ANASAYFAYAŞAMRadikal Dindarlıktan Demokrasi ve İnsan Haklarına Doğru, Yolculukta Akılda ve Artta Kalan 

Radikal Dindarlıktan Demokrasi ve İnsan Haklarına Doğru, Yolculukta Akılda ve Artta Kalan 

Radikal İslamcılıktan insan hakları savunuculuğuna uzanan İhsan Arslan’ın yaşamı, Türkiye’nin devlet, din ve Kürt sorunu ile yüzleşemeyen tarihine ayna tutuyor.

Radikal Dindarlıktan Demokrasiye ve İnsan Haklarına Doğru, Yolculukta Akılda ve Artta Kalan 

İnsan hakları savunucusu, MAZLUMDER eski Genel Başkanı, Ak Parti’nin kuruluşunda etkin rol alan ve ilk iki dönem Diyarbakır Milletvekili, iş insanı, hayırsever, gazeteci, gazete patronu, ilk ve tek muhafazakâr mizah dergisi yayıncısı… gibi daha birçok niteliklerini sayabileceğimiz çok yönlü bir kişilik M. İhsan Arslan, 80 yıla dayanan yaşamının uzun yolculuğunun birikimini paylaştığı Aklımda Kalan ve Ardımda Kalan başlıklı iki ciltlik anıları entelektüel dünyada yeniden gündemde.  

Tanıl Bora’nın entelektüel dünyanın önemli dergisi Birikim’de yayınlanan Memnuniyetsizler ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Ön Tarihinden başlıklı yazıları ve Kürt Sorununun çözüm sürecinin son denemesi İhsan Bey’in uyarılarını yeniden gözden geçirilmesi gereğini doğurmuştur. Zira Parti içinden eleştiride bulunabilen ender kişiliklerden biri olduğu kadar, geçmişte Kürt Sorunu ’nu en çok gündeme taşıyan parlamenterlerin başında geldiği gibi, MAZLUMDER Başkanlığı döneminde muhafazakâr cenahın hem insan haklarını hem de yüz yıllık Kürt Sorununu kavramasındaki çabası unutulmazdır. 

Sason’un dağ köyünde başlayan yaşamının çeşitli devrelerini Aklımda Kalanda ve yıllara sarkan düşünceleri önerilerini de Ardımda Kalanda toplanmış, doğruları ve hatalarıyla yüreğini ortaya koymuştur. Hatalarımı fak etmeseydim gafletim beni yakabilirdi. Bundan ki, doğrularım kadar hatalarıma da borçluyum sözleriyle başlaması da bu cümledendir. 

Gazeteci Ayşe Karabağ’ın dönemlere ilişkin tarihsel arka plan ve açıklamalar anılar ve düşünceler daha bir anlaşılır kılarak, İhsan Bey’in düşüncelerinin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Bu bakımdan İhsan Bey’in okuyucularına yakın tarih içinden seslendiğini söyleyebiliriz.  

İhsan Bey’in aklında kalanlara Ayşe Karabat’ın kronolojik arka planını arka fon olarak koyması İhsan Bey’in anlatımını ya da tutumunu, zihniyetini, gelişimini ve mücadelesinin anlatımını daha da şeffaflaştırmıştır. 

Ardımda Kalan ile dünkü görüşlerini açıkça ve olduğu gibi okuyucularla paylaşma cesaretini göstermesi, kat ettiği yolun anlaşılması açısından önemlidir. Düşüncelerinin zaman içinde demlendiğini söylemek mümkün. O gün söylediklerine gerek o gün gerekse bugünden baktığımızda İhsan Bey’in araba devrilmeden önce gerekli uyarılarını açıkça yaptığını da söyleyebiliriz. Günümüzde gündemi işgal eden süreç ile ilgili ezber bozan şeyleri cesaretle söylemesi de bu cümledendir.  

Tarihsel referansları geçmişi geleceğe taşıyan önemli ve anlaşılır bir uyarı niteliğindedir. Yönteminin aynı zamanda ilgilinin uyarılmasını üzülmeden sağladığını söyleyebiliriz 

Yapılabilecekler, yapılamayanlar, yapılmayanların yanında olabileceklerin neler olduğu da okuyucularla apaçık paylaşılmıştır. 

