EDEBİYATTA OTOBİYOGRAFİ (OTOBİYOGRAFİ NEDİR)*
(ABUZER BALİ HAN)
(01.02.1940-)
Otobiyografi Latince bir kelimedir! Bir kişinin hayatını başından itibaren kendi bakış açısıyla ve öznel bir şekilde anlattığı metnin bir parçasıdır. Biyografide yazar, kendi deneyimlerini, düşüncelerini, başarılarını ve hayatındaki dönüm noktalarını halka aktarır. Otobiyografinin biyografiden en önemli farkı, birinin hayatını anlatması ve anlatının genellikle öznel olmasıdır! Biyografide, bir kişinin (erkek) ya da bir bayanın hayatı nesnel (objektif olarak) tanımlanır. Otobiyografi öznel bir anlatı biçimidir! Çünkü yazarın bakış açılarını, duygularını ve yorumlarını içeriyor… Bir otobiyografinin bu kısa tanımı, yazımı en zor olan yazım türlerinden biridir! Çünkü kendinle övünemezsin! Öte yandan, yazar kendini bile engin gönüllü gösteremiyor!…
Birinci Dünya Savaşı döneminde dedemin Manıstır’da yedi yıllık bir askerlik hizmetinden sonra evine dönüşü ve evlendirilmesi arasında altı ay gibi kısa bir zaman geçer. Bu sefer de dedem Rus cephesine götürülür! Doğuda Ruslara karşı askeri yenilgi ve ordunun dağılmasından sonra dedemden de bir türlü haber alınamaz! Babam, dedemin ölümünden sonra dünyaya gelir!..
Annem ile babam 1938’de evlendiklerinde, o yıl Erzincan’da demiryolunda çalışıyorlarmış. O yıl, Dersim soykırımı ve Dersimlilerin Anadolu’nun değişik bölgelerine sürgün edildikleri yılmış! Öte yandan, annem derdi ki: “Atatürk de o yıl öldü!” İki yıl sonra 1940 yılının Mart ayında Malatya‘nın “Owagurê” köyünde doğmuşum!..
Bu Kürt köyünde eskiden olduğu gibi bugün de okul yoktur! Arabanın gideceği ne bir yolu ve ne de halka gelir getiren köylünün toprağı ve suyu da kıtmış! Köy bir “Kuru Dağ”ın eteğindeydi. Kuru Dağ dedimse zamanında kocaman ardıç ağaçlarıyla yemyeşil olan dağ, bazan kömür için ateşe verilmiş, bazan da zevkine ateşe verilerek tüten dumanlarına günlerce uzaktan bakılmış! Hiç sonu gelmez denilen o uçsuz bucaksız orman, gide gide gözükmez olmuş! Yeşilim dağ, zamanla bir “Kurudağ”a dönüşmüş!..
Bir zamanlar çocukların ortaokula gittikleri yaşlarda, köyün çocukları gibi ben de o yıllarda komşu köyde ilkokulu bitirebilmiştim! Kışın insan boyu olan kar, küçük çocukların birkaç kilometre ötesindeki komşu köye her gün okula gidip gelmelerini de engelliyordu!.. Köyde tek öğrenci olarak ortaokula yazıldığımda, kar yolları kapatana kadar her gün yaklaşık kilometrelerce (tahminen on kilometre) uzaktaki ilçeye gidip geliyordum! Kar yolları kapattığında da küçük bir odayı kiralayarak ilkbahara kadar ilçede kalırdım. Ortaokulu “Macuran-Doğanşehir” kasabasında zor şartlarda okumuştum. Sonra “Malatya Lisesi”nde üç yıllık kira sözleşmesiyle ailemden uzakta küçük bir odada okuyarak mezun oldum…
Liseden mezun olduktan sonra, Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okumak istedim! O yıllarda tüm Türkiye’de sadece iki üniversite vardı! O zamanlar ancak zenginlerin çocukları üniversitelerde okuyordu! Bir de yatılı sınavlarda devlet adına okuyanlar üniversitelere girebilirlerdi!..
Ankara’da üniversite sınavlara girdiğimde kısa sürede cebimdeki para da hızla azalmıştı! Her gün yeni bir iş arıyordum! Bir gün Ankara’daki Malatya Öğrenci Yurdu’nda biri bana şöyle demişti: “Git, bir de Et Balık Kurumu’nda iş sor!” Bu adı da ilk işitmiştim! Ertesi gün Et Balık Kurumu’nun Akdere’deki Genel Müdürlüğü’ne gittim! Kapıdaki bekçi beni durdurdu: “Kimi görmek istiyorsun?!” dedi. Ben de ona: “Müdürü görmek istiyorum!” dedim. Bekçi gülümseyerek: “Burası Genel Müdürlük! Hangi kapıyı açsan karşına bir müdür çıkar!” demişti. Duraklamıştım! Çünkü kafamda ne bir müdürlük, ne de bir müdür adı vardı! Bekçi anlamış olacak ki, müdürlüklerin adlarını saymaya başladı! Aklımda sadece “Muhasebe Müdürü” kalmıştı. Muhasebe müdürünün adını söyledi! Ben de ona: “Evet, onu görmek istiyorum!” dedim. O hiç tanımadığım muhterem müdüre hanıma beni götürdü. Kapıyı tıklayarak “Müdüre hanım! Ziyaretçiniz var,” diyerek beni oraya bırakmıştı! Muhasebenin Personal müdürlüğüyle hiç de bir alakası yoktu! Müdür, müdürdür diye şansımı deniyordum! O, şansımı denediğim müdüre hanım, bana yükseköğretim kapısının yolunu da ilk kez açacağını nereden bilebilirdim?!
