DESTPÊKKURDISTANSuriye Ve Batı Kürdistan: Belirsizliklerle Yüklü!

Suriye Ve Batı Kürdistan: Belirsizliklerle Yüklü!

7 Ekim Hamas saldırısı Ortadoğu’da kapsamlı bir kırılmaya yol açarak İsrail, ABD, İran, Rusya ve Suriye rejimi dahil tüm aktörlerin dengelerini değiştirdi.

7 Ekim Hamas saldırısının Ortadoğu etkileri – HAMAS’ın askeri kolu İzzeddin el-Kassam Tugayları’nın 7 Ekim 2023’te İsrail’e saldırısıyla başlayan ve bölgesel boyut kazanan savaşı, başından itibaren esas İran-İsrail hatta küresel düzeyde de Batı ile Doğu arasında Ortadoğu (Verimli Hilal) üzerindeki egemenlik savaşı olarak değerlendirmiştik. 7 Ekim ve sonrası yaşanan savaş, bölgede başta Kürdistan meselesi üzerinde olmak üzere önemli sonuçlar üretti, üretecek. Yazıda savaşın nedenleri ve yol açtığı, açacağı muhtemel sonuçlarını ele alacağız. 

I – Bu savaşın temelinde neler yatıyor? 

7 Ekim saldırısı ardından Batı destekli İsrail savaş makinesinin harekete geçmesiyle meselenin sadece İsrail ile HAMAS arası bir savaş ve hesaplaşma olmadığı, İsrail ile Filistin arasındaki sorunları içerse de bölgesel hesapları olduğu ilk günden açığa çıkmıştı. Bölgesel hatta küresel boyutları olduğu hem kapsadığı alanlardan hem ürettiği sonuçlardan görülmektedir. 

Öncelikle şunun altını çizelim, aylar öncesinden hazırlığı yapılan 7 Ekim 2023 İzzeddin el-Kassam Tugayları saldırısının, İsrail ve ABD istihbaratının dolayısıyla siyasal iktidarlarının bilgisi dışında yapıldığını söylemek çok zor. ABD ve İsrail’in önceden haberi vardı ve 1200 sivilin festivalde katledilmesine hatta kaçırılmasına planlı olarak göz yumuldu. Zaten önceden saldırının yapılacağından haberdar oldukları için Netanyahu saldırının hemen ardından “bu saldırı bizim 11 Eylül’ümüz, bölgede önemli gelişmeler yaşanacak, sınırlar değişecek” vb. deyip Gazze’ye saldırıya geçerken ABD başkanı Biden da “İsrail’in arkasındayız” deyip İran’ı ve bölgedeki askeri-siyasi kollarını hedef alması dikkat çekiciydi. 

ABD-İngiliz blokunun başını çektiği Batı ekseni ile İsrail’in çıkarları Ortadoğu Bölgesi üzerinde aşağıdaki hedeflerde örtüşüyordu: 

*Bölgenin, ABD-İngiliz merkezli Batı ile İsrail çıkarları temelinde yeniden dizayn edilmesine yol verecek savaş ikliminin yaratılması gerekiyordu. Bu iklimde İsrail askeri gücü ABD-İngiliz bloku desteğinde harekete geçecekti. Saldırının hemen ardından geçti de. 

*Somut hedef Ortadoğu, özelde de Verimli Hilal üzerinde İran-Rusya-Çin etkisini kırmak, tümüyle kırılmasa bile olabildiğince daraltmak. Bu çerçevede İran Şii Hilali’nin bölgedeki askeri-siyasi kolları olan HAMAS, Hizbullah, Haşdi Şabi, Husiler vb. örgütleri etkisiz kılmak İsrail-Batı ittifakının ilk hedefleri arasındaydı. 