Aklında ve Ardında kalanlar yakın siyasi tarihin kapsamlı muhasebesi olarak okunmasını söylemek bir abartı değildir. 

İhsan Bey’in yaşam serüveni düşüncesi ve mücadelesine geçmeden önce bizlerle paylaştığı iç dünyasına kısaca bir göz atmak, kendisini ve yaşam serüvenini anlamamızı kolaylaştıracaktır. 

İhsan Bey sözlerine başlarken okuyucusunu hakkında oluşan önyargılar ya da kalıp yargılar konusunda uyararak çeşitli kesimlerin kendisine dair yanlış düşüncelerden bir demet sunar. “PKK’lılara göre Türkçü ve Hizbullahçı oluyorken, Türkçülere göre koyu bir Kürtçü ve bölücü olabiliyorum. Laik ve Ulusalcılara göre fanatik bir dinci ve gerici oluyorken, dinci dostlarım da son dönemde beni liboş ve demokrat olmakla itham etmeye başladılar. MİT, bazen de MOSSAD adına çalışıyor olmakla suçlanmam da işin cabası. Eskiden canımı sıkan bu suçlamalardan artık gocunmuyorum. Birbirinin zıddı olan, birinin varlığı diğerinin yokluğunu zorunlu kılan bütün bu sıfatlandırmalar ve suçlamaları aynı anda yapabilen insanların muhatabı olmaktan dolayı sadece hayıflandığını söylerken, her zaman yaptığı muhasebesi ile karşımızdadır. Ve eğer buna ben sebebiyet verdiysem, tabii ki mahcubiyet duyduğumu itiraf etmek istiyorum.” Sözleriyle kendisiyle ilgili tanımlamalardan dolayı kimsenin yapmak istemediğini yapar; kendinin sorumluluğuna işaret ederek yaşamına çok sade bir ilkenin yön verdiğinin altını çizer: Bu dünyadaki hayatımı yalnızca Allah rızasını kazanmak için düzenlediğimi söyleyemem, ama öldükten sonraki hayatta Allah’a hesap vermem gerektiğini hiç aklımdan çıkarmadan yaşamaya çalışıyorum. Yaşam doğrultusunu tek cümleye sığdırır; Tanrının bütün kullarıyla barış içinde yaşamını sürdürmesi gerektiğine ve dinci değil dindar olmak zorunda olduğuna inanır. 

Değişimi ve gelişimi ile ilgili kendisinden yapacağımız kısa bir alıntıda açıkça görmekteyiz; Kaynağı beşerî olduğu için ve Batı’ya ait bir kavram olduğu gerekçesiyle eskiden demokrasiye karşı çıkardım. Hatta demokrasi küfürdü. Oysa artık demokrasinin bir dinin alternatifi olmadığına inanıyorum. Demokrasi, insanların mutluluğunun araçlarından biri. Daha iyi bir alternatif çıkıncaya kadar mevcut sistemler içinde en iyi yönetim tarzı. İnsanların kendi kendilerini yönetme veya yöneticilerini belirleme haklarının en temel hak olduğuna inanıyorum. Kim neyle idare edilmek istiyorsa onu özgürce belirleme hakkına sahip olduğunu ve bu tercihin kendisini en çok mutlu edecek tercih olduğuna inanıyorum. Eğer Müslümanım diyenler kendileri gibi düşünmeyenlere kendi istediklerini zorla dayatmaya kalkarsa, başkaları da güçlü olduklarında kendi taleplerini Müslümanlara dayatmaya kalkarlar. Bu iki durum birbirinden farksızdır ve ikisi de zulümdür. 

Son yıllarda insanlığımın bağımsız bir nimet olduğunu, değer olduğunu fark ettim. Hatta Müslümanlığımın insanlığımdan sonra geldiğini ve insanlığımın onu etkilediğini, belirlediğini daha iyi bir hale soktuğunu fark ettim. Yani iyi bir insansam, iyi bir Müslüman olma şansım artıyor. İyi bir insan olduğunuz zaman aklınızı da kullandığınız ölçüde şu veya bu dini daha iyi anlar ve yaşarsınız. 

