“BİZİM NURTEN”
SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER
“Cesaret, insan niteliklerinin
en önemlisidir. Çünkü
diğer nitelikleri güvence
altına alan niteliktir.”[1]
Beklenmedik bir anda karşılaştık… Uzun zamandır görememiştik oysa. İltica ettiğini duymuştuk; nerede olduğunu bilmiyorduk. Mulhouse’da ACOTF (Fransa Türkiyeli İşçiler Kültür Derneği) etkinliğinde çıkıverdi karşımıza. Gülüşünden, insanı sımsıkı kucaklamasından bir şey yitirmemiş.
Nurten… Ankara’nın direngen kızı. Her eylemde mutlaka karşılaşırdık onunla. Slogan atarkenki sıtma görmemiş sesi hâlâ kulaklarımızda çınlayan Mahmut (Konuk) Abi bir, bir eylemde polisin yere çaldığı, ondan sonra da bir türlü kendini toparlayamayan, kısa bir süre sonra da yaşamını yitiren Perihan Abla iki, Nurten üç… Tabii burada adlarını sayamadığımız başkaları da var. Biber gazı bulutları arasında birbirimize gülümsediğimiz…
Yeri geldi, anımsatalım; o bereketli mücadele yıllarında (90’ların sonu, 2000’lerin başları) Ankara’nın bir güzelliği vardı. Kimse kimseye “kimlerdensin?” diye sormadan dara düşenin yanında dururdu. Gençlerden gözaltına alınan mı oldu, herkes üşüşürdü emniyetin kapısına. Birinin duruşması mı var, mahkeme salonu tıklım tıklım. Bir derneğe, partiye saldırı mı oldu, pankartını kapan sokağa dökülürdü. Biber gazından etkileneni yanındaki omuzlar, limon tedavisini yapıverirdi oracıkta. Dayanışma güzeldi…
Nurten’i o yıllarda tanıdık. Dersim’in tepeden tırnağa eylem evladı… Gözünü budaktan esirgemeyen… Kızı Zelal henüz Temel’in omzuna tırmanıp minicik ellerinden biriyle yumruk, diğeriyle zafer işareti yapacak kadardı; el kadar bir çocuk… Nurten her eylemde var. Polisle arbede mi çıktı, Nurten ön saflarda. Kaç kere gözaltına alındı, kaç kere hapse düştü.
İşte o Nurten şimdi İsviçre’de Alplerin eteklerinde bir küçük kasabada mülteci. Şimdi kocaman birer genç kadın olmuş iki kızıyla birlikte… Sakin bir hayat sürdüğünü, bahçecilik yaptığını anlattı ayaküstü. Ama boş durmamış, bir kitap yazmış, daha doğrusu İsviçreli yazar Philippe Frossard ile birlikte, kendi hayatını kaleme almışlar. Nurten anlatmış, Philippe Frossard yazıya dökmüş; kitap geçenlerde iki dilde yayınlanmış: Fransızca ve Türkçe.[2]
İnsanı içine alıp sürüklüyor Nurten’in yaşam öyküsü. Ermeni Soykırımı’ndan Dersim Tertelesi’ne uzanan acılı yıllar. Cumhuriyet’in arifesinden, “devletin milletiyle bölünmez bütünlüğü”nün, “Türk”lüğün dağa taşa, her yurttaşın beynine cebren kazındığı konsolidasyon yıllarına… “Kılıç artığı” anası İmoş’un suskun acılarından damıttığı birkaç anı kırıntısı, trajedinin boyutlarına dair bir izlenim verebiliyor yalnızca: insanın içi ürperiyor.
Kendisine hiç sarılmayan, sarılamayan anası hakkında “Annem beni sevmiyor mu?” diye yazıklanırken, birden kavrayıveriyor, onun evlatlarını sevme şeklinin “her türlü zorluğa rağmen evlatlarının eğitimini üstlenmek” olduğunu… Belki de kendi çektiklerini çekmesin diye…
Ama derler ya, coğrafya kaderdir. Dersimli Kürt Alevîsi Nurten, anasının acılarını bedeninde ve benliğinde sürdürecek, hatta kızlarına devredecektir.
Dersim’in ücra bir köyünde, börtü böcekle arkadaşlık yaparak, Alevîliğin temel değerlerini anasından, dedelerden öğrenerek, anasının yaşam mücadelesine omuz vererek geçirdiği çocukluk yıllarının ardından Nazımiye Temel Eğitim Yatılı Bölge Okulu’na.
