Ana SayfaNIVÎSKARÊN1921-38 Atatürk dönemi Kürt politikaları ve günümüz-2

1921-38 Atatürk dönemi Kürt politikaları ve günümüz-2

[email protected]

 

E – Genel Hatlarıyla 1921 Anayasası (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu)

20 Ocak 1921 tarihinde basit çoğunlukla TBMM’de kabul edilen ve kısa süre sonra üzerinde ciddi değişiklikler yapılan, çok geçmeden 1924 Anayasası ile tümüyle rafa kaldırılan 1921 Anayasası’nı birkaç temel noktadan ele alıp inceleyeceğiz.

Birincisi: 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu anayasal bir metin olarak görmek yanlıştır. Bir anayasadan çok üzerinde uzlaşılan geçici ya da bir geçiş belgesidir. Neye doğru geçiş? 1924 Anayasası’na, yani üniter ve şoven milliyetçi TC Devleti’nin kuruluşuna doğru bir geçiş belgesidir. Mustafa Kemal’in 18 Eylül 1920 günü meclise sunduğu “Halkçılık Programı” üzerine yürütülen uzun tartışmalardan ortaya çıkan 23 madde ve de “meclisin sürekli toplantı halinde olmasına” değin bir geçici maddeden oluşan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, 20 Ocak 1921 tarihindeki oylamada “basit çoğunlukla kabul” edilir. Bu haliyle anayasadan çok birden fazla kanunun toplamından ibaret bir belge olarak görülür.

Bülent Tanör bu durumu, “1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun kendisinin adi kanunlardan üstün olduğunu ilan eden bir hüküm yoktur. Keza kendi değiştirilişi için bir hüküm de getirmemektedir… Zaten 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu da yine adi kanunlar gibi nitelikli bir çoğunluk aranmadan yapılmıştır… Bu nedenle 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun, biçimsel anayasa anlayışına göre anayasal niteliğe sahip olmadığı ileri sürülebilir.” (12) şeklinde ifade eder. Bu açıdan bakıldığında 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu bir “kurucu anayasa” olarak görmek de yanlış olur. TC Devleti’nin “kurucu anayasal” belgesi esas 1924 Anayasası’dır. 1921 Anayasası ise geçiş sürecinin geçici kanunlarını içermekten ibarettir. Zaten çok geçmeden önce değişiklik maddeleriyle sonra kökten değiştirilmesiyle de bu görülecektedir.

1 Nisan 1923’te meclis seçimlerinin yenilenmesi kararı alınır; 11 Ağustos 1923’te yenilenen ve “muhalefetsiz açılan” İkinci Meclis’in ilk yaptığı icraatlardan biri, alelacele “Lozan Barış Anlaşması”nı imzalamak, Cumhuriyetin ilanı ve 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun kimi maddelerini değiştirmek olmuştur. Konu 1921 Anayasası olduğundan, alelacele hangi maddeler değiştirildi? Öncelikle buna bakalım. Aşağıda değişiklikleri olduğu gibi alıyoruz.

“TEŞKİLÂTI ESASİYE KANUNUNUN BAZI MEVADDININ TAVZİHAN TADİLİNE DAİR KANUN

Kanun No: 364 Kabul Tarihi: 29.10.1339 (1923) Düstur, Üçüncü Tertip, Cilt 5, s.158.

MADDE 1.- Hâkimiyet, bilâ kaydü şart Milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. Türkiye Devletinin şekli Hükümeti, Cumhuriyettir.

MADDE 2.- Türkiye Devletinin dini, Dini İslam’dır. Resmî lisanı Türkçedir.

MADDE 4.- Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur. Meclis, Hükümetin inkısam ettiği şuabatı idareyi İcra Vekilleri vasıtasıyla idare eder.

MADDE 10.- Türkiye Reisicumhuru, Türkiye Büyük Millet Meclisi Heyeti Umumiyesi tarafından ve kendi azası meyanından bir intihap devresi için intihap olunur. Vazifei Riyaset yeni Reisicumhurun intihabına kadar devam eder. Tekrar intihap olunmak caizdir.

MADDE 11.- Türkiye Reisicumhuru Devletin Reisidir. Bu sıfatla lûzum gördükçe Meclise ve Heyeti Vekileye riyaset eder.