Şaka, maka derken artık devlet memuru olmuştum! “Okumasam da olurdu!” diye bir kaygım da yoktu! Mutlaka okumak istiyordum! İki yıl Erzurum’da çalıştım! Sonra Ankara’ya naklen tayin oldum. Ankara’ya döndüğümde, aynı kurumda çalışarak, Ankara Üniversitesi’nde gece öğrenimi için açılan yeni bir bölüme kayıtımı yaptırdım! Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne girmiştim! Bölümün adı güzeldi! Lisede de Türkçemi geliştirmek için edebiyat bölümünü seçmiştim! Bu bölümün içine girenler ancak bölümün ne kadar zor olduğunu anlayabilirlerdi!.. Dört yıl boyunca günde 8 saat işten sonra bir de gece yarısına kadar öğrenim zorluğunu söylemeye gerek var mı?.. Üniversiteden mezun olduğumda, çalıştığım iş yerlerini birçok kez değiştirmek zorunda kalmıştım!..
O yıllar, Türkiye’nin devrimci mücadelesinin yeni yeni filizlenmeye başladığı yıllardı! Halkını kurtaracak olanların saflarına ben de karışmıştım. İş yerinde hırsızlara, ipsizlere ve dürüst olmayan üçkâğıtçılara karşı çıkmak da oldukça çok zordu! Küçük balıklar, büyük balıkları yutamazdı! O zamanlar ben de haksızlıklara pek de göz yummuyordum! Bir ara amirin yaptığı yolsuzluk zimmetimdeki depolara aktarılmış gibi gösterilmişti! Şikâyetim üzerine bir mülkiye başmüfettişi teftişe gelmişti! Bir aylık araştırmadan sonra müfettişin benimle baş başa konuşacağını bildirmişlerdi! Bir araya geldiğimizde bana şöyle hitap etmişti: “Oğlum, senin haklı olduğunu yaptığım araştırmalarda ve dinlediğim tanıklardan öğrendim! Üniversiteye giden benim de iki oğlum var. Senden yana tavır koyarsam, senin konumuna düşerim. Beni sürgün ederlerse ailece çok mağdur oluruz! Gel bu davayı kapatalım! Ne senin başın ağrısın, ne de ben ezileyim!..”
Ben de kısa bir süre sonra hırsızlarla çalışmam diye tüm zamanımı üniversiteye adadım. Sonraları da Ankara Belediyesi Kütüphanesi’ne tayinimi yaptırdım! Okulu bitirdiğimde Ankara’da lise edebiyat öğretmenliği için başvurum onaylanmıştı! Ama Ankara’da kalıp yaşamak istemiyordum. Antakya-Dörtyol Lisesi için tayinimi yaptırdım. Kısa bir süre sonra Dörtyol’a giderek yeni görevime başladım. Dörtyol cennet gibi bir diyardı! Kışın ne kar, ne de buz tutma derdi vardı! Yemyeşil portakal ve limon bahçeleri arasına gömülmüş, ön tarafında da İskenderun körfeziyle Akdeniz suları parıldayıp duruyordu!..
Bu güzelim diyarda yalnız bekârlara kiralık ev verilmiyordu. Felsefe öğretmeni Sabit Hoca’yla yeni yapılmış olan lisenin boş bir odasına taşındık! Kaymakam, Vali derken bizi çıkarma işlemi Millî Eğitim Bakanlığı’na kadar gitmişti!.. Liseye yerleşeli epey zaman olmuştu! Lise Müdürü Cahit Yücel bizden yanaydı. Müdürün sonraları Kadirli’de Kaymakam Mehmet Can ile birlikte ağalara karşı toprak işgallerinde köylülerden yana oldukları için her biri bir yere sürülmüşlerdi! Kadirli Lisesi’nde görev yapmış, ağa ve zengin toprak sahiplerine karşı lise müdürü köylüleri (ırgatları) savunduğu için görevden alınıp Dörtyol Lisesi’ne sürülen biriydi! Kaymakam olan Mehmet Can ise daha sonraları 1970’li yıllarda Adalet Bakanlığını yürüten değerli bir insan olarak görev yapmıştı!..
Liseye din dersine ilçenin müftüsü geliyordu. Müftü o zamanlar başbakan olan Süleyman Demirel’in İslamköylü’süydü! Şımarık ve yobazca bir yapıya sahipti! 1973 yılının yılbaşı akşamı ben, Kimya ve Fizik öğretmeni Adil Hoca ile hükümet binası önünde akşamüstü gezinirken bir grup tarafından saldırıya uğradık! Arkadaşımın eli kimya dersinde deney sırasında yaralandığı için çabuk ayak altı oldu! Ben de direnmemü sürdürmeye çalışıyordum! Beni dövenler hükümet binasının arkasındaki tenha portakal bahçesine doğru sürüklüyorlardı! Planları, beni orada faili meçhul olarak bırakacaklardı!..
Bu sefer de şansım yaver gitmişti! Bir askerî cemse nöbetten dönerken tesadüfen olaya müdahale etmişlerdi. O zamana kadar da izinli olan polisler olay yerine ulaşmışlardı… Hükümet Binası’nda gece yarısına kadar tutuklandım. Beni dövenlerden de bazıları karakola getirilmişti. Ben onlardan şikâyetçi değildim! Yakalananlara da “Bu insanları tanımıyorum!” demiştim. Bu sefer beni dövenler, benden şikâyetçiydiler! İfadeyi alan polisler ilk kez doğru bir laf etmişlerdi! Biri onlara şöyle demişti: “Askerler ve biz olmasaydık, bu kişi şu an belki de burada olmayacaktı!!” demişti!..
