ANASAYFAİŞÇİ-EMEK1 Mayıs, Sendikalar Ve Tarih(imiz)!

1 Mayıs, Sendikalar Ve Tarih(imiz)!

Sibel Özbudun ve Temel Demirer, DİSK eleştirisi ve Taksim zorunluluğunu kaleme aldı: DİSK hızla CHP'lileşerek tarih olmaya gidiyor. Bürokratik sendikalizm can çekişirken çözüm, Taksim yolunu sınıf vurgusuyla açmaktır.

1 MAYIS, SENDİKALAR VE TARİH(İMİZ)!

SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER

“Umutsuzluk, kötülüğün nedenlerini

anlamayan, çıkış yolu göremeyen

ve mücadele etme yeteneğinden

yoksun olanların tipik özelliğidir.”[1]

DİSK ile “ortakları” 1 Mayıs’ı İstanbul, Kadıköy’de kutlayacak.

Merkezi kutlama yeri olarak Edirne’yi belirleyen Türk-İş ise, isteyen sendikaların İstanbul mitingine katılabilmesi kararı aldı. Vs., vs…

Yine Taksim yok; yani “es” geçildi, malûm üzere!

Şaşırtıcı mı? Elbette değil…

Gündem “1 Mayıs” olduğunda, coğrafyamızda belirleyicinin DİSK bürokratları olduğu göz ardı edilemezken; uzun süredir belirginleşen gerçek şudur: DİSK, mevcut duruşuyla 1960’ların sonları, 1970 ve 1990’lardaki etkisini sürdüremeyeceği -“hayırlı olmayan”!- bir yere gidiyor.

DİSK’in belirleyici sendikaları ile bürokratik DİSK yönetimi, hızla CHP’lileşirken bu “sonu”nu hızlandırıyor.

Sonuç itibariyle DİSK, dönemin gereksinimlerini karşılayamadığı için tarih olması muhtemel bir örgütlenmedir…

Bu nedenle DİSK, devrimci sosyalistler için tartışılmaz olmamalı, aksine eleştiri ve itiraza tabi tutulmalıdır. 1 Mayıs’ların yasallık adına meşruluğunun görmezden gelindiği koordinatlarda işçi sınıfı mücadelesi bürokratik sendikalizme eşitlenmemeli ve aşılmalıdır.

Çünkü Türkiye’de 1 Mayıslar anlamsızlaşma tehlikesi ile karşı karşıyadır… 1 Mayıslarda belirleyici olması gereken işçi sınıfının bağımsız ideolojik ve siyasal kimliği iyice silikleşti…

Belli bir sayıyı geçmeyen DİSK kortejciliğinin, “kitlesellik” vurgusunun bir şakaya dönüştüğü herkesin bilgisi dahilinde; düzene teslim olmuş bürokratik sendikalizm, artık devrimcilerin muhatabı değildir.

Coğrafyamızda bürokratik sendikalizm can çekişirken, başkaca bir yol da görünmemektedir.[2]

Ve şimdi çözüm, meşru, militan ve olabildiğince kitlesel olarak Taksim yolunu sınıf vurgusu ile açmaktır.[3]

1 Mayıs, Sendikalar Ve Tarih(imiz)!
1 Mayıs 1977 – İstanbul / Taksim

* * * * *

Şimdi sorulması gereken devrimci işçi sınıfı hareketinin bürokratik DİSK’e (elbette Türk-İş, Hak-İş de dahil[4]) ihtiyacı olup olmadığıdır. (Dikkat edin buralarda çalışma yürütülmez falan demiyoruz!)

Sorunun yanıtını, “Eğer sendikalar adına layık örgütler olsalardı, açlık sınırının altında işçi ücreti olur muydu? Gelir dağılımı adaletsizliği skandal boyutlara ulaşır mıydı?”[5] diye veriyor Fikret Başkaya.

Haksız mı? Elbette değil!

Ayrıca “Sendikalar sınıfı temsil etmekten çoktan vazgeçti,” vurgusu da Prof. Dr. Mustafa Durmuş’a ait.[6]

İki sınıf gerçeğini görmezden gelip, “es” geçen bir sendika işçi sınıfının olabilir mi?

Kuşkusuz “Hayır”…

Şöyle ki: Kapitalist transformasyon iki temel sınıfın ortaya çıkmasını sağladı: Burjuvazi ve proletarya. Bu iki temel sınıf, sınıfsal antagonizmanın iki ayrı kutbu olarak başından itibaren birer özne olarak şekillendi. Ücretli emekle, sermaye arasındaki çelişki çağa damgası vurmaya başladı. Sermaye emeği tahakküm altına alarak artı- değer sömürüsünü sürekli kılmaya ve emeği boyun eğmeye zorladı. Bir anlamda onu ücretli köle hâline getirerek, insanlığından çıkardı. Emeğin sömürgeleştirilmesi stratejik bir taarruzdu. Burjuvazi kendine ait bir evren kurarken bunun proletarya için anlamı açlık, ölüm ve gözyaşı oldu.

Modern çağ emeğin sömürgeleştirmesi ve ücretli emek hâline getirilmesinin eseridir. Bu noktada burjuva devlet, en yetkin ve mükemmelleşmiş sınıfsal baskı ve tahakküm aracı olarak emeği yıkıma uğratma ve kontrol etme misyonuyla hareket etti. Burjuvazi devletsiz var olamazdı, varlığı ve hükmü ancak devletin varlığıyla olanaklıydı. Kapitalist devlet sınıfı stratejik yıkıma uğratarak burjuvazinin tahakkümünü normalleştirdi. Zor ve rıza mekanizmaları bu tahakkümün içselleşmesini sağladı. Sınıf çok boyutlu ve konsantre bir şekilde abluka altına alındı. Emeğin, emek gücü hâline getirilmesine rıza göstermesi için şiddetin yanında, ideolojik hegemonya araçları devreye sokuldu.

