir dünyada bu şaşırtıcı ve çok cesur bir davranış biçimiydi,”[31] türünden zırvalara aldırmayıp, “Reddetme her zaman temel bir rol olmuştur. Azizler, münzeviler, ama aynı zamanda entelektüeller, tarihe geçen az sayıdaki insan, hayır diyenlerdir; hem de kardinallerin saray mensuplarına ve uşaklarına hayır diyenlerdir,” diyen Pier Paolo Pasolini ile “Kendi yolunda yanlış yapmak, başkasının yolunda doğru yapmaktan daha iyidir,” sözüyle Fyodor Dostoyevski’ye kulak verin.
TEKNOLOJİ FETİŞİZMİ!
“Yeni -ol(a)mayan- ‘sosyalizm’ söylenceleri”nin teknoloji fetişizmine yaslanan “Yapay Zekâ” abartıları söz konusu… Öyle bir hâle geldik ki, artık “Yapay Zekâ”dan başka bir şey yok; her şeyi o hâlledecek…
Bir zamanlar “Bilimsel Teknolojik Devrim” yaygaralarından tanık olduğumuz bu hâl, teknolojinin sınıflı-sömürücü toplumlarda nötr olmadığını/olamayacağını “es” geçerken, teknolojiye yönelik iyimserliğin, sermaye yoğunlaşmasına kör olduğunu görmezden gelemez.
Kapitalizmde teknoloji bir meta fetişizmi konusudur ve masum ya da nötr değildir.
Teknolojileri, onları üreten ve kullanan toplumsal ilişkilerden kopararak ele almak, Karl Marx’ın meta fetişizmi dediği şeyi teknoloji düzeyinde yeniden üretmektir.
O hâlde Karl Marx’ın, “Makineler uzmanlaşmış emeğin isyanını bastırmak için kapitalistler tarafından işe koşulan silahlardır”…
“Kapitalist üretim, teknolojiyi ve çeşitli süreçleri toplumsal bir bütün hâlinde bir araya getirerek, ancak tüm zenginliğin orijinal kaynaklarını -toprağı ve emekçiyi- tüketerek geliştirir”…
“Günümüzde her şey tam tersiyle dolu gibi görünüyor: İnsan emeğini kısaltma ve artırma gibi harika bir güce sahip makineler, insanları açlıktan öldürüyor ve aşırı emekle öldürüyor. Tüm icatlarımız ve ilerlememiz, maddi güçlere entelektüel bir yaşam kazandırmak ve insan yaşamını aptallaştırmakla sonuçlanıyor gibi görünüyor. Bir yandan, insanlık tarihinin önceki hiçbir döneminde öngörülemeyen endüstriyel ve bilimsel güçler ortaya çıkmıştır. Diğer yandan, geçmişte kaydedilen dehşetlerden çok daha öteye giden yozlaşma belirtileri görülmektedir. Üretken güçler ile çağımızın toplumsal ilişkileri arasındaki bu karşıtlık, elle tutulur bir gerçektir,” uyarılarını unutmadan yapay zekâ ya da robotların, sanki kendi başına işleyen, tarih-dışı güçlermiş gibi sunulmasına “Hayır” denilmelidir.
Çünkü mesele teknoloji değildir. Mesele, bu teknolojilerin hangi mülkiyet ilişkileri içinde, kimin denetiminde ve kimin aleyhine işlediğidir.
Tıpkı Frank Herbert’in, “İnsanlar bir zamanlar düşünme işini makinelere devrettiler, bunun onları özgürleştireceğini umdular. Ama bu, sadece makinelere sahip diğer insanların onları köleleştirmesine izin vermekten başka bir işe yaramadı”; Buckminster Fuller’in, “Teknik verimliliği maliyet verimliliği için kullanmak, herhangi bir ticaret tabanlı sistemin kendi kendini yok etmesidir; çünkü verimliliğin artması, insan emeğini azaltırken çıktıyı artırmaktan kaynaklanır,” uyarılarını unutmadan.
Bir şey daha “Yapay zekâ dünyayı yutuyor” artık abartılı bir iddia değil. Yeni nesil yapay zekâ, veri merkezleri gezegenin enerji, su ve metal kaynaklarını, insan hayatını, doğal dengeleri dikkate almadan hızla tüketmeye başladı.
Ve nihayet teknolojiye karşı değilim. Tartışmaya açtığım, teknolojinin hangi sınıfı elinde neye yol açacağının[32] kavranarak; Fidel Castro’nun, “Emperyalizm her zaman yenilmez olduğunu düşünür. Ama bir halk onuru için savaşmaya karar verdiğinde, hiçbir teknoloji veya silah bu iradeyi kıramaz,” sözünün kulaklara küpe edilmesidir!

“GÜNCEL” BİR POST-MARKSİST ÖRNEK
“Hiçbir şey mutlak veya kutsal değildir,” der ve ekler Karl Marx: “Akıl her zaman var olmuştur, ancak her zaman makul bir biçimde değil”…
“Tarihsel materyalizmin sınıf savaşı yerine komünü ikame etmeli… Tarih bir sınıf savaşımı tarihi değil; bir devlet ve komün çatışmasından ibarettir,”[33] türünden “tezleri”(?) yanıtlarcasına!
Ya da “sınıf temelli solculuk bitti” söylemini “gerekçe”lendirerek: “Siyasi pratik bakımından sol ilkelere daha uygun hareket eden liderin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, sol politikalara yakın olan partinin AKP olduğu pozitif bir tespit olarak söylenebilir,” diyerek ağızları açık bırakan yorumuyla Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum da, Abdullah Öcalan da, “sınıfın bittiğini” açıkça telaffuz etmemekle birlikte, sınıfın merkez alındığı bir sosyalist siyasetin döneminin kapandığını iddia ediyor. Yani “sınıf bitti” değil, “sınıf temelli solculuk bitti” iddiasını dile getiriyorlar. Bu tip düşüncelerin yeni olmadığı biliniyor.
Abdullah Öcalan, Marksizmin tarih kuramını eleştirerek, “Tarih sınıf mücadelesinden ibaret değil. Bunu da içermekle birlikte; aşağı yukarı 30 bin yıl öncesine dayanan komünal gelişmeyle anti-komünal gelişme arasındaki bir ilişki ve çatışma süreci olarak tarihi okumak daha doğrudur” diyor. Meselenin emek-sermayeden çok, devlet-komün çelişkisiyle ilgili olduğunu savunuyor. Reel sosyalizmin de ulus-devlet anlayışı yüzünden tutunamadığını söyleyip, devletçiliğin, sosyalizmi başarısızlığa sürüklediğini ileri sürüyor. Bunun karşısına ise çözüm olarak “demokratik toplum” kavramını koyuyor; “devleti demokratikleştirmekten” söz ediyor. Ancak iktidar olma zorunluluğu öngörmüyor. Hâliyle “üretim araçlarını kimin kontrol ettiği” konusu da girmiyor. Bunun yerine “Çelişkileri birbirini yok eden uçlar şeklinde değil, birbirini besleyen toplumsal olgular olarak görmek zorundayız. Çünkü komün olmadan devlet, burjuvazi olmadan proletarya olmaz. Dolayısıyla çelişkiyi yok edici bir mantıkla değil, dönüştürücü bir tarihsel perspektifle ele almak gereklidir” gibi bir tespitlerdeki üzere![34]
Sözünü ettiğim Abdullah Öcalan’ın post-Marksist “tezleri”!
O, “Marx’ı suçlamıyor” ve “Emeğine saygı duyuyor”, ama “Marksizmi Marx’tan ayrı” görüyormuş!
“Tarihsel materyalizmin yeniden ele alınması gerekir”miş; “Toplumsal tarih sadece sınıfla izah edilemez”miş, “sınıftan önce komün” gelirmiş!
“Klasik diyalektiğin bazı aşırılıklarının” da “aşılması gerekir”miş. “Çelişkiyi yok edici değil dönüştürücü bir tarihsel perspektifle ele almak gerekli” imiş!
“Demokratik sosyalizm” ya da “Demokratik toplum sosyalizmi zafere götürür”müş!
Buradan türeyen strateji, “demokratik entegrasyon” ya da “devletle bütünleşme”ymiş. Ve sosyalizmin “kapsamlı ve derinliğine demokratik bir diyaloga dayanmadan inşa edilebileceğine inanmak zor”muş!
Nafile “iddiaları” temelinde Abdullah Öcalan’ın tezleri kabaca üç kümeye ayrılabilir.[35]
Birincisi, insanlık tarihinin başlarına kadar uzanan ve klasik Marksist yorumun tersine tarihteki ilk bölünmenin sınıflar arasında değil de devlet ile toplum arasında gerçekleştiğini ileri süren tezlerden oluşuyor!
İkincisi, Tarihsel ilerlemenin sınıf mücadelesi yoluyla değil devlet ile toplum arasındaki mücadele ile gerçekleşeceği sanrısı!
Üçüncüsü ise, devlet ve devrim konularındaki görüşleri: Buna göre, devlet-toplum çelişkisi ekseninde yürütülecek mücadelenin hedefi siyasal iktidarın ele geçirilmesi değil, devletin dışında ve/ veya karşısında komünal uzamların yaratılması olmalıdır. Devletin ele geçirilmesi yerine onun bir sözleşmeye zorlanması, ortadan kaldırılması yerine onun dizginlenmesi gerekmekteymiş!
Sözü edilen yaklaşımın, geriye doğru gittiğimizde Pierre-Joseph Proudhon, Mihail Bakunin, Pyotr Kropotkin, Wilhelm Weitling, yakın zamanda Murray Bookchin, Michel Foucault, Antonio Negri gibilerden neşet ettiği açıktır. Ve belki Devlet Bahçeli’yi “ikna edebilir”, ama Marksistlerce, devrimci sosyalistlerce, komünistlerce kabulü mümkün değildir.
Çünkü yeri geldi, belirtelim: Marksizm’den onu ayırt eden vasıfları çıkardığınızda geriye kalan şey “yeni” ya da “güncellenmiş” bir Marksizm olmaz; doğrudan doğruya Marksizm’in kendisi ortadan kaldırılmış olur.
Elbette kimse Marksist olmak zorunda değil! Ancak Marksizm’in kuruluşu sürecinde Karl Marx tarafından yadsınmış bu tür yaklaşımların Marksizm’e içerilmesi imkânsızdır.
Söz konusu imkânsızlığın somut tezahürü de şudur: Marksizm’i aşmak değil, bizzat Marksizm tarafından aşılmış ekollere geri dönmek; Marksizm’i yenilemek değil Marksizm’den eski fikirleri ileri sürmek…[36]
Kaldı ki Abdullah Öcalan’ın “yeni”(?) paradigması yamalı bir bohça gibidir: Murray Bookchin’den “komünalizm” ve “ekolojizm”i, Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’dan “radikal demokrasi”yi alır, başka yazarlardan ödünç aldıkları ve kendi kattıklarıyla bunları gelişigüzel harmanlar. Repertuvarı Muhammed’e “primitif sosyalist”, “Hz. Muhammed’in kendisi son büyük komünalisttir” diyecek kadar geniştir.[37]
Yani karşımızda eklektik bir post-modern pastiş vardır.
İdeolojisi ve siyasi tezleri gibi üslubu da melezdir. Kâh mitolojiye kâh Kur’an’a kâh ütopyacılara öykünür. Yazdıkları ne tarihsel ne de siyasal anlatıdır, hiçbir türe girmez. Metinlerinde mantıksal ve tarihsel bir düzen yoktur.
Farklı düşünce ve anlatı geleneklerinden ödünç alınmış birbirleriyle bağdaşmaz görüş ve tezleri sağından solundan kırparak yapay bir sentezde birleştirmeye çalışır.
16 Mart 2005 tarihli görüşmeye elinde Murray Bookchin’in ‘Ekolojik Topluma Doğru’ kitabı ile gelir ve avukatlarına şöyle der:
“Marx’ın değer teorileri bir fecaat. Bu değer teorisi hakkında benim kuşkularım var. Yeni sol buna yeni yaklaşıyor… Marx’ın değer teorisi yanlış. Aslında Kapital’i de çok iyi inceleyemedim, ama son tahlilde işçi sınıfı ile burjuva sınıfının birleşip pay alma savaşıdır. Rosa Luxemburg Marx’ı eleştiriyor, pre-kapitalist toplum olmadan işçi sınıfı yaşayamaz diyor. Roza’nınki daha doğrudur. İşçi sınıfı ile burjuvazi birleşip sonra toplumu sömürüyorlar. Değer teorisinin özü budur. İşçi sınıfının eksenli devrimciliği safsatadır.”[38]
“Hegel ve Marx uzmanı değilim. Pek okumadım da. Haklarında anafikir dışında bilgili değilim. Bunun pek gerekli olduğuna da inanmıyorum.”[39]
“Lenin “Devlet ve Devrim”i yazmış ama eline yüzüne bulaştırmış, tam yazamamıştır.”[40]
Daha fazlasına gerek var mı?!