Gece yarısına doğru beni tek ziyaret eden lise müdürü Cahit Yücel yanımdan ayrılırken de bana: “Biraz sonra ifadeler bitince serbest kalacaksın!” demişti! Üçüncü katta ifadeler alınırken hükümet binasının karşısındaki camiden yatsı namazından çıkanlar da gelip ifade alınan odanın önündeki büyük koridoru dolmuşlardı! Bana muhatap olanların ifadesi içerde alınırken bir ara beni koridorda olan o kalabalık kitlenin içine atmışlardı!.. Ölümden kurtulmuş olmama rağmen, aradan birkaç gün sonra, İskenderun Tümen Komutanlığı hakkımda tutuklama kararı çıkarmışlardı. Öğretmen olduğum yerde bir topçu taburu da vardı! Albayın kızı ve birçok subayın çocukları da lisede öğrenciydiler. Üç yıldızlı bir subay benim de hemşehrimdi. Hanımı da lisede İngilizce öğretmeniydi. Tugay Komutan yaveri olan binbaşı onun da arkadaşıymış! Kartının arkasına adımı yazarak selamlarıyla birlikte o kartı bana verdi! Ertesi gün İskenderun’a komutanla görüşmeye gittim. Kapıyı çalıp içeri girdim! Komutana kendimi tanıtmak istedim. Adımı söyledim ve sözlerimi ağzımda bıraktı! Komutan öfkeyle: “Çık ve bir daha da çağırmadan gelme!” dedi. Dışarı çıktım ve çok şaşırmıştım! Ne yaşadığımı bilmiyordum?!.. Dörtyol kasabasına aceleyle geri döndüm! Beni gönderen subayla konuştum!.. O dönemde askeriyenin tutukladıkları devrimciler ya işkencelerden geçerken ölüyor, ya da sakat kalıyorlardı! Bunu en iyi bilenler de bana yardımcı olan o subaylar anlatıyorlardı!..
Komutanla konuşurken, o dönemde komutana bağlı olan “Hasa” ilçesinde solcu militanlar ile jandarmalar arasında bir çatışma çıkmış! İki asker ölü, birkaç asker de yaralanmış! Komutanın askerleri öldürenlere olan öfkesini, adam onu benden almıştı!.. Bu olaydan sonra, o akşam bavulumu alarak sessizce Dörtyol’dan ayrıldım. Yolculuğumu otobüsle Ankara’ya kadar sürdürdüm. Sonraları pasaport işlemlerim bitince yurtdışına çıktım. Bu olayı rahmetli Prof. Dr. Muammer Aksoy “Öğretmen Kıyımı” adlı eserinde ve İlhan Selçuk da “Dörtyol’daki TÖB-DER Olayı” başlığıyla Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde adımı da vererek bu olayla ilgili uzun bilgiler vermişlerdi!..
Yurtdışındayken Bülent Ecevit hükümeti, Türkiye’nin yönetimine geldiklerinde faşist cunta döneminde yurtdışına çıkan devrimci-demokratlara çağrıda bulunduklarında, bu çağrıya ben de uyarak geri dönmek için Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğüne başvuruda bulundum. Dönmeden önce dilekçe ile tayinimin mahrumiyet bölgelerindeki bir öğretmen okuluna yapılmasını istemiştim! Verilen yanıtta “Döndüğünüzde tayininiz yapılacaktır,” diye yanıt almıştım!..
Ankara’ya döndüğümde eldeki yazı ile Öğretmen Okulları Genel Müdürlüğü’ne atama başvurusunu yaptım! “Mahrumiyet bölgelerindeki öğretmen okullarında boş yer yoktur,” yanıtıyla tayinim ancak Osmaniye Düziçi Öğretmen Okulu’na yapılacağı bildirildi. Verilen evrakları doldurduk! “Bir ay içinde adresinize tayininiz bildirilecektir,” denildi! Ben de Malatya’daki evime döndüm!..
Bir ay kadar zaman geçince tayin emri gelmedi! Tekrar Ankara’ya döndüm! Tayin yapan müdür, bana böyle bir dosyanın kendisinde olmadığını söyledi! “Nasıl olur? Dosyayı birlikte doldurmuştuk!” dedimse de “Hatırlamıyorum,” diyerek beni başından savmıştı!.. Ankara’da okurken o zamanlar bakanlıkta tanıdıklarım da vardı. Depoya kaldırılan dosyayı buldurduk. Dosyaya ek olarak el yazısı ile “Öğretmen okullarına tayini sakıncalıdır!” diye not eklenmişti! Daha sonra, Malatya milletvekilinin yardımıyla Yeşilyurt Lisesi için atanmam hazırlandı ve onaylandı. Bana görevimi elden verdiler..
Malatya’da birkaç yıl kaldım.. Yine yurtdışına çıkmak zorunda bırakıldım! 1975’te yaz tatilinde ikinci kez yurtdışına çıktım. O yıl Malatya merkezinde 8 öğretmen arkadaşın ayrı ayrı tarihlerde faşistler tarafından öldürüldükleri haberlerini gazetelerde okumuştum!.. Bir ara pasaport süremi konsoloslukta uzatmaya gidince, pasaportuma ve kimliğime el konuldu! Birkaç ay içinde de Türk vatandaşlığından atıldığım bana bildirildi!.. Yaklaşık yirmi yıl boyunca kimliksiz ve pasaportsuz olarak Almanya’da kalmak benim ve ailem için çok zorluklar yarattı! En garip olan da Berlin Eğitim Senatosu’nda çalıştığım halde, o dönemde Alman hükümeti Bonn’daydı. Bir gün Bonn Hükümeti Sekreteryatı tarafından alınan bir üst mahkeme kararı ile ailemle birlikte bir ay içinde Almanya’dan ayrılmam bildiriliyordu!..