Bu çerçevede sınıf mücadelesi içinde bir öz örgütlenme olarak şekillenen sendikalar bir savaş ve kavga örgütü olarak doğdu. İşçi sınıfı gerçekleştirdiği grevleri örgütlemek ve sürdürmek için kurduğu grev komiteleri veya çalışma koşullarının yarattığı ölümler karşısında inşa ettiği yardımlaşma – dayanışma sandıkları mücadelenin gelişmesine paralel yetersiz kaldı. Sınıf daha kolektif örgütlenmeler yaratmaya çalıştı. Sendikalar sınıfın bu kolektif örgütlenme arayışının ürünü olarak mücadelenin ve kavganın içinde doğan yapılar olarak dikkat çekti. Hiçte bugünkü gibi uzlaşmacı, sosyal konsensusun parçası olan, çürümüş örgütlenmeler değildiler.

Sendikalar militan bir ruhu ifade ediyorlardı ve militan bir mücadelenin ürünü olarak doğmuşlardı.

Sendikalar Karl Marx’ın ifadesiyle tam anlamıyla bir savaş örgütüydü. Sınıf mücadelesinin örgütü olarak şekillendi. Aynı zamanda kolektif mücadele organları olarak hareket ettiler. Bir kavga örgütü olarak rol oynadılar. Ve gerçek manada işçi sınıfının öz eylemliliği olarak doğdular. Bir öz örgütlenme olarak sınıfın farklı kesimleri içinde hızlı ve yaygın bir örgütlenme ağı yarattılar.

Sınıfın öfkesi ve kini yol gösterici oldu. Son derece etkili ve sarsıcı pratikler içinde sınıfın yıkıcı gücünü harekete geçirdiler. Hakiki bir sınıf örgütü olarak sınıfın gücünü ve koparıp alma geleneğini yarattılar. Yukarıda bahsettiğimiz kolektif ruh hâlini yansıttılar. Sınıfsal antagonizmanın tarafı olarak sınıfın militan ruhunu simgelediler. Kısaca sınıf, kavganın içinde sınıf olmaya başladı.

Ancak…

Sınıf mücadelesinde tarihsel anlamdaki kırılma II. Enternasyonal süreci ve Alman Sosyal-Demokrat Partisi’nin (ASDP) Enternasyonal’in başat partisi olarak şekillenmesiyle gerçekleşti. Bu süreç sınıfın ihtilalci ruhunun deforme olduğu, yıkıcı gücünün sistem tarafından absorbe edildiği koşulları yarattı. En başta ASDP izlediği ekonomist, determinist politikalarla sınıfın emek gücü olmaya rıza göstermesini sağladı. Sosyal konsensüs temelinde gelişen bu süreç işçi aristokrasinin nesnel temellerini yaratırken, partinin sınıf içinde yaygın örgütlenmesinin koşullarını da doğuracaktı. Ama bu örgütlenmeler ihtilalci bir hattan çok uzaktı. Partinin temel çizgisi olan evrimsel sosyalizm anlayışı, anti-kapitalist bir kopuşu içermeyen sistem içi bir politik duruşu koşulluyordu.

Bu da sistem içi duruşun yaşadığı çürümeyi sınıfa zerk ediyor, sınıfı kuşatıp onu abluka altına alıyor, devrimci enerjisini soğuruyordu. Sınıf kimliğini aşındırıp, bilincini köreltiyor, onu nesneler yığınına çevirmekte aktif rol oynuyor, öfkesini massediyordu.

Böylesi bir sistem içi duruşun bugüne ulaşan hâline bir örnek de DİSK’tir.

Söz konusu hâliyle var olan sendikalar, tartışmasız yıkılmalıdır. Ya da gerçek ve mücadeleci sendikaların önündeki asli görev bu olmalıdır. Sınıfın kuşatılmışlığını parçalamak, sınıfın özgüvenini mücadelenin ve kavganın içinde sağlayarak, sınıfı yıkımın öznelerine dönüşmektir.

Mihail Bakunin “yıkma güdüsü aynı zamanda yaratıcı bir güdüdür” der. Aslında sınıf içinde bir Truva Atı konumunda olan bu yapılar yıkılmak zorundadır. Sınıf bu kuşatmayı parçalamalıdır. Bugünün acil görevi sınıfın üzerindeki ablukayı parçalamak, yeniden yapılanması doğrultusunda bir emek odağı ya da sınıf odağını yaratmaktır.[7]

* * * * *

Esnek, güvencesiz, düşük ücretli işler ve istihdamda burjuvazinin kölelik stratejisi karşısında yani işçi sınıfın içine düşürüldüğü hâlde, yapılabilecek tek şey emek eksenli toplumsal hareket sendikacığıdır; Başaran Aksu örneğindeki üzere.

“Esneklik” dedikleri şey, sürdürülemez kapitalist üretim sisteminde sömürüyle paralel derinleşip/ yaygınlaşırken, emek süreçlerinin esnekleşmesi, patronların işçiler üzerindeki denetiminin -beraberinde tahakkümün- ve üretkenliğin (sömürünün) artırılmasını sağlar. Ayrıca kapitalist üretim sisteminin en temel ve vazgeçilmez özelliğidir. Bu bağlamda, çalışma rejiminin esnekleşmesi, patronların gündeme getirdiği yeni bir şey değildir.

