ANASAYFAKÜRDİSTANSelçuklulardan Günümüze Kürt-Türk İlişkiselliği Üzerine

Selçuklulardan Günümüze Kürt-Türk İlişkiselliği Üzerine

Fidel Ferit, Kürt-Türk İlişkiselliğini Selçuklu'dan günümüze maddi şartlar ve diyalektik yasayla analiz ediyor. Malazgirt ve Çaldıran'daki ortak savaşlardan Şeyh Said ve Dersim ayaklanmalarına: İki halkın yüzyıllık birlikteliği neden kopma noktasına geldi?

Kürt-Türk İlişkiselliği: Ortaklık, çatışma ve gelecek | Fidel Ferit yazdı

Giriş   

Tarihsel olarak baktığımızda Kürt-Türk ilişkileri doğrusal (tekdüze) bir şekilde ilerlememiş; bunun aksine sürekli olarak diyalektik yasaya uygun bir dinamik süreci barındırmıştır. Bu süreç hem ekonomik altyapıdaki dönüşümleri ile hem de siyasi ve ideolojik üstyapı dinamikleriyle açıklanabilir. Selçuklu döneminden günümüze kadar olan ilişkiler, özellikle devlet politikaları, özerklik, kimlik ve ulusal stratejiler üzerinden analiz edilebilir. 

Özellikle Selçuklu ve Osmanlı’da tarihsel olarak üstyapıda dini düşüncenin belirgin olması ve henüz ulusal kimliklerin ön planda tutulmayarak bu anlayışın toplumsal alanda varlığını sürdürmesi, merkeziyetçi bir yapının olmasına karşın bölgedeki özgün feodal sistemin yereldeki beylikleri güçlü kılması, dolayısıyla merkez ve yerel arasındaki ortaklaşma ihtiyacını doğurmuştur. 

Bu maddi şartlar elbette Anadolu’daki iki kavmin kaderini birlikte tayin etmesini ya da inanç anlayışını gözeterek düşmanlarını ortaklaştırmasıyla bir karşılıklı çıkar ilişkisinde bulunmasının yolunu açmıştır. Bu çıkar ilişkisi Anadolu’da negatif değil, pozitif bir beraberliğin zeminini hazırlamıştır. Böylece Kürt ve Türklerin, dönemin bölgedeki hegemon güçlerinden korunarak tarih sahnesinde özneleşmeleri sağlanmıştır. Her ne kadar bu özneleşme Kürtler açısından bugünün gözüyle hatalı olarak analiz edilse de bu düşünce, tarihsel empatiden yoksun bir analiz ve subjektif bir bakış açısından başka bir şeyi yansıtmamaktadır. 

Bizim temel hedefimiz, hiçbir milliyetçilik kisvesine yol vermeden, tamamıyla tarihsel olarak var olan maddi şartlar üzerinden analiz etmektir. Çevre imparatorlukların baskısıyla kuşatılmış bu iki kavim, diyalektik süreci bu şekilde bir yadsıma olarak başlatmak zorundaydılar. 

Özellikle Malazgirt Savaşı’nda (1071) Bizans’ın Anadolu’daki hâkimiyeti kırılmıştır. Bu savaşta ve zaferde Kürt beylerinin verdiği destek ve katkı kritik bir önem taşıyordu. Yine Osmanlı-Safevi mücadelelerinde (Çaldıran, 1514) Kürtlerin Yavuz Sultan Selim’e destek vermesi, Osmanlı’yı Doğu Anadolu’da güçlendirdiği gibi aynı zamanda Kürtlerin özerk konumunu güvence altına almıştır. Özellikle bu ortaklaşma Türklerin imparatorluk düzeyinde özneleşmesine katkı sağladı. Güçlü imparatorlukların baskısı reddedilmiş, ortak inanç ve siyasi dayanışma ile hem Kürtler varlığını sürdürmüş hem de Türkler tarih sahnesinde özneleşmiştir. Dolayısıyla Selçukluların bölgede hâkimiyetinden başlayan beş yüz yıllık süreçte, zaman zaman devletleşen, zaman zaman zayıf ve dağınıklığa karşı var olan güçlü imparatorluk baskılarına karşı inanç temelli bir ortaklaşma ile savaşlarda dayanışma göstermeleri, kendi varlıklarını korumalarının ilk tarihsel modeli olarak görülebilir. 