Bu noktada Jean Paul Sartre’ın şu gözlemini son derece yerinde ve isabetli buluyorum: O, “Marx’ın düşüncesini ortaya çıkarmış bulunan dönemin, yani kapitalizmin ötesine geçilmediği sürece hiç kimsenin Marx’ın düşüncesinin ötesine geçemeyeceğini ilan ederek şunları yazmıştı: ‘Sözde bir ‘Marx’ı aşma’, en kötüsü Marx öncesine bir geri dönüş olacaktır.”[41]
Denilebilir ki bunu doğrulayan sonuncu kişidir, “Tarih sınıflar savaşı değil, devlet ve komün savaşıdır,” diyen Abdullah Öcalan (ve şunları da ekleyerek):
“Marksizm’in sınıf kavramı problemlidir. Sadece parti kavramı değil, sınıf kavramı teorik olarak da problemlidir. Zaten sanayi proletaryası en çok da faşizme yaradı. Hitler, Alman işçi sınıfını en çok kullanandı. Bu işçi sınıfı dediğimiz, sosyalizmden çok faşizme taban teşkil etti. Hâlen Yeni Sağ bu kesime, işçilere dayanıyor; öyle burjuvaya filan dayanmıyor. En çok da bunlar Yeni Sağ’ı destekliyorlar.”[42]
Daha fazlasına ne hacet?! Ama bir de, “Önderliğin doğumu hakikâtin doğumudur.”[43] “Öcalan, Marx’a geri dönüştür… Öcalan Marx’ın güncellenmesi ve devrimcileştirilmesidir.”[44] “Önderlik, Marks’ın çağdaş hâlidir.”[45] “Öcalan; evrensel özellikte bir devrim teorisi ve pratiği ustasıdır,”[46] “Öcalan, günümüzde ve düşünce tarihinde yer alan Byung-Chul Han, David Harvey, Chantal Mouffe, Ernesto Laclau ve diğer birçok düşünür ve siyaset teorisyeniyle birlikte anılabilecek bir isimdir. Sonuç olarak karşımızda; siyasal, toplumsal, ekolojik, etnolojik ve mücadeleci fikirler üreten bir teorisyen bulunmaktadır”;[47] “Yeni paradigmanın en dikkat çeken başlığı tarihsel, toplumsal gelişmelere yeni bir perspektifle bakmak ve mevcut tarihsel okuma ve bu okumaların sonucu açığa çıkan sistem önerilerini radikal bir eleştirel perspektifle ele almasıdır. Bu bağlamda Marksizm’i de eleştiriye tabi tutmaktadır,”[48] türünden abartı(lar)[49] var ki, onlara da bir nebze değinmeden geçmek doğru olmaz!
“Yeni -ol(a)mayan- ‘sosyalizm’ söylenceleri”nin “ezberleri bozmak” yaygaralarına yaslanan post-Marksist ezbercilerin asli marifeti, karşısındakileri “Türk Solu” suçlamalarıyla, bağırış çağırışlarla “hizaya getirip” bastırma ihtirasının “çokbilmişliği”dir. Ancak belirtmeden geçmeyelim: Sosyalizm veya solun “Türkü, Kürdü, Almanı, Fransızı ol(a)maz; devrimcisi ya da reformcusu olur! Başka türlüsü de mümkün değildir…
Bu bağlamda Cengiz Baysoy’un, “Marksizmin Selefîliği” tanımı Engizisyon literatüründen ödünç alınmış gibidir. Ve de “Önderlik görüşlerini bunca duymuş, dinlemiş ve okumuşken, karşımıza çıkan kavram setinin verili düşünceleri dağıttığı, ezberleri paramparça ettiği ve yeniye yönelişi kaçınılmaz kıldığı böyle bir anda, artık eskiyen şeyleri duymayı ya da sevmeyi ki isteyebilir ki!”[50] satırları da monist bir dayatmacılıktan başka bir şey değildir!
Bir şey daha; şimdilerde göklere çıkartılan Murray Bookchin ile post-Marksizm’in temsilcilerinden Ernesto Laclau-Chantal Mouffe çiftinin “determinizm”/ “özcü sınıf” eleştirisi ve “radikal demokrasi”si; Michael Hardt ve Antonio Negri’nin, artık ulusal değil diye reddettikleri V. İ. Lenin’in klasikleşmiş emperyalizm analizine ikame ettikleri “İmparatorluk”u ve işçi sınıfının yerine geçirdikleri etnik, cinsel, kültürel, mesleki aidiyetleri kapsayan “Çokluk”u söylencelerinin devrimci mücadeleyle hiçbir ilişkisi yokken; Murray Bookchin’in anlatısına göre, “Bolşevikler hep devrimci işçi inisiyatiflerinin arkasında kalan, daha sonradan bunları kontrolü altına alıp manipüle eden, eninde sonunda da ezen bir grup oportünisttir. Komünal formlarla her zaman araçsal bir ilişkisi olan kökten merkeziyetçi, işçilere güvenmeyen, tepeden inmeci varlıklardı”![51]
Bunlara “Evet” demek mümkün mü? Elbette değil… Bunu “Marksizm’i savunmak” için ifade etmiyorum. Marksizm’in savunulmaya ihtiyacı yok. Ne var ki, tartışmanın sis bulutunu dağıtmak, post-Marksizm’in nereye oturduğunu göstermek ve bazı uyarılar dillendirmek kaçınılmaz oluyor.
Marksizm’e yönelik post-Marksist ideolojik taarruz sürdürülüyorken; aslında ortada söylenmiş yeni hiçbir şey yok ve Marksizm de “aşılmış” falan değil.
Marksizm ve sosyalizmin evrensel değerlerinden mahrum bir çizgide, tarihsel olarak buluşturulması olanaklı olmayan fikir ve düşünürlerden bir bulamaç oluşturarak fikirlerine dayanak yaratılması, paradoksun bir yanı. Ama asıl sorun, Abdullah Öcalan’ın tarihi analiz ediyorum derken tarihsizliğin çerçevesini çiziyor olmasıdır.
Marksizm tarihe sınıf merkezli bakar ve komünizme giden yolun ancak özel mülkiyeti ortadan kaldırmaya yönelen bir sınıfsal devrimle gerçekleşebileceğini gösterir.
Marksizm kapitalist toplumun temel ve uzlaşmaz çelişkisinin üretimin toplumsallığı ile üretim araçlarının özel niteliği arasında, yani emek ve sermaye arasında olduğunu çözümler ve bu temel, uzlaşmaz çelişkinin diğer tüm çelişkileri ya sıfırdan ürettiğini ya da kendisine tabi kıldığını savunur.
Burada duruyorum…
SORU(N) VE “BİZ”
Durduğum yerde “Ya reel-sosyalizm” sorusuna muhatap olacağımın farkındayım.
Akıl dışı sürdürülemez kapitalizmin irrasyonelliği karşısında komünizmin üstünlüğünden bir an dahi şüphe etmedim. Karl Marx’ın, “Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna da bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada devlet, proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz,” ifadesindeki üzere.
Sektörel reel-sosyalist ülkeler topluluğunda yaşanan likidasyonun sorumlusu Marksizm(-Leninizm) değil, Marksizm(-Leninizm)’den sapmadır. Yani söz konusu likidasyon dünya devriminden, Sovyetlerden, Kızıl Cumartesilerden, yani gönüllü çalışmadan kopan bürokratik deformasyondan kaynaklanmaktadır.
Olması gereken komünist çalışma, Kızıl Cumartesileri yaygınlaştırmak yani ücretsiz toplumsal emeği yığınlara mal etmek yanında parti-devlet özdeşleşmesine yani “Parti her şeyin üstünde olmalı ve her şeyi yönetmelidir” anlayışının sürdürülmesine “Hayır” demektir.
Parti ve devlet bütünleştiği zaman partinin parti, devletin de devlet olmaktan çıkması kaçınılmazdı; öyle de oldu.
Örneğin SBKP’de 1934 öncesi yüzde 60-70’lerdeki işçi üyelerin temsil oranı 1956’ya gelindiğinde yüzde 18’lere düşmüştü. Yüzde 20-30 olan aydınların temsil oranı ise yüzde 68’e sıçradı.
Bu süreci izleyen “konverjans”, “detant” ve “barış içinde birlikte yaşama” görüşleri ise reel-sosyalizme indirilen ağır darbelerdi.
Söz konusu kesitte Karl Marx’ın Becker’e 17 Nisan 1867 tarihli mektubundaki, “Kapital kesinlikle burjuvaların kafasına şimdiye dek fırlatılmış en korkunç gülledir,” ve “Komünistler, her yerde, mevcut toplumsal ve siyasal düzene karşı her devrimci hareketi desteklerler. Tüm bu hareketlerde, o anki gelişme düzeyi ne olursa olsun, mülkiyet sorununu her birinin temel sorunu olarak öne çıkarırlar,” uyarıları gölgelendi.
Sosyalizmin ikinci büyük dalgasının geri çekilmesiyle, bugünlerde Marksizm-Leninizm dünya solunda azınlık konumuna mahkûm edildi.
Bunun böyle olması da Marksist(-Leninist) duruşun sağı ve solu arasındaki sınırların kaybolmasına, eğriyle doğrunun iç içe geçmesine yol açtı.
Bu da, Marksizm(-Leninizm)’de olgunlaşmaya değil, ondan uzaklaşmaya yol açtı. Post-Marksizmlerin “XXI. Yüzyıl Sosyalizmi” önermelerinde olduğu üzere.
Devrimci Marksist(-Leninist)ler, hiçbir şeyi eleştirel olmayan tarzda kabullenmezler; komünistlerin duruşu, “inanç” ya da “kutsal” bir tefsir değil, inşa hâlindeki tarihtir.
“Nasıl” mı?
İnsanlığın özgürlükçü, eşitlikçi, müreffeh bir dünya tasavvuru ve böylesi bir dünyaya duyduğu özlem, günümüzden binlerce yıl öncesine uzanır. Sınıflı toplumların ortaya çıkmasıyla birlikte toplumun küçük bir azınlığının çoğunluğu sömürerek zenginleşmesi, bu zenginliğin giderek artması ve devlet gibi bir zor aygıtıyla devamının sağlanması, üreticileri yoksulluk ve esarete sürüklemiştir. Tam da bu yüzden tarih boyunca bu düş çeşitli mitolojik öykülerle de kendini ortaya koymuş, egemenler yeryüzünde inşa edilmek istenen cenneti dinler aracılığıyla öteki dünyaya havale edip onun önünü kesmeye çalışırken, filozofların bir bölümü de ona giden yolun düşünsel temellerini döşemeye girişmişlerdir. Eşitsizlikleri ve çelişkileri en yüksek noktaya taşıyan kapitalizme gelindiğindeyse bu özlem kat kat artmıştır. Öte yandan bu düşün hayata geçmesinin önünde sarp kayalarıyla bir zorunluluklar âlemi dikilirken, bu engelin aşılması için gereken nesnel zemini adım adım yaratan da kapitalizm olmuştur. Üretici güçlerde muazzam bir sıçrama yaratarak evrensel bir bolluk toplumunun maddi temellerini döşeyen kapitalizm, aynı zamanda evrensel bir sınıf olan proletaryayı doğurarak, bu uğurda verilen mücadelelerin küresel ve yığınsal bir nitelik kazanmasını sağlamıştır. Böylece insanlığın binlerce yıldır özlemini duyduğu sınıfsız, sömürüsüz toplum, tarihte ilk kez ulaşılabilir bir hedef hâline gelmiştir.
Aslında tarihsel yolculuğunun sonuna yaklaşan kapitalizmin artık çürüme ve kendisiyle birlikte her şeyi çürütme aşamasına gelmiş olması, bu sömürü sisteminin yıkılmasını hoş bir düş ya da ulaşılabilir bir hedef olmanın çok ötesinde yakıcı bir zorunluluğa dönüştürmüştür. Bu zorunluluk, kapitalist üretim tarzının sayısız alanda yol açtığı eşitsizlik, adaletsizlik ve yıkımın artık akıl sınırlarını zorlayacak kadar şiddetlenmesiyle kendini ortaya koymaktadır. İşçi sınıfının Enternasyonal marşının “biz başka dünya isteriz” sözlerinin, milenyum başlarından bu yana pek çok kitlesel eylemde yankılanan “başka bir dünya mümkün” şiarında yansımasını bulmasının nedeni, işte kapitalizmin insanlığı mahkûm ettiği bu cehennemî tablodur.