Malum: İşçi sınıfının XIX. yüzyıl boyunca sürdürdüğü mücadeleler, emeği sınırsız biçimde sömürüsüne neden olan mutlak artı değere (uzun çalışma sürelerinde düşük ücretlerle kötü koşullarda çalışma, çocuk çalışması vb) dayanan esnek çalışma rejimini sınırlandırmıştır.

Artı-değeri sınırsız olarak arttırmayı hedefleyen esnek üretim biçimlerinin raftan indirilip yeniden uygulanması, emek süreçlerinin esnekleşmesi, işçi sınıfının tüm kazanımlarını tehdit etmeye başladı.

Unutulmasın, esneklik sınırlanmamışsa sömürü de sınırsızdır. Esneklik ancak işçi sınıfının mücadelesiyle tamamen ortadan kaldırılabilir veya en azından sınırlandırılabilir. Mücadele olmadığı ya da yetersiz olduğu sürece esneklik ve ona paralel olarak sömürü artarak devam edecektir.

Kuralsız, rekabetçi, güvencesiz çalışmayı dayatan sürdürülemez kapitalizm açısından başka türlüsü mümkün değildir.

Coğrafyamızda esnekleştirme, önce işgücü maliyetlerini düşürme adı altında başlayıp, 2003’de AKP tarafından dayatılan 4857 sayılı İş Kanunu ile hayat geçirilmiş bir süreçtir.

Esnekliğin güvencesizliğe yol açtığı, sermayenin ihtiyaçlarına yanıt verdiği ortadayken; işçiler daha yoğun ve daha ağır çalışma koşullarına ve daha fazla sömürüye maruz kalmıştır, bunun devam etmesi durumunda, daha da kalacaktır.

Bu tabloda Karl Marx’ın “Kapitalist üretimin kaçınılmaz sonucu” diye tanımladığı derin bir yabancılaşma yaşamaktadır. ‘Kapital’de işçilerin, emeklerine, ürettikleri ürüne, üretim eylemine ve nihayetinde insana nasıl yabancılaştıkları anlatılır. Uzmanlığın bu kadar parçalanmış olmasından kaynaklı hiçbir işçinin nihai ürün üzerinde sahiplik iddiasında bulunamadığı bu yabancılaşma, iş gücünün aşırı uzmanlaşmasıyla bugün daha da şiddetlenmiştir. Bir zamanlar endüstriyel ilerlemenin sembolü olan montaj hattı işçilerin, makinenin basit birer uzantısı hâline geldiği, emeklerinin birbirinden kopuk bir dizi göreve indirgendiği yıkıcı bir hâle gelmiştir.

Ve de işçilerin demokratik hakları dahi anti-kapitalist bir duruşa mündemiç hâle gelmiştir.

Öyleyse işçi sınıfı hareketi (ve elbette sendikaları) yasallığın ötesindeki bir meşruluğa muhtaçtır. Meşruiyet mücadeleyle kazanılır, yasalar meşruiyetin “sınır”larını çizer. Bu sınırlar hiçbir zaman sabit değildir; daralması ya da genişlemesi, sınıf mücadeleleriyle bağıntılıdır. “Yasallığa” sığındıkça, düzen için kölelik liberal zırvaların ya da popülist “kitlesellik” yaygaraları eşliğinde sürdürülecektir.

Hatırlanır: XX. yüzyılın sonunda “Sınıfların bittiği” söylenceleri yaygındı. Liberalizm galebe çalmıştı. “Sınıf çatışmaları bitmişti”, “Sınıf önemsizleşmişti”, vb. vb…

Dijitalleşme, XXI. yüzyılın ilk çeyreğinin moda Endüstri 4.0 ve ilk çeyrek biterken yaygınlaşan yapay zekâ uygulamaları da benzer ütopya veya distopyalarıyla benzer kavramlar yeniden tedavüle sokuldu.

Dahası 1990’lar gibi “Kapitalizmin dönüştüğü” zırvaları yeniden gündeme taşındı: “Prekarya ve tekno-feodalizm” gibi…

İşçi sınıfının yerini “prekarya”nın aldığından söz edilir oldu. Sermayedar sınıfın tekno-feodallere dönüştüğü, işçilerin de yurttaşların da serflere dönüştüğü iddia edilmeye başladı.

Oysa XXI. yüzyılın ilk çeyreğine baktığımızda çalışma biçimlerinde yaşanan değişime karşın mülkiyet ilişkilerinin özünün pek de değişmediği görülür.

Teknolojist yaklaşımlar çalışmanın biçimindeki değişimleri meselenin esasının değişimi olarak görüyorlar. Oysa kapitalizmin birkaç yüzyıllık tarihinde büyük teknolojik dönüşümler ilk kez yaşanmıyor. Buharlı makinelerin, elektriğin ve otomasyonun keşfi de benzer analizlere yol açmıştı.

Değişim dönemlerinde değişmeyenin esas mesele olduğunu unutmamak, çok kıymetlidir. Rivayet odur ki, torun Henry Ford, 1950’lerde Birleşik Otomobil İşçileri (UAW) sendikasının lideri Walter Reuther’a otomasyonla ve ilk nesil robotlarla çalışan otomobil fabrikasını gezdirirken “Bu robotlara sendika aidatlarını nasıl ödeteceksin?” diyerek takılır. Reuther, duraksamadan şu cevabı yapıştırır: “Peki siz onlara ürettiğiniz bu arabaları nasıl satacaksınız?”