MADDE 12.- Başvekil Reisicumhur tarafından ve Meclis azası meyanından intihap olunur. Diğer Vekiller Başvekil tarafından gene Meclis azası arasından intihap olunduktan sonra heyeti umumiyesi Reisicumhur tarafından Meclisin tasvibine arz olunur. Meclis hali içtimada değil ise keyfiyeti tasvip Meclisin içtimaına talik olunur.”

Yukarıda aktardığım alıntıda, 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun gerek değiştirilen kimi maddeleri, gerekse eklenen yeni maddeleri dikkatle incelendiğinde, Mustafa Kemal ve Hükümeti’nin daha ilk fırsatta nasıl da anayasada şoven milliyetçi çizgileri geliştirdiği netçe görülebilir. Zira yeni eklenen “madde 2” ile anayasal hüküm olarak “Devletin dini İslam’dır, Resmi Lisanı Türkçedir” deniliyor. Tek başına bu değişiklik bile, Mustafa Kemal’in kurmak istediği rejimin niteliğini sergilemeye yeter. Çünkü eklenen yeni öğeler olarak “Türkiye Devleti’nin şekli Hükümeti, Cumhuriyettir” denildikten sonra, Cumhuriyetin Türkçü niteliği de tam bir netlikle belirlenmiş oluyor.

Diğer göze çarpan değişiklik ise, cumhurbaşkanının yetkilerinin artırılmasına dönüktür. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun ilk şeklinde sadece 9. Madde ile ele alınan “reisicumhur” ve yetkilerine, yapılan yeni değişiklikle üç yeni madde eklenir ki bunların içeriği sadece “reisicumhur”un görev ve yetkilerinin belirlenmesiyle ilgilidir. Bu üç madde üzerinde yapılan değişiklikle, aynı zamanda “kuvvetler birliği” ve “meclis hükümeti” sistemi de iyice pekiştirilir. Kısacası yapılan değişikliklerde iki özellik önem kazanır: Devletin Türkçü ulus kimliğinin belirginleşmesinin yanı sıra tek adam rejiminin pekiştirilmesi.

İkincisi: 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda, üzerinde çokça tartışılan “Türkiye” kavramının kullanılmış olması, ileri, demokratik bir adım değil, tersine Anadolu ve Kürdistan coğrafyasının barındırdığı birden fazla ulus ve ulusal azınlıkların sadece bir ulusla (Türk ulusuyla) özdeş olarak anılması gibi geri ve şoven milliyetçi bir düzeyi simgeler. Örneğin; Alman-Almanya, Fransız-Fransa, Rus-Rusya gibi bir ulustan hareketle belli bir coğrafyanın o ulus adıyla tanımlanması nasıl tam da ulusçu bir yaklaşım ise Türkiye adlandırması da öyledir. Yine örneğin; 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu devletin adını, İran, Irak, Mısır benzeri belli bir ulus kimliğiyle anılmayan bir adlandırma olarak ‘Anadolu Devleti’ koymuş olsaydı, coğrafik olarak Kürdistan anılmasa da yine bu durumda Mustafa Kemal ve ekibi için burjuva demokrat vb. denilebilirdi.

İttihatçılardan başlayarak ırkçı, ulusçu Türk siyasi akımlarının hedeflerinde zaten Osmanlı coğrafyasının Türkleştirilmesi olarak ‘Türkiye devleti’ bulunuyordu. Bundan dolayıdır ki, ne 1924 Anayasası, ne 1961 Anayasası, ne de ırkçı milliyetçiliğin zirvesini temsil eden 1982 Anayasası “Türkiye Devleti” adlandırmasına dokunmamışlar.

Üçüncüsü: İster olağanüstü koşullardan “geçiyoruz” adına olsun, ister bir geçiş sürecinin belgesi olması gerekçesiyle olsun, ister “nasıl olsa Osmanlı Anayasası halen yürürlükte, diğer maddeler onda var” gerekçesine dayandırılmış olsun, 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda hak ve özgürlüklerin yanı sıra yargı merciinden de tek kelimeyle bile söz edilmemiştir. Ki bu durum, Mustafa Kemal’den hükümete ve yerel hükümet sorumlularına varana kadar yetkililerin tam bir keyfiyetle hareket etmelerine, kendilerini doğrudan yargı mercii yerine koyarak “İstiklal Mahkemeleri” vb. oluşturmalarına, kısacası tam anlamıyla bir dikta rejimine yol açmıştır. Bir anayasal metin düşünün ki yargının yanı sıra hak ve özgürlüklere ilişkin tek bir kelime içermiyor olsun! Bu, söz konusu anayasa ile memleketi yönetenlere klasik diktatörlük kavramını aşan sınırsız yetkiler verir.