Elbette bu durum analiz edilirken maddi şartlar ve siyasi durum göz ardı edilerek salt bir inanç ortaklığı olarak görülmemelidir. Dönemsel koşulların dayatması çerçevesinde ele alınmadığında coğrafi, siyasi ve üretim ilişkilerinin etkisini tespit etmekte güçlük meydana gelir; dolayısıyla bu da analiz hatalarına neden olur. 

TABLO girecek 

Türklerin Özneleşmesi 

Türklerin imparatorluk kurarak tarih sahnesinde özneleşmesi ise yeni fakat eskiden kopmadan devam eden bir diyalektik süreci başlatmıştır. Bu süreç Kürtler içinde kendi siyasi varlıklarını koruyacak özerk alanlar açmıştır. Özellikle Çaldıran Savaşı sonrası Osmanlı, bölgede etkisini üretim ilişkilerinden mütevellit olarak dayatan ademi merkeziyetçi siyasal yapısını göz ardı etmeden, bu bağlamdan yola çıkarak Kürt beyliklerine geniş özerklikler verdi. 

Ancak özellikle Fransız Devrimi’nin dünya üzerindeki ulusalcı etkisi mutlakiyetçi bir monarşiye ihtiyacı doğurdu; bu dolayımlamanın ise 19. yy.da Osmanlı iç siyasetinde etkin olmaya başlamasıyla Osmanlı politikaları ciddi oranda merkeziyetçi bir hâl almıştır. Şeyh Ubeydullah Ayaklanması (1880), Osmanlı’ya ve Batılı güçlere karşı Kürt kimlik taleplerini dile getirdi. Yine özellikle bu yıllarda başlayan Osmanlı’nın Batı’daki toprak kayıpları, imparatorluğun doğudaki sınırları adına siyasal tavrının değişmesinde başat bir rol oynamaktadır. 

Avrupa’da burjuvazinin iktidarı ele alması ve kralları devirmesiyle beraber üretim alanında yaptığı atılımlar ile artan hammadde ihtiyacı, bu yeni kapitalist devletlerin keşiflere ve savaşlara olan ihtiyacını tetiklemiştir. I. Paylaşım (Dünya) Savaşı bu bağlamda ortaya çıkmış ve Avrupalı devletler, Asya ve Afrika üzerine hunharca çökmüşlerdir. Böylesi bir tarihsel kırılma noktasının yanı başında dönüşüme ayak uyduramayan imparatorluklar ise parçalanarak ulus devletlere evrilmişlerdir. Bu bağlamda özellikle Osmanlı, Sevr Antlaşması ile egemen güçlerce pay edilmiştir. 

Buna karşın Anadolu’da başlayan Kurtuluş Savaşı yine hegemon güçlere karşı yeni bir Kürt-Türk ortaklaşmasını beraberinde getirmiştir. Fakat düşmanların püskürtülmesi ile beklenen olmadı; aksine yeni bir Türk ulus-devleti kuruldu. Bu karar böylece Kürt-Türk ilişkilerindeki tekrar ortaklaşma fikrini yok ederek yeni ayaklanma zincirlerini doğurdu. Bunlar kronolojik olarak Koçgiri (1920-1921), Şeyh Said (1925), Ağrı (1930), Dersim (1937-1938). Bu başkaldırılar yeni Türk ulus-devleti tarafından sert bir biçimde bastırıldı. 

Yeni ulus-devlet politikası önceki “birlikte ortak yaşama” fikrini reddederek yeni bir tekçi ulus-devlet yaratma fikrini benimsemiştir. Bu politikayla beraber yeni Türk ulus-devleti bütün azınlık haklarını reddederek asimilasyon politikalarını hayata geçirmiştir. Kürt kimliğini inkâr etmiştir. Yeni devletin bu politikaları Kürtleri “ortak yaşam” fikrinden uzaklaştırarak bağımsız bir devlet kurma fikrine yaklaştırmıştır. Kürtler artık özerk alanı korumaktan vazgeçerek, tarih sahnesinde özne olmak adına yeni bir politikayı benimsemişlerdir. 

Yadsımanın Yadsıması veya İnkârın İnkârı: Çatışma 

Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası Birinci Dünya Savaşı’nda sömürgeci devletler tarafından işgal edilen birçok ulus-devletin bağımsızlığını ilan etmesiyle beraber, dünyadaki siyasi konjonktürün iki kutuplu bir hâl alması ile bağımsızlık mücadelelerinin egemen güçler tarafından desteklenmesiyle Kürtler de yeniden bir mücadele içine girmiştir. Özellikle 70’lere kadar kendilerini Türk solu içinde siyasal olarak örgütleyen Kürtler; 70’lerden sonra ise siyasal arenadan silahlı mücadeleyi benimsemeye başlamışlardır. Özellikle PKK öncesi DDKO, KUK, Rızgari, Kawa… gibi partiler silahlı mücadeleyi başlattılar. PKK, 1978’de kuruldu, 15 Ağustos 1984’te ise Türkiye’ye karşı ilk silahlı eylemini yaptı. 