Bu durumda XX. yüzyılın ortasındaki bu diyalogun benzerlerini XXI. yüzyılın ilk çeyreğine de uyarlamak mümkün. “Karanlık fabrikalar”, “nesnelerin interneti”, “çalışmanın sonu” bu dönemin revaçta kavramları. Ancak bütün bu modern pek yaratıcı, insan hayatını inanılmaz kolaylaştıran teknolojilere rağmen çalışma ilişkilerinin özü değişmiyor: İnanılmaz yaratıcılığa ve büyüklüğe ulaşan teknoloji şirketlerinin sahipliği, nihai karar vericiler, bu şirketlerin patronları ile onların çalışanları ve müşterileri arasındaki muazzam asimetrik güç ilişkisi; ücretli çalışmanın, bağımlı çalışmanın yaygınlaşması; büroların, teknolojik platformların ve hatta aplikasyonların birer fabrikaya dönüşmesi. Bunları bir yana bırakarak teknolojist analizleri abartmak gerçeğin üzerini örter.

Bilişim teknolojileri ve dijitalleşmenin muazzam bir güvencesiz çalışma sistemi yaratması ve yeniden proleterleşme yoluyla dünyanın proleterleşmeyen kısımlarının proleterleştirilmesi, dünya ticaretinin yeryüzünün her bir zerresine ulaşması ve milyonların yeni teknolojilerle kapitalist piyasaya katılması, müşteri hâline gelmesi, finansallaşması, borçlanması… XXI. yüzyılın ilk çeyreğinin gösterdiği en önemli gerçek bu. Teknolojist ütopya veya distopyalar bir yana, yeni teknolojik iktisadi güç yoğunlaşması, tekno-oligarşiler toplumsal eşitsizliği ve adaletsizliği derinleştiriyor.

Zarf değişse de, inanılmaz çeşitlense de yeni yeni adlar alsa da mazruf esasta aynı. Sömürü ve eşitsizlik derinleşiyor ve yeni boyutlar kazanıyor. İktisadi güç eşitsizliği, sınıfsal farklar derinleşiyor. İnanılmaz yaratıcı teknolojiler inanılmaz ilkel çalışma ilişkileri üretebiliyor. Dijitalleşme, güvencesizliği de işten çıkarmayı da dijitalleştiriyor. Otomasyon robotlaşma artıyor ama ücretli işgücü yaygınlaşıyor, verimlilik artıyor ama güvencesizlik ve belirsizlik de artıyor.

İşin özü yeni şişelerde eski şaraplar![8]

Coğrafyamızda da durum bu; hatta daha da katmerlisi…

* * * * *

Evet, işçi sınıfı mücadelesini örgütleyip, militanca sürdürdükçe haklarını koruyup, ilerletebilmiştir; işçi sınıfı ile coğrafyamız 1 Mayıs’lı tarihi bunun kanıtıdır.

İşçi sınıfının 1886’da ABD Chicago’da çalışma koşullarının iyileştirilmesine yönelik başkaldırı hareketi, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Bayramı’nın ilk kıvılcımıydı. Aradan geçen 141 yıla karşın başkaldırının gerekçeleri ortadan kalkmadı, hâlâ güncel…

Ancak bunu öncesi de var: grevi 8 saatlik iş gününü elde etme aracı olarak kullanma düşüncesi ilk kez Avustralya’da ortaya çıktı. İşçiler, 1856’da 8 saatlik iş günü talebiyle toplantı ve gösteriler düzenleyerek grev yaptılar. I. Enternasyonal, 1866 Cenevre Kongresinde bütün ülkelerde 8 saatlik iş günü mücadelesi yürütülmesi çağrısı yaptı. Bu çağrı Avrupa ve ABD’de karşılık buldu.

XIX. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’da olduğu gibi, ABD’de de işçi örgütleri olan sendikaların yasal olarak tanınması, uzun çalışma sürelerinin kısaltılması, 14 yaşından küçüklerin çalıştırılmasının yasaklanması türünden talepler şiddetle bastırılıyordu.

Grevler polis, hatta asker gücüyle dağıtılıyor, işçiler birçok olayda polis tarafından kitlesel olarak katlediliyor, o zaman ‘yasa dışı örgüt’ olarak kabul edilen sendikalara üye olan işçiler kara listeye alınıyordu. Almanya’da hakları için greve çıkan binlerce işçinin kulakları kesilirken, ABD’de devletin yasalarına karşı çıkarak greve giden işçiler en ağır şekilde cezalandırılıyordu.

İşçi sınıfının çalışma ve yaşam koşulları, 1873-1878 kesitindeki ‘Büyük Ekonomik Bunalım’ esnasında ciddi anlamda kötüleşti. Bu dönemde milyonlarca kişi işsiz kaldı. Yaşanan krizi aşmak için bazı eyaletlerde işçi ücretlerinin düşürülmesi kararı alındı. Bu karara karşı ABD’li işçiler tarafından yaygın ve kitlesel protestolar, eylem ve grevler örgütlendi. Artan işsizlik ve işçi ücretlerinin sürekli düşmesi, işçilerin patronlar karşısında birleşmesini, kendi mücadele örgütlerini kurmasını kolaylaştırdı ve ABD işçi sınıfı hareketinin gelişmesini sağladı.