Dördüncüsü: 1982, 1961 ve 1924 ile kıyaslandığında 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun “ileri” denilip sahiplenilebilecek bir tek maddesi elimizde kalır. Ünlü “11. Madde” ile bu maddeyi tamamlayan diğer maddeler toplamında adem-i merkeziyetçi yönetim tarzının benimsenmesidir. 23 madde gibi kısa “anayasa” metninin 10’a yakın maddesi yerel yönetime ya da idarenin taşra teşkilatına ayrılmıştır. Vilayet yani illere “11. Madde ”de görüldüğü gibi birçok alanda özerk davranma hakkı tanınıyor. Bu haliyle ileri bir adımı temsil eder, ancak gerek çok kısa süre sonra yani 1924’te anayasanın bütünüyle değiştirilmesi, gerekse zihniyet olarak Kemalist kadronun adem-i merkeziyetçi yönetim tarzından uzak oluşları gibi nedenlerle, kısa süreliğine de olsa “11. Madde” fiilen hiç uygulanmamıştır.

Ayrıca, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu yerel yönetimle merkezi yönetim ilişkisinde kimi çelişkiler de barındırır. Bir yandan “Medaris, Maarif, Sıhhiye, İktisat, Ziraat, Nafia ve Muaveneti İçtimaiye işlerinin tanzim ve idaresi vilayet şuralarının salahiyeti dahilindedir” deniliyor. Diğer taraftan böylesine geniş yetkiler verdiği vilayetin başındaki valiyi, “Büyük Millet Meclisi Hükümeti tarafından tayin olunup” diyerek, merkezden atamayla görevlendiriyor.

Ayrıca “kaza” denilen idari birime özerklik verilmezken (madde 15), daha küçük birim olan “nahiye”ye “muhtariyeti haiz bir manevi şahsiyettir” denilerek (madde16) özerklik tanınması ve üstelik 23 maddelik kısa kanun metninin 16, 17, 18, 19, 20, 21 gibi toplam altı maddesinin nahiyelere ayrılması, metnin çala kalem ya da alelacele hazırlandığı izlenimini de veriyor.

Beşincisi: Bütün bunlara ilaveten, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 11. ve tamamlayan diğer maddelerle adem-i merkeziyetçi bir idare sistemi öngörmesine karşın pratikte uygulanmadığını belirttik. Bu durumda bu adem-i merkeziyetçi yaklaşım neyin ya da hangi gelişmelerin ürünüdür diye sorulması gerekir.

Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun hazırlandığı dönemde Mustafa Kemal ve ekibinin başarılı olup olmayacağı halen belirsizdir. Batılı büyük güçlerce belirlenip Osmanlı’ya dayatılan Sevr Anlaşması halen güncelliğini koruyor. Lozan’da Ankara Hükümeti olarak Batı tarafından tanınmış olmaya daha epey var. Dolayısıyla Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu bir devleti yöneten anayasal belgeden çok bir ulus devlete ulaşabilme hedeflerini ve mücadelesini içeren bir geçici belge olarak görmek gerekiyor.

Kürt ulusal hareketi ise, gerek uluslararası durum, gerekse de kendi iç sorunları nedeniyle halen yol ayrımında duruyor. Ayrı devlet kurma veya Türklerle birlikte federatif bir yapıda yer alma seçeneklerinin güncelliğini koruduğu günlerde hazırlanan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’yla Kürtler, ileride kapatılması kaydıyla açık kapı bırakılarak umutlandırılmak istenir. İstenir diyoruz, çünkü Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun hiçbir maddesinde Kürtlerin lafı bile edilmez. Dolayısıyla metin, vilayetlere özerklik tanır, Kürtlere değil! Kürtler bugün olduğu gibi resmi bağlayıcılığı olan metinlerde ret ve inkar edilir. Bunun altını çizerek belirtmekte yarar vardır.