Maslahat kelimesini kullanmayı sevmesine karşın ona uygun davrandığı söylenemez; Susmak, ‘bana ne!’ demek veya konuşursam zarar görebilirim düşüncesine kapılma hakkı asla yoktur. İdeali bu, ama Türkiye’nin gerçekleri, kamunun maslahatı, mensup olunan partinin hassasiyet ve çıkarları ne olacak, diyebilirsiniz. Bunlar da doğru, o halde yapılabilecek olan ne? Bana göre doğru olan ve yapılması gereken; bütün bu hassasiyetleri ve sorumlulukları gözeterek yapılabileceğin azamisini yapmaktır. Sözleri anlayana yılların birikiminin kısa ve özlü aktarımıdır. 

İhsan Bey Cumhuriyetin de kısa bir mizanını paylaşır. İhtiyaçtan çok İmam Hatip Lisesi açılmasının yeni sorunlara neden olabileceğini düşünüyorum. Sözü bir dindardan kolayca işitebileceğimiz bir söz değildir. 100 yıl önce kapanan medreselerin Muhafazakâr ve dinine bağlı Kürt toplumu için, medreselerin ayrı bir önemine işaret ederek; Kürtler için medreseler hem dinlerini öğrenme hem de dillerini devam ettirme aracıydı. Zira dersler Arapça olsa bile, medreselerdeki tartışmalar ve eğitim Kürtçe yapılırdı. Sözleriyle medreselerin Kürt halkına yönelik işlevinin altını çizer.  

“Kuruluş” un yanlışlarını sayar; Bunlardan biri, etnik unsurları yok sayan bir anlayışın geliştirilmesidir. Devletin kurumsal yapısına zarar verir diye, 1925’ten bu yana Türklükten başka etnik unsurlara asimilasyon politikaları uygulandı. Bugün resmî ideoloji dediğimiz görüş, kendisi dışındaki görüşleri yasaklayan bir anlayışa gitti. Bunların dışında devlet, farklı bir dinî algıyla hareket eden Alevileri de asimile etmek istedi. Son olarak da temeli yeni atılmış devletin tehlikeye girmemesi, halifeliğin yeniden savunulmaması için devlet, İslami yapılara karşı da kendisini koruma altına aldı ve onları da yasakladı.” 

Kürt realitesini net ifade ederek “kuruluş” un eleştirisini yaparak itirazlara karşı kanunsuz ve yersiz baskı ve cezalandırmaların altını çizer; Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Kürtler şimdilerde ileri sürüldüğünün aksine, ne ‘itiraz etmeyecek cinstendi’, ne de sayıca göz ardı edilebilecek küçük azınlık durumundaydı. 1919 yılında Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı yıllarda 12 milyonluk genel nüfusun yüzde 25’ini Kürtler oluşturuyordu. Erzurum ve Sivas Kongreleri, Mustafa Kemal’i koruyan, himaye eden silahlı Kürt aşiretlerinin desteğinde yapılmış veya yapılabilmiştir… Kurtuluş Savaşı’nı birlikte yaptıkları, Cumhuriyeti birlikte kurdukları vakıasını günümüz siyasileri istemeyerek de olsa kabul etmektedirler. Bu tarihi gerçeklere rağmen ilk Kurucu Meclis’ten sonra Türklük adına yönetimi eline geçiren bir avuç kurmay kadro, Kürtlere yönelik inkâr, baskı, asimilasyon politikalarını adım adım icra etmeye başlıyor. Tarih için kısa sayılabilecek bir dönem içinde bir düzineden fazla başkaldırı oluyor. Bu isyanların tamamı kanunsuz bir biçimde kanla, toplu imha, sürgün ve mecburi iskânlarla bastırılıyor. Netice; binlerce ölü, parçalanmış aileler ve çok sayıda harabe haline getirilmiş, yerle bir edilmiş köyle kasaba… Bu inkârcı ve kanlı politikalar karşısında siz olsaydınız ne yapardınız