Amerikan işçi sınıfı, 1884’den 1886’nın Mayıs’ına dek gerçekleştirilen toplantı, kitlesel eylem ve yürüyüşlerde “8 saat çalışma, 8 saat dinlenme, 8 saat canımız ne isterse!” sloganı ekseninde hareketlendi. 1 Mayıs 1886’da ülke çapında 400 bine yakın işçi greve gitti. Grev o kadar etkili oldu ki, bazı eyaletlerde 8 saatlik iş günü hakkı kazanıldı. Dönemin sermaye güçleri, ilk büyük yenilgisini alırken, intikam almak için hazırlıklarını yapmaya başlamışlardı.

8 saat iş günü mücadelesi ABD’nin en büyük sanayi kentlerinden Chicago’da işçilerin mücadeleci geleneği, onları ABD işçi hareketinin öncüsü hâline getirdi. İşçi hareketinin mücadeleci kimliğine karşın, Chicago polisi de işçi eylemlerine karşı acımasız, saldırgan tavrıyla maruftu. Polislerin dışında, Chicago’nun büyük patronları tarafından özel silahlı milisler yetiştiriliyor, grevleri etkisiz hâle getirmek için grev kırıcıları kullanılıyordu.

1 Mayıs 1886’da 400 bine yakın işçi greve çıktı. Grev ve gösteriler, 1 Mayıs sonrasında da sürdü. 3 Mayıs’ta McCormick’e ait fabrikadan atılan ve grevde olan işçiler de miting yaparak, grev kırıcılarını protesto etmeye başladı, fabrikaya doğru yürüyüşe geçti.

Grevci işçilere ateş eden polis 4 işçiyi katletti. Saldırıyı protesto etmek için 4 Mayıs’ta Haymarket Alanı’nda miting düzenlendi. Miting dağılırken, kürsünün önüne, nereden geldiği belli olmayan bomba atıldı. Hemen polisin önünde patlayan bomba nedeniyle 7 polis öldü. Yüzlerce işçi asılsız ithamlarla tutuklandı. Tutuklanan işçi önderlerinden Albert R. Parsons, August Spies, Adolph Fischer, George Engel 11 Kasım 1887’de idam edildi.

Haymarket komplosu, Avrupa ve Amerika’da kitlesel iş kolu sendikacılığının hızla yaygınlaştığı 1880’li yıllar boyunca yükselen, 1886’da ise doruğuna ulaşan işçi hareketinin durdurulmasına ve işçi örgütlerinin zayıflatılmasına yönelik bir hamleydi. Nitekim dönemin sermaye güçleri 1 Mayıs’ta grev yaparak 8 saat hakkını kazanan işçilerin bu hakkını ellerinden almaya başladılar.

1893 yılında Illinois eyaleti valisi, Haymarket dosyası üzerinde yapılan incelemeler sonucunda sanıkların suçunun sabit olmadığını açıkladı. Bu kararla birlikte, açık bir devlet komplosu üzerinden yaşamını yitiren işçi önderlerinin hukuk dışı şekilde öldürüldüğü kabul edilmiş oldu.

1 Mayıs ilk kez, Amerikan Emek Federasyonu (AFL) 1888’de, 8 saatlik iş günü kabul edilinceye kadar her yılın 1 Mayıs’ında grev yapılması kararıyla gündeme geldi. Başta İngiltere, Almanya, Fransa ve Belçika’daki sendikalar olmak üzere, işçi hareketinin güçlü olduğu ülkelerde örgütlü sendikalar bu karara uyacaklarını açıkladılar.

1889’da Paris’te toplanan II. Enternasyonal, 1 Mayıs’ın İşçi Sınıfının Uluslararası Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü olarak her yıl kutlanmasını kararlaştırdı. Sayıları her geçen gün artan işçi sınıfı, 1890’dan itibaren dünyanın dört bir yanında ekonomik, sosyal, demokratik ve siyasi taleplerle 1 Mayıs’ı kutlamak için alanlara çıkarak, patronlara ve onların siyasal temsilcilerine karşı meydan okumayı sürdürdü.

8 saat iş günü hakkı ise ancak 1917 Sosyalist Ekim Devrimi’nden sonra, 1919’da ILO’nun kuruluşunda yasal olarak tanındı. 8 saat iş günü hakkının kazanılmasında Ekim Devrimi’nin doğrudan etkisi vardı. ILO, 8 saatlik iş günü hakkını kâğıt üzerinde tanımış olsa da uygulanabilmesi için dünyanın dört bir yanında zorlu sınıf mücadeleleri verilmeye devam edildi.

İşçi sınıfının 1 Mayıs’ın değerlerine sadık kalarak örgütlediği eylemler ilk yıllardan itibaren bütün ülkelerde sermaye sınıfını tedirgin etti. 1 Mayıslar yasaklamalar, saldırılar ve her türlü provokasyona karşın, en ağır koşullarda bile kutlanageldi. Sonunda işçi sınıfının somut talepleri etrafında sürdürdüğü kararlı mücadelesi sonucunda 1 Mayıs yasallaştı. Bir çok ülkede işçiler için ücretli izin günü oldu.

İşçi sınıfı mücadelesinin ve 1 Mayıs’ın yarattığı değerleri güçlü kılan, işçi sınıfının kapitalizme, sermayenin sınır tanımaz egemenliğine ve sömürüye karşı birlik olması, sınıf dayanışmasının güçlenmesi ve mücadelenin ilerletilmesinin önemli simgelerinden birisi olmasıydı. Bu nedenle sadece 1 Mayıs’a katılacak işçi ve emekçiler değil, aynı zamanda 1 Mayıs’ın temsil ettiği değerler de sürekli sermaye ve hükümetlerinin öncelikli hedefleri arasında yer aldı.