Bugün gibi o günkü koşullarda da, Güneyi ve Kuzeyi ile Kürt ulusal hareketinin Mustafa Kemal ve Ankara Hükümeti üzerinde ciddi bir basıncı vardır. Bu basınç kimi taktik manevralar ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ndaki 11. Madde ile hafifletilmeye çalışılır. Çünkü Mustafa Kemal ve Ankara Hükümeti için Kürt halkının desteği, başka bir ifadeyle birlikte davranmaları hayati önem taşır. Kürt halkının birlikte davranışı olmasaydı ne Ankara Hükümeti, dolayısıyla ne de TC Devleti kurulamazdı.

Ekim Devrimi ve SSCB’nin kuruluşu, giderek dünya ve bölge üzerinde etkisinin dalga dalga yayılması, özellikle de ezilen halkları/ulusları ciddi olarak etkileyip onlar için umut ışığı haline gelmiş olması; SSCB’nin federatif yapısının yanı sıra Mustafa Kemal ve Ankara Hükümeti’ne emperyalizm karşısında ciddi maddi ve politik destek vermesi… Tüm bunların da Mustafa Kemal ve Ankara Hükümeti üzerinde geçici de olsa kimi etkileri olmuştur.

Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda 11. ve onu tamamlayan maddelerin yer alması, zengin federatif yapısıyla SSCB’nin etkisinin yanı sıra ABD tarafından 1918 yılında yayınlanan “Wilson Prensipleri” nedeniyleMustafa Kemal ve ekibi ABD’ye, genelde de Batı’ya bir mesaj da vermiş olabilirler. Sıkışırlarsa, “bakın Kürtlere özerklik hakkını tanıyan bir anayasamız var” diyebilmenin de payı olabilir mi? Olabilir. 

F- 10 Şubat 1922’de Birinci TBMM’de Kürtlere Özerklik Yasasını Onayladı mı?

Bugünde en çok tartışılan TBMM 1922 yılında Kürtlere “Otonomi Yasası”nı çıkardı mı, çıkarmadı mı tartışmasıdır. Bu konuda önce Mustafa Kemal’in 17 Ocak 1923 günü İzmit’te gazetecilerin sorularını yanıtlarken söylediklerinin üzerinde duralım. Akşam Gazetesi yazarı Falih Rıfkı Atay’ın bir sorusu üzerine Musul ve Kürtler konusunda şu söylediklerine bakalım:

“… Musul’u da kendi topraklarımız içine alan sınıra ulusal sınır demiştim. Gerçekten o zaman Musul’un güneyinde bir ordumuz vardı. Fakat biraz sonra bir İngiliz kumandanı gelmiş ve İhsan Paşa’yı aldatarak orada oturmuş. Musul bizim için çok önemlidir. Birincisi, Musul’da sınırsız servet oluşturan petrol kaynakları vardır. (….) İkincisi onun kadar önemli olan Kürtlük sorunudur. İngilizler orada kendilerine bağımlı bir Kürt hükümeti kurmak istiyorlar. Bunu yaparlarsa, bu düşünce bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır. Buna engel olmak için sınırı güneyden geçirmek gerekir…” (13)

Bu açıklama yapılırken, Musul Vilayeti yani Güney Kürdistan fiilen Osmanlı’nın ve de Ankara Hükmeti’nin elinden çıkmış, İngilizlerin denetimindedir. Ama bu durum daha resmiyet kazanmamış, çünkü 20 Kasım 1922’de başlayan Lozan görüşmeleri daha sonuçlanmamıştır. Dikkat edilirse, tıpkı bugünkü TC rejimi yöneticileri gibi, Kuzeyli Kürtlere özerklik hakkını tanımak bir yana, sınırları dışında Kürtler bağımsız ya da özerklik hakkını kazanırsa, “Bu düşünce bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır. Buna engel olmak için sınırı güneyden geçirmek gerekir” diyen şoven, milliyetçi Mustafa Kemal’i görürüz. Kendi sınırları içindeki Kürtlere herhangi bir hak vermek zaten aklından geçmediği gibi, sınırları dışındaki Kürtlere bu hakkın tanınması ihtimaline karşı Musul’u da sınırları içine almayı hedefler. Ki Musul’u petrol kaynakları nedeniyle İngilizlerden geri alamayan Kemalistlerin, “madem Musul elden gidiyor, bari bunu İngilizlerle ‘Kürtlere hak tanımasınlar diye’ pazarlık konusu yapalım” demiş olmaları kuvvetle muhtemeldir.