*Çin’in, Asya’yı Avrupa ve Afrika ile bağlamayı amaçlayan Bir Kuşak Bir Yol Projesi’ne alternatif olarak geliştirilen ve Hindistan’ı Avrupa’ya bağlayacak olan Ekonomi-Enerji Koridorunun (İMEC) geçeceği Birleşik Arap Emirlikleri, S. Arabistan, Ürdün, İsrail, Yunanistan güzergahındaki yol haritasının “güvenliğini sağlamak” diğer bir ortak hedef idi. Eğer gerçekleşirse Asya’yı Ortadoğu üzerinden Avrupa’ya bağlayacak olan İMEC önemli bir ekonomik-ticari koridoru oluşturacak. Bu nedenle İMEC yol “güvenliğinin sağlanması” proje sahipleri için önemliydi. 

*İsrail için bölgede tehdit oluşturan Suriye’de Esad rejiminin yıkılmasını gerçekleştirmek hem Batı ve İsrail ile barışık bir yönetim oluşturmak hem de aynı süreçte Rusya’yı Doğu Akdeniz’de etkisizleştirmek…  Bu amaçla uzun yıllardır İdlib’de sahip çıkıp destekledikleri HTŞ ve lideri Ahmet el Şara’nın iktidara taşınması plan-projeleri hazırlanmıştı. Esad iktidarının yıkılması İsrail için Güney Suriye’de yeni işgallere alan açmanın da yolunu açabilirdi ki böyle bir hesap önceden yapılmıştı ve zaten Esad rejimi yıkıldığı saatlerde İsrail ordusu başta Hermon dağı olmak üzere Şam’ın güneyine doğru harekete geçmişti. 

*Sünni Arap devletleri ile İsrail arasında stratejik (İbrahimi) anlaşmaların yapıldığı ülkelere yenilerini ekleyerek İsrail’in güvenliğini sağlamada sahayı genişletmek de hedefleri arasındaydı. 

*Bu adımlarla paralel, bölgedeki petrol-doğal gaz kaynaklarını denetlemek ve bölge kaynakları üzerinde Rusya ile Çin etkisini zayıflatmak. İran’ın petrol, doğal gaz gibi enerji kaynaklarının uluslararası pazarlara erişimini sınırlandırmak… 

Bu hedeflere ulaşabilmek için Batı emperyalizmi ile İsrail savaş makinesi 7 Ekim 2023 saldırısını bulunmaz bir “fırsat” olarak görüp harekete geçti. Gazze’de katliam ile yetinmeyip savaş alanı genişletildi. Esad rejiminin yıkılması da harekete geçen savaş makinesinin yıllar öncesine dayanan hazırlıklarla yapılan saldırılarının sonucudur. 

II – İran ve Türkiye’nin ortak ve farklı pozisyonları… 

Her ikisi de yaşanan gelişmeleri öncelikle Kürdistan meselesinden algıladıkları tehdit üzerinden ele aldılar. Önce İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan “iç birliğimizi sağlamazsak Azerbaycan, Kürdistan, Belucistan… ayrılıp bağımsız devlet kurar ve İran parçalanır” uyarısını yaptı. Ardından MHP lideri Devlet Bahçeli “içeride ve dışarıda birliğimizi, kardeşliğimizi, iç barışımızı koruyalım” çağrısını yaptı ve çok geçmeden “Öcalan gelsin Dem Parti meclis grubunda PKK’ye silah bırak ve kendini feshet çağrısını yapsın” dedi. Bu konudaki gelişmeler ayrı bir yazı konusu. Kısacası Kürdistan meselesi üzerinden tehdit algılamak her iki sömürgeci devletin ortak paydalarıydı ama her ikisinin farklı hatta karşıt hedefleri de vardı ve bunlar yeni de değil kökleri bin yıl öncesine dayanıyordu. Farklı hedef ve çatışma alanlarına baktığımızda şunlar öne çıkar: 