* * * * *

Gelelim coğrafyamıza…

Türkiye’de ilk 1 Mayıs 1905’de İzmir’de 200’e yakın işçinin katılımıyla kutlandı. II. Meşrutiyetin ilanından bir yıl sonra 1909’da 1 Mayıs Üsküp ve Selanik’te kitlesel olarak kutlandı. Selanik’te Rum, Türk, Yahudi, Bulgar işçiler birlikte yürüyüş düzenlediler. Dört farklı dilde yayımlanan ortak 1 Mayıs bildirisinde, herkese seçme ve seçilme hakkı başta olmak üzere, emeği koruyacak yasaların çıkarılması talep edildi.

İstanbul’da ise ilk 1 Mayıs kutlaması 1912’de yapıldı ve 1913’den sonra 1 Mayıs kutlamaları yasaklandı. 1920’deki 1 Mayıs kutlamaları tarihi açıdan sembolik önem taşıyordu. İşgal altındaki İstanbul’da işgal idaresi ve Osmanlı hükümetinin yoğun baskısına rağmen Haliç’ten Beyoğlu’na kadar yürüyen işçiler “Bağımsız Türkiye” pankartı taşıdılar. 1921’de tersane işçileri, işgal altındaki İstanbul’da 1 Mayıs’ı kutladı. Hüseyin Hilmi Bey (İştirakçi Hilmi) öncülüğünde Osmanlı Sosyalist Fırkası 1 Mayıs’a kızıl bayraklarla katıldı. 1922’de 1 Mayıs İmalat-ı Harbiye işçileri tarafından kutlandı.

1923’dev askeri fabrika işçileri, fırıncılar, İstanbul tramvay, telefon, gaz tünel işçileri 1 Mayıs’ı kutladılar. “Yabancı şirkete el konsun”, “8 saat iş günü”, “Hafta tatil günü”, “Özgür sendika ve grev hakkı” pankartları taşındı. 1925’de Takrir-i Sükûn Kanunu’yla her türlü gösteri ve yürüyüş yasaklanacaktı. ‘Amele Teali Cemiyeti/ İşçi Yardımlaşma Derneği’nin 1 Mayıs’ın İşçi Sınıfının Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü olarak kutlanması için kampanya başlatması üzerinde dönemin hükümeti 1935’de 1 Mayıs’ı “Bahar ve Çiçek Bayramı” olarak ilan etti.

Türkiye’de 1 Mayıslar 1975’e dek illegal olarak kutlandı. 1 Mayıs İstanbul’da izinli olarak ilk kez 1975’de Türk-İş’ce bir gazinoda kutlandı. 1976’da DİSK’in öncülüğünde Taksim Meydanı’nda 400 bin işçinin katılımıyla o zamana kadar yaşanan en görkemli kutlama yapıldı. Buna karşılık hemen bir yıl sonraki 1977 1 Mayıs’ı tarihe “Kanlı 1 Mayıs” olarak geçecekti. Kalabalığın üzerine çevredeki binalardan ateş açılması sonucu en az 34 kişi öldü, 200’den fazla kişi yaralandı. 1980 darbesi sonrasında 1 Mayıs kutlamaları süresiz yasaklandı.

Ve Taksim kızıllaştı…

DİSK’e bağlı Oleyis Sendikası yöneticisi Ali Kocaman, Marmara Oteli’nde çalışan üyelerinden güvendiği personelle yaptığı söyleşide aldığı bilgilerden hareketle şunları söyleyecekti: “Farklı katlarda ABD’li ve bizim istihbaratçılar karargâh kurmuştu. Otel kapıları önündeki polislere, otele giriş yapılmasını önlemek üzere insanları hedef almadan ateş emri verilmişti.”[9]

Kaldı ki sağ gazeteler 1977 1 Mayıs’ında çatışmalar olacağını, insanların öleceğini önceden yazmışlardı. Olacaklardan önceden haberdar edilmiş gibiydiler…

O gün gruplar hâlinde büyük kalabalıklar alanı doldurmuştu. Konuşmaların sonuna doğru, silah sesleri duyuldu, alanda panik kaçışmalar başladı. Büyük bir kargaşa vardı. O zamanki ‘Inter Continental/ The Marmara’ Oteli’nin üst katlarından ve Sular İdaresi’nin üstünden alana ateş açıldı.

Polis gaz bombalarıyla kargaşayı körüklemişti. İnsanların bir kısmı Kazancı Yokuşu’ndan aşağı yöneldi. Bir kamyonet yolu daraltmıştı; izdihamda insanlar ezildi, yaralandı ve katledildi.

Konuya ilişkin olarak 1 Mayıs 1977’de yaşanan katliamın, tarihi bir kara leke olduğunu belirten Kemal Anadol, bunun mutlaka temizlenmesi gerektiği vurgusuyla, “Katliamın perde arkasında birçok karanlık öğe, yabancı istihbarat örgütü ve ajanı var,” dedi…

1987’de İzmir milletvekili olan Kemal Anadol, 18, 22 ve 23. dönem parlamentolarında, komisyonlarda, genel kurullarda 1977 1 Mayıs katliamını sıkça gündeme taşısa da, hep susturulmaya çalışılmış, verdiği araştırma önergesi de iktidar milletvekillerince reddedilmişti![10]

* * * * *

Coğrafyamızdaki 1 Mayıs tartışmalarının odak noktasını Taksim Meydanı oluşturur; Taksim’i kazanmak isteyenler ile vazgeçenler arasında…

Despotların keyfi Taksim yasağı ile hesaplaşmak “olmazsa olmaz”dır.