Aynı görüşmede Ahmet Emin (Yalman)ın “Kürt meselesine değinmiştiniz. Kürt sorunu nedir? Bir iç sorun olarak değinseniz iyi olur” sorusuna Mustafa Kemal’in yanıtı şöyledir:

“Kürt sorunu, bizim, yani Türklerin çıkarları için kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt öğeleri öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını da kaybede ede, Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki Kürt adına bir sınır çizmek istersek Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Örneğin, Erzurum’a giden, Erzincan’a, Sivas’a giden, Harput’a kadar giden bir sınır çizmek gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürtleri de göz önünde tutmak gerekir. Bu nedenle başlı başına bir Kürtlük düşünmekten çok Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak yöneteceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendileri için sorun çıkarırlar. Şimdi Büyük Millet Meclisi hem Kürtlerin hem de Türklerin yetkili temsilcilerinden oluşmuştur. Ve bu iki öğe bütün çıkarını ve bütün kaderlerini birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmek doğru olmaz.” (14)

Ne hikmetse bu açıklama uzun yıllar kamuoyundan gizlenmiştir. Aslında açıklama dikkatli irdelendiğinde, Mustafa Kemal Kürtlere bir özerkliğe gerek olmadığını söyler. Ayrıca bu açıklama yukarıda aktardığım diğer gazeteciye verilen cevapla birlikte değerlendirildiğinde, “Mustafa Kemal, İzmit konuşmasında Kürtlere özerlik hakkı tanımıştır” yönündeki görüş ve iddialar dayanaksız kalır. Zaten “başlı başına bir Kürtlük düşünülmüyor”, yani Kürtlere özgü bir ulusal özerklik düşünülmüyor. Bunun yerine “anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik olacaktır” ifadesinden anlaşılan, İstanbul ile Diyarbakır veya Manisa ile Van gibi vilayetlere tanınan idari özerklik çerçevesinde Kürtlerin de kendilerini idare etmeleridir. Günümüzde Öcalan ve HDP’nin Avrupa Yerel Yönetimler Şartı çerçevesinde savunduğu öneriler gibi!

Görülüyor ki İzmit konuşması, Kürt halkına ulusal özerklik hakkını tanıyan bir içeriğe sahip değil. Ama konuşmasında özerklik ve Kürtler kavramları, özerk vilayetler çerçevesinde de olsa kullanılmıştır. Bu haliyle söz konusu yaklaşım, hem Kürtlere bir umut ışığı yakma ve dolayısıyla oyalama taktiği gereğidir hem de Lozan’da uzayan görüşmelerde sıkışmış bulunan İsmet İnönü liderliğindeki Türk heyetini kısmen de olsa rahatlatma amacına da dönük olabilir.

Aslında çokça sözü edilen El Cezire Cephesi Komutanlığına yazılan ve Mustafa Kemal’in imzaladığı, “özerklik, milletlerin kendi kaderini tayin etme hakkı, yerel yönetimlerin kurulması” gibi yaklaşımı da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Yanı “özerklik kararının gerekçesini açıklamaktan uzaktı. Asıl gerekçe bölgedeki huzursuzluğu fırsat bilen Fransız ve İngilizlerin Kürt meselesine müdahil olmasını engellemek için Kürtlere kademeli olarak özerklik tanınacağı izlenimini vermekti.” (15)  Şimdi ki gibi oyalamak hedefi güdülüyordu.

10 Şubat 1922’de Birinci TBMM’de Kürtlere özerklik hakkı tanıyan bir yasanın tartışılıp onaylandığı iddia edilen ve İngiliz Dışişleri Bakanlığı arşivinde bulunduğu belirtilen otonomi belgesinin tam metni, 25 Eylül 2008 tarihli Çoban Ateşi Gazetesi’nde yayınlanmıştı. Ki söz konusu “Otonomi” metnine google üzerinden de rahatlıkla ulaşılabilinir. Aşağıda 18 maddeden oluştuğu belirtilen “Kürt Otonomi Kanunu” metninden bazı maddeleri kısaltarak aktaracağız:

“(1) Türkiye Büyük Millet Meclisi, medeni isteklere göre Türk ulusunun ilerlemesinden emin olmak maksadıyla, Kürt ulusu için kendi çıkarları, adap ve duygularıyla uyuşacak otonom bir yönetim kurmayı kendi görevi bilir.