İran, Ortadoğu’yu ve esas Basra Körfezi’nden Beyrut’a bir yay gibi evirilen Verimli Hilal’i kendi Şii Hilali ile kıskaç altına alma stratejisini izliyordu. Bu stratejik hedef doğrultusunda Yemen’den Lübnan’a desteklediği silahlı örgütlerle büyük mesafe de kat etmişti. Bölgeyi gerektiğinde destabilize/istikrarsızlaştırmayı kendi paramiliter güçleriyle gerçekleştirebiliyordu. İran, bölge üzerinde ki emperyal hedeflerini içeren Şii Hilali stratejisi ve bunun askeri-siyasi kollarının ABD-İsrail’in hedefinde olduğunu ilk günden algılamıştı. Bu nedenle başta Suriye’deki Esad rejimi ile Lübnan Hizbullah’ı olmak üzere Şii Hilali üzerindeki askeri-siyasi aparatlarının arkasında durarak savunma pozisyonunu korudu. Öyle ki İsrail’in Lübnan’da Hizbullah’a dönük ve Suriye’deki saldırılarında general düzeyinde komutanlarını savaş mevzilerinde kaybetmeyi göze aldı. 

Türkiye’nin ise bölgeye dönük iki stratejik hedefi var; birincisi Kürt halkının kendi kaderini tayin etmesini (bağımsız hatta federal, özerklik) engellemek olmuştur daima. Dün Kürdistan Federal Bölgesi’ne bugün ise Özerk Batı Kürdistan başta olmak üzere bölge siyasetinin temel ayaklarından birini, daima Kürt meselesinde sürdürdüğü karşı duruşu oluşturmuştur. Ki bu diğer sömürgeci devletlerle ortak paydalarını oluşturmaktadır. 

İkinci hedefi ise, İran’ın Şii Hilali ile hedeflediği bölge egemenliğine karşı Sünni blokun liderliğini üstlenme politikasıdır. Türk devleti bu politikayı, Selçuklu-Osmanlı’dan devralıp günümüzde de sürdürmektedir. İran ve Türkiye’nin Güney Kafkasya’dan Ortadoğu’ya bölge üzerinde hegemonya hesaplaşmaları devam ediyor ancak Kürdistan meselesinden ortak algıladıkları tehdit nedeniyle gerektiğinde bu hesaplaşmayı geri plana atabiliyorlar.   

Şia karşıtı bölgesel hegemonya politikasını, son yıllarda kendisinin yanı sıra Batı adına da sürdürmektedir. Çünkü 2000’li yılların başında ABD öncülüğünde geliştirilen ve bölgeye “Ilımlı İslam”a dayalı “demokrasi”yi hedefleyen Büyük Ortadoğu Projesi’nde (BOP) Türkiye’ye rol model verilmişti ve Erdoğan’da rol almada istekliydi ama iki temel sorun yaşandı. İlki Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin bölgede ılımlı İslam’ı aşıp şeriatı savunan Müslüman Kardeşler Örgütü gibi örgütlerle ilişkilenmesi. Diğeri Aralık 2010 yılında Tunus’ta başlayıp kısa sürede Ürdün, Suriye, Bahreyn, Cezayir, Yemen, Mısır, Libya’ya sıçraması ve başta Mısır olmak üzere bazı Arap ülkelerinde İhvan i Müslim’in iktidara gelmesi Batı’nın hedeflediği “ılımlı İslam’ın” daha ilk hamlede aşılmış olmasıdır. 

HAMAS (İran)-İsrail savaşı başlarken ve şu an farklı boyutlarıyla sürerken Türk devleti “Kürtler bu süreçte yeni mevziler elde etmesin hatta mevcut kazanımlarını özellikle Özerk Rojava’yı nasıl etkisiz kılarım” hedefine odaklandı. Dört sömürgeci devlet arasında Kürdistan meselesinde en nato kafa nato mermer yani değişime en kapalı politika izleyen Türk devleti olmuştur. Bunun birden fazla politik ve sosyolojik nedeni bulunmaktadır. Kısacası Türk devleti Kürt halkının, Kürdistan Bölgesi’nin yanı sıra Batı Kürdistan’da da özerklik vb. statü elde etmesini kendisinin varlık-yokluk meselesi olarak görmeye devam ediyor. Bu tutum hem Kürt halkı hem de Türkiye halkları için büyük riskler içermektedir. 

