ANASAYFAKÜRDİSTANKürtler Ne İstiyor? Bölgesel Özerklik mi, Kültürel Özerklik mi?

Kürtler Ne İstiyor? Bölgesel Özerklik mi, Kültürel Özerklik mi?

Kürtler Ne İstiyor? sorusuna Hüsnü Gürbey, Sosyalist Mezopotamya dergisinde kapsamlı bir yanıt veriyor: Bölgesel özerklik mi, yoksa kültürel özerklik mi? Stalin ve Lenin’in görüşleri ışığında özerklik modellerini karşılaştıran yazı, kültürel özerkliğin topraktan koparan bir dayatma olduğunu savunuyor.

Kürtler Ne İstiyor? | Hüsnü Gürbey Yazdı

Özerklik, Kürtler arasında çok tartışılan bir konudur, ama nasıl bir özerklik istenileceği konusunda bir fikir birliği oluşmuş değildir. Kürt siyasetine egemen olan güç, uzun bir zamandan beri kültürel özerkliği savunduğu bilinmektedir. Bunlar, Kürtlere ulusal mücadele çağının geçtiğine, bunun yerini demokrasi mücadelesinin aldığına inandırarak yapıyorlar ve Kürtleri her geçen gün biraz daha Türklüğe/sisteme entegre (bütünleşmeye) etmeye çalışıyorlar.  

Öcalan’ın 4 Haziran 2025 tarihli “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”nda özetle şu mesaj iletiliyor: “Son çağrımız Barış ve Demokratik Toplum çağrısı oldu. Bu ilanın Türkiye Cumhuriyeti devletinin icazetiyle yapılması enteresan ve önemlidir. Çünkü barış, karşısında mücadele ettiğin devletle olabilir ancak. Demokratik Toplum bu devletle diyalog içinde inşa edilebilir. Bunun adı demokratik uzlaşma oluyor. Çağrımızda bu da vardı zaten.” 

Sorunu sadece “barış ve demokratik” düzeyinde ele alanlar, “Kürtlerin Türkiye’nin hemen hemen her yerine dağıldıklarını, iş kurduklarını, evlilikler yaptıklarını, dolayısıyla Türklerle Kürtlerin etle tırnak gibi kaynaştıklarını, kaynaşan iki halkı da ömrünü doldurmuş ulusal devlet uğruna ayrıştırmanın kimseye fayda sağlayamayacağı gibi her iki halka da en büyük kötülüğü yapacakları kesindir. Bunun yerine ülkenin demokratikleşmesine odaklanmalı ve ülke demokratikleştiği oranda Kürtlerin de özgürleşeceklerini” savunmaktadırlar. Bu görüşü savunanlar, Kürtlerin ulusal haklarla değil, bireysel haklarla yetinmelerini gerektiğini ileri sürmektedirler. Bunun anlamı ise kültürel özerklik demektir. Kürtler kültürel özerklikle yetinirlerse, Kürt ve Kürdistan sorunu da sorun olmaktan çıkar; bin yıllık kardeşliğimiz daha da perçinleşir; birlikte geleceğe daha bir güvenle bakabiliriz. 

Kültürel özerkliği savunmak, topraktan bağımsız bir özerkliği savunmak anlamına gelir ki, bu da ancak Kürdü toprağından koparmak, kişiliksizleştirmek ve köksüzleştirmek demektir. Kültürel özerkliği savunmak, Türkiye’nin ulusal bütünlüğüne dokunmadan Kürdü bitirmektir. Bir ulusun ulusal bütünlüğünü savunurken, bir başka ulusun ölümüne razı olmaktır. Türkiyelileşmek tam da budur. Türkiyelileşmek demek, mevcut statükonun korunması, Kürtler üzerindeki ulusal baskının devam etmesi ve Kürtlerin asimilasyonunun hızlanmasını kabullenmek demektir. 