(2) İkamet edenlerin çoğunluğunun Kürt olduğu bölgelerde, bu ulustan olan uygun şahsiyetler tarafından genel bir otoritenin seçilmesi mümkündür. Genel Vali’nin yardımcısıyla beraber, Büyük Millet Meclisi tarafından Türk ya da Kürt olması mümkün olan bir müfettişe karar verilmesi.

(3) Büyük Millet Meclisi’nin, idari işlerde becerikli, toplumda ismi duyulan ve genel olarak Kürt ulusu tarafından saygı gösterilen biri olması şartıyla Genel Vali’yi seçme yetkisi var.

(4) Genel Vali, 3 yıl için seçilir. Bu üç yılın sonunda, ya ölüm ya görevden alınmasıyla Kürt Ulusal Meclisi tarafından yeni bir Genel Vali belirlenir. Eğer Kürtlerin çoğunluğu önceki Genel Vali’nin kalmasını isterse aynı kişi görevinde kalabilir.

(5) Ve yine Büyük Millet Meclisi, Genel Vali Yardımcısı (Türk ya Kürt olabilir) belirler. Bununla beraber bu, doğrudan Kürt Ulusal Meclisi tarafından da seçilebilir. Genel Vali, Genel Vali Yardımcısı ve de müfettişin onayı için Ankara hükümetine verilmesi gerekiyor.

(6) Ulusal Kürt Meclisi, Doğu Vilayetleri’nde genel seçimle oluşturulur. Meclis, üç yıllık bir süre için görevde olacak. Her yıl 1 Mart’ta açılacak ve toplantıları 4 ay boyunca devam edecek. Eğer Meclis, bu süre içinde işlerini tamamlayamazsa, bu süre üyelerin çoğunluğu ve Genel Vali’nin isteği üzerine uzatılır.

(8) Genel Vali ile Kürt Ulusal Meclisi arasındaki anlaşmazlık ve farklılıkta, Büyük Millet Meclisi son kararını verir ve her iki taraf bunu uygulamalı.

(9) Sınırlara, ortak bir komisyon tarafından karar verilecek. Kürdistan Bölge Yönetimi Van, Bitlis, Diyarbakır vilayetleri, Dersim Sancağı ve kaç tane daha kaza ve nahiyeden oluşacak.

(10) Kürdistan İdaresi için, bölgelerin adap ve örf özellikleriyle uygunluk gösterecek bir adalet sistemi kurulacak. Bu sistem şimdiden resmi uzmanlardan oluşacak. Bunun yarısı Türk yarısı Kürt olacak. Türklerden birinin emekliliği durumunda bir Kürt bunun yerini alabilir.

(15) Türk dili, Kürt Ulusal Meclisi, Genel Valilik ve hükümetin idaresinde kullanılacak tek dil olacak. Her halükarda, Kürt dilinin okullarda kullanılması mümkün. Genel Vali, gelecekte Kürt idaresinin resmi dili olarak tanınması konusunda bunun bir temel olmasını talep etmemeleri şartıyla Kürt dilinin kullanılmasını teşvik edebilir.

(17) Kürt Ulusal Meclisi, Genel Vali’nin onayı olmadan hiçbir vergi şeklini uygulayamaz.

(18) Ankara’daki Büyük Millet Meclisi’ne danışılmadan ve oranın onayı olmadan önce hiçbir kanun çıkarılamaz ve hiçbir karar verilemez.

Bu özetle, Kürt temsilcilerin kanun projesini niye olağan dışı bir şekilde geriye attıklarını ve bu projenin karşısında durduklarını anlıyoruz.

Saygılarımla…

Horace Rumbold 
Yüksek Temsilci

Kaynak: Dışişleri’nin İngiliz Belgeleri: Dışişleri Bakanlığı’ndan Rapor ve Evraklar, Gizli Matbua: Bölüm 2, Sıra B, Cilt 3, Türk Dirilişi 1921-1923, Editör Robin Bidwell. S.62-64”

M. Emin Adıyaman, “1918-1923 Arası Kürt- Türk İttifakı Ve Kürt Otonomisi Kanun Metni – 4”başlıklı yazısında, kanunun TBMM’den geçerek yasallaştığını belirtiyor ve hatta “Otonomi Metni” mecliste “373 kabul, 64 karşı oyla kabul edildi” diyecek kadar da iddialı konuşur.