Bugün dünyanın dört bir yanında milyonlarca emekçi “artık yeter” diyerek birbiri ardı sıra sokağa dökülüyorsa, gençler iş, eğitim, özgürlük için ayağa kalkıyorsa, kadınlar erkek egemen sisteme karşı öfkelerini haykırıyorsa, ekolojik tahribat karşısında “iklimi değil sistemi değiştir” çığlıkları yükseliyorsa, bu, kapitalizmin artık tarihsel sınırlarına dayandığının giderek çok daha geniş kitleler tarafından kavranır hâle geldiğini göstermektedir. Engels’in belirttiği gibi, mevcut toplumsal kurumların sağduyuya aykırı ve adaletsiz oldukları yönündeki artan kavrayış, üretim ve değişim alanında yaşanan değişikliklerin mevcut toplumsal düzenle artık uyuşmadığının bir işaretidir. Günümüzde yaşanan işte tam da budur. Her alanda sorunları düğüm hâline getiren kapitalizm, devrim kılıcının bu düğümü kesip atması için gün saymaktadır.
Üretici güçlerin gelişmişlik düzeyinin bugün geldiği nokta, insanlığın yiyecek, giyecek, barınma, ulaşım, temiz su, eğitim, sağlık gibi temel ihtiyaçlarını asgari düzeyde karşılayabilmenin ötesine geçmiştir. Bilimsel ve teknolojik gelişmelerin sanayiye ve tarıma uygulanması sayesinde bugün çok daha az emekle çok daha fazla mal ve hizmet üretmek mümkündür. Bunun mantıki sonucunun toplumsal refaha ulaşılması, çalışma saatlerinin azaltılması ve işsizliğin ortadan kalkması olması beklenirdi; ama aksine, artı-değer sömürüsüne dayanan kapitalizm yoksulu daha da yoksullaştırıp zenginliği küçük bir azınlığın elinde toplayarak eşitsizliği, adaletsizliği, yoksulluğu, işsizliği en uç noktalara taşıyor. Bolluktan kriz doğuran bu sistem 1 milyar insanı açlığa terk ederken, her dört kişiden birinin de beslenme yetersizliği çekmesine yol açıyor. Dünya nüfusunun yüzde 1’inin küresel zenginliğin yüzde 43’ünü gasp ettiği bu sistemde, nüfusun yarısına sadece yüzde 2’lik bir pay düşüyor. Yani eşitsizliğin, yoksulluğun, yoksunluğun kaynağı, egemenlerin iddia ettikleri gibi “insan ihtiyaçlarının sınırsız, kaynaklarınsa tüm nüfusun ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar kıt oluşu” değil, hiçbir şey üretmeyen asalak bir azınlığın o kaynakları alenen hortumlaması ve üretimi sadece ve sadece kâra endekslemesidir.
Üretimin toplumsal niteliğine rağmen üretim araçlarını kendi özel mülkiyeti olarak gasp eden kapitalistler, onları ancak kârlı gördükleri zaman ve alanlarda harekete geçiriyorlar. Bu da milyarlarca insan yokluk çekmesine rağmen, devasa ölçeklerdeki üretim aracının ve yüz milyonlarca işçinin atıl durumda kalmasına yol açıyor. Sermaye, toplumun en yakıcı ihtiyaçlarının karşılanmaması pahasına, çok daha kârlı olan finansal spekülasyon alanına yöneliyor örneğin. Hatta bu, emperyalizm çağında bir istisna değil genel bir durum hâlini almış bulunuyor. Dahası, tümüyle plansız, anarşik bir üretime dayanan bu sistem, ürettiği krizlerle üretici güçleri acımasızca yıkarak yol alıyor. Kapitalizmin yıkılması işte bu akıldışı duruma son verecek ve şu anda sadece küçük bir azınlığın sahip olduğu refahın tüm topluma yayılmasının önünü açacaktır.
Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet prangasının kırılması, üretimin önündeki yapay engellerin yanı sıra üretici güçlerin ve ürünlerin ekonomik krizlerde doruğa çıkan mutlak savurganlığını ve yıkımını da ortadan kaldırarak, üretici güçlerin gelişiminde muazzam bir sıçrama yaratacaktır. Egemenlerin akıl almaz ölçüdeki lüks savurganlığının son bulması da önemli büyüklükte bir üretim araçları ve ürünler kitlesini topluluk yararına özgür bırakacaktır. Böylelikle, toplumun tüm üyelerine yalnızca maddi olarak tümüyle yeterli ve her gün zenginleşen bir yaşam değil, aynı zamanda bedensel ve düşünsel yeteneklerini özgürce geliştirmeyi ve kullanmayı da güvence altına alan bir yaşam sağlama olanağı doğacaktır. Üstelik insanın gerçek anlamda insan olduğu bu toplumda üretim faaliyeti, gezegenimizin sağlığını ve doğal zenginliğini koruyacak ve geliştirecek bir perspektifle yapılacaktır.
Marksizmin kurucuları, bugün çok yakıcı bir sorun hâline gelen ekolojik sorunlara ve bu sorunların köklü çözümüne de o günlerden işaret ederek, bu açıdan da insanlığın çıkış yolunu aydınlatmışlardır. Kapitalist sistem artık insandan doğaya elini attığı her alanı kurutur hâle gelmiştir. Kırı alabildiğine tahrip eden kapitalizm kentleri de yaşanmaz hâle getirmiştir. Sanayinin yarattığı büyük kentler, aynı zamanda büyük bir cangıl ve büyük bir kirlilik kaynağı hâline gelmiştir. Bugün geldiğimiz noktada, kent-kır karşıtlığının ortadan kaldırılması yaşamsal bir zorunluluğa dönüşmüştür. Bu aynı zamanda “tarımsal üretimin ve ayrıca kamu sağlığının da bir zorunluluğu hâline gelmiştir. Bugünkü hava, su ve toprak kirlenmesi, ancak kentle köyün kaynaşmasıyla ortadan kaldırılabilir… Kuşkusuz uygarlık bize, ortadan kaldırılması çok zaman ve çabaya mal olacak büyük kentleri miras bıraktı. Fakat, uzun bir süreç de olsa, bunlar ortadan kaldırılmak zorundadır ve kaldırılacaktır.”[52]
Binlerce yıllık bir düş olsa da, sosyalizmin tarihte ilk kez Marx sayesinde ütopik bir proje olmaktan çıkarılıp bilimsel temellerine kavuşturulduğunu biliyoruz. Bu bilimsel sosyalizm anlayışı, maddi koşulların henüz yeterince gelişmemiş olması nedeniyle “kafadan kurulmak” zorunda kalınan ve “ayrıntıları üzerine ne kadar çalışılırsa o kadar çok salt fanteziye kaçılan”[53] ütopik sosyalizm projelerinden ya da sosyalizmi kolektif çiftlikler, atölyeler, kooperatifler, dayanışma ağları gibi uygulamalarla kapitalizm altında hayata geçirilmeye başlanabilecek bir şey olarak savunan çeşitli küçük-burjuva sosyalizm anlayışlarından tümüyle farklıdır. Kökleri, düşler âlemine değil kapitalist üretim biçiminin yarattığı büyük değişime uzanır, onun keskinleştirdiği toplumsal çelişkilerden beslenir ve nihayetinde o çelişkilerin devrimci çözümüyle filizlenip boy verir:
“Kapitalist üretim tarzı nüfusun büyük çoğunluğunu gittikçe proleterlere dönüştürerek, bu devrimi (…) gerçekleştirmek zorunda olan gücü yaratır. (…) Proletarya devlet iktidarını ele geçirir ve üretim araçlarını önce devlet mülkiyetine dönüştürür. Fakat bununla, proletarya olarak kendi kendini ortadan kaldırır, bununla tüm sınıf farklılıklarını ve sınıf karşıtlıklarını ve böylelikle devlet olarak devleti de ortadan kaldırır.”
“Üretim araçlarına toplum tarafından el konulmasıyla, meta üretimi ve böylelikle ürünün üretici üzerindeki egemenliği ortadan kalkar. Toplumsal üretim içindeki anarşinin yerini planlı bilinçli örgütlenme alır. Bireysel varoluş mücadelesi son bulur. Böylece insan ilk kez, kesin anlamda, hayvanlar âleminden nihai olarak ayrılır, hayvanca yaşama koşullarından gerçekten insanca yaşama koşullarına geçer. (…) İnsanların şimdiye kadar karşılarında doğanın ve tarihin kendilerine dayattığı şey olarak duran kendi toplumsallaşmaları, şimdi kendi özgür eylemleri hâline gelir. Şimdiye kadar tarihe egemen olan nesnel, yabancı güçler, bizzat insanların denetimi altına girer. İşte ancak o andan itibaren insanlar kendi tarihlerini tam bir bilinçle kendileri yapacaktır; ancak o andan itibaren onların harekete geçirdiği toplumsal nedenler, esas olarak ve sürekli artan ölçüde, onların istediği sonuçları da verecektir. Bu, insanlığın zorunluluk âleminden özgürlük âlemine sıçrayışıdır.”[54]
Marksizmin kurucuları, insanlığın zorunluluklar âleminden özgürlükler âlemine geçebilmesinin maddi koşullarının, toplumsal bolluğun yaratılması ve zorunlu çalışma süresinin kısalmasıyla sıkı sıkıya bağlı olduğunu göstermiş, onu asla geri bir ekonomik temel üzerinde inşa edilecek ve yoksulluğu paylaştıracak bir toplum olarak değerlendirmemişlerdir. Aksine, böylesi bir durumun eski çirkefin yeniden üremesine yol açmasının kaçınılmazlığını vurgulamışlardır.
Kapitalizmin Marx ve Engels’in tahayyül ettiğinden daha uzun süre yaşadığı ve bunadığı aşikârdır. Bununla birlikte bu durum, geleceğin toplumunun “zorunluluklar” kıskacındaki ilk evrelerini kısaltacak atılımları da beraberinde getirmiştir. Nicedir karşımızda kelimenin gerçek anlamıyla küreselleşen, yaşanan bilimsel ve teknolojik gelişmelerle makineleşmeyi tarımdan sanayiye, hizmetten ulaşıma tüm sektörlere yayan, tam otomasyonu teknik olarak mümkün hâle getiren ve üretici güçleri sıçramalı bir şekilde geliştirmiş olan bir kapitalizm var. Bugün geldiğimiz noktada insanlık sosyalizmin hayata geçirilmesi bakımından çok daha büyük bir potansiyele sahiptir. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet engelinin ortadan kaldırılmasıyla birlikte, bu potansiyelin dört bir koldan fışkıran bir gerçekliğe dönüşmesinin önü açılacaktır.
Kapitalizmin yıkılması tüm insanlık için muazzam bir tarihsel değişim ve dönüşüm sürecini başlatarak yepyeni bir çağa doğru büyük bir adım atılmasını sağlayacaktır. Üretici güçlerdeki sıçramalı gelişme ve küresel ölçekli bir üretim ve dağıtım planlaması sayesinde insanlık o zamana dek görmediği kadar müreffeh, özgür ve eşitlikçi bir topluma kavuşacaktır. Çalışma saatlerinin fazlasıyla kısaldığı ve çalışma koşullarının alabildiğine insanileştiği bu toplumda, her türlü toplumsal konuda üreticiler kendileri karar alıp, bu kararları hayata geçireceklerdir.
Marx’ın dile getirdiği gibi, bireylerin çok yönlü gelişimiyle birlikte üretici güçler de arttıktan ve ortak zenginliğin tüm pınarları gürül gürül akmaya başladıktan sonra, çalışma, geçim aracı olmanın ötesine geçerek zorunluluk bağından kurtulup zevk hâline gelecektir. Bu toplum bayrağına artık şunu yazacaktır: Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre!
Genel bir çerçeve ortaya koymakla birlikte Marx da Engels de, benimsedikleri diyalektik yöntem ve materyalist tarih anlayışı gereği, asla geleceğin komünist toplumu için hazır reçeteler sunmaya, spekülasyon yapmaya kalkışmamışlardır. Hatta bunu bekleyenler tarafından, “geleceğin aşçı dükkânları için tarifler” yazmadıkları için eleştirildikleri de olmuştur[55]. Fakat aslında onların kapitalizmin tarihsel-toplumsal sonuçlarına ilişkin derinlikli analizleri, kapitalizm sonrasına ilişkin de ufuk açıcıdır. Başta ‘Alman İdeolojisi’, ‘1844 Elyazmaları’ ve ‘Anti-Dühring’ olmak üzere pek çok eserde bunun çarpıcı örneklerini görmek mümkündür. Örneğin kapitalizmin yarattığı yabancılaşmanın doğurduğu sonuçları irdeleyen çeşitli eserlerinde, gerek doğrudan gerekse dolaylı olarak, bu yabancılaşmanın ortadan kalkmasıyla yaşanacak köklü değişime de ışık tutulmaktadır.