Kültürel özerklik mi, bölgesel özerklik mi konusunda Sovyet kuramcıları da üstünde çok durmuşlardır. Özellikle Stalin’in yazdığı “Milli Mesele” adlı çalışması, Kürt sorununun çözümünde oldukça ayrıntılı bilgiler verir. Stalin şunları yazar: “Avusturyalı sosyal demokratların milli programları nedir? Bunu iki sözcükle özetleyebiliriz: Milli özerklik. Bu terim, özerkliğin halkının büyük çoğunluğu Çek ve Polonyalı olan Bohemya’ya değil, Avusturya’nın hangi bölgesinde otururlarsa otursunlar, yani topraktan bağımsız olarak genellikle Çeklere ve Polonyalılara tanınması anlamını taşımaktadır. Onun için bu özerkliğe milli (kültürel) özerklik denmektedir. İkincisi, bu her biri ayrı kişiler kabul edilen ve Avusturya’nın çeşitli bölgelerine dağılmış olan Çeklerin, Almanların, Polonyalıların vb. millet olarak örgütlenmeleri ve böylece Avusturya devletinin bir parçasını teşkil etmeleri anlamına gelmektedir. Bu durumda Avusturya, özerk bölgelerin birliği olmayacak, toptan bağımsız olarak oluşmuş özerk milletlerin birliği olacaktır. Üçüncü olarak bu, Polonyalılar, Çekler vb. tarafından yaratılacak olan genel milli kurumların ‘siyaset’ meseleleriyle uğraşmayacakları, yalnız ‘kültür’ meseleleriyle uğraşacakları anlamına gelmektedir. Siyasal meseleler ancak tüm Avusturya’nın parlamentosunun (reichsrat) elinde toplanacaktır.”(*1) 

Bu önemli bir tespittir ve Kürtlere dayatılan budur. Kürtler kültürel özerklikle ya da bireysel haklarla yetinsinler ama politikayla asla ilgilenmesinler. Kürtler hakkında her türlü politik kararı TBMM ile Türk Hükümeti zaten vermektedir. Verilenle yetinmeyenler bölücüdür, anarşisttir. 

Kültürel özerkliğin en başat sakıncası, bir halkı toprağından koparmak, onu yersiz ve yurtsuz bırakmaktır. Bu, bir ulusa yapılmış en büyük haksızlıktır. Her ulus ancak toprağı ile vardır, toprağı ile anılır ve saygı duyulur. Toprağından koparılmış bir halk, dalından düşen kuru yaprağa döner ve rüzgâr onu nereye savurursa oraya uçar. Toprakla kökleri kesilen bir ulus, tüm ulusal özelliklerini kaybeder, bir halklar kalabalığına dönüşür. Oysa toprağa bağlı bir özerklik, ülkenin yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarına sahip olması ve bunları kendi halkının mutluluğu ve refahı için kullanması demektir. Bir yandan üretici güçlerin gelişmesi için olanaklar yaratırken, diğer yandan ülkede demokrasinin gelişmesini, demokratik hakların çeşitlenmesini, kültürel zenginliklerin artmasını sağlayacak ve halkının dünya milletleri arasında saygın bir yere yükselmesini sağlayacaktır. Bundan böyle her önüne gelen halkını düşük görmeyecek, hakaret etmeyecek ve dünyada kullanılması yasak fosforlu bombalarla bombalamayacak, zehirli gazlarla boğmayacaktır. 

Çağımızda ekonomik koşulların zorlamasıyla bireyler bulundukları yerlerden ayrılarak ülkenin başka yerlerine veya dış bir ülkeye yerleşebilirler. İşte bu tür insanlar için başta eğitim hakkı olmak üzere birtakım kültürel haklar tanımak demokrasinin bir gereğidir ve tanınmalıdır. Kültürel özerklik denilince ancak bu anlaşılmalı ve savunulmalıdır. Belli bir toprak parçası üzerinde yaşayan halklara ise kültürel özerklik değil, kendi ulusal kaderlerini tayin etme hakkı tanınmalı ve halklar özgür bırakılmalıdır. Özgürleşen halklar ancak kardeşleşebilir; özerklik, federal veya konfederal birlikler kurabilir. Baskıyla bir arada tutulan halklar arasında telafisi mümkün olmayan kin ve nefretlere sebep olur. Bu halklar ayrılsalar bile uzun yıllar birbirinden kopuk, soğuk bir yaşam sürdürürler. Oysa halkların, özellikle ezilenlerin ve işçilerin birbirlerinden bir alacak verecekleri yoktur; onların tek bir çıkarları vardır, o da işçilerin birliği ve halkların kardeşliğindendir. 