İhsan Bey’in anlatımlarında1915’in geçmesini Ayşe Karabat, “Ermenilere göre soykırım, resmi tarihe göre Ermeni tehciri sırasındaki 1915 Olayları olarak bilinen dönemde ölenlerin ruhları, haklarında pek konuşulmasa da Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, bu arada Balbaşı Köyünde de sanki görünmez bir biçimde havada asılı kalmıştı. ”Sözleriyle nakleder. Çocukluk yıllarında 1915 diye bir şey bilmezdik. Ama komşu köyde Ermeniler vardı ve onlar Hristiyan’dı. Onların dini başka. Bu kadar bilirdik. Onlar bize, biz onlara kirve diyorduk. Bu mahalli dilimizde dostluk ve akrabalık tesisi anlamına geliyordu. Köylülerin kürek, kazma kara saban ihtiyacını onlar gideriyordu… Öldürüldüklerini, bazen kuyulara atıldıklarını, zorla gönderildikleri, evlerinde veya onlara ait tarlalardaki kayaların altında sakladıkları altınlarının olabileceği hikâyeleri… Bunları dinledik. 

İhsan Bey Ermenilerin süregiden dramına yakından tanıktır; 1915 Olaylarından kalma bazı ailelerin çocukları vardı çevremizde. Onların babaları ya da dedeleri Ermeni Hristiyan, kendileri Müslümandı. Bafılle (babası Hristiyan kendisi Müslüman olan kişi) derdik biz onlara, bizim evde bile dolaylı olarak şöyle, babaları daha sonra mı öldürülmüş, o sırada mı öldürülmüş iki kişi vardı. Benden daha büyüklerdi. Babam onlara sahip çıkmıştı, abi gibi görmüştüm onları. Babam onları evlendirmiş, ev kurnalarına yardımcı olmuştu. Neredeyse aile varlığını paylaşmıştı. Onlar evden ayrılırken, ben küçüktüm daha, gittikleri için ağladığımı hatırlıyorum. Biri Kore Gazisi oldu, hacca gitti, yakın bir dönemde vefat etti, diğeri daha önce vefat etmişti… Bazen saldırma maksadıyla bana Ermeni diyorlar. Güya 1915 sırasında, dedem annemi kapmış getirmiş babamla evlendirmiş. Allah’tan korkmadan diyorlar bunu. Bir kere I915’de benim annem daha doğmamıştı bile. 

Evinde Erivan radyosunda Kürtçe türküler dinlendiğini ekler. Babasının yaz tatillerinde İhsan Bey’i medreseye yollamasını “hem bu dünyadan hem ahiretten mahrum etmedi yani” sözleriyle paylaşır. Lise yıllarında Nur hareketi ile tanışan İhsan Bey kendisini harekete bağlayan unsuru samimiyetle ifade eder; Bizi oraya bağlayan okuduğumuzu çok anlamamız değildi. Bugünden o güne bakınca gördüğüm şu; solcu olmak istemiyorsanız başka bir şey olmak zorundasınız. Bir de Müslüman olmak aşılandıysa size, kendisine Müslümanım diyenlere daha yakın durursunuz. Risalelerle, o kitaplarla ilişkimiz de bundan kaynaklanıyordu. 

Üniversite yıllarını geçireceği Ankara’da yaşadığı kısıtlı ortamı paylaşırken buruktur. Bizim için bir yol haritası çizilmişti. Kim çizmişti? Takdir ettiğimiz ahilerimiz, dayılarımız, amcalarımız. Ne yapıp ne yapmayacağımızı bize dayatıyorlardı. Yazık, o dönemde yetişen muhafazakâr gençlik her şeyi okuma fırsatı bulamadı. Sanki özel olarak oluşturulmuş kuru bir iklimdi o. Gençliğin ayrı kompartımana ayrılmasını tarif ederken kurduğu cümle ilginçtirSanki birbirimize karşı olmaya mahkûm yaratılmıştık. Bu yıllar azınlık/muktedir olmama duygusu ile tanıştığı yıllardır. Düşüncemizi başkasına dayatmaya çalışmaktan ziyade, başkalarının bize zarar vermemesi için tedbir almaya çaba sarf ediyorduk. Hak savunuculuğundaki başarısının bu duyguya empati yapabilmesinin kolaylık sağladığı düşüncesindedir. İhsan Bey Nur Hareketinden fazla duramaz. O yıllardaki düşüncesini ve değişimini naklederken samimidir. 