Kapitalizm işçiyi doğaya, kendine, kendi faaliyetlerine ve ürettiği ürünlere yabancılaştıran bir üretim tarzıdır. Üretim araçları ve emeğinin ürünü üzerinde hiçbir sahiplik ve söz hakkı olmayan işçi, hayatını idame ettirmek için işgücünü satmak, üstelik bunu kendi yeteneklerinin, zevklerinin, tutkularının tümüyle dışlandığı bir üretim faaliyeti içinde gerçekleştirmek zorundadır. Kol emeği gibi kafa emeğini de metalaştırıp sermayeye tâbi kılan bu sistemde, Marx’ın dediği gibi, işçinin üretimi ne kadar çoksa tüketimi o kadar azdır; ne kadar çok değer yaratırsa kendisi o kadar değersizleşmektedir; ürünü ne kadar biçimliyse kendisi o kadar biçimsizdir; nesnesi ne kadar uygarsa o o kadar barbardır; emek güçlendikçe işçi güçsüzleşir; emek akıllandıkça işçi alıklaşır… İster aşçı olsun ister doktor, ister marangoz olsun ister mühendis, yapmak zorunda olduğu iş, onun iradesinden tümüyle bağımsız, ona yabancı bir güç hâline gelmiştir ve eğer geçim araçlarını yitirmek istemiyorsa bunu sürdürmelidir. Emekçiler üretim araçlarının kölesi hâline gelirken, işbölümü bu köleliği daha da derinleştirir. Sonuç, tüm bedensel ve entelektüel yeteneklerin bir tek etkinliğin yetkinleşmesi uğruna kötürümleşmesi, emekçinin yeteneklerinin, yaratıcılığının ve üretkenliğinin sınırlarının alabildiğine daralmasıdır. Bu toplumda en vasıfsız kol işçisi gibi bilim insanı da egemenlerin izin verdiği alanlarda ve sınırlarda çalışmalarını yürütmek zorundadır. Atomun hangi alt parçacığının keşfedileceğine bile, bu araştırmaların yapıldığı kurumları fonlayan burjuvazi karar verir! Aynı şey diğer entelektüel faaliyet alanları için de geçerlidir. Örneğin daha yetişme aşamasından itibaren bu düzene binbir iplikle bağlı kılınan ve onun tarafından formatlanan sanatçıların da bağımsız ve özgür üretiminden söz edilmesi mümkün değildir. İnsan yetenekleri de, yaratıcılık da, üretkenlik de ancak bilimsel-toplumsal bir eğitimle desteklendiğinde ve özgürlüğün maddi-manevi koşulları yaratıldığında sınırsızca gelişebilir. İnsanın eli gibi beyninin de özgürleşeceği komünist toplumda her açıdan bir yetenek, yaratıcılık ve üretkenlik patlamasının yaşanacağını öngörmek bu yüzden bir kehanet olmayacaktır.
Geleceğin toplumunun inşası açısından üretici güçlerin gelişmişlik düzeyi daha önce de vurguladığımız gibi temel belirleyendir. Bu maddi temel aynı zamanda insanın özgürleşmesinin diğer maddi koşuluna, “serbest zaman”a da kaynaklık edecektir. Kapitalizm aslında daha şimdiden makineleşmeyi üretim alanının çok büyük bir bölümünde tam otomatizasyona geçecek şekilde yetkinleştirmiştir. Ama buna rağmen, artı-değerin üretilmesi için canlı emeğin olmazsa olmazlığı bunun hayata geçirilmesini engellemekte, dahası aynı nedenle kapitalistler işçileri mümkün olan en uzun süreler boyunca en yoğun şekilde çalıştırmaya devam etmektedirler. Kapitalist sistem öyle akıl dışı bir evreye ulaşmıştır ki, en ağır ve pis işlerden tıp, eğitim, sanat gibi en incelikli alanlara dek her alanda kullanılmaları mümkün olan robotların yüz milyonlarca işçiyi boşa çıkarması “tehlike” olarak görülmektedir! Oysa kapitalizmde “işsizlik” olarak tezahür edip emekçiler için aç kalmak anlamına gelen bu “boşa çıkma” durumu, geleceğin toplumunda bireylere diledikleri gibi kullanacakları serbest zamana kavuşma olanağını sağlayacaktır. Bu yüzden işçi sınıfı iktidarı ele aldığı andan itibaren makineleşmenin önündeki yapay engelleri kaldıracaktır.
Bildiğimiz gibi kapitalist toplumda bu sadece çalışma zorunluluğunu emekçilerin sırtına yıkan küçük bir azınlığa ait bir ayrıcalıktır. İşçilerin bütün ömürlerini sömürücüler için çalışarak tüketme zorunluluğundan kurtulmaları, bunu bir ayrıcalık olmaktan çıkarıp toplumsal bir özgürlüğe dönüştürecektir. Artı-emek zamanının burjuvazi tarafından gasp edilmesinin ortadan kalkması, teknolojinin toplumsal çıkarlar doğrultusunda sınırsızca kullanılması sayesinde emek üretkenliğinin sıçramalı bir şekilde artması ve tüm işlerin çalışabilir durumdaki nüfusa eşit bir şekilde dağıtılmasıyla birlikte zorunlu çalışma süreleri alabildiğine düşen emekçiler, diledikleri her alanda yeteneklerini özgürce geliştirebileceklerdir. Üretimin planlanmasında da gerçekleştirilmesinde de söz sahibi olan bireylerin hoşlarına giden her faaliyet dalında kendilerini geliştirebilmeleri mümkün olacaktır. Bu, Marx’ın ‘Alman İdeolojisi’nde dile getirdiği gibi, insana bugün bu işi, yarın başka bir işi yapmak, hiçbir zaman balıkçı, marangoz ya da yazar olmaksızın, canının istediğince sabah balık tutmak, öğleden sonra marangozluk yapmak, akşam yazmak olanağı sunacaktır. Bugünden tahayyül edemeyeceğimiz kadar çok yönlü ilgi alanlarına sahip olacak olan insan, bu alanlarda özgürce faaliyet göstererek kendini gerçek insan olarak yeniden yaratma olanağına kavuşacaktır. Mülkiyet tutkusundan, gösterişten, bencillik, hırs ve rekabetten tümüyle arınan bu insanın doğayla, kendisiyle ve toplumla uyum içinde yaşamasıyla, bireyler arasındaki ve bireyle toplum arasındaki karşıtlıklar son bulurken, bu durum cinsler arası ilişkileri de daha önce hiç olmadığı kadar doğallık ve özgürlükle şekillendirecektir.
Böylesi bir dünyanın özlemini çeken insanlığın tek yapması gereken onu gerçekleştirmek üzere ilk adımı atmak için kapitalizmi yıkmaktır. İnsanlığın bu büyük eylemin sonrasında da, komünist toplumda da bugünden öngöremeyeceğimiz pek çok sorunla karşılaşması kaçınılmazdır. Sonuçta geleceğin toplumu dinlerin vaat ettiği türden gerçeküstü bir cennet olmayacaktır. Fakat en az günümüz insanı kadar zeki ve çok daha zengin kaynaklara sahip olacak olan o dönemin insanlarının bu sorunların üstesinden geleceklerine hiç şüphe yoktur. Sınıfsız, sömürüsüz bir dünyanın güzelliklerinden, eşitlikten, özgürlükten söz ettiğimizde, burjuva ideolojisinin karşımıza genelde tepkisel bir reddedişle değil de “keşke olsa, ama mümkün değil, gerçekçi değil” türü iddialarla dikildiğini biliyoruz. Oysa mesele “gerçekçilik”se, sosyalizmin er ya da geç kurulacağını düşünmek, kapitalist düzenin uzun süre bu şekilde yaşamayı sürdürebileceğini düşünmekten çok daha gerçekçidir![56]
Tam da bu koordinatlarda gelecek için dövüşmeli ve onu tahayyül etmeli Karl Marx’ın işaret ettiği üzere:
“Üretimin maddi koşulları işçilerin ortak mülkiyeti ise, o zaman tüketim araçlarının dağılımı da bugünkünden farklı olur.”
“Komünist toplumun yüksek bir evresinde, bireylerin işbölümüne köleleştirici bağımlılığı ve onunla birlikte, kol ve kafa emeği arasındaki karşıtlık yok olacağı zaman, çalışmanın yalnızca bir yaşama aracı olmaktan çıkıp, bir ilk dirimsel gereksinim durumuna geleceği zaman; bireylerin çok yönlü gelişmesi ile birlikte, üretim güçlerinin de artacağı ve bütün kolektif zenginlik kaynaklarının bollukla fışkıracağı zaman; ancak o zaman burjuva hukukunun sınırlı ufku kesin olarak aşılabilecek ve toplum, bayrakları üstüne ‘herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinimine göre!’ diye yazabilecektir.”
DEVLET, DEMOKRASİ, İNSAN
Kendisi bir devlet (bir sınıf diktatörlüğü) biçimi olan “demokrasi” yaygaralarıyla iştigal edenlere hatırlatalım:
“Devlet ezelden beri var olan bir şey değildir. Onsuz yapabilen, devlet ve devlet iktidarı hakkında hiçbir fikri olmayan toplumlar olmuştur. Ekonomik gelişmenin, toplumun sınıflara bölünmesiyle zorunlu olarak bağlı olan belirli bir aşamasında, bu bölünme yüzünden devlet bir zorunluluk hâline gelmiştir.”[57]
“Toplum nerede, ne zaman sınıflara bölündü, sömürenlerle sömürülenler nerede, ne zaman ortaya çıktıysa, devlet de orada ve o zaman ortaya çıktı.” “Devlet, bir sınıfın başka sınıflara hükmetme aygıtıdır.”[58]
“Antik devletle feodal devlet, kölelerle serflerin sömürülmesi organı oldular; ama yalnızca onlar değil, modern temsili devlet de, ücretli emeğin sermaye tarafından sömürülmesi aletidir.”[59]
“Devletin olduğu her toplumda her zaman, yöneten, emreden, egemen olan bir grup insan hep var oldu ve bunlar egemenliklerini kaybetmemek için her zaman fiziksel baskı aygıtına, her dönemin teknik düzeyine denk düşen şiddet uygulama aygıtına sahip oldular.”[60]
“Devlet, sözcüğün tam anlamıyla, halktan ayrı, silahlı insan müfrezeleri tarafından yığınlar üzerine uygulanan buyurganlık demektir.”[61]
“Her devlet, ezilen sınıfın tahakküm altına alınması için kullanılan ‘özel bir güç’tür. Dolayısıyla hiçbir devlet ne ‘özgür’dür ne de ‘halk devleti’dir.”
“Devlet, sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olmaları olgusunun ürünü ve belirtisidir. Nerede sınıflar arasındaki çelişmelerin uzlaşması nesnel olarak olanaklı değilse, orada devlet ortaya çıkar. Ve tersine; devletin varlığı da, sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olduklarını kanıtlar.”[62]
“Devlet erki, işçi sınıfını ezmek için var olan bir kamu erki, bir sınıf egemenliği mekanizmasıdır. Sınıf mücadelesinde bir ilerlemeyi gösteren her devrimden sonra, devlet iktidarının salt baskıcı karakteri gittikçe daha açık ortaya çıkar.”[63]
“Bir cumhuriyet nasıl bir maskeye bürünürse bürünsün, ne denli demokratik olursa olsun, eğer o bir burjuva cumhuriyeti ise, eğer o toprak ve fabrikaların özel mülkiyetini koruyorsa ve eğer özel sermaye toplumun tümünü ücret köleliği içinde tutuyorsa, o zaman bu devlet, bazı insanların, ötekiler tarafından ezilmesi için bir makinedir.
Öyleyse biz, bu makineyi sermayenin iktidarını alaşağı edecek sınıfın ellerine vereceğiz. Biz, devletin genel eşitlik demek olduğu yolundaki bütün o eski önyargıları reddedeceğiz, çünkü bu, bir göz boyamacadır, sömürü olduğu sürece eşitlik olamaz. Toprak sahibi işçiye eşit olamaz, ya da aç bir insan tok bir insana eşit olamaz.”