Bu dönem inkârın bir radikal tepkisidir. Böylece PKK diğer Kürt silahlı güçlerini geride bırakarak kendini Kürdistan coğrafyasında baskın bir güç hâline getirdi. Yine buradaki PKK’nin güçlenmesini oluşturan diyalektiğin dolayımlanması ise özellikle 12 Eylül askeri darbesi ile Diyarbakır Cezaevi’nde ve bölgede ordunun bölge halkları ve tutuklular üzerindeki insan hakları ihlalleridir. Bölgede yoğun bir çatışma, katliam, sürgün, köy boşaltmaları baş göstermiştir. 

Devletin halk üzerinde uyguladığı bu baskı ise bir ters etki yaratarak etnik farkı halkın gözünde belirginleştirmiştir. Yaklaşık olarak 40 yıl süren bu çatışma süreci ise Kürt ve Türk halkının ortak tarihini toplumsal alandan silerek bir düşmanlık ilişkisi doğurmuştur. Bu toplumsal alan milliyetçilik zeminini Türkiye’nin batısında güçlendirirken aynı zamanda doğusunda da aydınlanma ve ulusal bir damar açmıştır. 

1990’lardan günümüze teknolojide kendini gösteren muazzam atılımlar ile beraber yeni bir aşamaya varan üretim ilişkileri ulusal ve uluslararası alanda muazzam bir dönüşümü gerekli kılmıştır. Teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkan küreselleşme ve bu bağlamda zayıflayan ulusal alan ise devletin inkâr ve yasak politikalarını anlamsız kılmıştır. 

21.yy.da Türkiye kendi iç politikasında ciddi dönüşümler ile yüzleşmesi gerektiğini fark etmiş ve Kürtlere yönelik yüzyıllık asimilasyon politikalarından adım adım vazgeçerek kısmi bir tanımaya doğru gitmiştir. Değişen üretim koşullarının doğurmuş olduğu gereklilikler bağlamında (nitelikli işçi, ekonomik yayılmacılık, ucuz iş gücü…) gibi birçok gereklilik ile “Kürt sorunu” Türkiye’nin en vahim sorunu olarak kendisini göstermiştir. 

Yeni yüzyılda Türkiye iktidar otoritesi bu soruna var olan tepkisini değiştirmiş, Kürt inkâr politikasından vazgeçilmiş, Kürt dili seçmeli de olsa eğitimde kabul edilmiştir. Özellikle 2012-2015 yılları arasındaki çözüm süreci, devletin sanayi ve birçok üretimi Türkiye’nin doğusuna taşıyarak egemen sınıfın çıkarını gözeten politikaların bölgede hayata geçirilmesinin önünü açmıştır. Bölgedeki neoliberal politikalar ile yeterlilik ekonomisine dayalı üretim biçimi dönüştürülmüş; böylece üretim ilişkilerinin değişimi tetiklenmiş, bölgedeki toplumsal alanda var olan kolektif bilinç yok edilerek bireysel bilinç inşa edilmiştir. Bu bağlamda bölgedeki yüzyıllık zor aygıtı yerini ikna ve rıza üretimine bırakmıştır. 

3. 21. Yüzyılda Kürt-Türk İlişkiselliği “Ortak Yaşam Fikri” 

Diyalektik bir süreci ele aldığımızda elbette şunu açıkça görüyoruz: Ortaya çıkan yeninin, eskiyi aştığı ancak yine de hâlâ onu içinde barındırdığını göstermektedir. Birçok sosyal bilimcinin kapitalizmi “ücretli kölelik” olarak adlandırması kuşkusuz ki üretim araçlarının kullanım hakkı üzerindeki ince çizgiden dolayıdır. Yani kapitalizmdeki üretim araçları üzerindeki kullanım hakkı feodalizmden ziyade köleci topluma yakın olmasındandır. Burada şunu açıkça görüyoruz: Kapitalist sistem kendi üretim ilişkilerini feodalizmden değil, onun olumlaması olan köleci toplumdan almıştır. Ancak onu aşarak, ondan esinlenerek kendisini var etmiştir. 