Halkını düşünen ve demokrat olduğunu iddia eden herkes, toprağa bağlı bir halk varsa nüfus oranına bakmaksızın o halkın yerel özerkliğini tanımalı ve bu uğurda uğraş vermelidir. Lenin şunları yazar: “Biz sosyal demokratlar her türlü milliyetçiliğe karşıyız ve demokratik merkeziyetçilikten yanayız.” der. Ama bu merkeziyetçiliğin yerel ve bölgesel özerkliği tanımadığı anlamına gelmez. Tersine Lenin, “…Geniş bir bölgesel özerklik… (doğaldır ki yalnızca Polonya için değil, Rusya’nın bütün bölgeleri için) tam olarak demokratik yerel bir özerk yönetim, kendi kendini yöneten bölgelerin ve özerk bölgelerin sınırları (bugünkü eyaletlerin, ilçelerin vb. sınırlarına göre değil) yerel nüfusun kendisinin iktisadi koşulları, yaşama biçimi, halkın ulusal bileşimi vb. konularındaki değerlendirmesi göz önünde tutularak saptanmak üzere gereklidir.”(*2) 

Kültürel özerkliği savunan meclisler: İmparatorluklar çağında, imparatorluğun ya da monarşinin otoritesini tehdit etmediği müddetçe kültürel grupların varlığını hoş gördüler. Bu bağlamda, bu grupların kendi gelenek ve normlarına göre yaşamaları ancak fatihin yahut sömürgecinin “meşru” otoritesini kabul ettikleri müddetçe mümkündü. Çoğunluk ve azınlık uluslar arasında böylesi bir düzenlemenin kurulması, Osmanlı İmparatorluğu’nda “1863 Ermeni Nizamnamesi”nin kabulü ile Ermenilere kültürel işleri düzenleyen meclislerin açılmasına izin vermek suretiyle, Ermeni ulusunun Osmanlı İmparatorluğu’na olan sadakati güvence altına alındı. Ancak bu nizamnameyle Ermeni ulusuna tanınan hakların Ermenilerin felaketi olduğu da tarihi bir gerçektir. Stalin de bu tür meclislerin sakıncalarını şöyle anlatır: “Kültür meseleleri için ‘milli Şura’, yani bir çeşit meclis, ne biçimde olursa olsun kültür sorunlarıyla uğraşan meclisler, ulusları milliyetçi baskıya karşı koruyabilir mi? Buna inanmak güç.” der. (*3) 

Ermeni Nizamnamesi’nden çok iyi dersler çıkarmak gerekir; bu meclis, Ermeni sorununu çözemediği gibi gittikçe sorunu içinden çıkılmaz hâle getirdi ve sonu Ermeni tehciri ve soykırımı ile noktalandı. O günün Ermenileri, bugünün Kürtlerine çok benzemektedirler; Anadolu’nun her yerine dağılmışlardı ve hiçbir yerde çoğunluk sağlayamamaktaydılar. Oysa kültürel bir meclis yerine yerel yani toprağa dayalı ulusal bir meclisin toplanmasını sağlayabilselerdi, belki yine de ağır bir yenilgi alabilirlerdi ama en azından bu kadar katliamlara uğramayabilirlerdi. Çünkü ulusal bir meclisi yok saymak, kültürel bir meclisi yok saymak kadar kolay değildir. Acilen Kürt Ulusal Kongresi’nin toplanmasının nedeni sanırım şimdi daha iyi anlaşılıyor. Bir halkın ulusal kongresinde alınmış kararları yok saymak kimsenin haddi olmasa gerek. 

Ermeni kültürel meclisinden dolayı alacağımız ikinci ders ise şudur: bağımlı olduğun ülke demokratik bir ülke değilse, birlikte yaşadığın halklardan destek alamıyorsan başarı şansı çok azdır. Ermeniler, bir yandan despotik Osmanlı yönetiminin, diğer yandan feodal Kürt beylerinin baskısı altında mücadele vermek zorunda kalmışlardı. İki feodal gerici güçle mücadelenin zorluğu ortadayken, Ermeniler Kürtleri kazanamadan mücadeleyi seçince kaybettiler. Feodal, bağnaz bir ülkede demokratik haklar elde edilemeyeceği, edilse bile uzun süre korunamayacağı tarihi tecrübelerle sabittir. 1971 yılında Güney Kürdistan ile Bağdat hükümetinin anlaştığı 11 maddelik anlaşmanın yürürlüğe girememesi, Bağdat’ta demokratik bir yönetimin bulunmamasındandır. Yine 28 Şubat 2013’te Dolmabahçe’de varılan mutabakata Türkiye Hükümeti’nin uymaması, bu hükümetin hızla demokrasiden uzaklaşması nedeniyle olmuştur. 

Demokratik ülkelerde ayrılma ve birleşmeler daha kolay ve barışçıl olur. 