Çalışırken GEW adlı öğretmenler sendikasının da bir üyesiydim. Yabancılar Komisyonunun aktif bir üyesi olarak tanınıyordum! GEW aracılığıyla, Yabancı Polis müdürü Hollenberg ile iletişime geçip dosyam tekrar gözden geçirildi. Yabancılar polis müdürü Almanya’da kalabileceğime yeşil ışık yakmıştı!..
Kaldığım bölgede bu işe bakan konsolosluk memuru gide gele o, beni tanıyordu! Bir gün eşim yanımdayken, bana dönerek: “Hoca! Senin yüzünden çoluk çocuğun da perişan oluyor!” dedi. Ben de “Bunu siz yapıyorsunuz,” dedim! “O zaman gel çocuklarına bir kolaylık sağlayalım,” dedi! “Nasıl yani?” “Yani dosyalarınızı birbirinden ayıralım! Bir ayın içinde eşin ve iki çocuğun Alman vatandaşlığına geçmesi daha kolay olur!” demişti. “Sana da Allah yardım etsin,” dedi! Memurun dediğini yaptık! Bir ayda Alman vatandaşlığına geçme müsaadesi Türkiye’den hanıma ve iki çocuğa bildirildi! Yazıyı Alman makamlarına fotoğraflarla verdiğimde, oradaki Alman pasaport memuru bana dönerek: “İki fotoğrafı da siz verin!” dedi! Sesimi çıkarmadan iki fotoğrafı da ben verdim. Bir hafta sonra verdiği buluşmaya gittiğimde yıllardır alamadığım bir Alman pasaportuna ailece hepimiz kavuşmuştuk!..
Aradan bir ay geçmeden, çok alıştığım bir konsolosluk mektubunu yine aldım. Mektupta bana bir termin de vermişlerdi! Zamanı gelip gittiğimde beni yine arka odaya alacaklarını sanıyordum! Bir iki sefer de konsolos beni arka odada dövmeye kalkışmıştı! Yine ben akla gelmeyen şeyleri düşünürken, içeri girip çıkan memur camı yana çekerek yıllar öncesi aldıkları pasaportumu hiçbir şey söylemeden bana geri uzattı! Ben de pasaportun içini karıştırmaya başladım. Ne bir bilgi, ne süresi çoktan dolan pasaportun yeni uzatılan tarihi, kısacası hiçbir bilgi yoktu! Memura: “Memur Bey! Bir yanlışlık olmasın! Bu pasaportun süresi yıllar önce bitmiş! Bunu niye aldınız ve niye yıllar sonra içine hiçbir şey yazmadan şimdi de bana geri veriyorsunuz?!”
Memur bana dönerek: “Pasaportunuzu incelemeye almıştık!” Ben de kendisine dönerek: “Bir süre sonra emekli olduğumda bari verseydiniz!..” dedim! Artık konsoloslukla da işim bitmişti!.. Konsolosluk Almanların ailece bize verdikleri pasaporttan haberleri olduktan sonra Türk pasaportumu da bana geri vermişlerdi!..
Bu arada, çocuklarım ve ailem de Alman pasaportlarını almışlardı! Almanya’yı terk etme kararı da durdurulmuştu. Türkiye ve Almanya hükümetleri birbirinden haberdar olarak çalışıyorlardı! Alman devletinin Almanya’dan beni sürgün etmesi için karanlık güçler de harekete geçmişti! Sınırdışı edilme işlemimi Alman yetkilileri de şu nedene dayandırmışlardı: “Almanya ekonomisine zarar vermeden dolayı, Almanya’yı terk etme suçu!” Aldığım emeğimin karşılığı olan maaşım, Alman devletinin ekonomisine zarar verme olarak gösteriliyordu!..
O dönemde yurtdışında yayımlanan bir Türk gazetesinde benimle ilgili yapılan bir röportajda kültürel çalışmalarımla ilgili tam iç sayfayı kaplayan bir yazı yayınlanmıştı. Sonra Dünya TV ve TRT 6 benimle röportajlar yaparak, çalışmalarım hakkında halka geniş bilgiler yayınladılar!..
Berlin şehri Türkiye’deki bir şehir gibi Türkiyelilerle dolu. İşçi dernekleri, öğrenci dernekleri, Türk Yöre Aile Dernekleri ve iş yerleri ile her köşesi capcanlıydı! O yıllarda, Almanya ve Avrupa genelinde Kürtler de yoğundu! Kürt Öğrenci hareketi olan Kürdistan Öğrenciler Birliği (KSSE-AKSA) oldukça o dönemde siyasi olarak da aktiftiler! Çünkü o yıllarda yurtdışında Kürt partileri yoktu… Avrupa ve sosyalist ülkelerdeki yüzlerce Kürt öğrenci, doktora gibi bilimsel çalışmaları da yapıyorlardı! İlk kez, öğrenci derneği adına ve Kürdistan Kürt partilerinin yardımıyla, Kuzey Kürt Öğrenci Derneği de ilk kez burslarla Kürt öğrencilerini sosyalist ülkelere gönderiyordu! 1970 ve 1980’lerde binlerce Kürt işçisi Almanya’ya ve Avrupa’nın dört bir yanına gelip çalışmaya başlamışlardı. Aile birleşmeleriyle bu sayı katlanarak büyümüştü! Kürdistan İşçi Dernekleri Federasyonu (KOMKAR), 1979 yılında Frankfurt/Main’da 20 işçi derneği temsilcilerinin bir araya gelerek kurdukları bir kurum oldu! Kürdistan İşçi Dernekleri Federasyonu’nun (KOMKAR) ilk Genel Başkanı Sayın Aydın Uçar’dı. O vatansever adam bir yıl içinde başkanlıktan benim bilmediğim nedenlerle uzaklaştırılmıştı. Ayrıca ilk kongrede Onur Kurulu Başkanlığına da ben seçilmiştim! Bu seçilme ile pasaport ve kimliğimin alınması aynı zamana denk düşer! Rahmetli Aydın Uçar atılma durumunu benimle görüşmek için kilometrelerce yolu tren ile katederek Berlin’e gelmişti! Merkez daha önce beni telefonla arayarak “Kendisiyle görüşmeyin!” diye beni tembihlemişlerdi!.. O muhterem adama hayatta hiç yapamadığım kabalığı yaparak, kendisiyle görüşmeye gitmemiştim!..