İşte Kürt-Türk ilişkilerini bu bağlamda ele alacak olursak günümüzde yeniden PKK ve Abdullah Öcalan’ın ortak yaşam talebini diyalektik süreçte kendi varlığını korumak adına birlikte hegemon güçlere karşı mücadele etmek zorunda kaldığı dönemlere benzetebiliriz. Ancak bugünün ortak yaşamı dünü aşacak belirgin şartların mevcudiyetini sağlamalıdır. Yani dünün imparatorluk pragmatizmi bugünün ulus-devlet pragmatizmine evrilmemelidir. 

Bugün bir ulus-devletin pragmatizminden ziyade iki ulusun insan haklarına uygun bir ittifakı olmalıdır. Bu bağlamda var olan bölgesel ve küresel hegemonlara karşı bugünkü süreç bu benzetme ile Kürtleri ve Türkleri ortaklaşma gerekliliğine sürüklemiştir. Ancak geçmişin bıraktığı yanlış politikalar, Türk devletinin üzerinde etkisini hâlâ görünür bir şekilde devam ettirmektedir. Bu politikalardan vazgeçilmeden Rojava ve Başur Kürdistanı’ndaki Kürtlerin statüleri hatta uzak hedefte bağımsızlıkları desteklenmeden bu yeni sosyolojik sürecin Türkiye’de kendisini var etmesi olanaksızlaşır. 

Türk devletinin geçmişin ortaklaşmasını göz önünde bulundurarak onu aşan yeni bir süreç geliştirmesi gerekmektedir. Bunu yaparken Kürtleri yeniden ortak bir yaşamın anahtarı olarak görmelidir. Türkiye dış politikalarında Sevr sonrası paradigmasını bir tarafa bırakarak Kürt düşmanlığı yapmayı bırakmalıdır. Kendisine yeni bir paradigma oluşturmayı ilke edinmeden bir asra aşkın bu yanlış politikaların etkisinden çıkamaz. Türkiye bu dönüşümü sağlamadan dünkü pragmatik perspektiften kurtulması mümkün değildir. Ancak böylesi adımlar ve dönüşümler kendisini gösterirse yeniden “Birlikte Yaşam Fikri” iki ulus adına kendisini var edebilir. 

Sonuç olarak, bölge halklarının siyasal, kültürel ve toplumsal haklarında köklü ve sürdürülebilir bir iyileşmenin sağlanamadığı her senaryoda, mevcut politik yaklaşımın 21. yüzyılın hâkim neoliberal pragmatizminin sınırları içinde kaldığı görülmektedir. Bu yaklaşım, yapısal dönüşümleri erteleyen ve sorunların tarihsel niteliğini göz ardı eden bir yönetilebilirlik mantığına dayandığından, orta ve uzun vadede toplumsal gerilimleri kaçınılmaz biçimde derinleştirmektedir. 

Bu süreçte eşitlik temelli bir yaklaşımın sergilenmemesi; taraflar arasında var olan asimetrik dengenin göz ardı edilerek ortak ve eşit bir çıkar gözetilmemesi; sorunun siyasal bir mesele olmaktan çıkarılıp bir güvenlik sorunu olarak ele alınması, problemi ulusal arenadan uluslararası alana taşıyacak çok katmanlı bir kırılmayı da tetikleyebilir. Böylece uluslararası aktörlerin müdahalesine açık bir zemin yaratılması, sorunu bir krize dönüştürerek artık tarafların kendi sorumluluk alanından çıkıp uluslararası bir niteliğe bürünmesine yol açabilir. 

Tarihsel olarak özellikle I. Paylaşım (Dünya) Savaşı döneminin siyasal parçalanma sürecine benzer bir ilerleme yaşanabilir ve yeni bir kopuş dinamiği kendini gösterebilir. Dolayısıyla, mevcut sürecin iki halkın çıkarları gözetilmeden ele alınmasıyla ortaya çıkacak siyasi başarısızlık, bölgenin toplumsal yapısını altüst edebilecek bir kapasite barındırmaktadır. 

Türkiye halklarının hak temelli, eşitlikçi ve demokratik çıkarlarının ortak ve tahakkümsüz bir masa etrafında ortaya konulmadığı bir ortamda sürecin ilerlemesi mümkün değildir. Dayatmacı, tehditkâr ve “kırmızı çizgilerle” kurulan bir masada, karşılıklı tavizler verilmeden ortak bir çatı altında birlikte yaşama fikrinin hayata geçirilmesi imkânsızdır. 

Mart 2026

Sosyalist Mezopotamya Dergisi – Sayı: 17 – Mart 2026 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

AKTÜEL