III  –  Süren savaşın yol açtığı sonuçlar… 

Hali hazırda nerede nasıl duracağı belli olmayan bu savaşın ilk elden yol açtığı sonuçlar şöyle özetlenebilir:  

Bir; İran bölgedeki askeri aparatlarını büyük ölçüde kaybetti, özellikle HAMAS siyasi lideri Haniye’nin İran’da öldürülmesi ciddi prestij kaybına neden oldu. İran’ın bölgedeki en önemli askeri kolları olan Hizbullah ve HAMAS etkisizleştirildi, Husiler sessizliğe gömüldü ve önemlisi en büyük ortağı Esad rejimi yıkıldı, Irak’taki Haşdi Şabi üzerinde de basınç sürüyor. Böylece Şii Hilali üzerindeki savunma güçlerinin etkisiz kılınmasıyla paralel içerde ağırlaşan ekonomik krizin de basıncıyla İran en azından şimdilik kendi içine odaklanmak zorunda bırakıldı. Bölgedeki güçlerini yeniden tahkim etmek yerine birliğimi nasıl korurum hedefine odaklandı. Buna rağmen yine de ABD ve İsrail için “güvenlik” radarından çıkmış değil.  

İki; Basra Körfezinde İran basıncının zayıflatılmasıyla petrol-doğal gaz sevkiyatı “güvenceye” alınmış görünüyor. Ayrıca Rusya ve İran’ın kendi enerji kaynaklarını ihracat etme üzerinde de ciddi bir baskı kuruldu. Bölgedeki savaş ile paralel ABD’nin ekonomik yaptırımları da bu basıncın oluşmasında etkili olmuştur. 

Üç; İMEC yol haritası üzerinde denetim şimdilik sağlandı. Kıbrıs Güneyindeki büyük doğal gaz kaynaklarına şimdiden göz dikilmiş olması da gelecekte Türkiye ile ciddi bir krizin habercisi! 

Dört; İsrail’in tehdit gördüğü Esad rejimi yıkıldı. Kim/kimler tarafından ve nasıl yıkıldığı önemli. “Suriye halk devrimiyle” mi? Birkaç bin HTŞ’linin 10 günde İdlib’ten Toyotalarla elini kolunu sallayıp Şam’a varmasıyla mı? Yoksa Türkiye destekli SMO ile mi… yıkıldı? Hiçbiri! 

Suriye-Lübnan-Irak hattında, İngiliz mühendisliği ve ABD askeri gücüyle Hizbullah ve İran’ı kim etkisizleştirip Esad’ı savunmasız bıraktıysa O’nun tarafından yıkıldı! 

Ertuğrul Özkök 20.12.2024 tarihli “5 Aralık akşamı Fahrettin Altun’un adamları CNN rejisini neden aradı?” yazısında kimin devirdiğini şöyle açıklıyor; 

“Türkiye HTŞ trenine son istasyonda bindi. Yani Şam kapılarına gelinceye kadar müdahil değildi. HTŞ militanları İngilizlerin verdiği üniforma ile girdi Şam’a…” ve devamında bilelim ki Esad’ı deviren Türkiye değil, İsrail’dir. Hepimiz bilelim ki, Suriye’de Esad’ı deviren ne Toyotalı HTŞ ne Türkiye’dir. Esad’ı deviren İsrail ve Netanyahu’dur” diyor. 

Dolayısıyla “Şam Emevi Camiinde namaz kıldık sıra Küdüs’ü özgürleştirmekte” propagandasını yapanlar, Şam Emevi Camiinde kendilerine namaz kıldırma yolunu açanların Hıristiyan-Yahudi İttifakı olduğunu biliyor olmalılar. 

Zaten kendisini kimin iktidara taşıdığını çok iyi bilen Ahmet el Şara ve Hükümeti; Hermon Dağını işgal eden, Golan’da işgali derinleştiren, Suriye askeri gücünü felç eden ve halen Suriye derinliklerinde askeri operasyonlar yapan İsrail’e tek kelime etmiyor, edemiyor! Çünkü HTŞ şunu iyi biliyor kendisini savaşmadan Şam’da iktidara taşıyanlar gerektiğinde iktidardan almanın kodlarına da sahipler! 