O yıllarda Kürtler dünyanın işçi sınıfı partileriyle birlikte Kürdistan İşçi Federasyonu olarak çalıştılar. Parti olduğu halde parti adı kullanılmıyordu! 1980’li yıllarda ilk kez Berlin’de Sosyalist Parti (SEW) liderliğinde, Kürdistan İşçi Derneği, Dünya İşçi Konferansı’nda dünyanın tüm işçi partileri adına konuşma yaptı! Bu konferansta TKP, TUDEH ve diğer komünist partileri olduğu halde KOMKAR temsilcisinin dünya işçi sınıfı adına konuşturulması Kürtler açısından oldukça anlamlıydı!..
Ne yazık ki, 1982 askerî cuntasından sonra Kürt siyasi kişiler de yurtdışına gelmeye başladılar! Hatta bu dönemde sonraları demokratik çalışmaları sabote eden çok sayıda sahte insanlar da aralarına karışarak yurtdışına gelmişlerdi! Bu yurtdışına gelenler, o dönemde çalışan birçok aktif kişiyi kuruluşlardan dışladılar. Yeni gelenlerin kendi ekonomileri için çalıştığını da hiç görmedim! Profesyonellik adına boş vakit geçiriyorlardı! Yabancı bir dil öğrenmeden yurtdışında politika yapacakları yanılgısına kapılmışlardı! O dönemde günde sekiz saat iş, aile ekonomisi için çalışıyordum! Yaklaşık yirmi yıl boyunca, düğünler, geceler ve konferanslar büyük dernek salonunu kiraya vererek bu gibi işleri de yapıyorduk! İşçi ve öğrenci arkadaşlarımız da gece yarısına kadar, hiçbir ücret almadan nöbetleşerek bu gelir getiren işleri de başarıyla sürdürüyorlardı! Aidat ve bağışlarla gelen tüm parayı yurtdışı yetkililere her ay büyük sarı zarflarla veriyorduk! Son zamanlarda ülkede bile bu insanların ne iş yaptıkları bilinmez olmuştu! Merkez kadrolarını kim eleştirdiyse merkezden hepsi de siyasetten birer birer dışlanılarak atıldılar!..
Öte yandan, zamanla çoğu Kürt partisi merkezini yurtdışına taşıdığında, Kürdistan Öğrenci Hareketi’nin (KSSE-AKSA) de rolü ve işlevleri yenilgiye uğramıştı. O zamana kadar her parti Kürdistan öğrencilerinden oluşan birer öğrenci derneği kurdular. Bunların sayısı dokuza çıkınca eski öğrenci birliği de işlevsiz kalmıştı! Yurtdışında bu kadar çok Kürt parti ve kuruluş yılda bir sefer birlikte Newroz’u bile kutlayamıyorlardı! Zamanla bu siyasi örgütlerin çoğu inandırıcılıklarını kaybettiler!.. Görünen köy kılavuz istemez, derler! Siyaseti bırakıp ticarete başlayanlar, hem siyaseti hem de ticareti kaybettiler!..
Son yıllarda kişi olarak ben de boş siyaset yapmaktansa, Kürt kültürüne hizmet etmeye yöneldim! Zaten siyaset yaparken de Alman Yüksek Halk Okulu’na bağlı olarak Kürt işçi ve çocuklarına derneğin bir odasında Kürtçe dil dersini veriyordum. Gelen gelir de dernek üzerinden Türkiye’deki tutuklu ailelere gönderilmesini istiyordum!..
Son yıllarımı da Kürt edebiyatı ve kültürünü araştırmaya verdim! Bu nedenledir ki birçok gazete ve dergilerde yazılarım yayımlandı. Kitaplarımı yayınlayan kuruluşlara kitaplarımı bağış olarak dayanışmada bulundum. Newroz Gazetesi ve Rûpela Nû gibi yayınları destekleyerek Kürt Birliği yolunda yapılan gelişmeleri hâlen de destekliyorum! Zira Kürdistanî düşünüyorum! Kürdistanî birlik olmadan, Kürtlerin kurtuluşunun hayali olduğunu düşünenlerdenim!..
Yurt dışında sürgün yaşamam, beni okuyucularla buluşmamı engelledi! Birçok kitabım yayımlandı! Çoğunu yayımlayan kurumlara bağışladım. Öte yandan, Kürdistan Yurtseverler Partisi ve onların yayın organı “Rûpela Nû” adlı yayınlarda Kürtçe ve Türkçe makaleler yazarak destekliyorum! Hak-Par Genel Başkanı Düzgün Kaplan’ı, PSK Başkanı Bayram Bozyel’i, Kürdistan Yurtseverler Partisi (PWK) Genel Başkanı Mustafa Özçelik, Kürdistan Komünist Partisi Genel Başkanı Sinan Çiftyürek’in yurtseverliklerinden hemen hemen Kürtlerin çoğu olumlu olarak hemfikirdirler! Bu görüşte olan diğer Kürt parti ve örgütleri de birleşip birlikte olamazlarsa Kürt halkı arasında inandırıcılıkları da zayıflar!.. Kürt Birliğine Doğu Kürdistan’ın beş partisi tam da zamanında birleşerek güzel bir örnek oldular! Birlikten güç doğar!..