Tarihler bize gösteriyor ki demokratik ülkelerde ayrılmalar ve birleşmeler çok daha kolay ve barış içinde gerçekleşirken, demokrasisi zayıf veya otoriter rejimlerde bu olay çok kanlı gerçekleşmektedir. 1905 yılındaki İsveç-Norveç ayrılığı, keza 1990’lardaki Çekya-Slovakya ayrılığı bu tür barışçıl ayrılmalardır. Buna karşın Yugoslavya’daki ayrışma çok kanlı geçmiştir. 23 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması ile ülkesi parçalanan Kürdistan halkının verdiği mücadele bugüne kadar devam etmektedir ve oldukça kanlı, sert önlemlerle Kürt halkının özgürleşmesi önlenmektedir. Kürt sorunu bugün Türkiye’nin temel sorunu hâline gelmiş, Türkiye’nin demokratikleşmesini ve kalkınmasını engelleyen bir nitelik kazanmıştır. Türkiye kıt kaynaklarını kuruluşundan itibaren askerî harcamalara ayırmış, gücünden fazla bir orduyu bölgeye yığmak zorunda kalmıştır. Zayıf ekonomi, güçlü ordu; her şeye ordunun müdahalesine açık hâle getirerek ülkenin vesayet rejimiyle yönetilmesine neden olmuştur. Kürt sorunu yüzünden ülke dış politikada kendini bağımlı hâle getirmiş, Kürt sorununa dokunmamak şartıyla uzun yıllar emperyalistlerin Doğu’daki sınır bekçiliğini gönüllü olarak yapmıştır. 

Güçlü ordu, zayıf ekonomi; ülkenin demokratikleşmesini önlediği gibi sorunlarını çözmesini de güçleştirmiştir. Türkiye’de anti-demokratik yönetim sürdüğü sürece, başta Kürt sorunu olmak üzere hiçbir sorun gündeme getirilmeyecek, tartışılmayacak ve barışçıl yöntemlerle çözülemeyecektir. Demokrasi, sorunun barışçıl yöntemlerle çözülmesinin anahtarıdır; tabi burada bahsi geçen demokrasi, burjuva ulusal demokrasisi değil, sosyalist halk demokrasisidir. Lenin, demokratik sosyalist bir cumhuriyette halklar sorununun çözümünü şöyle anlatmaktadır: “Demokratik bir devlet, ayrı ayrı bölgelerin ve ilçelerin özerkliğini tanımalıdır. Bu özerklik, demokratik merkeziyetçilikle bağdaşmayan bir şey değildir; tersine, türdeş olmayan ulusal bileşimi olan büyük bir devlet içinde gerçek demokratik merkeziyetçilik ancak bölgelerin özerkliğiyle gerçekleştirilebilir. Demokratik bir devlet, ayrı ayrı dillerin tam özgürlüğünü kayıtsız şartsız tanımalı ve hangisi olursa olsun bu dillerden biri için ayrıcalığı reddetmelidir. Demokratik bir devlet, hiçbir ulusal topluluğun bir başka ulusal topluluk tarafından hiçbir alanda, hiçbir kamu eyleminde ezilmesini, vesayet altına alınmasını hoşgörüyle karşılayamaz.” (*4) 

Türkiye’nin bir çıkmazı da Türk demokrat, aydın, sol, sosyalist siyasetçilerinin Türk Kurtuluş Savaşı’nın emperyalizme karşı verilmiş bir savaş olduğunu, liderinin de anti-emperyalist devrimci bir lider olduğuna inanmalarıdır. Bu tez doğru değildir. İlk başta Kemalistler, emperyalizme karşı savaşarak değil, dünya konjonktürünün sağladığı avantajları da kullanarak dönemin iki güçlü emperyalist ülkesiyle (İngiltere ve Fransa) dayanışma içinde ve onlardan aldıkları destekle savaşmışlardır. Savaştıkları güçler ise söylendiği gibi güçlü ordular değildir; Doğu’da insan gücünü yitirmiş, disiplinden uzak bir avuç Ermeni “başıbozuk”larıyla; Batı’da ise İngiliz desteğini yitirmiş, cephane ve iaşe kıtlığı çeken, Bolşevik Devrimi’nin etkisiyle savaşmak istemeyen, disiplinden uzak, çoğu Ege bölgesinin Rum köylülerinden oluşan Yunan ordusu ile savaşmışlardır. Görüldüğü gibi her iki cephedeki savaş emperyalistlere karşı değil, Anadolu’nun iki kadim halkının bu topraklarda köklerinin ebediyen sökülmesi amacıyla yapılmıştır. Bir savaş verilmişse o da köhnemiş Osmanlı bürokrasisine karşı verilmiştir ki buna da anti-emperyalist savaş denilemez. 