Ancak Kemal Okuyan TKP’sinin, şecaat arz ederken, merd-i Kıpti sirkatin söylediği yani TKP’nin 1 Mayıs’ta Adana, Ankara, İstanbul ve İzmir’de miting düzenlemeye karar verdiğini duyurduğu 2026 1 Mayıs’ı öncesindeki açıklamasındaki gibi değil:

“Taksim, Türkiye’de 1 Mayıs’ın ilk kez kitlesel ve merkezi olarak kutlandığı alandır… 1 Mayıs’ın bir alan inatlaşmasına indirgenmesi, tam da iktidarların istediği bir olgudur…

Her yıl ortaya atılan ve sonrasında hakkı verilmeyen ‘Taksim Kararlılığı’ bir noktadan sonra inandırıcılığını yitirmekte, daha da önemlisi başka alanlarda düzenlenen eylem ve etkinlikleri peşinen değersizleştirmektedir.”[11] 

“1 Mayıs’ın alan inatlaşmasına indirgenmesi, bunu da iktidarların istediği”, “Hakkı verilmeyen, inandırıcılığını yitiren ‘Taksim Kararlılığı’…” mi dediniz?

Yanıta bile değmeyen sanrılarınız fildişi kulelerdeki hâl-i pür melalinizin kanıtıdır!

Ne diyorsunuz siz! Kolay mı? 1950’lerden beri siyasi iktidarların Taksim yasağı ile mücadele ediliyor.

Demokrat Parti’den başlayarak Taksim’de miting yasağı sık sık gündeme geldi. 

1950’lerde Taksim’de işçi mitingi yasaklandı. 27 Mayıs’ın ardından İstanbul’un hem valisi hem de belediye başkanı Refik Tulga da Taksim’de işçi mitingini yasakladı. Söz konusu yasaktan ötürü 31 Aralık 1961’deki büyük işçi mitingi Saraçhane’de yapıldı. Valiye kalsa işçilere Levent veya Çamlıca’daki ıssız yerlerde miting yaptıracaktı.

Bugün Taksim yasağı DİSK bürokratlarını da aştı.

Atılan geri adımlarla 1 Mayıs Taksim dışında alanlarda kutladılar. 1 Mayıs İstanbul’da Pendik’ten Çağlayan’a, Kadıköy’den Bakırköy’e ve Maltepe’ye kadar birçok alanda kutlandı.

1996 1 Mayıs’ında Kadıköy’de arama noktasında polisin açtığı ateş sonucu üç emekçi öldürüldü.

Taksim tartışması 2000’li yıllarda da sona ermedi. 2007’den itibaren Taksim’de 1 Mayıs kutlama talebi yeniden güç kazanacaktı. 2008’de DİSK ve Türk-İş 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama girişimde bulundu. Taksim’e çıkmak isteyenler yoğun bir şiddetle karşılaştı. Nihayet 2009’da 30 yıl sonra fiilen Taksim’e çıkıldı.

Ardından 2010, 2011 ve 2012’de Taksim’de emek örgütlerince ortaklaşa 1 Mayıs kutlamaları yapıldı. Ancak 2013’te AKP Taksim’i yeniden yasakladı. Bu yasak Gezi’de büyük bir halk hareketi ile aşıldı. Lakin o günden sonra Taksim siyasi iktidar için adeta bir fobi halini aldı.

O günden bugüne mücadele sürüyor.

Kimileri “Önce kitleselleşelim, sonrasına bakarız,” derken; Taksim hedefiyle yolu açanlar, “Tarihi emekçiler yapar” cüretine sarıldılar.

Bu da yüzünü sağına çeviren çaresizlik ile “Ya bir yol bulacağız ya da yeni bir yol açacağız” devrimciliğinin tarihsel saflaşmasından başka bir şey değildi.

2026 1 Mayıs’ında da;  Taksim’e yürüyüp, tek çıkış yolunun sınıf için mücadelede görüp, dövüşerek düşenlere…

1923 1 Mayıs’ına yazdığı “Bir Mayıs İçin” şiirinde, “Zenginlere pay verme, yazıktır emeğinden/ Azm et de esaret bağı kopsun bileğinden/ Sen boynunu kaldır ki onun boynu bükülsün/ Bir parça da evlatlarının çehresi gülsün”; 1924’teki 1 Mayıs için de, “Sen bir mağdur işçisin, senelerce ezildin/ Bir mayısta hür oldun, bunu bir bayram bildin./ Evet hürsün, yarın da hür olmaksa emelin,/ Esaret bağlarını, kırsın kuvvetli elin,” dizeleriyle maruf sosyalist, kadın hakları savunucusu ve Amele Cemiyeti’nin “İşçilerin Anası” diye söz ettikleri, “Ey işçi;/ Boynundaki esaret bağını parçala, kes at!/ Kuvvettedir hak. Hakkını haksızlara anlat,” diye haykıran Yaşar Nezihe’lere,

Ankara Sanat Tiyatrosu’ndan tiyatro müziğinin dehası, 1 Mayıs’ın unutulmaz bestecisi Sarper Özsan’lara…

Ermeni halkının en önemli şairlerinden, 1915’in Ağustos’unda Çankırı yakınlarında katledilen Taniel Varujan’ın “Lirim bugün kopararak tellerini,/ Doğudan Batıya çağırır sizi./ Siz ey/ Ekmeğin kurbanları,/ Güneşe hasret oldum olası.//

Kendimi gömülü buldum bu sabah/ Çevremde açmış güllerin selinde./ Ve dikelerek,/ İçtim toprağın özsuyunu,/ İçtim bütün yuvaların cıvıltılı coşkusunu.

