Kürdlerin statü talebi:
Adı ve çalışma metotları üzerinde tartışılan komisyon nihai raporunu açıkladı. Çalışmaları dikkatli takip edenler için herhangi bir sürpriz yok, beklenmiyordu da. Cumhur İttifakı ve devlet özellikle “üniter devlet ve terörsüz Türkiye”, “üniter yapı, toprak bütünlüğü”, “terörün tarihe gömülmesi”, “terör örgütü”, “terör belası” gibi söylemleri öne çıkararak Kürdlerle terör kelimesini eşleştirmeye çalışarak süreci başlattı ve öyle de devam ettiriyor. Hakkını vermek lazım, bu konuda geri adım atmadılar. Bugüne kadarki çalışmalarında olduğu gibi komisyonun raporu da Kürdsüz yazılmış. Bilindiği gibi komisyon başkanı Numan Kurtulmuş, Barış Anneleri’ne Kürtçeyi yasaklamıştı. Raporun hiçbir yerinde Kürdistan ve Kürd sorunu ile ilgili deyimlere rastlanmıyor. Ancak bolca Kürdlerin gönül bağı dile getiriliyor. Ancak Kürdler gönül bağının kademelerini değil, statüleri için somut adımlar bekliyorlar. Anadillerinin eğitim dili olmasını bekliyorlar. Kayyım uygulamalarının Kürdistan’da ve Türkiye’de derhal kaldırılmasını, seçmen iradesine saygı gösterilmesini talep ediyorlar.
Ne olduğu belli olmayan tarihsel Türk–Kürd kardeşliğinden de bolca söz ediliyor. Selçuklular, Osmanlılar ve Cumhuriyet sürecinde zaman zaman her iki tarafın da çıkarlarına denk gelen ortaklıklar elbette var. Örneğin Osmanlı padişahı Yavuz ile bazı Kürd beyliklerinin Şah İsmail’e karşı Sünni İslam bazında ortaklaşmaları, dolayısıyla bu beyliklere tanınan ayrıcalıklar. Fakat bu yaşananlar (bu tür örnekleri çoğaltmak mümkün) söylendiği gibi bin yıl süren kardeşlik falan getirmedi. Bir taraf hep devleti ve büyük gücü temsil etti, diğer taraf (Kürdler) katliamlardan kurtulmak için en tarafsız deyimle o güce direnişin ve zaman zaman da uyum yollarını aradı.
Osmanlı’nın merkezileşmeye başladığı 1800’lerin ilk çeyreğinden itibaren de devlet hep “Kürd anasını görmesin” politikasını kesintisiz uygulayagelmiştir. Sayısız katliam ve katliam girişimleri yaptı. Onun için de devlet ve devlet aklı inkâr ettiği Kürdün sorununu çözme yeteneğine hiçbir zaman sahip olmadı, olamaz da son iki yüz yıldır sürdürdüğü bu politikadan vazgeçmediği sürece. Vazgeçecek gibi de görünmüyor. Çünkü kendi varlığını Kürdün yokluğu üzerine inşa etmiş bir yapı ile karşı karşıyayız. Devlet bu zihniyeti ve inkârı değişik tarihsel süreçlerde güne uygun deyimlerle sürdürdü. Günümüzün modası “terör” kelimesi. Başta Erdoğan ve Bahçeli olmak üzere Cumhur İttifakı ve hükümetinde bunu her gün duyuyoruz. Aynı şekilde var olan Türk-İslam (siyasal İslamla birlikte İslam–Türk sentezine dönüştü) sentezinde demokratikleşmeyi beklemek de bir hayalden öte değil.