“Toprak ve üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin olduğu, sermaye egemenliğinin olduğu her devlet, ne kadar demokratik olursa olsun kapitalist bir devlettir, işçilerle yoksul köylülüğe boyun eğdirmek için kapitalistlerin ellerindeki bir makinedir.”[64]
“Sosyalistler… devletin, burjuvazinin mülksüzleştirilmesinden sonra, giderek ‘eriyeceğini’, ‘uyuyacağını’ kabul ederler.”[65]
“Sınıflar vaktiyle nasıl kaçınılmaz olarak ortaya çıkmışlarsa, yine aynı şekilde ortadan kalkacaklar ve onlarla birlikte devlet de yok olacaktır.”[66]
“Halkın özgürlüğü ancak devletin tüm gücünün gerçek manada ve tam olarak halka ait olduğu zaman, ancak tam olarak sağlanmış olacaktır,” der V. İ. Lenin ve ekler Karl Marx:
“İşçi sınıfı, hazır devlet mekanizmasını öylece ele geçirip kendi amaçları için kullanamaz.”
“Siyasal iktidar denen şey, bir sınıfın başka bir sınıfı ezmekte kullandığı örgütlü güçten başka bir şey değildir.”
“Halkın egemenliği varlığını hükümdara borçlu değil, ama hükümdar varlığını halkın egemenliğine borçlu bulunuyor.”
İnsan(lık), devlet gerçeğinin dayattığı sınıflar mücadelesiyle biçimlenir. “İnsan özü, her bir bireyde var olan soyut bir kavram değildir. Gerçekte, toplumsal ilişkilerin bütünüdür.” …
Tam da bu kapsamda “İnsan” der ve ekler Karl Marx: “İnsanın kendi icadı olan paraya köle olması yanlış”…
“Ne kadar çok şeye sahipsen o kadar azsın”…
“Eğer insanlığın çoğunluğu için yararlı olabileceğimiz yeri seçmişsek, hiçbir yük bizi kamburlaştıramaz; çünkü artık o herkes adına ödenen bir bedeldir”…
“Eğer sevgi üretmiyorsa yüreğiniz, başarılı bir üretici değilsiniz”…
“Sanat eserlerini üretmek ve onlardan keyif almak bizi daha bütünlüklü insanlar hâline getirir”…[67]
“Ne kadar az yer, içer, kitap okursan, tiyatroya, dansa, meyhaneye ne kadar az gidersen, ne kadar az düşünür, sever, kuram yaratır, şarkı söyler, resim ve eskrim yaparsan, o kadar fazla sermaye biriktirirsin; mezar böceklerinin ve toprağın yok edemeyeceği hazinen o kadar büyür. Kendin ne kadar azalırsan o kadar çoğa sahip olursun; kendi öz hayatını dile getirmenle dışsallaşmış hayatını dile getirmen ters orantılıdır; yabancılaşmış varlığın gitgide büyür”…[68]
“Nesnel gerçeğin insan düşüncesine atfedilip atfedilemeyeceği sorusu, teorik bir soru değil, pratik bir sorudur. İnsan, gerçeği -yani düşüncesinin gerçekliğini, gücünü, bu yönlülüğünü- pratikte kanıtlamalıdır. Pratikten bağımsız olarak düşünülmenin gerçekliği veya gerçek dışılığı hakkındaki tartışma tamamen skolastik bir sorudur”…
“Koşulların değişmesiyle insan faaliyetinin veya kendini değiştirmenin aynı anda gerçekleşmesi ancak devrimci bir pratik olarak kavranabilir ve rasyonel olarak anlaşılabilir”…
“Tüm toplumsal yaşam özünde pratiktir. Teoriyi mistisizme götüren tüm gizemler, rasyonel çözümlerini insan pratiğinde ve bu pratiğin kavranmasında bulur”…[69]
“Gerçi maddi güç ancak maddi güçle yenilebilir; üstelik, maddi yaşam koşulları bilinci, düşünceyi belirler, ama kuram da, düşünce de kitlelere mal olunca maddi güç hâline gelir”…[70]
“İnsanın insan tarafından sömürülmesi ortadan kaldırıldığı ölçüde bir ulusun başka bir ulus tarafından sömürülmesi de ortadan kaldırılmış olacaktır”…
Tüm bunların ışığında Hannah Arendt’in, “Karanlık zamanlarda yaşıyoruz; en kötüler korkusunu, en iyiler ise umudunu yitirdi”; José Saramago’nun, “Bence körleşmiyoruz. Hepimiz körüz. Körüz ama bakıyoruz. Bakabilen ama görmeyen kör insanlar”; Ferit Edgü’nün, “Sizin dünyanız aklı başında insanların dünyası ise bırakın ben çıldırayım”;[71] Thomas Bernhard’ın, “Böylesine güzel bir ülke ve böylesine şiddet dolu ve hain ve kendi kendini yok eden bir toplum. En korkuncu da insanın burada tepetaklak edilmiş bir seyirci olarak bu felâkete bakması ve buna karşı elinden hiçbir şeyin gelmemesi,”[72] diye betimledikleri yerkürenin var ettiği “İnsan(lık) Krizi”ne ilişkin tüm soru(n)lar, “toplumsal ilişkiler bütünü”nün sınıfsal hakikâti zemininde, Marksist(-Leninist) devrimci praksis ile çözümlenecektir.
1845’de Karl Marx’ın ‘Feuerbach Üzerine Tezler 3’, “Koşulların ve yetiştirme tarzının değişmesine ilişkin materyalist doktrin, koşulların insanlar tarafından değiştirildiğini ve eğitimcinin kendisinin eğitilmesinin esas olduğunu unutmaktadır. Dolayısıyla bu doktrin toplumu, biri toplumdan üstün olan iki parçaya bölmek zorundadır,” vurgusundaki üzere…
DİYORUZ Kİ…
Bunlar böyleyken “Yeni -ol(a)mayan- ‘sosyalizm’ söylenceleri”nin “Marksizm’i aştık”, “yeni bir sol”, “çağ atlamış paradigma”, “Marksizm’i aşan tarihsel kopuş”, “demokratik sosyalizm” zırvaları dört yanımızı kuşatan manipülasyonlardan başka bir şey değildir.
Ortada “yeni” bir şey olmayıp, Eduard Bernstein’dan mülhem -sınıf mücadelesini etkisizleştirip, düzenle uyumlu hâle getirme gayretindeki- nafile tekrarlardır.
Lafı dolandırmaya gerek yok, adını koyalım: “Marksizm’i aşıyoruz,” diyenler aslında onu terk edenler, sırt dönenlerdir.
Oysa ücretli kölelik sistemi var oldukça Marksizm eskimez, çağını doldurmaz.
Marksizm bir bütündür; diyalektik materyalizmiyle, tarih anlayışıyla, politik ekonomi çözümlemesiyle ve devrimci sınıf perspektifiyle kopmaz bir bütünlük taşır.
Evet, kapitalizm var oldukça Marksizm günceldir ve “Burjuvazinin her şeyden önce ürettiği şey, kendi mezar kazıcılarıdır. Burjuvazinin düşüşü ve proletaryanın zaferi aynı derecede kaçınılmazdır,”[73] diye haykıran ‘Komünist Manifesto’ hâlâ yol(umuzu) göstermektedir.
‘Komünist Parti Manifestosu’, kırk yıllık yoldaşlıklarıyla birlikte pek çok yapıta ortak imza koyan Karl Marx ile Friedrich Engels’in en çarpıcı çalışmalarından birisidir. Ateşli retoriği, keskin ve derine işleyen mecazlarıyla Manifesto, burjuva sınıfının tarihsel ve devrimci rolünün hakkını teslim ederek söze başlar fakat eleştirel bakış ilerledikçe burjuvazinin toplumsal ve ahlâki kodları, siyasi riyakârlıkları ve kültürel koflukları sert bir ironiyle ifşa edilir.
Yalnızca siyasi değil, edebî de olan bu ifşa yoğunlaştıkça bambaşka bir hakikât de gün yüzüne çıkar: Burjuvazi iktisaden ve siyaseten yükselirken kendisini yıkacak güçleri de dünya sahnesine taşımış, kendi “mezar kazıcılarını”, proletaryayı da yaratmak zorunda kalmıştır. Ezenler ve ezilenler arasındaki çetin ve henüz nihayete ermemiş bir mücadelenin öznesi olarak proletarya, toplumsal ve bireysel kurtuluşun habercisidir.
Ve de “Siyasal ekonomi teorisinin kendi sözleriyle ifade ettiği üzere, işçinin bir meta seviyesine indiğini ve hatta en sefil meta hâline geldiğini gösterdik,” vurgusuyla hatırlatır Karl Marx: “Komünistlerin teorisi tek bir cümlede toplanabilir: Özel mülkiyetin lağvedilmesi”…
“Komünizm insanları emeklerinin meyvelerini sahiplenme özgürlüğünden mahrum etmez; onları mahrum ettiği tek şey, bu sahiplenmeler yoluyla diğer insanları köleleştirme özgürlüğüdür”…
“Kimsenin tek bir özel faaliyet alanına sahip olmadığı, herkesin istediği dalda başarılı olabildiği komünist toplumda, toplum genel üretimi düzenler ve böylece benim bugün bir şey, yarın başka bir şey yapmamı, tek bir akla sahip olduğum gibi, sabah avlanmamı, öğleden sonra balık tutmamı, akşam sığır beslememi, yemekten sonra eleştiri yapmamı mümkün kılar, hiçbir zaman avcı, balıkçı, çoban ya da eleştirmen olmadan”… [74]
“Komünistler, kendi görüşlerini ve amaçlarını gizlemeye tenezzül etmezler. Hedeflerine ancak tüm mevcut toplumsal koşulların zorla yıkılmasıyla ulaşılabileceğini açıkça ilan ediyorlar. Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim korkusuyla titresinler. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yoktur. Kazanacakları bir dünya var. Bütün ülkelerin işçileri, birleşiniz!”…
“Ancak devrim kapsamlı bir şekilde devam ediyor. Hâlâ Arafta yolculuk ediyor. İşini metodik olarak yapıyor… Ve ön çalışmasının bu ikinci yarısını tamamladığında, Avrupa oturduğu yerden sıçrayacak ve sevinçten havalara uçacak: İyi yuva yaptın, yaşlı köstebek!”…[75]
“Üretken sınıfın kurtuluşu, cinsiyet veya ırk ayrımı gözetmeksizin tüm insanlığın kurtuluşudur”…
“İşçi sınıfının mücadele edebilmesi için öncelikle kendi ülkesinde bir sınıf olarak örgütlenmesi ve kendi ülkesinin de mücadelesinin doğrudan alanı olması son derece açıktır”…
“Cesaretleri, kararlılıkları ve fedakârlıklarıyla zafere ulaşılmasından esas sorumlu olacak olanlar işçiler olacaktır”…[76]
“Dünyanın kendi ilkelerinden yola çıkarak dünya için yeni ilkeler geliştiriyoruz. Biz dünyaya şunu söylemiyoruz: Mücadelelerinize son verin, bunlar aptalca; size gerçek mücadele sloganını vereceğiz. Biz sadece dünyaya gerçekten ne için mücadele ettiğini gösteriyoruz ve bilinç, istemese bile edinmek zorunda olduğu bir şeydir”…[77]
Karl Marx, devrimci Marksist(-Leninist) hattında ne olduğunu net biçimde ortaya koymaktadır.
Ve ekler Rosa Luxemburg, “Bugün programımızda şunu ilan ediyoruz: Proletaryanın en acil görevi, kısacası, sosyalizmi bir gerçek ve olgu hâline getirmek ve kapitalizmi tamamen yok etmektir”…
“Sınıf bilinci proletaryanın ‘etiği’, teori ve pratiğinin birliği, kurtuluş mücadelesi için iktisadi zorunluluğun diyalektik biçimde özgürlüğe dönüştüğü noktadır”…[78]
Louis Althusser, “Aydınlanmacıların ‘akıl’ı kabul ettiren, hakikât’i iktidara getiren düşünceleri değiştirmemiştir dünyayı. Dünyayı, ‘Aydınlıktan yoksun’, paçavralar içinde devrime katılan köylü ve pleb kitleleri değiştirmiştir”…
Ernesto Che Guevara, “Dünya ancak bütünüyle devrimci bir sürece girdiğinde kurtarılabilir,” diye…
DEVRİMCİ MARKSİZM(-LENİNİZM)
Kolay mı?
“Toplumun kalabalıkları ve onlar gibi düşünenler benim kitabımı okumasınlar; hem ben, ona hiç el sürmemelerini alışkanlıklarına uyarak eserimi yanlış anlamalarına yeğ tutarım,” diyerek, bugünleri gören bir Karl Marx’tan söz ediyoruz.
Onun için mezarı başındaki konuşmasında Friedrich Engels, “14 Mart’ta, öğleden sonra saat üçü çeyrek geçe, yaşayan en büyük düşünür düşünmeyi bıraktı” demişti.