Beş; Türkiye’nin bölgedeki askeri varlığı ve gücü biliniyor fakat şimdi ABD-İngiliz Batı blokunun İsrail askeri gücüyle Suriye’de Esad rejiminin yıkılması başta olmak üzere bölgedeki icraatlarının gölgesinde kendine yeni alanlar açmaya çalışıyor durumu oluştu. Bunların başında HTŞ’yi ABD-İngiltere desteğiyle İsrail’in iktidara taşıdığını bile bile Ahmet el Şara’yı Ankara’nın Şam valisi gibi görmeye çalışıyor öyle ki kendi devlet uçağını Şam’a gönderip Şara’yı Ankara’yı ziyaret etmeye getiriyor(!) Ancak uzun vadede hem Suriye halkları Ankara’ya böyle bir sadakat ilişkisini kabul etmez hem de bölgesel-küresel siyasi denklemin basıncı altındaki HTŞ iktidarı bu yükü taşıyamaz! 

Zaten yaşanan bu gerçeklikler nedeniyledir ki 9 Ocak’ta İtalya’da yapılan Suriye konulu toplantıya Türkiye çağrılmadı. “Suriye’nin geleceğiyle ilgili Roma’da toplantı yapılıyor. Toplantıya ABD, İtalya, İngiltere, Fransa, Almanya olarak 5 NATO üyesi ve AB katılıyor. Fakat NATO üyesi ve bölge devleti Türkiye, Suriye’nin geleceği toplantısına çağrılmıyor. 

Türkiye’nin masa dışında tutulması bununla sınırlı değil 4 Mart 2025 tarihinde Kahire’de Gazze’nin yeniden inşası konulu yapılan Arap Birliği zirvesine de Türkiye çağrılmadı. Ve önemlisi ABD-İngiliz blokunun planlamasıyla gerçekleşen Şam’daki SDG-HTŞ görüşmesi ve anlaşma metnini de Türkiye yine izlemekle yetindi. Bu gelişmeler Cumhur İttifakında ciddi sıkıntılara yol açıyor. 

IV – Şara, üniter sistemde ısrar ederken sömürgeci devletlerin kılıcını da sallıyor… 

Ahmet Şara’nın: “Kimse bana azınlıklardan bahsetmesin, Suriye’de azınlık yoktur” demesi; Suriye Ulusal Diyalog Konferansı Hazırlık Komitesi kurulurken Özerk Rojava ve genelde Alevi, Dürzi, Kürt temsilcilerinin çağrılmaması; Anayasa hazırlık çalışmalarında İslam hukukunun temel alınacağının belirtilmesi gibi beyanlar HTŞ’nin Türkiye’nin de ısrarıyla Suriye’de yıkılan üniter sisteme dönüşte ısrar edeceğinin işaretleriydi. 

Gerek Türkiye-Irak-Suriye-Ürdün’ün Amman toplantısının amacı gerekse Dışişleri Bakanı Fidan, Milli Savunma Bakanı Güler ve MİT Başkanı Kalın’ın, Mazlum Abdi ile Ahmet el Şara arasında imzalanan anlaşma metninin daha mürekkebi kurumadan “temaslarda bulunmak” üzere Şam’a gitmelerinin temelinde yine Özerk Rojava’nın statüsüne karşı tutum bulunmakta. “Suriye halkının güvenliği, istikrarı, egemenliği ve toprak bütünlüğü” hikaye! 

Irak Başbakanı Sudani de Suriye’de farklı halkların varlığının tanınması ve temsiliyetleri tartışılırken Kürtlerin, Irak’ta federal statü kurmalarının “büyük hata olduğunu” söyleyip eklemişti, “Suriye’de Irak’taki hatalara düşmeyeceğiz”! Hata neymiş? Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Irak’ta 2005’te halk oylamasıyla kabul edilen Anayasa’da Peşmerge ordusu dahil federal statünün resmiyet kazanmış olmasıydı! 