Burada yeni bir “evet ama yetmez” yaratılmamalı. Erdoğan daha yıllar önce (14 Temmuz 1996 tarihinde Refah Partisi İstanbul İl Başkanı iken) “Demokrasi bizim için bir amaç değil, araçtır. Amacımıza ulaşana kadar demokrasiye bağlıyız. Demokrasi bizim için bir tramvaydır. İstediğimiz durağa gelince ineriz” diyordu. Refah Partisi’nden ayrılan grubun lideri Erdoğan, başbakanlığının ilk yıllarında güç kazanmak için AB üyeliğine yanaştı. Kendisini ustalıkla askeri vesayete karşıymış gibi göstererek Türkiye’deki liberal burjuva ve hatta kimi sosyalist çevrelerden (yetmez ama evet diyenler) küçümsenmeyecek destek aldı. Aynı hataya düşmemek gerektiğine inanıyorum. Kürdlere yönelik olumlu açıklamalarda bulundu. Hatta her türlü milliyetçiliği ayaklar altına aldığını dile getirdi. Güçlendikçe Milli Görüş’e (İslam militanlığına) dönmekten gecikmedi. Müslüman kardeşlere, IŞİD’e de yanaşarak her şeyden önce Orta Doğu’da siyasal İslamın liderliğine yükseldi. Ekonomik olarak neo-liberal politikaların en iyi uygulayıcılarından biri hâline geldi. Bulunduğu yerde kalmak için her şeyi yapmaya hazır olduğunu defalarca ispatladı.
Bir yanda Rusya ve İran’la Astana sürecini sürdürürken, diğer yanda Suriye’de Colani’nin hep yanında oldu. Onu eğitti, silahlandırdı. Siyasal İslamı savunmayan tüm Suriyelilere saldırtacak her türlü silahlı ve stratejik desteği verdi, veriyor. Rojava’daki son katliamın hazırlık ve tatbikatının Türkiye tarafında yapıldığını artık Kürd dostu olmayanlar bile kabul ediyor.
9 Şubat’ta CNN Türk’e konuşan Türkiye Dışişleri Bakanı Fidan yine kan kusuyordu. Fidan, “Haşdi Şabi karadan ilerleyip biz havadan harekât yaptığımız, olay 2 veya 3 gün. Fazla süresi yok. Bu kadar basit bir askeri operasyon” demekten geri durmadı. Arkasından, “Bu işin bir de Irak ayağı var. Suriye ayağı bittikten sonra Irak ayağı var. İnşallah Irak’ta buradakinden ders çıkarırlar da daha akıllı bir karar alırlar ve oradaki geçiş daha kolay olur” diyerek neyi kastettiğini ortaya koydu. Bütün bunlar Şengal için söyleniyordu. Zamanında Türk hükümetinin IŞİD’i Şengal’de desteklediği gibi.
Bu açıklamaları sadece Fidan’ın görüşü olarak almak doğru olmaz. Devletin ve Cumhur İttifakı’nın ortak görüşleri. Kürdistanlıların ve dostlarının büyük direnişi Colani, Erdoğan ve Bahçeli’ye geri adım attırdı ancak onların amaçlarından vazgeçmediklerini biliyoruz. 32 gündür süren Kobanê kuşatması bunun en iyi örneğidir. Çok sayıda Kobanêli çocuk kuşatmanın yarattığı olumsuz koşullar dolayısıyla hayatını kaybetti.
Kürdistanlılar arasındaki oluşan dayanışmayı yükseltmek, ortaya çıkan somut ve ortak Kürdistanileşmeyi Kürdistan siyasal mücadelesinin merkezi hâline getirmek görevi tüm çıplaklığıyla Kürd siyasetinin önünde duruyor. Siyaset “Rojava Rojhilat e Kurdistan yek welat a” çağrısına bağlı kalmalı. Münih Güvenlik Konferansı’nda kendisine sorulan soru üzerine, SDG’nin başkomutanı Mazlum Kobani: “Suriye yönetiminin deyimlerle sıkıntısı var. Adı ne olursa olsun bir statümüz olacak” diyordu. Başta Rojava olmak üzere artık Kürdlerin hiçbir yerde statüsüz olamayacağı gerçeği tüm Kürdistanlıları heyecanlandırıyor. Hem var olan Başur ve Rojava statülerini savunmak hem de Bakur ve Rojhilat’ta bunlara yenilerini katmak için mücadeleyi yükseltmek düşüncesinde ortaklaşmalıyız.
Enver Şen
Şubat 2026