Bana gelin; ben, Mayıs’ın büyücüsü -/ Ben dönüştürürüm terinizi,/ Paha biçilmez gülün, o cevahir çiyine./ Ben akıtırım güneşi/ Kavruk kemiklerinize. 

Atölyeden gelin bana; siz,/ Şu güve yeniği dünyamıza/ Yeni esaslar tesis ettiniz, nicedir./ Fırından çıkıp gelin; orada/ Başınıza, ciğerlerinize kül ekilir.

Bana gelin tersaneden; şu taşıdığınız gemiler,/ Sizin çelik tabutlarınızdır,/ Yarınki./ Çıkın toprağın barsaklarından, bataklığın rahminden,/ Kıra, tarlaya şimdi.

Bugün bana, bana gelin hepiniz,/ Ne çok alev var yüreğimde, ne çok ışık can evimde./ Sizin killi/ Çamurlarınızdan ben,/ Yeni bir İnsanlık yoğururum, Ümitli…//

Gelin bana kardeşler, bana gelin!/ Bugün hepinizin Mayıs şenliği…/ Değil mi ki/ Yaratıcı toprak,/ Sadece sizin yaratıcı kanınıza konuşacak.//

Sizindir kırlar, şehir sizin; sessiz/ Sokaklarından kortejiniz geçsin./ Ve elbet/ Bayraklar dalgalansın, çiçeklensin ümitler,/ Ve haykırsın trompet,”[12] diye haykıran ‘1 Mayıs’ şiirine minnet borcumuz olduğunu asla unutmamalıyız…

21 Nisan 2026 11:05:41, Muğla.

N O T L A R

[1] V. İ. Lenin.

[2] Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı (ÇSGB) verileri Türkiye’de tekstil, dokuma, hazır ve deri iş kolunda çalışan 1 milyon 200 binin üzerinde kayıtlı işçi olduğunu söylüyor. Bu işçilerin yalnız 110 bin kadarı sendikalı olarak çalışıyor, sendikalı olup toplu iş sözleşmesi yapabilen işçi sayısı ise çok daha az. (Hilal Tok-Murat Uysal, “Patronlar Kâr Rekorları Kırıyor İşçiler Yaşam Mücadelesi Veriyor”, 23 Nisan 2024… https://www.evrensel.net/haber/516485/dosya-2024-1-mayisina-giderken-patronlar-k-r-rekorlari-kiriyor-isciler-yasam-mucadelesi-veriyor)

[3] DEM Partili Tülay Hatimoğulları, “1 Mayıs sadece işçilerin değil Kürtlerin ve Alevîlerin bayramıdır,” (Gökçe Katun@gokceekatuun, 17 Nisan 2026… https://x.com/gokceekatuun/status/2045009985382260917?s=20) diyor!?

[4] “Türkiye’nin sendikalaşma gerçeği budur: Sendikalaşmanın daha çok siyasi ve kamusal saiklerle gerçekleştiği kamu görevlileri ve kamu işçileri bir yana, özel sektörde sendikalaşma diplerdedir. Anayasal haklarını kullanarak sendikalaşan işçiler, işverenler tarafından keyfi olarak işten çıkarılmaktadır. Diğer bir ifadeyle işverenler anayasal bir hakkı para karşılığı satın alabilmektedir. (Aziz Çelik, “Sendikal Hak İhlâlleri Artıyor: Baraj, Hile ve Yasak!”, Birgün, 14 Ekim 2024, s.5.)

[5] Fikret Başkaya, “Sendikalara Dair Söylem ve Gerçek!”, 5 Ağustos 2025… https://nupel.tv/fikret-baskaya-sendikalara-dair-soylem-ve-gercek/

[6] Havva Gümüşkaya, “Prof. Dr. Mustafa Durmuş: Sendikalar Masaya Sermaye İçin Oturuyor”, 9 Ağustos 2025… https://www.birgun.net/haber/sendikalar-masaya-sermaye-icin-oturuyor-644373

[7] Volkan Yaraşır, “Sendikalar Tarihsel Rolünü Tamamladı mı?”, Yeni Yaşam, 7 Ağustos 2024, s.8.

[8] Aziz Çelik, “Yüzyılın İlk Çeyreği Biterken Emeğin Hâlleri”, Birgün, 1 Ocak 2026, s.4.

[9] Şükran Soner, “Kanlı 1 Mayıs 1977: 12 Eylül’ün Provokasyon Projesiydi”, Cumhuriyet, 1 Mayıs 2025, s.6.

[10] Mehmet Şakir, “Kemal Anadol: Katliam Aydınlatılmalı”, Cumhuriyet, 30 Nisan 2025, s.10.

[11] “TKP’den 1 Mayıs’ta 4 kentte Miting Kararı ve Önemli Çağrı”, 14 Nisan 2026… https://haber.sol.org.tr/haber/tkpden-1-mayista-4-kentte-miting-karari-ve-onemli-cagri-408423

[12] Ohannes Şaşkal, “Taniel Varujan’ın ‘Bir Mayıs’ı”, 1 Mayıs 2025… https://www.agos.com.tr/tr/yazi/23980/taniel-varujanin-bir-mayis-i

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

AKTÜEL