“[G]ençliğimde iddiam ve idealim şöyleydi: Biz ne zaman çoğalırsak, güçlenirsek Kemalizm’i yıkar, onun yerine İslam’ı getiririz. İslâmî hükümlere dayalı bir sistem kurarız. Ama şimdi geldiğimiz noktada, ben devletin her fikre, her ideolojiye, her etnik unsura ve mezhebe eşit mesafede olması gerektiği kanaatindeyim. Dinin, iktidarı üstlenmiş müminlerinden beklediği tek şeyin adalet olduğuna inanıyorum… Empati yaparım ister istemez. Kendimi hep başkalarının yerine koyarım. İnsanların mazlumiyetlerini, o mazlumiyetlerin onları nasıl etkilediğini hissederim, onları kendi hayatımda oluyormuş gibi düşünürüm. Sevdiğimde tam severim, kızdığımda tam kızarım.” 

Bir 68 kuşağı olarak, dönemi irdeler. Devletin, solcuları örgütlenip silahlı girişimlerde bulunmaya yönlendirip, onlara suç işletip imha etmeye çalıştığını, Ülkücüleri de devlet, millet, vatan adına sokağa döküp solcularla çatıştırarak bertaraf ettikleri düşüncesindedir. Müslüman kesim de bu kullanımdan ari değildir; Biz Müslüman kesim de, ehlisünnet geleneğimizden kaynaklanan itaat ve baştakilere bağlılık düşüncesi üzerinden kullanıldık. Kendi duruşunu da eleştirmekten geri durmaz; Geçmişimde evet İslamcıyım, diyordum. Radikal misiniz? Evet tabii. Yani, ılımlı İslam, Amerikan İslam’ı dedikleri değiştirilmiş ve içeriği süper güçlerin çıkarma olan İslam anlayışına sahip değilim, demek istiyordum. Radikallikten kastım oydu. Ayrıca eskiden iyi ve tam öğrenemediğim İslam’ın İslamcılığını yapıyorduk. İslami düşüncenin gelişimi ve siyasal İslam’ın gelişim çizgisini ideler ve bu gelişimin etaplarındaki duruşunu ve düşüncelerini paylaşır. Bu süreçte yolu ünlü Ulucanlar Cezaevi’nden de geçer. 

Hayatına değen solcuları da unutmaz. Bunlardan biri de Emil Galip Sandalcı’dır. İHD kurucusu ve uzun yıllar İstanbul Şube Başkanlığını yürütmüş olan Sandalcı dönemin TRT Dış Haber Dairesi Başkanı olarak İhsan Bey’in amiridir. Sandalcı’yı “Benim tanıdığım en güzel solcuydu” diye tanımlar. 

İhsan Bey’in kadro çalışmasının altyapısı olarak nitelenebilecek olan ideolojik olarak yakın olan arkadaşlarıyla bir arada olacağı kooperatif deneyimi de ilginçtir; Özelif Sitesi. “Oradaki tüm aileler adeta akraba gibiydi. Komün gibi bir şeydi bizim için…” diye tanımlar girişimini; Komün gibi yaşamak, ideolojik arayıştan vazgeçmemek.  Sözleriyle girişimini tanımladığında Ayşe Karabat araya girerek, “İyi bir sosyalist olur muydu acaba İhsan Bey’den? Sorusuna”: Bilmem. Duygusallığım sosyalistliğime engel olurdu herhalde. Sosyalistlerde bana göre o iç derinlik sanki yok Daha çok mekanik, somut ve maddeci düşünüyorlar. İnsanlara merhamet etme, acıma, ölümden sonra hayata Hazırlanma zayıf kalıyor sosyalist düşüncede ve yaşamda. Sözleri biz solcuların kendimizi İhsan Bey’e anlatamamış olduğunun ifadesi gibi duruyor.  

