Rojava’daki Kürt direnişi: Rojava’da neredeyse saatte bir durum değişiyor. Değerlendirme ve yorum yapmak da o ölçüde zorlaşıyor. Ancak Kürtler karar vermek ve uygulamak zorunda kalıyorlar.
İyi niyet açıklaması ile başlayalım. Mardin Protestan Kilisesi Pastörü Ender Peker, “Türkiye’de Kürt düşmanlığı yapan herkese soruyorum: HTŞ’nin, o barbar sürüsünün ve sahip olduğu zihniyetin Türkiye’yi yönetmesini ister misiniz? Evet, hiçbirimiz bunu istemeyiz. Peki, buna rağmen neden kendin için istemediğini komşu Suriye için istiyorsun?” (Rudaw gazetesi, 28 Ocak 2026).
İyi niyetli bir açıklama dedim; çünkü devletin, AKP ve Cumhur İttifakı’nın Kürtler söz konusu olunca HTŞ’den farklı düşündüğünü düşünmüyorum ve beklemiyorum. Ayrıca AKP ve HTŞ arasında ideolojik bir akrabalık olduğunu da unutmamak gerekir. AKP’nin Türkiye’deki kadın cinayetlerine karşı tavrı, tek başına örnekleri artırmamak için yeterli.
Sarayın kıdemlilerinden Oktay Saral, “DEM Partililerin diline doladığı ifadeler, kimin nerede saf tuttuğunu bir kez daha açık etmiştir. Terörle arasına tek bir net cümle koyamayanların bugün çıkıp da Ahmed Şara gibi isimlere ‘terörist’ yaftası yapıştırması sadece ikiyüzlülüktür.” diyecek kadar yüzsüzlük yapıyor. O tek başına değil.
Ömer Çelik, DEM Parti’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin açıklamalarına gösterdiği tepkiyi kastederek, “Bu ifadeleri lanetliyoruz. Onların hukukunun korunması bizim kırmızı çizgimizdir ve bu kırmızı çizgi açıkça ihlal edilmiştir.” dedi.
Erdoğan, “Devlet içinde devlet olmaz (yani Kürt statüsünü reddediyoruz). Devlet içinde ayrı silahlı güç olmaz. Hata yapılmamalı.” derken iki şeyi öne çıkarıyor. Birincisi, Suriye’deki şeriatçı olmayan tüm insanları ve yapıları HTŞ’nin insafına bırakmak (Rojava’da, Şam’da, Alevilerin yaşadığı kıyı bölgelerinde ve Dürzilerin yaşadığı Güney Suriye’de yapılan katliamları gördük).
İkincisi, Başûr’da var olan Kürt federal yapısı ve özellikle de onun silahlı ordusu Peşmerge güçlerine, devlet ve hükümet olarak duydukları nefreti ve tahammülsüzlüğü dile getiriyor.
Başdanışman Uçum ağzına “Kürtler Türk milletinin bir parçasıdır.” cümlesini dolamış duruyor. Yani her türlü Kürt varlığına düşmanlık. “Kürt yoktur! Türkiye’de yaşayan herkes Türktür.” Günlük duyduğumuz teranelerden başka bir şey değil.
Hayır Bay Uçum, Kürtler hiçbir zaman tüm öbür halklar gibi kimsenin parçası olmadılar, olmayacaklar. Söylemleriniz, sahibi olduğunuzu iddia ettiğiniz devletin ve hükümetinizin ırkçı tavrından başka bir şey değil.
MSB ve Dışişleri Bakanlıklarının yaptığı düşmanca açıklamaları bir yana bırakıyorum. Bu düşmanlık 06 Ocak 2026’da ete kemiğe büründü. Türkiye’nin organize sevkiyatı ile HTŞ, Halep’teki Kürt mahalleleri Şeyh Maksud ve Eşrefiye’ye katliam saldırısı ile başladı.
HTŞ güçlerinin ilerlemesi Türk devleti ve hükümeti için bir bayrama dönüştü. “SDG/YPG/PKK yenildi, yok oldu. Suriye’de toprak bütünlüğü sağlandı. Tek ordu, tek devlet.” naraları yükseldi.
Ancak Kürtlerin yenilgiyi kabul etmeyen onurlu tavrı ve direnişi; Rojava, Kürdistan ve diasporada tek bir sesle konuşmaları ve direnmeleri düşmanı geriletti. 29 Ocak 2026 anlaşmasına/ateşkesine gelindi. Planları tutmayan Türk devleti ve hükümeti yetkilileri ortalıkta görünmez oldular. Bunun Kürtler için büyük bir başarı olduğu şüphe götürmez.
Ancak neden yeniden katliamlar yaşamak zorunda kalındı sorusuna cevap aramak da yapılması gereken en önemli işlerden biri olmalı.
Rojava yeni bir Kobanê ruhu yarattı; Kürtleri belki de tarihlerinde çok az görülen bir ortaklaşma noktasına getirdi. Bu ortaklaşmayı nasıl geliştirecekler, bunu ileride (çok da uzun olmayan) bir Ulusal Kongre’nin toplanması noktasına getirebilecekler mi?
Dışarıdan gelen engeller elbette olacak, belki de artarak. Ancak asıl unsurun biz Kürtler olduğumuzu son iki haftadaki gelişmeler göstermedi mi? Siyasal hesaplaşmanın karşılıklı düşmanlık yerine siyasi ve politik rakiplik olarak görülmesi, mücadelenin ona göre örgütlenmesi tüm Kürt siyasal, sosyal ve toplumsal yapılarının görevi değil midir?
Rojava’daki gelişmeler yeni ve uzun bir sürecin başlaması olarak algılanmalı, ona uygun politikalar geliştirilmeli. Kürtler arası birlikte hareket daha da ileriye götürülmeli, ete kemiğe bürünmeli.
Türkiye ve Suriye hükümetlerinin “tek ordu, tek devlet, tek millet” düşüncesinden vazgeçmeyeceklerini unutmamak gerekir. Türkiye’nin “Kürt anasını görmesin” politikası hâlâ aynı hızla devam ediyor.
Kürdistanlılar yüzyıllardır yaşadıkları topraklarda, başka halklarla ortak toplumsal ve siyasal tarihe de sahiptirler. Yaşanılan ülkenin kamuoyu ve onun siyasi, ekonomik, toplumsal mücadelelerindeki dostlukları çoğaltmanın yollarını ararken, aynı zamanda Kürtler için statüsüz yaşamanın artık mümkün olmadığını da her an gündemin ilk maddesi olduğunu yorulmadan anlatmak en önemli noktaların başında olmalı.
“Rojava, Rojhilat ê Kurdistan yek welat e”
“Yek e, yek e Kurdistan yek welat e”
Sloganları bize geleceğin yapılanması olmalı. Önümüzdeki en önemli sorun Rojava’nın statü sorunudur. 02 Şubat 2026’da Kürt aydınları yayınladıkları ortak deklarasyonda, “Rojava’yı savunmak Erbil’i, Diyarbakır’ı savunmaktır.” diyorlardı.
Biji berxwedana Rojava
Biji berxwedana Kurdistanê
Enver Şen
02.02.2026