Kuzey Kürdistan’da politika yapmak oldukça çok zor! Neredeyse tam da açıklanmayan yarım yüzyıllık bir tahribatı ırkçı Türk partilerinin açıklamalarından anlıyoruz! Önümüzdeki dönemde bu durum netleşirken Kürt parti ve örgütlerinin birliği de kaçınılmaz bir hâl alacaktır! Bir memleketin iflah olmaz ırkçıları birilerini övüyorlarsa, o zaman çok düşünmek gerekir! Günümüzde Kürt güçlerinin birliği ve birlikte çalışmaları artık bir sorumluluk ve zorunluluk hâline gelmiştir! Benim için artık “Birlik Konusu” önemli ve vazgeçilmez bir tutkudur! İkinci bir önemli husus: Biri “Ben Kürdüm” diyorsa, Şeyh Said Efendi’ye, Pir Seyid Rıza’ya, Peşewa Qazi Muhammed’e ve ölümsüz Kürdistan Kahramanı Molla Mustafa Barzani’ye saygı duymuyorsa, bu adları sayılan Kürt önderlerine küfrediyorlarsa onları artık Kürt saymak da doğru değildir!.. Eğer bir Kürt, günümüzde Kürtlerin yaşadığı Kürdistan Federal Devleti’ni ve Rojava’nın mücadelesini desteklemiyorsa ve yardım etmiyorsa, onların kendilerini Kürt olarak görmeleri de artık mümkün değildir!.. Hele hele Mahabad Kürt Cumhuriyeti Bayrağı’na ve ulusal marşı olan “Ey Raqib”e saygısı olmayanların Kürtlüğünden bahsetmek de doğru değildir!..
Otobiyografim de biraz politik oldu! Yurtdışında çok şey kaybettimse de kazanımlarım da çoktur! Örneğin: Yurtdışına gelmeseydim hocam Prof. Dr. Jemal Nebez’i de tanımazdım! Onu tanıyınca mesleğim olan Türkolojiyi bırakarak, 40 yıl kadar Kürdoloji ile uğraşma şansını da yakalayamazdım! Yoldaş bildiklerimi belki kaybettimse de, insanlığı öğrenmem bana hayatta ders oldu! Yoluna ölüme gideceğim, yoldaş dediğim kişilerin çıkarcı, faydacı boş olmaları, beni bana kazandıran en büyük kazancımdır!..
Başka temel çalışmalarımdan biri olan dil ve sözlük çalışmalarım beni “Kürdolog” olmamda büyük rol oynadılar! Ankara Üniversitesi bünyesinde çok riskleri göze alarak “Kürd Dili ve Edebiyatı Bölümü”nün açılmasına başvurularım YÖK’ten Kültür Bakanlığı’na kadar hep resmî yapıldı. Devletin gönlü olmayınca başvurularım hep yanıtsız kaldılar!..
Türkiye’nin demokratikleşmeye hiç mi hiç niyeti yok! Türkiye’de demokrasi olmayınca Türkü de, Kürdü de, diğer tüm etnik ve inançta olan insanların hepsi de kaybediyor!..
Çalışmalarımın çoğunu kolektif kadroların profesyonel yapması gerekiyordu! Örneğin üç cilt olan ve 2500 renkli fotoğrafla “Ansiklopedik Kürtçe-Türkçe Sözlük”ü tek başına hazırlamam epey zamanımı aldı. Kürt Şairleri Antolojisi dizisini ise yedi cilte kadar genişleterek bir bilgi hazinesine dönüştürdüm!..
Değerli yurtseverler! Örgütsel pratik çalışmalarda her zaman en önlerde çalışan ve yöneten biriydim! Zamanım kültürel çalışmalara yetmeyecek kadar azdı! Bir de hayatımda hem işçi hem de memur olarak çalıştım! Profesyonel kültür araştırma çalışması yapamadım. Bir de birlikte çalıştığım siyasi çizginin çalışmalarıma karşı oluşlarına da bir anlam veremedim! Verdiğim anlam içlerinden bazıları yurda dönerken İstanbul’da devlet törenleriyle karşılanmalarına da hiçbir anlam verememiştim! Bildiğim Kürt olarak hepimizin birlikte ulusal değerlerimize az sahip çıktığımızdır! “Anadil, ana sütü gibi helaldir!” diyoruz, hâlen anadil derslerini okullarda bir temel hak olarak kabul ettiremedik!..
Ana çalışmalarıma Deng Yayınları sorumlusu H. Çetin’in bir konferansta konuşmacı olduğu dönemde bizzat bana söylediği: “Yöneticiler makale ve kitaplarınızı yayınlatmamı istemiyorlardı!.. Ben de bunu uyguladım! Pişmanım ve sizden özür diliyorum!” demişti!..
