AfD Seçimleri | Faşist siyasetin toplumsal karşılığı neden büyüyor?
Hasan Özkan yazdı
Almanya’da son seçimlerin en önemli sonuçlarından biri, AfD’nin elde ettiği yüksek oy oranıdır. 2025 federal meclis (Bundestag) seçimlerinde AfD, ikinci oyların yüzde 20,8’ini alarak parlamentonun ikinci büyük siyasi gücü haline geldi. 2021 seçimlerinde yüzde 10,4 olan oy oranının yaklaşık iki katına çıkması, bunun geçici bir seçim dalgası olmadığını, Alman toplumunda daha derin bir siyasal ve toplumsal dönüşümün yaşandığını göstermektedir.
Bu sonuç karşısında yapılması gereken ilk hata, AfD’ye oy veren milyonlarca insanı basitçe “faşist” olarak tanımlayıp meseleyi kapatmak olur. Elbette AfD’nin siyasal çizgisinin önemli unsurları milliyetçi, yabancı düşmanı, göçmen karşıtı ve aşırı sağ bir karakter taşımaktadır. Ancak asıl politik mesele, bu söylemin neden milyonlarca insan üzerinde karşılık bulabildiğini anlamaktır. Çünkü bir toplumda faşist ya da aşırı sağ bir parti yüzde 20’lerin üzerine çıkıyorsa, yalnızca o partinin propagandasını değil, o propagandayı besleyen toplumsal koşulları da incelemek gerekir.
Ekonomik güvensizlik ve toplumsal gelecek korkusu
Bugün Almanya ekonomik açıdan güçlü bir ülke olmasına rağmen toplumun geniş kesimleri kendisini eskisi kadar güvende hissetmemektedir. Enerji fiyatları, konut sorunu, enflasyon, sağlık ve sosyal hizmetlerdeki baskılar, ücretlerin yaşam maliyetleri karşısında erimesi ve özellikle genç kuşakların gelecek kaygısı ciddi bir toplumsal huzursuzluk yaratmaktadır.
Burada önemli olan yalnızca insanların yoksullaşması değildir. Daha önemlisi, toplumsal statü kaybı ve geleceğe ilişkin belirsizlik duygusudur. İnsanlar çocuklarının kendilerinden daha iyi bir hayat yaşayacağından emin değildir. Orta sınıfın bir bölümü aşağı doğru hareket etme korkusu yaşamaktadır. İşçi sınıfının bazı kesimleri ise siyasal sistem tarafından temsil edilmediğini düşünmektedir.
Bu koşullarda insanlar kendilerine “Bunun sorumlusu kim?” diye sormaktadır.
Sol ve sosyal demokrat hareketler bu soruya sınıfsal ve ekonomik bir cevap üretmekte başarısız kaldığında, sağ popülizm devreye girmektedir. AfD ise toplumsal öfkeyi sermaye düzeninin yapısal çelişkilerine yöneltmek yerine, bu öfkeyi göçmenlere, mültecilere, yabancılara, Avrupa Birliği’ne ve kültürel farklılıklara yönlendirmektedir.
Dolayısıyla AfD’nin başarısının önemli nedenlerinden biri, gerçek toplumsal sorunlara yanlış düşmanlar göstermesidir.
Göç meselesi neden bu kadar etkili?
AfD’nin siyasetinin merkezinde göçmen karşıtlığı bulunmaktadır. Fakat burada da yalnızca “Almanlar yabancılardan nefret ediyor” biçimindeki basit açıklama yeterli değildir.
Almanya son yıllarda ciddi bir göç ve mülteci hareketi yaşadı. Konut, okul, sağlık sistemi, belediye bütçeleri ve sosyal hizmetler üzerindeki baskı arttı. Devlet bu sorunları planlı ve adil biçimde yönetemediğinde, ortaya çıkan sıkıntılar toplumun farklı kesimleri arasında rekabete dönüşmektedir.
Örneğin düşük gelirli bir Alman işçi ile düşük gelirli bir göçmen aynı pahalı konut piyasasında karşı karşıya geldiğinde, kapitalist konut piyasasının yapısal sorunu görünmez hale gelebilir. İnsanlar “neden konut yok?” sorusundan önce “neden ona ev veriliyor da bana verilmiyor?” diye düşünmeye başlayabilir.
İşte sağ popülizmin başarısı tam da burada ortaya çıkar.
Sistemsel bir çelişkiyi toplumsal bir düşmanlığa dönüştürür.
Oysa sorun göçmenin varlığı değil; konutun, eğitimin, sağlık hizmetinin ve sosyal güvenliğin piyasa mantığına terk edilmesidir. Sorun işçinin milliyeti değil, emeğin sermaye karşısındaki pazarlık gücünün zayıflamasıdır.
Medya, sosyal medya ve korku siyaseti
AfD’nin başarısını anlamak için iletişim biçimini de dikkate almak gerekir. Modern sağ popülizm yalnızca parti mitingleriyle örgütlenmemektedir. Sosyal medya algoritmaları öfkeyi, korkuyu ve çatışmayı görünür kılmaktadır.
Sakin ve karmaşık ekonomik analizler sosyal medyada daha az dikkat çekerken, “Almanya elden gidiyor”, “sınırlar kapatılsın”, “yabancılar her şeyi alıyor” gibi basit ve duygusal mesajlar çok daha hızlı yayılmaktadır.
Bu nedenle AfD yalnızca bir siyasi parti olarak değil, bir öfke örgütleme mekanizması olarak da değerlendirilmelidir.