Üniter devlet ve şeriatçı tekçiliğe karşı önce Dürzi halkı özerklik talep etti. HTŞ üzerlerine ordu gönderdi ancak İsrail’in tepkisiyle geri çekilmek zorunda kaldı. Yani İsrail tepkisi olmasaydı katliam önce Dürzi halkına yapılacaktı. Aynı süreçte yoğunlaşan saldırı ve tutuklamalara karşı Alevi halkının haklı isyan etmesine alçakça bir katliam ile yanıt verildi. HTŞ, Alevi halk isyanı sürerken Süveyda Dürzileri temsilcileri ile alelacele bir anlaşmayı hedefleyerek cepheyi daraltmayı hedefledi. Derken aynı günlerde ABD koordinasyonunda Mazlum Abdi ile Ahmet Şara’nın Şam’da görüşüp mutabakat metnini imzalaması sıkışan HTŞ iktidarını geçici rahatlatabilir ama mesele çözümlenmedi. 

Çünkü HTŞ, katliamlar ve anayasasıyla IŞİD yolunda ilerliyor! Ahmet el Şara; SDG ile imzaladıkları 10 Mart Anlaşmasının mürekkebi ve katlettikleri Alevi halkın kanı kurumadan yeni anayasa beyannamesiyle üniter sistemi ve Şeriat düzenini ilan etti! Ancak Kürt-Alevi-Dürzi mızrağı; HTŞ ile arkasındaki sömürgecilerin üniter-şeriatçı çuvalına sığmaz! Dolayısıyla bu ilana karşı Alevi, Dürzi ve Kürtlerin öne çıkan acil görevi HTŞ’ye karşı ortak hareket etmek! Tekçi üniterliğe karşı federalizmi, Şeriat rejimine karşı laikliği, başkanlık sistemi ile kurulmak istenen tek adam despotizmine karşı demokrasiyi savunup iktidara taşımak için birlikte hareket edilmeli. Artık HTŞ ile ayrı ayrı değil ortak mücadele ve görüşme kendini dayatıyor. Çünkü ayrı görüşme-anlaşma HTŞ’nin elini güçlendirip zaman kazandırıyor! 

V – SDG ile HTŞ’nin ŞAM Anlaşması 

Tam da bu süreçte SDG ile Suriye Devleti anlaşması gündeme geldi. Buna ilişkin ilk elden şunları belirtelim: 

1 – Kürtler, diğer halklar ve inançlar adına Şam’da resmen bir taraf olarak anlaşma masasında yer aldılar. Anlaşmanın taraftarları, SDG adına Mazlum Abdi ve Suriye Devleti adına Cumhurbaşkanı Ahmet Eş Şara! “Kürtler silah bırakmadan görüşmeyiz” diyen Şara görüşmek zorunda kaldı, bu önemlidir. 

2 – Anlaşmanın yazılı olması ve ayrıca metninde Suriye Arap Cumhuriyeti değil Suriye Devleti tabirinin kullanılması da gelecek için önemli olan bir diğer nokta. 

3 – Kürtlerin sadece vatandaşlık hakkı değil tüm anayasal haklarının garanti altına alınması ile anayasal statünün önü de açılıyor. Bu statü nasıl içerik (özerklik, federatif, yerel yönetimler) kazanacak 2025 yılı sonuna kadar bu kesinleşecek. Demek ki esas bundan sonrası önemli. 

4 – Anlaşma metninin 6. maddesinde “Suriye devletinin, Esad rejimi çetelerine ve ülkenin güvenliğini ve birliğini tehdit eden tüm unsurlara karşı mücadelesi desteklenecektir” deniliyor. Kim kimi destekleyecek? Ayrı bir yapı olarak Özerk Yönetim var ki, Suriye devletinin saldırıyla yüzleşmesinde kendisini destekleyecek. Bu maddede de üniter sistem tarifi yok! 

5 – Anlaşmada sadece Kürt halkı için değil bütün etnik ve dini kimlikli Suriyelilerin siyasi sürece ve devlet kurumlarına eşit katılım ve temsiliyet haklarının anayasal garantiye alınması da önemli. Kürt halkı sadece kendini değil diğer halklar ve inançların da haklarını savunmuş. Bu duruş Kürt halkı diğer halkların ortak hareket etmeleri açısından önemli dayanak. 

