Darbeler ve sistemin restorasyonu: 600 yıllık Osmanlı Monarşisi’ne son verenler, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” inancıyla yola çıkarak, kendilerince egemenliği bir aileden alıp halka vermişlerdi.
Oysa ki halk bu işin hiçbir yerinde yoktu.
Bu kez de egemenlik elit sınıfındaydı.
Egemenlik liderde ve lider çevresindeydi.
Osmanlı Monarşisi’nde 1859’dan 1922’ye kadar 55 siyasi parti kurulmuştur.
M. Kemal, bulunduğu mevki itibarıyla tarafsız olması gerekirken bu tarafsızlığı çiğneyerek parti kurmuş; ikinci grubun partileşmemesi için halkı parti karşıtı propaganda ile yönlendirmekten de geri durmamıştır.
O dönem, Balıkesir Ulu Camii’nde cami minberinden verilen hutbede, “Bu milletin siyasi partilerden çok canı yanmıştır” denilerek ülkede başka parti kurulması yasaklanmış, muhalefetsiz tek partiyle yola devam edilmiştir.
İşte cumhuriyet tarihinde siyasetin camiye girdiği ve bir daha da çıkmadığı tarih.
Osmanlı Monarşisi’nde padişahın yetkileri;
Sened-i İttifak (1808),
Tanzimat Fermanı (1839),
Islahat Fermanı (1856),
Kanun-ı Esasi (1876)
ile Meclis’le paylaşılmıştır.
Halk adına yola çıkan cumhurun reisi ise Meclis’i tasfiye ederek tek karar verici olmuştur.
“4 Eylül 1920’de Nazım Bey, Meclis’in oy çokluğuyla İçişleri Bakanı seçilir. Ona karşı M. Kemal’in seçtirmek istediği kişi Refet Bele’dir ve bütün bu çabalara karşın Nazım Bey’in 98 oyuna karşılık ancak 89 oy alabilmiştir. M. Kemal daha sonra Nutuk’ta küçümseyici bir edayla, ‘Nazım Bey dakika geçirmeksizin büyük bir ivedilikle bakanlık katına gidip işe başladı’ diyecektir. Kaydın bizi asıl ilgilendiren kısmı ise bundan sonrası: Sonra Bakanlar Kurulu’nun başkanı bulunmam dolayısıyla beni görmeye geldi. Ben Nazım Bey’i kabul etmedim. Yüksek Meclis’çe güvenilen ve seçilen bir bakanı kabul etmemekle yaptığım işlemin niteliğini ve önemini kuşkusuz biliyordum. Ama yurdun büyük çıkarı beni böyle yapmaya zorluyordu.”
(Erdoğan Aydın)
İşte o gün hukuksuzlukların üzeri örtülmeye çalışılmış ve sistem restorasyondan geçirilmiştir.
Tek adam rejimi, Meclis iradesini tanımayarak mutlakiyetçi iktidarını sağlamlaştırmıştır.
1934 pogromu, Varlık Vergisi, 6–7 Eylül Olayları ve Kürt halkının demokratik hak taleplerinin şiddetle bastırılması; tesadüfi olaylar değil, planlı ve kontrollü restorasyondan ibaret eylemlerdir.
Adnan Menderes’e ve Demokrat Parti (DP) hükümetine karşı yapılan 27 Mayıs 1960 darbesi için birçok sebep sayılırken, aslında asıl sebep askerle arasının pek iyi olmamasıydı.
“1950’de DP’nin siyasal iktidara gelmesiyle Meclis’te asker kökenlilerin temsil oranı ilk kez yüzde üçe düşmüştür. CHP döneminde Millî Savunma Bakanlığı yapan 11 kişinin hepsi asker kökenliyken, DP iktidarında aynı bakanlığı yapan 6 kişiden 5’i sivildir. X. Dönem’de hükümette asker kökenli hiç kimsenin yer almaması da kayda değerdir.”
(Nurşen Mazıcı)
Silahlı Kuvvetler, bütün bu gelişmelerden rahatsız oldukları için “Kemalist sistemin ilkelerinin koruyucusu” sıfatıyla darbe yaparak ülkeye sahip çıktıklarını düşünmüşlerdir.
En kapsamlı restorasyon projesi, 12 Eylül 1980 darbesiyle uygulamaya sokulmuştur.
“12 Eylül Atatürkçülüğü; çağdaşlaşma öznesi olarak devleti kabul eden bir projenin, devlet denetiminde değişime direnç gösteren yeni toplumsal öznelere karşı modernleştirici mirasını terk ederek muhafazakâr bir içerikle yeniden tanımlanması, ‘devletlileştirilmesi’ arayışının adıdır.”
(Yüksel Taşkın)
Bütün darbeler “Kemalizm” adına yapılır.
Kemalizm kutsandığı için kimse dokunamaz.
Toplumun dizginleri askerin elinde olmalıdır ki toplum zapturapt altına alınabilsin.
28 Şubat 1997’de, Necmettin Erbakan’ın başbakan, Tansu Çiller’in başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı olduğu dönemde yapılan Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sonrası açıklanan kararlarla “kökten dinci irtica”ya karşı ordu ve bürokrasi merkezli bir süreç başlatılmıştır.
Bu da Kemalizm adına hükümete karşı yapılan post-modern bir darbedir.
Aynı zamanda bu darbeyi önemli medya grupları, büyük sermayedarlar, bürokrasi, yargı ve üniversiteler de desteklemiştir.
Restorasyonu “devletin bekası” adına yapanlar, “Devletin sahibi benim” demektedirler.
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” özdeyişine kendileri de inanmamaktadır.
Halk arasında “Kızı gönlüne bırakırsan ya davulcuya kaçar ya zurnacıya” denir ya;
devlet de halka bırakılmamalıdır.
Çünkü halk ya küçük görülmüş ya da halktan korkulmuştur.
Ordu, hep kendini devletin sahibi olarak görmüştür.
12 Eylül darbesi, benzeri diğer darbeler gibi “Atatürk İlkeleri” adına yapılmıştır. Ancak demokrasiye karşı aldığı düşmanca tavır, insan hakları ihlalleri, çok sesliliğin susturulması ve idamlar gibi faşizan uygulamalar Batı’nın tepkisini çekmiştir. Batı’nın demokratik kamuoyu, 12 Eylül askerî rejimini mahkûm etmiştir.
Ülkenin yüzyıllık tarihinde toplum, sürekli Kemalizm’in dar kalıplarına sokulmak istenmiştir.
Her restorasyon sürecinde başta Kürt siyasi hareketi olmak üzere aydın, ilerici ve sosyalist hareketler tasfiye edilmiştir.
Gün gelmiş, cumhuriyetin dirliği ve birliği adına yapılan restorasyon hareketleri nedeniyle cumhuriyetin kendisi sorgulanır hâle gelmiştir.