Kendi adıma, üzerinde bunca tartışma yapılmasına ve İngiliz arşivleri kaynaklı “Kürt Otonomi” metni, belirttiğim kaynaklarca yayınlanmış olmasına rağmen, böyle bir yasanın TBMM’de oylanıp kabul edildiğine inanmıyorum. “Kürt Otonomi Kanunu” başlığı altındaki 18 maddeden oluşan belge eğer gerçekten varsa, o zaman Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kendi aralarında kaleme alıp Batılı merkezlere ilettikleri bir belge olabilir. Yine diyelim ki TBMM bu yasayı tartışıp kabul etti, ama ardından TC rejimi bunu yürürlüğe koymadı ya da yeni bir yasayla geçersiz ilan etti. Peki, ama olup bitenleri o zaman ve daha sonraki uzun yıllar boyunca kamuoyuna açıklayacak hiç mi dürüst, vicdan sahibi bir milletvekili çıkmadı? Dört yüzü aşkın sayıda milletvekilinden bu uzun zaman dilimi içerisinde, “böyle bir yasa çıktı ama uygulanmadı” diyecek bir tane bile çıkmaz mı?

Tarih dikkate alındığında, iddia edilen “Kürt Otonomi” yasa tasarısı Birinci Meclis tarafından çıkarılmış. Çünkü Birinci Meclis’in görev süresi, 15 Nisan 1923’te sona eriyor. Birinci Meclis’in, İkinci Meclis’ten farkı, başta Kürtler olmak üzere Meclis’te Mustafa Kemal ve ekibine birçok konuda muhalefet eden ciddi sayıda milletvekilinin olmasıdır. Haydi diyelim ki hiçbiri bu sırrı açıklamadı; yüz civarında Kürt vekilin bulunduğu dikkate alınırsa, bunlardan biri eğer kanun yasallaşmasına rağmen uygulanmamışsa, bu durumu açıklamaz mıydı? Gerek Seyit Abdulkadir ve diğer Kürt Teali Cemiyeti kadroları, gerekse Azadi Cemiyeti kadroları başta olmak üzere Kürt siyaset damarından hiç mi biri bu yasayı ifşa etmezdi? Böyle bir yasa Birinci Meclis’ten geçmiş olsaydı, hatta Meclis’te ciddi tartışılmış bile olsaydı ifşa ederlerdi inancındayım. Gerek bu kadroların gerekse Birinci Meclis’te bulunan Kürt vekillerin bir kısmının sonradan sürgün edildiklerini biliyoruz. Sait Çetinoğlu’nun da sorun hakkında e-posta ile bana ilettiği görüşlerinde belirttiği gibi; “Kemalist iktidarın kuruluş döneminde (1920’lerde) her ne kadar M. Kemal Kürtlere yazdığı özel mektuplarında Kürtlerden söz ederse de devletin resmi yazışmalarında (iç işleri, msb, riyaset-i cumhur) Kürt sözü hiç geçmemekte, Kürt yerine aşiret terimi özellikle kullanılmaktadır. Bu zihniyetin Kürt otonomisini dillendirmesi bana göre söz konusu değildir.” (16)

Yukarıda da belirtim, böyle bir yasanın çıktığına inanmıyorum, ancak bir anlık iddia edilen “Kürt Otonomi Kanunu”nun çıktığını varsayalım, bu durumda çıkan kanun irdelendiğinde, kendi içerisinde ciddi çelişkiler barındırdığı görülür. Bunlardan sadece bir-iki tanesine değineceğiz. Dördüncü şıkta, “Genel Vali, 3 yıl için seçilir” deniliyor ve devamla kim tarafından seçilir sorusuna da şöyle açıklık getiriliyor: “Kürt Ulusal Meclisi tarafından yeni bir Genel Vali belirlenir”! Genel Vali olgusunun burada bir sömürge-sömürgeci ilişkisi içerisinde anıldığını belirteyim. Eğer böyle bir yasa kabul edilmişse, demek ki Ankara Hükümeti önlenemez bir Kürt özerklik gerçeği ile yüzleşirse Kürdistan ile sömürge-sömürgeci ilişkisine zemin hazırlıyor demektir. Dikkat çekici bir diğer nokta: 17. şıkta Genel Vali’yi güya Kürt Ulusal Meclisi seçiyor, ama nasıl oluyorsa kendi seçtiği Vali’nin onayı olmadan “hiçbir vergi şeklini uygulayamaz”mış! Burada da yine bir sömürge-sömürgeci zihniyetinin etkileri görülür.