2026 yılında Karl Marx’ı kaybetmemizin 143. yıldönümünde yine Friedrich Engels’ten aktarırsak: “Marx her şeyden önce bir devrimciydi. Hayattaki gerçek misyonu, bir şekilde kapitalist toplumu ve onun ortaya çıkardığı devlet kurumlarını devirmeye, modern proletaryanın özgürleşmesine katkıda bulunmaktı; ki bu proletaryayı kendi konumunun ve ihtiyaçlarının, kurtuluş koşullarının bilincine ilk o ulaştırmıştı. Mücadele onun özüydü. Ve az kişinin rakip olabileceği bir tutku, azim ve başarıyla mücadele etti.”
Friedrich Engels’in dediği gibi, Karl Marx’ın adı ve eserleri çağlar boyunca yaşadı, yaşayacak!
Çünkü Moses Hess’in sözleriyle “O; en derin felsefi ciddiyetle en iğneleyici nüktedanlığın birleştiği; Rousseau, Voltaire, Holbach, Lessing, Heine ve Hegel’in tek bir bedende vücut bulduğu müstesna bir akıldı.”
Karl Marx’ın, 1865’te popüler, yarı şakacı bir anket niteliğindeki ‘İtiraf’ında yazdığı gibi, “Meslek: Kitap kurdu”, “Nefret ettiğiniz kötü alışkanlık: Kölelik”, “Mutluluk fikri: Savaşmak”, Kahramanınız: Spartacus”, “Favori renginiz: Kırmızı”, “Sizin ilkeniz: İnsanlığa dair hiçbir şey bana yabancı değildir”, “Sloganınız: Her şeyden şüphe edin”, “En belirgin özelliğiniz: Kararlılık”, “En çok beğendiğiniz özellik: Sadelik”, “Sizin için sefalet anlayışı: Teslim olmak”, “En iyi şairler: Aeschylus, Dante, Shakespeare, Goethe”, “En iyi yazarlar: Diderot Lessing, Hegel Balzac” yanıtlarıyla betimlenen bir dehaydı.
Evet, “Spartacus, antik tarihin en görkemli kişisidir. Antik proletaryanın gerçek temsilcisiydi. O, asil bir karakterdi, eski proletaryanın gerçek bir temsilcisiydi. Sadece cesur, asil ve iyi bir askeri lider değil, aynı zamanda gerçek bir devrimci ruha sahip bir insandı,” diyen Karl Marx eklemeden geçmiyordu:
“Diyalektik, en rasyonel biçimiyle burjuvazi ve öğretilerinin takipçileri için edilmiş iğrenç bir küfür gibidir. Çünkü şeylerin mevcut durumlarına intikal edip olumladığı gibi, bu durumların yadsınmasını, kaçınılmaz çöküşünü de aynı şekilde bünyesinde ihtiva eder. Tarihsel açıdan gelişmiş tüm toplumsal biçimleri akışkan bir hareket olarak kabul ettiğinden, geçici tabiatlarını, anlık varlıklarından daha az olmamak üzere hesaba katar; dayatmaya izin vermez, kendi özünde eleştirel ve devrimcidir.”
Özetle “Marx’ın felsefesi, tüm insanlığa, özellikle de işçi sınıfına yüce bir bilgi silahı sunan, tamamlanmış felsefi materyalizmdir.”
“Marx’a göre diyalektik, hem dış dünyanın, hem insan düşünüşünün genel hareket yasalarının bilimidir.”[79]
“Onlar [Marx ve Engels-bn] işçi sınıfına kendisini tanımayı, gücünün bilincine varmayı öğrettiler ve düşlerin yerine bilinci koydular. Egemen sınıflar ve devlet tarafından ezilen gerçek insanlar -işçiler- adına tefekküre dalınmasını değil, daha iyi bir toplum uğruna mücadele edilmesini istediler.”[80]
“Marx’ı okuyan ve kapitalist toplumda, her ağır durumda, her ciddi sınıf çatışmasında, seçeneğin ya burjuvazinin diktatörlüğü ya da proletarya diktatörlüğü olduğunu anlamayan her insan, Marx’ın iktisadi ve siyasal öğretilerinden hiçbir şey anlamamıştır.”[81]
“Herkes, farkında olmasa da, bir parça Marksisttir. Marx, yoktan var ettiği için değil, kendi imgeleminden özgün bir tarih görüşü çıkardığı için değil; fakat parçalı, eksik, olgunlaşmamış şeyler onda olgunluğa, sisteme, farkındalığa kavuştuğu için büyüktü, eylemi doğurgandı. Onun kişisel farkındalığı herkese geçebilir, pek çok kişiye de geçmiştir zaten: bundan ötürü Marx sadece bir âlim değildir, o bir eylem adamıdır: büyüktür ve düşüncede olduğu kadar eylemde de doğurgandır, kitapları düşünceyi dönüştürdüğü gibi dünyayı da dönüştürmüştür.”[82]
Tekrarda yarar var…
Michael Parenti’nin, “Marksizm, sınıf iktidarının ve siyasi ekonominin, yani toplumun ve tarihin itici güçlerinin gerekliliğiyle ilgilendiği için, ana akım burjuva sosyal bilimlerine kıyasla üstün bir açıklama gücüne sahiptir”…
Gilles Deleuze’ün, “İnsanlar Marx’ın yanılmış olduğunu söylediklerinde ne demek istediklerini anlamıyorum. Hele ki Marx’ın öldüğünü söylediklerinde. Bugün bekleyen acil görevler var: Dünya piyasasını, bunun dönüşümlerini analiz etmeye ihtiyacımız var. Ve bunun için, Marx’ın içinden geçmek gerekiyor.” “Kapitalizmin ve gelişimlerinin çözümlemesine odaklanmayan bir siyaset felsefesine inanmıyoruz”…
Enver Hoca’nın, “Marx’ın ‘Kapital’i dünya proletaryasına burjuvazinin kendisini hangi yöntem ve biçimlerde sömürdüğünü bilimsel olarak anlatan, yol gösterici bir kılavuzdur. Kapitalistler proletaryayı fabrikalara, makinelere zincirler ama ‘Kapital’ proleter sınıfa bu zincirleri nasıl kıracağını öğretir,”[83] ifadeleriyle müsemma Karl Marx’ın tezleri sınıflı-sömürücü sisteme doğrudan bir meydan okumadır.
Ekonomi-politik’ten antropolojiye, ekoloji’den kadınlara, beşeri, meselelere vb’lerine uzanan alanları inceleyen inşa hâlindeki tarihsel sistematiktir.
O, kapitalizmin kaçınılmaz olarak kendi kendine çökeceğine inanmayıp; mücadele, örgüt ve müdahale olmadan hiçbir şey otomatik olarak değişmeyeceğinin altını ısrarla çizdi.
Ayrıca sadece ekonomiyle de sınırlanmadı, insan(lar)ın soru(n)larına kayıtsız kalmadı. Ekolojiyi, doğayı asla yok saymadı. Kapitalizmin hayatın maddi koşullarına zarar verdiğini açıkça gördü.
Sadece Avrupa için yazmadı. Hindistan, Cezayir, Rusya ve Latin Amerika ile derinden ilgilendi.
O, insan(lar)ın sadece maddi çıkarları için mi davrandığını düşünmedi ve asla insan eylemini kaba çıkarlara indirgemedi. Arzuları, alışkanlıkları, ahlâki çatışmayı, hayal gücünü ve tarihsel hafızayı ciddiye aldı.
İyi de Karl Marx hatasız mıydı? Elbette hayır; dedik ya Marksizm(-Leninizm) inşa hâlindeki tarihsel sistematiktir… Çünkü Karl Marx ile Friedrich Engels devasa bir kapsama sahip proletaryanın kurtuluş doktrinini ortaya koyarken, günümüzün öne çıkardığı soru(n)lara o günden dört dörtlük bir cevap veremezlerdi.
Yani “Komünist devrim, bugüne kadar var olan faaliyet tarzını hedef alır;… sınıflarla birlikte her türlü sınıf egemenliğine son verir. Çünkü bu devrim, artık toplum içinde bir sınıf olarak sayılmayan, bir sınıf olarak görülmeyen ve şimdiden günümüz toplumundaki tüm sınıfların, milliyetlerin vb. ortadan kalkmasının ifadesi olan bir sınıf tarafından gerçekleştirilir… Hem bu komünist bilincin kitlesel ölçekte oluşturulması için, hem de davanın kendisinin başarısı için, insanların kitlesel ölçekte değişime uğraması zorunludur. Bu değişim, ancak pratik hareket içinde, bir devrimle gerçekleşebilir. Dolayısıyla devrim, yalnızca egemen sınıfın başka herhangi bir yolla yıkılmasının imkânsız olması nedeniyle değil, aynı zamanda, yıkan sınıfın da ancak devrim yoluyla kendini eskinin tüm pisliğinden kurtarabilecek ve toplumu yeni baştan kurabilecek duruma gelebilmesi nedeniyle de zorunludur.”[84]
Öte yandan, Marksizm “el değmemiş kutsal bir kitap”, dolayısıyla da demode bir düşünce akımı değildir. O bugüne kadar tarihsel birikimle büyümüş, teorik çerçevesini güncellemiştir. Yani Karl Marx’tan ayrı tutulamayacağı gibi, onun ortaya koyduğu görüşlerle de sınırlandırılamaz.
Bu elbette, Marksizm’in ilkelerinin esnetebileceği ve düşünsel altyapısının temelden sorgulanabileceği anlamına gelmez; sadece felsefi ve politik karakterine sadık kalınarak teorinin derinleştirilebileceğini anlatır.
1917’de V. İ. Lenin’in önderliğinde gerçekleşen Bolşevik Devrimi buna iyi bir örnektir. Devrim, parti önderliğinde halkı örgütleyip Çar’ı devirmişti, “Marksizm’e aykırı” değildi ama görünürde Karl Marx ve Friedrich Engels’in “devrimin gelişmiş kapitalist ülkelerde gerçekleşeceği” teziyle de örtüşmüyordu. Fakat emperyalizm çağında durum değişmişti. Emperyalizmi “kapitalizmin en yüksek aşaması” olarak tanımlayan V. İ. Lenin, ezilen ulusların anti-emperyalist mücadelesi ile proletaryanın kurtuluşu ve sosyalizm arasında tarihsel bir bağ kurdu. O, Marksistlere, anti-emperyalist mücadelenin devrimcilerin görevi olduğunu ve bunun bir devrim sorunu olduğunu öğretti.
V. İ. Lenin, “Marx’a karşı geldi,” ama ihanet etmedi. Ekim Devrimi, bir başka Marksist düşünür Antonio Gramsci’nin ifadesiyle “Kapital’e karşı devrim”di. Ancak bu tam da Marksist bir devrimdi. Zira teori de V. İ. Lenin’in katkılarıyla Marksizm-Leninizm olarak isimlendirilmeye başlandı. Yani o, düşünsel temeline sadık kalarak, Marksizm’i teorik, politik ve örgütsel olarak geliştirdi. Aynı zamanda şunu da öğretti, Marksizm katı kalıplarla anlaşılabilecek bir şey değildi. Marksizm ezberle, dogmalarla, kalıplarla anlaşılamaz. Bu yüzden bazen, “Lenin’in hiçbir kitabında yazmayan” şeyleri de söylemek gerekir.
Karl Marx’a ve Marksizm(-Lenizim)’e yönelik eleştirilerin geneli, onu dar bir çerçeveye sıkıştırma hatasına düşüyor. Bazen bugünkü siyasi, toplumsal ve kültürel dinamiklerin, Marx’ın yaşadığı koşullarda hiç var olmadığı, onun bunun üzerine düşünmediği, dolayısıyla pek çok konuyu “es” geçtiği ve sınıf savaşımından başka hiçbir şeyi görmediği sanılıyor.
Böyle bir şey söz konusu değil elbette. Düşüncesini biçimlendirirken etrafındaki her şeyi görmeye çalışıyordu ve Marksizm’in gelişimi, Karl Marx’ın hayatıyla aynı anda son bulmadı.
Popüler ifadeyle: İnşa hâlindeki devrim devam ederken; “Dünyada bir hayalet dolaşıyor,” hâlâ.
Bu bağlamda “Yer yarılsa bile” bile, Marksizm’in değişmeyecek, el sürülemeyecek ilkeleri vardır. Bu da onun bir inanç, bir dogma olduğu anlamına değil, hem bir dünya görüşü hem de bilimsel bir yöntem olarak içsel tutarlığının gücüne işaret eder.
İlkelerden ilki insanlık tarihinin sınıf mücadelelerinin tarihi olduğudur.
İkincisi, Marksizm “11. Tez”deki üzere dünyayı sadece yorumlamaya değil onu değiştirmeye yönelik bütünlüklü devrimci müdahalenin praksisiyken; kapitalizmi yıkmak anlamı taşır.