Korku siyaseti insanlara karmaşık sorunlar için basit cevaplar verir. İşsizliğin, konut krizinin, ekonomik durgunluğun veya kamu hizmetlerindeki gerilemenin nedenlerini uzun uzun açıklamak yerine bir hedef gösterir:
“Suçlu onlar.”
Bu “onlar” bazen göçmen, bazen mülteci, bazen Müslüman, bazen Brüksel, bazen de “sistem” olarak tanımlanır. Böylece toplumdaki gerçek sınıfsal ve ekonomik çelişkiler ikinci plana itilir.
Geleneksel partilerin krizi
AfD’nin yükselişinin bir diğer nedeni de merkez partilerin yaşadığı temsil krizidir.
SPD’nin 2025 seçimlerinde ikinci oy oranı yüzde 16,4’e kadar gerilerken, Yeşiller yüzde 11,6’da kaldı. Buna karşılık AfD yüzde 20,8’e ulaştı. Aynı seçimde Die Linke yüzde 8,8’e yükselmiş olsa da genel tablo, geleneksel merkez siyasetin ciddi biçimde parçalandığını göstermektedir.
Özellikle sosyal demokrat partilerin işçi sınıfının önemli bir bölümünü yeniden kazanamaması üzerinde düşünmek gerekir.
İşçi sınıfının bir kısmı kendisini artık sol partiler tarafından temsil edilmiş hissetmemektedir. Sosyal politika, ücretler, çalışma koşulları, emeklilik, konut ve sendikal haklar gibi sınıfsal meseleler yerine kültürel tartışmalar siyasetin merkezine yerleştiğinde, ortaya ciddi bir temsil boşluğu çıkmaktadır.
Sağ popülizm bu boşluğu doldurmaktadır.
Dolayısıyla solun AfD karşısındaki görevi yalnızca “AfD faşisttir, ona oy vermeyin” demek değildir.
Bu gereklidir ama yeterli değildir.
Asıl soru şudur:
İşçiye, emekçiye, gençlere, emeklilere, göçmenlere ve toplumun güvencesiz kesimlerine hangi somut alternatif sunulacaktır?
Faşizmin yükselişinden ne anlamalıyız?
Faşizmi yalnızca geçmişte kalmış bir tarihsel dönem olarak değerlendirmek büyük bir yanılgıdır. Faşizm, kapitalist toplumun kriz dönemlerinde yeniden ortaya çıkabilen bir siyasal biçimdir. Özellikle ekonomik kriz, toplumsal güvensizlik, siyasal temsil krizi ve sınıfsal örgütlenmenin zayıflaması bir araya geldiğinde otoriter ve milliyetçi çözümler güç kazanabilir.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir:
AfD’ye oy veren herkes faşist değildir.
Bir seçmenin AfD’ye oy vermesi, onun partinin bütün ideolojik programını benimsediği anlamına gelmez. Bazıları ekonomik nedenlerle, bazıları göç politikası nedeniyle, bazıları mevcut partilere tepki olarak, bazıları protesto amacıyla oy verebilir.
Fakat bu durum AfD’nin karakterini değiştirmez.
Tam tersine, faşist veya aşırı sağ hareketlerin en büyük tehlikesi, toplumun farklı hoşnutsuzluklarını kendi siyasal projesinin etrafında birleştirebilmesidir.
Sonuç: Sadece AfD’ye karşı değil, AfD’yi besleyen koşullara karşı mücadele
Bugün yapılması gereken yalnızca AfD’nin seçim başarısına şaşırmak değildir. Daha derin bir politik sorgulama yapmak zorundayız.
İnsanlar neden kendilerini güvencesiz hissediyor?
Neden işçi sınıfının bir bölümü sol siyasetten uzaklaşıyor?
Neden gençler geleceklerinden endişe ediyor?
Neden konut, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçlar piyasa koşullarına terk ediliyor?
Neden göçmen ile yerli işçi aynı ekonomik sorunların karşısında birbirinin rakibi haline getiriliyor?
Ve en önemlisi:
Neden toplumdaki gerçek öfke yukarıya, sermayeye ve eşitsizliğe değil; aşağıya, daha zayıf ve güvencesiz kesimlere yönlendirilebiliyor?
Bu sorulara cevap vermeden AfD’nin yükselişini açıklamak mümkün değildir.
Faşizme karşı mücadele yalnızca faşist partileri teşhir etmekten ibaret değildir. Aynı zamanda onların toplumsal zeminini ortadan kaldıracak demokratik, sosyal ve sınıfsal bir alternatif yaratmayı gerektirir.
İnsanlara yalnızca “AfD kötü” demek yetmez.
İnsanlara neden başka bir toplumun mümkün olduğunu göstermek gerekir.
Çünkü faşizmin panzehiri yalnızca ahlaki öfke değildir; örgütlü toplumsal dayanışma, ekonomik adalet, güçlü demokratik kurumlar ve insanların geleceğe güvenle bakabileceği somut bir siyasal alternatiftir.
AfD’nin yüzde 20,8’e ulaşması bu nedenle yalnızca AfD’nin başarısı olarak okunmamalıdır. Aynı zamanda Almanya’daki mevcut siyasal düzenin geniş toplum kesimlerinin kaygılarına cevap üretmekte zorlandığının da göstergesidir.
Dolayısıyla mesele yalnızca “Faşistler neden bu kadar oy aldı?” değildir.
Asıl mesele şudur:
Faşizmin vaat ettiği sahte çözümün karşısına, toplumun gerçek sorunlarına dayanan gerçek bir çözümü kim koyacaktır?
Bu sorunun cevabı verilmeden, yalnızca seçimden seçime AfD’nin yükselişini tartışmak, sorunun kendisini değil yalnızca sonucunu tartışmak anlamına gelir.