Ben de İstanbul’daki Kürt Enstitüsü’nün o dönemki başkanı Şefik Beyaz’a çalışmamı Mülazım Hoca’nın kanalıyla gönderdim. Şefik Beyaz, belediye reisliği için adaylığını koyunca, İstanbul’dan ayrılarak Bitlis’e gitmişti! Yerine yeni gelen yöneticiler örgüt şövenizmiyle çalışmamı dışladılar! Önceleri kendilerine verdiğim 3 ciltlik ansiklopediyi bekleterek Enstitüsü’nün sözlüğünü yayınladılar. Sonraları Türkiye’ye girişim kolaylaşınca İstanbul’a gittiğimde Enstitüsü’nün başkanı Sami Tan ve yönetici olan Salahaddin arkadaşla görüştüm. Bana çalışmamın basılmadığını söylediler. “Yakın bir gelecekteki basım programımızda ise yayımlanacak kitaplar listesinde sizin çalışmanın adı yok!” dediler!..
Bu sefer bu çalışmanın basımı için Güney Kürdistan Komünist Partisi başkanı Dr. Mahmoud Kawa’nın Federal Kürdistan Devleti Kültür Bakanı olduğu dönemde kendisine başvurduk. Prensip olarak yardımcı olacağına söz verdi. Almanya’da Bottrop Kürt Kitap Fuarına katılacak olan Dr. Kawa’nın Kürdistan’da işi çıktığı için, Kitap Fuarı’na gelmeyişi, kitap basımı görüşmemiz de böylece yerine gelmemişti!..
Sonraları Merhum Prof. Dr. Kadri Yıldırım’ı Artuklu Üniversitesi Rektör Yardımcısıyken Mardin Üniversitesi’nde buluştuk ve böyle bir ürünün hazırlanmış olmasına çok sevinmişti! Prof. Dr. Kadri Yıldırım’ın yapıtı yayımlama girişimi ne yazık ki gerçekleşmedi! Ancak o dönemdeki rektör politik nedenlerle Kürtçe eserlerin yayımlanmasına karşıydı… Sonraları bu çalışmaya bir de Munzur Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Durmuş Boztuğ’un adı karıştı! 28 Kasım 2011 tarihli “Yeni Özgür Politika” gazetesinde yayımlanan bir söyleşide Boztuğ doğru bir konuya değinmişti. Munzur Üniversitesi yönetimi başta rektör olmak üzere birkaç defa benimle Berlin’de görüştüler! Prof. Dr. Durmuş Boztuğ, kendisiyle yapılan bir söyleşide Kürt Dili hakkında şu doğru tespitlerde bulunmuştu: “Kürt eğitimi resmî olmalı! İlkokuldan itibaren dersler Kürtçe verilmeli. Kürtçe ders verecek öğretmenlerin de üniversitelerde eğitilmesi gerekir.” diyordu!..
Bu sözlerin sahibi olan Munzur Üniversitesine ne pahasına olsa da onlara yardım etmek istedim! Kısacası, onlara şöyle dedim: “Kürt edebiyatı bölümünü açalım! Ayrıca Kürtçe öğretmenleri bulup onları eğiteceğim. O zaman görevi de sizlere tekrar bırakacağım!” Bu temeller üzerinde anlaştık! Dersim’e döndüler, ben de ülkeye dönüşüm için hazırlanıyordum!.. Arşivim paramparça oldu! Ev değiştirdim! Geri dönmeyi dört gözle bekliyordum!.. Son kez Prof. Dr. Durmuş Boztuğ, evimde yapılan Munzur Üniversitesi heyetiyle yanımda Üniversite Sekreterine sormuştu: “Bali Ansiklopedisi’ni yayımladığımızda bu kadar paramız var mı?!” O da şöyle yanıtlamıştı: “Evet, o eseri yayımlayabiliriz!” demişti…
Bu arada, “Zazaki” bölümüne Berlin’de Kürtçe ve Kürmanciye alerjisi olan bir kişiyi de tespit etmişlerdi! O adam eskiden Dr. Faik Savaş’la çalışıyordu! Berlin’de kurulan ilk Kürt işçi derneğinin de üyesiydi! Sonra da derneğe ve hareketine karşı çıkarak saflarını netleştirdi! Adını vermek istemiyorum! Prof. Dr. Rektör Boztuğ, o adamı tanıdıktan sonra benimle ilişkilerini zayıflatmıştı! Sonunda öğretmene bir mektup gönderdim! “Ne zaman gelip göreve başlıyorum?” Yazılı yanıt sekreteryat tarafından gelmişti! Yaşlılığım öne sürülüyordu! Zaten kabul ettiğim gönüllü bir görev de değildi! Türkiye’nin sakıncalıları arasında olduğumu çok defa denemiştim! İktidar yanlısı bir rektör belki de üzerimdeki gizemli notu kaldırabilir diye düşünmüştüm! Demek ki bazan da iktidar yanlısı rektörler de artık iş yapamaz duruma gelmişler!..
“Ansiklopedik Türkçe-Kürtçe Sözlük” deneyim ve basımı da böylece sürüp gitti! Bu çalışmayı kaybolmaktan kurtarmak için özel baskılarla Kürt Dili çalışmalarını yürüten bazı kurumlara birer örnek gönderdim. Yaşım izin verirse, bu çalışmayı yayımlatıp mümkün olduğunca genel dağıtımını da yapmak isterim!.. Türkiye’ye demokrasinin gecikip gelmemesi, bunun etkisi Kürtçe kitap basımları üzerinde de çok etkili olduğunu bu örneklerde olduğu gibi görülür!..