6 – SDG’nin Suriye ordusu ile kendi bütünlüğü içinde mi yoksa başka bir biçimde mi “entegre” edilecek belirsizliği var! Bu da 2025 yılı sonuna kadar netleşecek! 

Kısacası Anlaşma bu haliyle ve kağıt üzerinde olumlu görünüyor çünkü halklar, inançlar lehine bir anlaşma ama bundan sonrası yani önümüzdeki 10 ay çok önemli! Anlaşmanın uygulanıp uygulanmayacağı ya da nasıl uygulanacağı belirsiz. Bunun için taraflar şimdiden 8 madde üzerinde çalışıyorlar. Bunun için Türk Dışişleri Bakanı Fidan, Milli Savunma Bakanı Güler ve MİT Başkanı Kalın’ın da alelacele 13 Mart’ta “temaslarda bulunmak üzere” Şam’a gitmeleri açıkça söz konusu 8 maddenin üniter bir devlet sistemi lehine içerik kazanması için şimdiden mesai yapmaya gittiler. Üstelik “silah bırakma” çağrısına rağmen Özerk Rojava ve Kürdistan bölgesine saldırılar devam ediyor. 

Bütün bunlar, Suriye ve Batı Kürdistan’da halkların, inançların varlığı, hakları ve özelde Kürt halkının kazanımlarının yüzleştiği tehlikenin boyutlarını gösteriyor. Türkiye’nin de ısrarıyla üniter sistem ve İslam hukukunda ısrar etmesi kaos, gerilim ve çatışma üretmeye başladı.  Dolayısıyla önümüzdeki aylarda 8 madde için kurulacak komitelerin halklar lehine içerik kazanması için Kürtler, Aleviler, Dürziler ve HTŞ’den rahatsız olan Sünni Arapların federal bir Suriye için stratejik ittifakı acilen kurmaları lazım.  

VI – Kürt siyasetinde soğuk savaş duvarının yıkılmasını başaralım! 

Kuzey Kürdistan ve Özerk Rojava’da yaşanan son gelişmeler farklı Kürdistan parçalarında Kürtler arası ilişki, diyalog ve görüşme trafiğini de beraberinde geliştirdi. Bu önemli bir gelişme. 

Sayın Mesut Barzani’nin bu kritik süreçte özel temsilcisini Özerk Rojava’ya göndermesi… Ardından Mazlum Abdi’nin Kürdistan Federe Yönetiminde KDP başkanı Barzani ve YNK yöneticileriyle görüşmesi… Çok geçmeden MHP lideri Bahçeli’nin “Öcalan Meclise gelsin Dem Parti grubunda konuşsun ve PKK’ye silah bıraktırma çağrısı yapsın, umut hakkından yararlansın” açıklamasıyla görüşme trafiğinin başlamasıyla Sayın Abdullah Öcalan’ın çağrısını yapmadan önce başta KDP başkanı Barzani olmak üzere Kürdistan Federal Bölgesindeki liderlerden süreç hakkında görüş ve öneri talep eden mektup yazması. Ve Dem Parti heyetinin bu mektubu iletirken görüşmelerde bulunması… Son olarak Barzani ile Mazlum Abdi arasında telefon trafiğinin devam etmesiyle Kürtler arası oluşan diyalog ve dayanışma kalıcılaştırılarak Kürt siyasetindeki soğuk savaş duvarının kökten yıkılması hedeflenmeli. Dün “Ortadoğu’da Mısır’sız savaş, Suriye’siz barış olmaz” denirdi! Bugün de Ortadoğu’nun barış anahtarı Suriye ise Suriye’nin barış anahtarı artık Kürtlerdir! Kürtsüz Suriye’de barış ve çözüm olmaz! 

Mart 2025 

canbegyekbun@hotmail.com 

Sosyalist Mezopotamya Sayı: 16 / Mart 2025

GIŞTÎ