Hayatı boyunca, ticaretin yanında ya siyasi ya kültürel faaliyetlerini de bir arada yürütür. Ekonomik özgürlüğünüz olmazsa, yapmak istediklerinizi yapabilme imkân ve kabiliyeti olmazsa, ütopyanızın gerçekleşmeyecek bir uzaklıkta, rüyalarda kaldığını düşünür. Oysa uçmak için iki kanat gerekir. Ben de hep iki kanatlı olmaya çalıştım. 

Önayak olduğu Şura dergisi döneminde ses getirir. CHP’nin resmi yayın organı Ulus Gazetesi hedef gösterir. İlk dört sayıda dört yazı işleri müdürü tutuklanır. Emniyet güçlerimiz, hafiyelerimiz çok iyidir biliyorum. Hiçbir şey kaçırmazlardı. Sisteme muhalefet eden teşebbüslere karşı çok hassastılar. Biz de o dergide, Şeriat İslam’dır dedik. Adamların tüyleri diken diken oldu. Hem İslam’dan hem Şeriat’tan söz ediyorlar. Nasıl ki şimdi devlet Kürt meselesine terör deyip gerçeği görmezden geliyorsa, o zaman da İslam’a Şeriat diyerek onu öcü olarak tanıtıyorlardı. Sözüm ona İslam’a, Kur’an’a ters düşmüyorlardı, ama Müslümanların çanına da ot tıkıyorlardı. Biz de kalkıp diyorduk ki, sizin küfrettiğiniz, öcü olarak gösterdiğiniz Şeriat İslam’dır. Sizin babalarınızın, dedeleriniz itibar ettiği, günde beş vakit namaz kılarak yaşadığı din var ya, o şeriattır. Bu, sistemin gücüne gidiyordu. Hem tırnak içinde dinci bir girişimdi hem de sistemi reddediyordu. Öyle satır aralarında falan da değil, Kemalizm’i de eleştiren, Cumhuriyetin yanlış temeller üzerine inşa edildiğini de söyleyen bir dergiydi sözleriyle özetlediği dergi ile devletle kavgaya girdiğini anlar. İhsan Bey dergi süreci vesilesiyle önemli şeyler söyler. Dergiyi çıkarırken Erbakan’a danışmamışlardı, “Biatlı değildik” der. Biatı, liderliği, hilafeti ve dini liderliği sorgular. Dini liderliğin peygamberin vefatından sonra bittiğini ekler.  

Biat etmemesi, düşüncesini her platformda açıkça söylemekten çekinmemesi, vazgeçmemekteki inadı, -bazen maslahatı kullansa da- kuruluşunda çok emeği geçtiği AK Partiden oy birliğiyle ihraç edilmek üzere disipline gönderilmesine kadar uzanır.  

Sonradan işi daha büyütecek, İhsan Bey bir günlük gazetenin patronluğu ve başyazarlığını üstlenecektir. 

Türkiye 1980 darbe dönemini yaşarken İran’da devrim olması İhsan Bey’i etkiler. “Türkiye’de hep kara sakal, 99’luk teşbih, cübbe sarıkla karikatürize edilen, tahkir edilen insanlar, orada devlet kurdular. Demek ki bu sarıklılar devrim yapabiliyor! Demek ki verilen mücadele sonuç veriyor. Demek ki devrim |başarılabiliyor. Biz onların marşlarını da sevdik, gönüllü olarak da ezberledik.” İran Devrimini yorumlarken devrimin aktörlerinde solcularla Müslümanları karşılaştırır. Devrimi İslam Devrimine yönelten anahtarı paylaşır; “Valla, İran devrimi bizim hoşumuza, solcuların da zoruna gidiyordu. Sistemi yıpratan solcular, ama toplumun desteğini alan mollalardı. Müslüman kesimdi. Bu böyledir, atı alan Üsküdar’ı geçmişti. Solcular İran’da da fraksiyonlara bölünmüşken, Humeyni daha güçlü, daha örgütlü, içinde fraksiyonları az olan bir cemaat oluşturmuştu. Bir de dine dayalı bu tür siyasal oluşumlar daha güçlü oluyorlar. Çünkü hem sorgulama yok, itaat kültürü hâkim; hem de Müslümanlar yaptıklarını cennete gitmek için yaparlar, daha fedakardırlar o açıdan. Solcularsa kendileri gibilerin hâkim olduğu bir toplumu yaratmak ve yönetmek ideali için yaşarlar.” 