Kurtuluş Savaşı’nın devletin bekasını hedef alan iç ve dış düşmanlara karşı verilen anti-emperyalist bir savaş olduğu propagandası öylesine yapılmış ki toplumun kılcal damarlarına kadar işlenmiş ve toplum felç edilmiştir. Bu felçten Türk aydını da siyasetçisi de solcusu da sağcısı da etkilenmiştir. Her şeyin devlet bekasına indirgendiği, “söz konusu devletse gerisi teferruattır” sözlerinin sık sık tekrarlandığı bir ortamda sağlıklı bir düşüncenin gelişeceği beklenilmemelidir. Bu inanç Türkiye’de demokrasinin gelişmesinin önündeki en büyük engeldir. Türk aydınının bugün sağlıklı düşündüğü söylenemez; kendi sınırlarının çok ötesinde bir hadise olmuşsa hemen tepkisini gösterir, söyleşiler, yürüyüşler tertiplemeye çalışır. Hele bu tür olaylar bir Hıristiyan ülkesinde veya Müslüman olmayan bir ülkede ama İslami azınlığa karşı yapılmışsa kelimenin tam anlamıyla kıyameti koparır. Örneğin İsrailli bir asker bir Filistinli çocuğa bir tokat atmışsa sen gör manzarayı. Ama benzer olayların çok daha şiddetlisi, daha acımasızı Kuzey Kürdistan’da kendi gözleri önünde her gün olmaktadır. Türk aydınından, Türk solcusundan, üniversitesinden ve basınından tek bir tepki veya kınama mesajını duymazsınız. Herkes üç maymuna oynamaktadır; zannedersiniz ki olay Türkiye’de değil de uzayda olmuştur. Bu tam bir riyakârlık örneğidir. Türk sosyalisti ve aydını Kürtlere karşı riyakârdır. 

Kürt halkının varlığı devletin bekası için bir tehdit olarak görülür ve bu tehdit topluma öyle bir işlenmiş ki toplum Kürtleri, kırmızıyı gören boğa gibi, saldırmaktadır. Bu saldırıya ulusalcı solcular ile faşist kesimler öncülük etmektedir. Kendilerine demokratik sol diyenler de “şimdi sırası mı, demokratik devrimi gerçekleştirdiğimizde zaten Kürtlerin haklarını da tanımış olacağız” diyerek Kürtleri oyalamaya çalışmaktadır. Bu kesimler Kürt sorununun ulusal ve ülke sorunu olduğunun farkında değildir. Onların sorundan anladıkları, kültürel haklarla giderilebilecek kadar sorunu basite indirgemektir. Ve bu kesimler Kürtlerin de bir ulus olduğunu, her ulus gibi kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahip olduğunu ya bilincinde değildir ya da yukarıda değindiğim gibi Kürtlere karşı riyakârdır. Lenin bu riyakârlar için şunları yazar: “Ezen ulusun sosyalisti, ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını tanımıyor ve o hak uğruna savaşmıyorsa, gerçekte o bir sosyalist değil, bir şovenisttir.” (*5) Ve Lenin devamla: “Kim ulusların ve dillerin eşitliğini tanımıyor ve savunmuyorsa, kim her türlü ulusal baskı ya da eşitsizliğe karşı savaşmıyorsa, o Marksist değildir.” (*6) 