“Okul hayatımın en başlarında Tanrı iki dil konuşur sanırdım. Yatılı okula giderken yolumu ikiye bölerdim. Gidişte güneşin altında, doğanın kalbinde, benim Tanrı’m Kırmancki/ Zazaca konuşurdu, benim gibi. Okula vardığımdaysa Türkçe düşünmek ve konuşmak zorundaydım, Tanrı Allah’a dönüyordu ve benim çocuk kafamda Allah, Türk’tü. Ancak büyüdükçe, okudukça, düşündükçe anladım ki ne din ne de milliyet doğuştan kimsenin alnına kazınmış şeyler değil Bizi şekillendiren içinde yaşadığımız toplumdur.” (s.34)
Düzgün Baba’yı, kutsal dağları, suları, yaşamın kutsallığını, insanın eşitliğini terk edip, cezalandırıcı bir Allah’a teslim olmaya, anasının dili Kırmancki’yi bırakıp devletin dili Türkçe ile derdini anlatmaya zorlandığı yeniyetmeliğe geçiş yılları. Din derslerine gitmiyor diye din bilgisi hocasından yediği dayak… Fen Lisesi sınavına girmek için geldiği Erzurum’da, sınavın yapılacağı lisenin kapısından, nüfus kağıdına bakıp Dersimli olduğunu gören “devlete yardımcı tosuncuklar” tarafından yüz geri edilişi… Nazımiye’de devam ettiği lisede Yaşar Kemal, Maksim Gorki, Fakir Baykurt kitapları, Yılmaz Güney filmleriyle tanışması… Okuduğu dergi, tahtaya yazdığı yazılar nedeniyle aldığı uzaklaştırma cezaları… Partizancı ağabey ve ablalarla tanışma… Bir militanın tohumları yeşeriyordu yavaş yavaş…
Üniversite için gittiği Ankara’da 12 Eylül darbesi karşılayacaktır onu. Ağabeylerinin yanına yerleşir. Tapu Kadastro’da bir sekreterlik işi ayarlarlar ona. Bu arada Açık Öğretim’e devam etmektedir. Sonra Turizm Bakanlığı’na geçer. Artık tek başına yaşamaya hazırdır. Ankara’nın saçaklarında, Tepecik mahallesinde birkaç arkadaşının yardımıyla yapar gecekondusunu.
Ama çok fazla kalamaz Tepecik’de. Elazığlı bir Kürt aileye bıraktığı gecekondusu, çok geçmeden Melih Gökçek’in desteğiyle bölgeye çöreklenen müteahhitlerin girişimleriyle yıkılacaktır.
Kendisi gibi Partizancı olan Ercan Karataş’la tanışıp kısa sürede kaynaşınca, ağabeylerinin muhalefetine rağmen soluğu nikâh masasında alırlar.
Zorlu bir yaşam olacaktır onlarınki… Kayınbiraderi Erdoğan Karataş’ın dokuz Partizancı yoldaşıyla Dersim’de katledilmesi, sendikal faaliyetleri (Turizm-Sen kurucularındandı Nurten) ve evlerinde ağırladıkları dostları nedeniyle gözaltına alınıp DAL’da bir ayı aşkın süreyle işkenceli sorgulara çekilme, yoldaşların dağlarda katledilişine tanıklık etme, hergün peşlerindeki sivillerin soluğunu ensesinde hissederek yaşama, bitmek tükenmek bilmeyen gözaltılar, işkenceler, tutuklamalar, çalıştığı Turizm Bakanlığı’nda sürgüne uğrama…
Özcesi, askeri darbeler, Maraş, Çorum, Gazi, Sivas katliamları, “Hayata Dönüş” operasyonu, Kürt savaşı, Dersim dağlarında katledilen yoldaşlar, Hrant Dink’in katli, Gar katliamı, işkenceler, durulmak bilmeyen toplumsal çalkantılar arka planında, devrimci bir Alevî Kürt kadının yaşama tutunma ve yaşamı değiştirme mücadelesi: Eşitlikten, özgürlükten, onurdan yana…
Ama uğruna mücadele edilen değerlerin bir bedeli vardır. Kimilerinin payına fazlası düşen bir bedel…
Uğradıkları baskılar, işkenceler, eşiyle ilişkilerini yıpratacaktır. Birbirlerini yıpratmamak için ikinci kızları Asmin’in doğumundan kısa bir süre sonra yollarını ayırırlar. Nurten yoluna devam etmektedir: sendikal mücadele, düşen yoldaşların cenazelerini kaldırma, protesto gösterileri, gözaltılar, işkenceler, tutuklamalar…
Ama taşın bile bir kırılma noktası var. Nurten’in kırılma noktası, üniversiteye başlayan kızı Zelal’in polis tarafından hedef alınması olur. Lisede okuyan Asmin ise adı ve kökeni nedeniyle baskılarla karşılaşmaktadır. Ankara’yı terk etme zamanı gelmiştir… Önce Dersim’e, köyüne döner. Bir balcılık denemesi. Fethullah Gülen darbe teşebbüsünün acısını Dersim dağlarından çıkarmak isteyen iktidarın dağı taşı bombalaması sonucu kovanlar yanar, arılarını kaybeder. Yaptığı bir-iki tutunma girişimi de sonuca ulaşamayınca nihai kararını verir: Göç yolları…
Başlangıçta iki kızıyla birlikte İsviçre’de yoksul, aç kaçak ayları. Ardından iltica başvurusu. Mülteci kamplarında geçen zorlu aylar. Fethullahçı ilticacılarla, hatta eski polis şefleriyle karşılaşmalar, tartışmalar, tehdit edilmeler… Sonunda başvuru kabul edilerek iki kızıyla birlikte ilticacı statüsü kazanır. Artık “güvendedir”ler…
Nurten şimdi Alpler’in eteklerinde bir kasabada yaşıyor. Avrupa’daki anma toplantılarına katılıyor, konuşmalar yapıyor, dergilere, gazetelere yazılar yazıyor. 8 Mart’ları, 1 Mayıs’ları kaçırmıyor. “Bizim çocuklarımıza miras bırakacağımız onurlu hayatlarımız var,” diyor. “Direniş ve mücadele dolu bir gelecek umuduyla…”
Evet Nurten, “Direniş ve mücadele dolu bir gelecek umuduyla…”
18 Şubat 2026 15:26:07, Muğla
N O T L A R
[1] Aristo.
[2] Philippe Frossard ve Nurten Kırmızıgül, Özgürlüğün Yara İzleri, Ceren Kültür Yay., 2026, 135 sayfa. (Fransızcası: Cicatrices de liberté, Editions Jets d’Encre, 2025)