Kürt edebiyatının her alanında elimden geldiğince ürünler verdim. Bazı şiir kitaplarım Kürtçe ve Türkçe yayımlandılar! Bazı şiirler de Almanca’ya çevrildi.. Ama tiyatro tarzı ile gerçekten “Ülkenin Özgürlüğü”nü içeren bir yapıt yazmak isterdim! Ama kendimde o duyguları göremedim! Kürt şairleri üzerinde çalışmaya başlarken, hiç Kürt şairi tanımadığım zamanlarda kendi kendime şöyle demiştim: “Kürtler gibi ezilen bir ulusun nasıl olur da şairleri olmaz?!” diye!.. Sonunda şairlerimizin çokluğuna tanık oldum! “Kürt Şairleri Antolojisi”nin başından sonuna kadar yıllarca Kürdistan şairleri üzerinde çalıştım. Bu sahadaki bir çalışmanın sonu hiçbir zaman gelmez! Tanıdığım Kürt şairlerinin sayısı oldukça kabarık! Bu konuda belki de en çok Kürt şairi tanıyanlardan biriyim! Bu bağlamda, ülkenin dört parçasında yüzlerce Kürt şairle tanıştığım için de çok mutluyum!..
Kürt Öğrenci Birliği’nin üyeleri Kürdistan’ın dört bir bölgesinden geldikleri için örgüt Kürdistanî bir birlikti! Eski Sovyetler Birliği’ndeki Kürt şairlerin sayısı da oldukça kabarık. Onların da bazılarını şahsen, bazılarının da hayatlarını ve şiirlerini mektuplarla kaydetmiştim. Yurtdışında olmam, yapılan bu çalışmalarda bana avantaj ve kolaylıklar da sağlamıştı!.. Bu çalışmalarımla Kürt Dili ve Edebiyatı’na biraz da olsa ışık tutabildimse ne mutlu bana!..
Saygı ve sevgilerle!..
Abuzer Bali Han
Abuzer Bali Han’ın bugüne kadar yayımlanmış olan yapıtlarının adları aşağıda sıralanmıştır:
- Berevoka Helbestvanên Kurd, Weşanên KOMKAR, 1982
- Alfabeya Kurdî, Weşanên Rê, çapa yekemîn, 1982; çapa duwemîn, Weşanên Rê, 1983; çapa sêyemîn, Weşanên KOMKAR, 1983; çapa çaran, Weşanên Înstîtûta Kurdî Li Elmanyê, 2003
- Gurê Har Û Heft Kar, Çîrok, Weşanên Rê, 1983
- Hawar, Helbest, Weşanên Rê, 1983
- Suladaki Sabır, Weşanên Rê, 1984
- Kurdisch-Deutsch Fibel, Alman Senato Yayınları, 1985
- Lenin’in Hayatı, Yol Yayınları, 21.08.1980 Berlin
- Yol Türküleri, Tosinê Rashid, Şiir, Kürtçe-Türkçe, Yol Yayınları, 1980
- Kürtçe İsimler, KOMKAR Yayınları, 1990
- Kürt Dilbilgisi, Alan Yayınları, 1991, İstanbul
- Kîne Em, Cigerxwin, Şiir, Kürtçe-Türkçe, Pelê Sor Yayınları, 1992; İkinci Baskı, 1993, İstanbul
- Kürt Şairleri Antolojisi, Pelê Sor Yayınları, 1992
- Kürtçe Atasözler, Kürtçe-Türkçe, Pelê Sor Yayınları, 1993
- Osman Sabri’nin Diwanı, Apec Yayınları, İsveç, 1998; ikinci baskı, Evra Yayınları
- Min Risva Meke, şiirler, a-Verlag yayınları, 2006
- Karanfiller Barışa Hasret, şiir, a-Verlag Berlin, Publications, 2006
- Dersim Dört Dağ İçinde (Tarihsel Roman)
- Son Yüzyılın (20. Yüzyıl) Kürt Şairleri, dört cilt
Yeniden basılması ve yayımlanması planlanan bazı ürünler şunlardır:
- Kürt Şairleri 1’den 7’ye kadar
- Kürtçe-Türk Ansiklopedik Sözlük, 3 cilt ve illüstrasyonlar, yeni baskı
- Kürtçe Anlamlı Kürt İsimleri Ansiklopedisi
- Türkçe İsimler Ansiklopedisi (anlamlarla)
- Diwana Helbestan Ya Bi Navê “Sahipsiz Vatan Kürdistan!”
- Türkçe Yazan Kürt Şairleri Ansiklopedisi
- Botan’dan Bedirhan’a CİZRE
- Bilim Yolunda Türkoloji-Kurdoloji
- Ahmed Arif’in Ardından “Hasretinden Prangalar Dile Geldi!” çeviri (Kürtçe-Türkçe)
- Altmış Yıllık Siyasi Yaşamda Sahte Politikacılarla Edindiğim Deneyimlerim!.. (*)
Otobiyografi, kişinin kendi hayatını yazmasına “Otobiyografi” adı verilir. Yazarın hayatı, vizyonu, başarıları ve kendi sözleriyle yazdığı özyaşam öyküsüne otobiyografi denir!.. Otobiyografi, yazarın deneyimlerine ve aile bilgilerine dayanarak otobiyografinin temelini oluşturur. Hayatını anlatan yazarın kendisidir! Bir otobiyografinin içeriği, yazarın hayatının başında yaşadığı önemli olayların, başarıların ve inançlarının kaydıdır. Yazar, başarılarını ve başarılarını okuyuculara tekrar ediyor! Yazarın bilgileri, okuyuculara tarih ve edebiyat açısından bir kaynak sunar! Otobiyografinin zorluğu, kişinin kendini nesnel olarak övüp örnek gösterememesidir! Biyografi ile otobiyografi arasındaki fark: Bir biyografide, bir kişinin hayatı diğer bir kişi tarafından yazılır! Otobiyografide ise insan kendi hayatını kendisi yazar..
Haziran, 2026
(A. BALÎ)
Abuzar Bali Han
-Kürt Dili Edebiyatı Araştırmacısı-