12 Eylül’ü Cumhuriyetin kara sayfası olarak niteler. “Aşırı özeleştiri mi yapıyorum bilmiyorum, ama ne sol gençler ne ülkücüler ne de İslamcılar olarak o yıllarda devleti tanımıyorduk…Sol ve sağ gençlerin çatışmasına seyirci kalan, bunu provoke eden herkes o cinayetlerin sorumlusudur. Toplum bu katilleri hep beraber alkışladı. Oy verdiler. Gelin bizi yönetin dediler. Hep beraber geldik bu oyuna. 

Müslümanlık iddiasında olanlar iyi çalıştılar ve bugüne geldiler. Kürtler de iyi örgütlendiler, bugün uluslararası etkileri bağlantıları olan bir seviyeye geldiler. Sol hareket bu yarışta geride kaldı…Laik anlayış adına ülkeyi yönetenler dini yasaklayarak, bununla baş edebileceklerini düşündüler. Oysa yasak tatlıdır. Bu yasak beni dinime daha çok bağlar ve uğrunda daha çok mücadele etmeye tahrik eder.” İslamcıların sayı olarak artmasının, 12 Eylül sonrası dini hassasiyeti ağır basan ülkücülerin ırkçılık yaptıklarını kabul ederek İslami harekete heyecanlarıyla beraber katıldıklarını ekler.. 

İhsan Bey 12 Eylül’ün ezdiği gruplardan söz ederken Kürtleri de unutmaz. “Ben kendimi lise yıllarından itibaren dindar grupların içinde bulmuştum. O bana yetiyordu. Bir de dini söylemdeki ‘ırkçılık haramdır, her türlü ırkçılık men edilmiştir’ düşüncesi ister istemez beni de etkiliyor ve bağlıyordu. O yüzden Kürt muhalefetine meyil etmeyi doğru bulmamıştım. Onları yakından izleyemedim. Diyarbakır Cezaevi’nde olanları sonradan öğrendim…Mazlumder’e başladığımız yıllara kadar, bir solcunun gördüğü işkence, bir Kürtçünün gördüğü işkence beni pek ilgilendirmiyordu yani. İnsan haklarının da, insan hakları mücadelesinin de evrensel olduğunu, insanın yaratılışıyla alâkalı olduğunu, orada din, inanç, fikir ayrımının söz konusu olamayacağını sonradan anladım. Düşünebiliyor musun, biz arkadaşlarla ev sohbetlerindeyken, Diyarbakır Cezaevinde bazı insanların gördüğü işkenceden haberdar olmuyorduk. Gündemimizde sadece Müslüman kesimin sorunları yer alıyordu. Kendi adıma geriye dönüp baktığımda, darbenin ilk yıllarında mazlumların yanında aktif yer alamamış olmaktan mahcubiyet duyduğumu itiraf etmek isterim.” 