Yine güya TBMM Kürtlere otonomi hakkını yasayla tanımış, hatta öyle ki 1. şıkta “Türk ulusu”nun yanı sıra “Kürt Ulusu” tabirleri kullanılmış. Ama 15. şıkta “Türk dili, Kürt Ulusal Meclisi, Genel Valilik ve hükümetin idaresinde kullanılacak tek dil olacak” deniliyor. Yani güya otonom olan Kürtlere kendi meclislerinde bile resmi dil olarak Türkçe kullanma zorunluluğu dayatılıyor!

Sonuç olarak; Mustafa Kemal ve ekibinin çeşitli tarihlerde Kürtlere dönük kullandıkları özerklik, otonomi, mahalli idare ve hatta 10 Şubat 1922’de Birinci Mecliste Kürtlere özerklik hakkı tanıyan bir yasanın tartışılıp onaylandığı iddiaları bütünlüklü olarak ele alındığında şunlar söylenebilir:

Mustafa Kemal ve ekibi, coğrafik konumlarını kullanarak, Doğu ve Batı güç merkezlerinden birine karşı diğerinin yanında yer alarak desteklerini aldıkları Sovyet Rusya ile İngiltere liderliğindeki Batıyı yatıştırmak, Kürtleri ise oyalamak zaman kazanmak istemiştir. Mete Tuncay’ın tabiriyle “muhtemelen Türk tarafı, Kürtler konusunda Türkiye’ye baskı yapan İngilizleri yatıştırmak için uydurma bir ‘özerklik’ haberi sızdırmışlardı.” Fakat Musul’un kaybedildiği Lozan’da Barış Anlaşmasının imzalanmasından sonra Kürtlerin desteğine ihtiyaç kalmadığını düşünen Kemalistler tüm söylediklerinden çark ederek 1924 Anayasasını ürettiler ve bilinen ret ile inkar politikalarını kanlı katliamlarla hayata geçirmeye yöneldiler. Bugünkü Türk rejimi de benzer politikalar izliyor!

Kürdistanlı komünistler olarak biz ne öneriyoruz? “21. Yüzyılda Özgürlük ve Sosyalizm Manifestosu” adlı belgemiz, sosyalizme ilişkin temel görüşlerimizin yanı sıra Kürt ulusal özgürlük mücadelesine ilişkin temel ve güncel yaklaşımlarımızı da içeriyor. Özetle biz Kürdistanlı komünistler, stratejik yönelim olarak halkların özgür birliğine dayalı iki eşit devletin oluşturacağı sosyalist federasyonu hedefliyoruz. Bununla birlikte gerek acil ulusal demokratik istemler, gerekse burjuva demokratik çerçevede ulusal sorunun çözümüne ilişkin ÖSP olarak görüş ve önerilerimiz var ve bunları kamuoyuna taşıyoruz.

1. Bölüm için linke tıklayın…

http://rojnameyanewroz2.com/1921_38_atat%C3%BCrk_d%C3%B6nemi_k%C3%BCrt_politikalar%C4%B1_ve_g%C3%BCn%C3%BCm%C3%BCz_1_s._%C3%A7ifty%C3%BCrek-haberi-TR-653-4.html#.VJs0QsIAKA

KAYNAKÇA 
(12) Bülent Tanör, 1921 Anayasası Üzerine Makalesinden
(13) Hayata Geçirilemeyen Anlaşmalar, Çoban Ateşi Gazetesi, 25-Eylül-2008
(14) Çoban Ateşi Gazetesi, agy
(15)  Ayşe Hür 19-Aralık 2010 Kürtlere Özerklik Sözü Verildi mi?
(16) Sait Çetinoğlu, e-posta mektuptan

- Advertisment -

Recent Comments

Verified by MonsterInsights