Üçüncüsü, dünyayı değiştirmek için iktidar olmak gerekir. İktidar olmadan dünyayı değiştirmek, kapitalizmi ehlîleştirmek, burjuvazi ile proletaryanın uzlaşması vs. Bunların hepsi anti-Marksist lafazanlıklardır.
Dördüncüsü, kapitalizmi sadece işçi sınıfı yıkabilir, bu ise ancak bir devrimle söz konusu olabilir. Marx’ın dediği gibi “işçi sınıfı ya devrimcidir, ya hiçbir şeydir.”
Ve beşincisi, “Tüm sınıfları kapsayacak bir sosyalizm” yoktur, olamaz da! Sosyalizm proletarya diktatörlüğünün tüm sömürü ilişkilerinin ortadan kaldırıldığı ön komünizm evresidir.
Bu güzergâhta “Komünistlerin çıkarları, bir tüm olarak işçi sınıfının çıkarlarından ayrı değildir. Onların politikası, mevcut toplumsal düzene karşı koyan her çeşit hareketle birlik oluşturarak ve daima bugünün hareketi içinde geleceği hesaba katarak, kapitalist sınıf egemenliğini alt etmek ve iktidarı ele geçirmek için sınıfı toparlamaya çalışarak, sınıfın acil amaçları uğruna mücadele etmektir.”[85]
O hâlde Karl Marx’ın düşünce sisteminin fikirleri tarihin tozlu raflarına kaldırılamayacak kadar canlı olduğu anımsanmalı. Sonra da “Kleopatra’nın burnu daha uzun olsaydı, tarih farklı olurdu” türünden, “Sosyalizm eşitliği, özgürlüğü savunan bir yaşam formu. Marx, sosyalizmin çıkış noktası olarak kabul edilen Das Kapital’i yazdığında yıl 1867’ydi. Bugünden çok başka bir dünya vardı… Marx bugün yaşasaydı, Kapital’i ve diğer yazılarını aynı mantıkla mı yazardı, toplumu ve proletaryayı o günkü gibi mi tahlil ederdi? Muhtemelen olan bitene daha farklı açılardan bakar, reel sosyalizmin yenilgisinden dersler çıkarır, sınıf mücadelesini farklı okurdu,”[86] diyen spekülasyonların ucuz “kâhinliği”ne geçit verilmemelidir!
Hiç kimse tarihi, gerçekleri öznelliğiyle altüst etmeye kalkışmasın!
Karl Marx’ın kapitalist üretim tarzına ilişkin ana teorisini, yani değer ve artık değer teorisini rafa kaldırma girişimine karşı olmak, elbette vazgeçilemezdir, “olmazsa olmaz”dır…
“Marx’ın Kapital’i, insanlık tarihinin ve modern çağın anlaşılmasında bir devrim yaratmıştır. Bu kitapta bütün toplumsal yaşamın nasıl insanın ayırt edici faaliyeti olan üretim ve emek üzerinde yükseldiği berrak biçimde kanıtlanır. Bu berraklığı sağlayan, özellikle karmaşık bir yapısı olan kapitalizmdeki üretim ilişkilerinin ve sınıfların sırrını ortaya koyan teori emek değer teorisi adını taşır. Kapital de, Marx’ın çığır açıcı tarih teorisi de bu teori ile mümkün olmuştur, varlıkları ona bağlıdır.”[87]
BUGÜNDE BİÇİMLENEN GELECEK
Dediklerimi “son”luyorum…
“Bildiklerini sandıklarının yanılgılarına yetmediği çokbilmiş”(!) post-Marksistleri en iyi, Maksim Gorki’nin, “Küçük burjuvaların temel niteliği, kendisinin bir tek, eşsiz olduğuna inanmasıdır. O nedenledir ki hiç bir törenden eksik olmaz. Bütün düğünlerde damat, bütün gömmelerde ölü olan odur,”[88] satırları betimlerken; Karl Marx hepimizi uyarır:
“İşçilerin vatanı yoktur”…
“Devrimler, tarihin lokomotifleridir”…
“Komünistlerin teorik sonuçları, şu veya bu sözde evrensel reformcunun icat ettiği veya keşfettiği fikir veya ilkelere hiçbir şekilde dayanmamaktadır”…
“Sosyalist bir program, bu tür burjuva söylemlerinin, onlara anlam kazandıran koşulları sessizce geçiştirmesine izin veremez”…
Bunları yapmalı ve Karl Marx’ın 9 Nisan 1863’de Friedrich Engels’e mektubunda, “Sadece dünya tarihini ‘ilginç haberler’ olarak düşündüğü şeylerle ölçen dar görüşlü Alman cahiliniz, bu türden büyük gelişmeler söz konusu olduğunda 20 yılı bir günden daha fazla olarak görebilir, ancak bunların ardından yine 20 yılın sıkıştırıldığı günler gelebilir”…
Rosa Luxemburg’un, “Sizi budala çakallar! Sizin Düzen’iniz kumdan inşa edilmiştir. Yarın devrim bir kere daha ayağa kalkacak ve trompet sesleri ortasında sizi dehşete düşürerek haykıracaktır: Vardım, Varım, Var Olacağım”…
V. İ. Lenin’in, “Sosyalistler, uluslar arasındaki savaşları her zaman barbarca ve acımasız olarak kınamışlardır. Ancak savaşa karşı tutumumuz, burjuva pasifistlerinin (barış destekçileri ve savunucuları) ve anarşistlerin tutumundan temelde farklıdır. Biz, savaşlar ile ülke içindeki sınıf mücadelesi arasındaki kaçınılmaz bağlantıyı anladığımız için onlardan farklıyız; sınıflar ortadan kaldırılmadıkça ve sosyalizm kurulmadıkça savaşın ortadan kaldırılamayacağını anlıyoruz; ve ayrıca, ezilen sınıfın ezen sınıfa karşı, kölelerin köle sahiplerine karşı, serflerin toprak sahiplerine karşı ve ücretli işçilerin burjuvaziye karşı yürüttüğü savaşları meşru, ilerici ve gerekli olarak gördüğümüz için de onlardan farklıyız”…
“Oportünistler, sosyalist devrimi boşlayıp, onun yerine burjuva reformizmini koyarak, sınıf savaşımını ve gerektiğinde bu savaşımı iç savaşa dönüştürme zorunluluğunu reddederek, ve sınıflararası işbirliğin havarileri kesilerek; yurtseverlik ve yurdun savunulması adı altında burjuva şovenizmini öğütleyerek, sosyalizmin, daha önce Komünist Parti Manifestosu’nda açıklanmış olan işçilerin vatanı olmadığı temel gerçeğini bilmezlikten gelerek ya da yokumsayarak; militarizme karşı savaşımda bütün ülkelerin proleterlerinin bütün ülkelerin burjuvazisine karşı devrimci savaşın gereğini kabul etmek yerine küçük burjuvaca duygusal bir görüş açısıyla sınırlı kalarak; zorunlu olarak yararlanması gereken burjuva legalite ve parlamentarizmini fetiş hâline getirerek ve bunalım çağlarında, illegal örgütlenme ve ajitasyon biçimlerinin hâle geldiklerini unutarak uzun zamandan beri bu iflası hazırlamışlardı”…
“Oysa biz dünyayı yeniden kurmak istiyoruz. Yüz milyonlarca insanın sürüklendiği, yüzlerce ve yüzlerce milyonlarla ölçülen sermaye çıkarlarının karıştığı emperyalist dünya savaşına, insanlık tarihinin şimdiye değin gördüğü devrimlerin en büyüğü olan proleter devrim gerçekleştirilmedikçe, gerçekten demokratik bir barış ile bitirilmesi olanaksız olan savaşa son vermek istiyoruz biz”…[89]
24 Mart 2026 14:45:19, Muğla.
N O T L A R
[1] 4 Nisan 2026: Özgür Üniversite’nin Bahar Dönemi’nde “İnsanlığın Vazgeçilmez Ufku Komünizm” temalı Sempozyum’a sunulan bildiri… İnsanlığın Vazgeçilmez Ufku Komünizm, Editör: Fikret Başkaya, Ütopya Yayınevi, 2026 içinde ss.46-103… Kaldıraç Dergisi, No:298, Mayıs 2026…
[2] Bertolt Brecht.
[3] Bkz: i) Temel Demirer, “Karl Marx ile Marksizmi”, Kaldıraç Dergisi, No:204, Temmuz 2018… ii) Temel Demirer, “Bizim Karl Marx(’mız)”, Kaldıraç Dergisi, No: 293, Aralık 2025… iii) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Kapital’in Diyalektik Materyalist Yorumu”, İnsancıl Dergisi, Yıl:30, No: 357, Nisan 2020… iv) Temel Demirer, “… ‘Teknoloji’, ‘Otomasyon’, ‘Robot’, vd.’lerinin ‘Sınıf ve Mücadelesine Etkileri’ (‘İddiaları’) Üstüne”, Rojnameya Newroz, Kasım 2024… https://temeldemirer.blogspot.com/2024/11/teknoloji-otomasyon-robot-vdlerinin.html v) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Doğa, Marksist Ekoloji ve Sosyalizm”, Sosyo Ekolojik Bir Toplum İçin Ne Yapmalı?, İmge Kitabevi, 2024, 349 sayfa… içinde vi) Temel Demirer, “Marksizm + V. İ. Lenin=Ekim Devrimi (Notları)”, Kaldıraç Dergisi, No: 195, Ekim 2017… vii) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Sosyalizmin Dünü-Bugünü-Geleceği; ya da Enine Boyuna Sosyalizm; veya Marksist-Leninist Komünizm”, Rojnameya Newroz, Kasım 2024… https://temeldemirer.blogspot.com/2024/11/sosyalizmin-dunu-bugunu-gelecegi-ya-da.html
[4] Friedrich Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu, çev: Oktay Emre, Sosyalist Yay., 1994.
[5] Paul Lafargue, Tembellik Hakkı, çev: Vedat Günyol, Telos Yay., 1996.
[6] Ertuğrul Kürkçü, “… ‘Efendisizlik’ Hasretinin Dünya-Tarihsel Bağlamı: Enternasyonalizm”, 12 Kasım 2025… ertugrulkurkcu.org
[7] Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon, çev: Oğuz Adanır, Dokuz Eylül Yay., 1998.
[8] Karl Marx, Kapital, Sermayenin Üretim Süreci, Cilt: I, çev: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 1965.
[9] Havva Gümüşkaya, “Ahmet Tonak: Ülkede Düzen Krizi Yaşanıyor”, Birgün, 30 Ocak 2026, s.11.
[10] Karl Marx, Ücretli Emek ve Sermaye-Ücret, Fiyat ve Kâr, çev: İsmail Yarkın, İnter Yay., 1999.
[11] Prof. Dr. Melih Baş, Haber Aktif @haberaktifcom, 6 Mart 2026.
[12] “Servet ve Yoksulluk Artıyor”, Yeni Yaşam, 20 Ocak 2026, s.4.
[13] Hayri Kozanoğlu, “Küresel Eşitsizlik Paneli ve Raporu”, Birgün, 9 Aralık 2025, s.5.
[14] “Milyarder Sayısı ve Servetleri Tarihi Zirvede”, 1 Şubat 2026… https://www.avrupademokrat9.com/milyarder-sayisi-ve-servetleri-tarihi-zirvede/
[15] Dünya Bankası verilerine göre Türkiye, kişi başına yıllık 199.6 kilogram ekmek tüketimiyle dünya genelinde ilk sırada yer aldı. (“Dünyada Kişi Başı En Fazla Ekmek Tüketen Ülke Türkiye”, 22 Aralık 2025… https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/veriler-ortaya-koydu-dunyada-kisi-basi-en-fazla-ekmek-tuketen-ulke-turkiye-2463505)
DİSK Araştırma Merkezi’nin (DİSK-AR) yayımladığı Asgari Ücret Araştırması 2026, Türkiye’de asgari ücretin artık istisnai bir ücret olmaktan çıktığını gösterdi. Rapora göre 2024 itibarıyla özel sektörde çalışan işçilerin yüzde 53.2’si, asgari ücret ve asgari ücretin yüzde 10 fazlası aralığında gelir elde ediyor.
Araştırmada, ücretle çalışanların 8 milyon 359 bininin (yüzde 46.7) doğrudan asgari ücret ve altında çalıştığı belirtildi. Asgari ücretin iki katından fazla ücret alanların oranı ise yalnızca yüzde 12.7 seviyesinde kaldı.