Türk aydın ve sosyalistlerinin içine düştükleri açmaz, Türk işçi sınıfını da etkilemiş, iki halkın birlikte omuz omuza mücadele etmesini engellemiştir. Türk işçi sınıfı söz konusu Kürtler olunca sınıfsal mücadelesini bir kenara atarak iktidarın şoven politikalarına destek olmaktadır. Oysa yoksul emekçi halkların mücadelesi güç birliğinden geçmektedir. Kürtlerin özgürleşmesi Türk işçi sınıfının da kurtuluşu demektir. Lenin Polonya örneğinde bu iş birliğinin gereklerini şöyle anlatır: “Sosyalist bir partide şovenistlere yer olmadığına göre, Polonyalı işçilere ancak Polonya halkının özgür olması gerektiğine inanan sosyal demokratların gerçek demokrat olduğunu söyleyecek yerde, Polonyalı sosyal-demokratlar, Rus işçilerle birliği yararlı buldukları için Polonya’nın ayrılmasına karşı durduklarını öne sürüyorlar. Bu haklarıdır. Ama insanlar enternasyonalizmi güçlendirmek için hep aynı sözleri yenilemeye gerek olmadığını anlamak istemiyorlar. Yapılması gereken şey, Rusya’da ezilen ulusların ayrılma özgürlüğünü, Polonya’da ise o insanların birleşme özgürlüğünü vurgulamaktır. Birleşme özgürlüğü ayrılma özgürlüğünü de içerir. Polonyalılar birleşme özgürlüğüne ağırlık verirken biz Ruslar ayrılma özgürlüğünü vurgulamalıyız.” (*7) 

Kapitalizmin küresel düzeyde hegemonya kurması, azınlık ulusları emperyalizmin tehdidine de açık hâle getirmiştir. Alain-G Gagnon’un tespitleri bu anlamda çok önemlidir: “Azınlık uluslar bir belirsizlikler çağında yaşamaktalar. Bu çağ, küresel pazar ve ekonomik tektipleşme, Amerikan kültürünün dalga dalga yayılması, siyasal okuryazarlıkta ve vatandaşların siyasete katılımındaki düşüşle ifadesini bulan, eskiden farklı olan toplumlar ve kültürlerin tekdüze hâle gelmesi ve bireyin yalnızlaşmasıyla tanımlanan bir dönemdir. Bu olgular birlikte ele alındıklarında azınlık uluslarının kültürel ve kimliksel olarak hayatta kalmaları açısından eşi görülmedik bir tehdit oluşturmaktadır. Dolayısıyla bu ulusların acil olarak kendi haklarını savunmaları ve belirsizlikler çağının homojenleştirme buyruğuna direnmeleri gerekmektedir.” (*8) 

Gelinen aşamada Kürt halkı özgürlük uğruna çok ağır bedeller ödedi ve bundan böyle özgürlük çıtasını da o oranda yükseltti. Bu düşürülmesi imkânı olmayan bir yükseltidir. Kültürel özerklik egemenlerin bir dayatmasıdır. Bundan böyle hiçbir güç kültürel özerklik haklarıyla, bilmem, “biz Bodrum’dan vazgeçemeyiz” Türkiyelileşmek sevdasıyla Kürtleri oyalayamaz. Önümüzdeki süreçte özerklik ve giderek gevşek konfederalizmin tartışılacağı bir dönem olacaktır. Gecikmiş olsa da Kürtler özgürlüklerine kavuşurken Ortadoğu halkları da aynı oranda özgürleşeceklerdir. Siyasal özgürlük bölgeye ekonomik özgürlüğü de beraberinde getirecek, insanların yaşam kaliteleri bir anda sıçrayacaktır. Bunun Türkiye’ye yansıması da müthiş olacaktır. Türkiye kuruluşundan itibaren gücünden fazla barındırdığı ordularını azaltacak, silah yarışmasından vazgeçecek, silaha harcadığı kıt kaynaklarını halkının refahına harcayacaktır. Alım gücü artan, refah seviyesi yükselen Türkiye halklarının da Kürtlere olan olumsuz bakışı değişecek; iki halkın kardeşleşmesi, eşitlik ve özgürlük temelinde birleşmeleri daha kolay olacaktır. Özgürlük ortamında barışçıl ayrışmalar her zaman gönüllü birliktelikleri getirir. Avrupa Birliği (AB) bunun somut ifadesidir; Avrupa başardı, biz de başaracağız. 

Sosyalist Mezopotamya Dergisi – Sayı: 17 – Mart 2026 

(*1) Stalin, Milli Mesele, Çev: Mümtaz Yavuz, Sol Yayınları, s. 69-71  

(*2) Lenin, Ulusların Kaderini Tayin Hakkı, çev. Muzaffer Ardos, Sol Yayınları, s. 52  

(*3) Stalin, age, s. 84  

(*4) Lenin, age, s. 139  

(*5) Lenin, Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, çev. Yurdakul Fincancı, Sol Yayınları, s. 311  

(*6) Lenin, Ulusların Kaderini Tayin Hakkı, s. 26  

(*7) Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s. 311  

(*8) Alain-G Gagnon, Belirsizlikler Çağında Azınlık Uluslar, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2011 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

AKTÜEL