Rapora göre brüt asgari ücretin kişi başına Gayri Safi Yurtiçi Hasılaya (GSYH) oranı uzun vadede ciddi biçimde geriledi. 1974 yılında kişi başına GSYH’nin yüzde 80.6’sı düzeyinde olan asgari ücret, 2025’te yüzde 43.6’ya düştü. (“Türkiye ‘asgari Ücretliler’ Ülkesi Oldu: Çalışanların Yarısı En Düşük Maaşa Mahkûm!”, 23 Aralık 2025… https://www.cumhuriyet.com.tr/ekonomi/turkiye-asgari-ucretliler-ulkesi-oldu-calisanlarin-yarisi-en-dusuk-maasa-mahkûm-2463834)
2025 Mart ayı işgücü verilerine göre gerçek işsizlik 12 milyon kişiye dayanarak rekor seviyeyi zorladı. Çalışabilecek her 3 kişiden 1’i işsiz, 5,3 milyon kişi iş bulmaktan umudunu kaybetmiş durumda. (“Her 3 Kişiden Biri İşsizlikle Yaşıyor”, Evrensel, 30 Nisan 2025, s.5.)
[16] Havva Gümüşkaya, “Pastanın Üçte Biri Yüzde 10’un Elinde”, Birgün, 27 Aralık 2025, s.4.
[17] Adam Smith, Milletlerin Zenginliği, çev: Haldun Derin, İş Bankası Yay., 2009.
[18] https://www.newstatesman.com/politics/2018/10/francis-fukuyama-interview-socialism-ought-come-back
[19] Karl Marx, Kapital, Sermayenin Üretim Süreci, Cilt: I, çev: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 1965.
[20] Karl Marx, Ücret Fiyat ve Kâr, çev: Süleyman Ege, Bilim ve Sosyalizm Yay., 2013.
[21] Samir Amin, Liberal Virüs, çev: Fikret Başkaya, Yordam Kitap, 2016.
[22] Cansu Çamlıbel, “Prof. Dr. Mete Tunçay’dan AKP ve Erdoğan Yorumu: 16 Yıl Daha”, Hürriyet, 10 Temmuz 2016… http://www.hurriyet.com.tr/ak-parti-ve-erdogan-yorumu-16-yil-daha-40139789
[23] Murray Bookchin, “Dinle Marksist”, 28 Mart 2023… https://di-ligelecekzaman.net/2023/03/28/dinle-marksist/
[24] Ertuğrul Kürkçü, “Komün Dersleriyle Geri Geliyor”, Yeni Yaşam, 20 Mart 2026, s.8.
[25] Prabhat Patnaik, “Avrupa Üçüncü Bir Yol Bulabilir mi?”, Birgün, 23 Şubat 2026, s.11.
[26] Jeremy Corbyn, “İşçi Partisi Faşizmin Önünü Açıyor”, Birgün, 5 Eylül 2025, s.11.
[27] Oktay Baran, “… ‘Demokratik Sosyalizm’ ya da Kapitalizmi Islah Etmek”, 19 Aralık 2025… https://marksist.net/oktay-baran/demokratik-sosyalizm-ya-da-kapitalizmi-islah-etmek
[28] Michael Roberts, “Kapitalizmin Yerine Sosyalizm Değil, Demokrasi mi?”, Birgün, 16 Şubat 2026, s.11.
[29] Barış Karaağaç, “Demokratik ‘Sosyalizm’ Yankıları”, Birgün Pazar, 9 Kasım 2025, s.12.
[30] Yakup Kepenek, “New York, New York!”, Birgün, 9 Kasım 2025, s.6.
[31] Işıl Özgentürk, “Dünya Unuttuğu Bir Sözcüğü Yeniden Anımsadı”, Cumhuriyet, 9 Kasım 2025, s.8.
[32] “Yapay zekânın, sosyalist bir ekonomik düzende uygulanması durumunda işsizlik sorunu yalnızca hafifletilmez, tamamen çözülür. Sosyalist bir toplumda teknolojik ilerleme kimse için yoksulluk yaratmaz; aksine herkesin yaşamını iyileştirir.” (Prabhat Patnaik, “Yapay Zekâ ve Sosyalizmi Gerekliliği”, Birgün, 2 Şubat 2026, s.9.)
[33] Abdullah Öcalan, Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu… https://www.scribd.com/document/890192996/Baris-Ve-Demokartik-Toplum-Manifestosu-2
[34] Berkant Gültekin, “Sol, Uçum ve Öcalan”, Birgün, 18 Aralık 2025, s.7.
[35] https://demokratikmodernite.org/kurt-varliginda-ve-sorunsalliginda-bir-donemin-sonu-yeni-donemin-esiginde-olmak/… https://bianet.org/haber/abdullah-ocalan-demokratik-toplum-sosyalizmi-temelinde-kurtulusa-yurume-zamani-314248
[36] Can Soyer, “Marksizm, Sosyalizm ve Diğer Şeyler: Eleştirinin Eleştirisinin Eleştirisi”, 16 Aralık 2025… https://www.ayrim.org/guncel/marksizm-sosyalizm-ve-diger-seyler-elestirinin-elestirisinin-elestirisi/
[37] Yaşar Ayaşlı, “Öcalan’ın Son Elli Yılı (3): Yeni Paradigmanın Kaynakları”, 25 Ekim 2025… https://sendika.org/2025/10/ocalanin-son-elli-yili-3-yeni-paradigmanin-kaynaklari-736009
[38] https://anarcho-copy.org/libre/abdullah-ocalan-demokratik-konfederalizm.pdf
[39] Abdullah Kapitalist Uygarlık-Maskesiz Tanrılar ve Çıplak Krallar Çağı, AEAM Yay., 2009
[40] https://www.scribd.com/document/890192996/Baris-Ve-Demokartik-Toplum-Manifestosu-2
[41] Kevin B. Anderson, Lenin, Hegel ve Batı Marksizmi, çev: Ertan Günçiner, Yordam Kitap, 2014, s.28.
[42] https://www.scribd.com/document/890192996/Baris-Ve-Demokartik-Toplum-Manifestosu-2
[43] Dilzar Dilok, “Önderliğin Doğumu Hakikâtin Doğumudur”, Gündem, 7 Nisan 2016, s.2.
[44] Cengiz Baysoy, “Komünalist Sosyalizm”, 16 Aralık 2025… https://yeniyasamgazetesi9.com/komunalist-sosyalizm/
[45] Diren Yurtsever-Berivan Altan, “S. Diyadin Turhan: Sosyalizm Ezberlenecek Dua Değildir”, Yeni Yaşam, 20 Ocak 2026, s.9.
[46] Baki Gül, “Sosyolojik Bir Bakışla Öcalan ya da Bir Halkın Kimliği”, Gündem, 4 Nisan 2016, s.14.
[47] Bilind Êzidî, “Bazı ‘Aydınlar’ Neden Öcalan’a Saldırıyor?”, Yeni Yaşam, 16 Şubat 2026, s.10.
[48] Sabahat Tuncel, “Barışın Özgürlüğün Sesini Yükselteceğiz”, Yeni Yaşam, 26 Şubat 2026, s.3.
[49] Geçerken hatırlatalım: “İslâm kadınımıza bir şey vermemiştir. Bunun yerine sosyalist ahlâkı koyacağız.” (Abdullah Öcalan, Özgür Yaşamla Diyaloglar, 1995-1998 Çözümlemeleri, Çetin Yay.2002, s.257) diyen Abdullah Öcalan bu günlerde, “Demokratik İslâm, kadın özgürlüğünü, ekolojik dengeyi ve halkların kardeşliğini merkeze alan bir uygarlık alternatifidir,” söylemine çark etmiştir!
[50] Dilzar Dilok, “Neden Yeniden?”, Yeni Yaşam, 18 Kasım 2025, s.9.
[51] Cihan Tuğal, “Sovyetler ve Bookchin”, 20 Aralık 2025… https://www.evrensel.net/yazi/98311/sovyetler-ve-bookchin
[52] Friedrich Engels, Anti-Dühring, İnter Yay., 2001, s.386-387.
[53] Friedrich Engels, Anti-Dühring, İnter Yay., 2001, s.339.
[54] Friedrich Engels, Anti-Dühring, İnter Yay., 2001, s.367-371.
[55] Karl Marx, “Almanca İkinci Baskıya Sonsöz”, Kapital, Sermayenin Üretim Süreci, Cilt: I, çev: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 1965.
[56] İlkay Meriç, “Zorunluluk Âleminden Özgürlükler Âlemine”, 28 Temmuz 2022… https://marksist.net/ilkay-meric/zorunluluk-aleminden-ozgurlukler-alemine
[57] V. İ. Lenin, Devlet ve İhtilal, çev: Kenan Somer, Bilim ve Sosyalizm Yay., 1989.
[58] V. İ. Lenin, Devlet Üzerine, çev: Mazlum Beyhan, Yordam Kitap, 2015.
[59] V. İ. Lenin, Devlet ve İhtilal, çev: Kenan Somer, Bilim ve Sosyalizm Yay., 1989.
[60] V. İ. Lenin, Devlet Üzerine, çev: Mazlum Beyhan, Yordam Kitap, 2015.
[61] V. İ. Lenin, Sosyalizm ve Anarşizm, çev: Sevim Belli, Sol Yay., 2014.
[62] V. İ. Lenin, Devlet ve İhtilal, çev: Kenan Somer, Bilim ve Sosyalizm Yay., 1989.
[63] V. İ. Lenin, Sosyalizm ve Din, çev: Nihal Şen, Evrensel Basım Yayın, 2013.
[64] V. İ. Lenin, Devlet Üzerine, çev: Mazlum Beyhan, Yordam Kitap, 2015.
[65] V. İ. Lenin, Sosyalizm ve Anarşizm, çev: Sevim Belli, Sol Yay., 2014.
[66] V. İ. Lenin, Devlet ve İhtilal, çev: Kenan Somer, Bilim ve Sosyalizm Yay., 1989.
[67] Karl Marx ve Dünya Edebiyatı, çev: Ezgi Kaya-Selin Dingiloğlu, Yordam Yay., 2007.
[68] Karl Marx, 1844 El Yazmaları: Ekonomi Politik ve Felsefe, çev: Kenan Somer, Sol Yay., 1993.
[69] Karl Marx-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi [Feuerbach], çev: Sevim Belli, Sol Yay., 1976.
[70] Karl Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, çev: Kenan Somer, Sol Yay., 1997
[71] Ferit Edgü, Hakkâri’de Bir Mevsim, Ada Yay., 1980.
[72] Thomas Bernhard, Eski Ustalar, çev: Sezen Duru, YKY, 2002.
[73] Karl Marx-Friedrich Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1976.
[74] Karl Marx-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi [Feuerbach], çev: Sevim Belli, Sol Yay., 1976.
[75] Karl Marx, Louis Bonaparte’in 18. Brumaire’i, çev: Sevim Belli, Sol Yay., 1966.
[76] Karl Marx, Merkez Komitesinin Komünist Birliğe Hitabı, 1850… https://www.international-communist-party.org/Turk/Metinler/1859Marx.htm
[77] Karl Marx, Deutsch-Französische Jahrbücher’den Ruge’a Mektup, 1843… https://wikirouge.net/texts/en/Letters_from_the_Deutsch-Franz%C3%B6sische_Jahrb%C3%BCcher
[78] Georg Lukács, Tarih ve Sınıf Bilinci, çev: Yılmaz Öner, Belge Yay., 2014.
[79] V. İ. Lenin, Karl Marx ve Marksizm Üzerine, çev: Mazlum Beyhan, Yordam Kitap, 2013.
[80] V. İ. Lenin, Marksist Öğreti, çev: Tonguç Ok, Evrensel Yay., 2013.
[81] V. İ. Lenin, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü, çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1977.
[82] Antonio Gramsci, Gramsci Kitabı-Seçme Yazılar 1916-1935, Haz: David Forgacs, Çev: İbrahim Yıldız, Dipnot Yay., 2012.
[83] Enver Hoca, Avrupa Komünizmi Anti-Komünizmdir, çev: Selçuk Kış, Yurt Yay., 1988.
[84] Karl Marx-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi [Feuerbach], çev: Sevim Belli, Sol Yay., 1976.
[85] Maurice Cornforth, Marksist Klasikleri Okuma Kılavuzu, çev: Ferhat Güner, Sol Yay., 1975.
[86] Doğan Durgun, “Sosyalizm ve Sınıfta Kalanlar”, 20 Aralık 2025… https://yeniyasamgazetesi9.com/sosyalizm-ve-sinifta-kalanlar/
[87] Berfin Aksoy, “Sungur Savran: Bir Tezin Yarım Asırlık Yolculuğu”, Birgün, 19 Kasım 2025, s.11.
[88] Maksim Gorki, Küçük Burjuva İdeolojisinin Eleştirisi, çev: Öner Yağcı, Say Yay., 2016.
[89] V. İ. Lenin, Sosyalizm ve Anarşizm, çev: Sevim Belli, Sol Yay., 2014.