İhsan Bey’in İnsan Hakları mücadelesi dönemine geçmeden önce çeşitli çevrelerle ilişkilerinin gelişimine etkisine dair sözlerine yer vermek gerekir. İdeolojik bağımlılığının neredeyse bağnazlık şeklinde pratiğine yansıdığını ve onu bir anda silip atmanın mümkün olmadığını, nasıl diğer insanların gelenekçiliği varsa ve bunun değişmesi zor ise İhsan Bey de kendisinin de bu zorluklardan geçtiğinin altını çizer. “[G]ençliğimizin ilk döneminde o radikal ideolojik tarafgirliğimiz, çabamız, hayatımızın her döneminde düşünce dünyamızı, siyasal ve sosyal yaşamımızı etkiledi. Yine de bu sınırlamaları ve geleneksel düşünce ve tavırları aşanlardan biriyim. Değişime açık biriyim. Değişimim bir gecede olmadı. Bu konudaki değişim uzun bir süreç ister, bazen bir ömür…” Farklı kaynaklardan beslenmeyi önemser. “Arılar istedikleri kadar becerikli olsunlar, devamlı aynı çiçekten bal yaparlarsa, o bal çok muteber olmaz. Çok değişik çiçeklerden istifade ederek ürettiği bal çok daha kıymetlidir.” düşüncesindedir. İnsanlaşma sürecine vurgu yapar: “İmtihanımız da burada başlıyor. Doğuştan var olan o istidatlardan ahlaki olanlarını, hayat boyu koruyup geliştirmek, o istidatların kötü olanlarını da köreltmek için mücadele etmek… Ben henüz bu gafletten uyanmamışken bir sohbetimiz sırasında Hasan Hüseyin Ceylan’ın, mü’min bir insanın sorumluluk bilinciyle: ‘Eğer ben Kürtçe bilseydim, bir saniye gecikmeden gider Kürt kardeşlerimin sorunları ile ilgilenirdim’ demesi, gönlümde ve aklımda şok etkisi yarattı. Ben o günden sonra Hasan Hüseyin Ceylan’ın hissiyat ve hassasiyetiyle kendimi, Kürt sorununun göbeğinde buldum diyebilirim. Irkçılık anlamında Kürtçülük asla yapmadım. Devletin zulmü ile özdeşleşen Türkçülük düşüncesiyle de hiç barışık olmadım…” 

1992 yılında yayınladığı “Kürt soruşturması” başlıklı kapsamlı incelemesinde sorunun tarihi arka planından başlayarak, çözüm yöntemini, süreci, kısa ve uzun vadede atılacak güven sağlayıcı adımları ve önlemler paketini kapsayan önerilerini sıralar. Çatışmaların yüksek olduğu o dönem için cesaretli bir girişimdir. İhsan Bey erken dönemde elini taşı altına koyan nadir muhafazakâr kesimin önde gelenlerinden biridir; Önerilerine devletin onur ve prestij kompleksinden kurtularak ilk ve önemli adımların devlet tarafından atılmasını ve Devletin terörist olarak tanımladığı bir illegal örgütün yöntem ve anlayışını benimseyip benzer şiddet ve terör eylemlerinden kaçınması gerektiğinden başlar. Devlet, geçen yüz yıl boyunca Kürtlere haksızlık yapıldığını açıkça itiraf ederek inkardan artık vazgeçmesini, Kürtlerin sosyal ve siyasal yaşamda kendilerini ifade etmelerine imkân tanımasını ve  bu amaçla Anayasa başta olmak üzere, mevcut yasalarda gerekli düzenlemeleri yaparak yasal engelleri kaldırmasının yanında askeri önlemlerin çare olmayacağı düşüncesinden hareketle, bölgedeki tüm ilave askeri birlikler geri çektirilmeli, Özel Tim ve Koruculuk Sistemi kaldırılmalı, On yıllardır uygulana gelen sıkıyönetim/olağanüstü hal kaldırılmalı,  Kürt halkına kimlik, dil ve kültürlerini özgürce ifade etme ve kendi diliyle eğitim hak ve imkânı verilmesini, ekonomik açıdan bölgelerarası dengesizlik ve farklılığın ortadan kaldırılması için özel planlar yapılarak  ciddi önlemler alınmasının altını çizer. “Ve son olarak Özal ile aynı öneride bulunmanın sıkıntısını duymakla birlikte  kısa vadede alınması gerekli yegane önlemin (aynı zamanda yegane çözümün) Türkiye’nin tamamına uygulanacak yeni bir “Eyalet Sistemi” olduğunu hatırlatmak istiyorum.” Sözleriyle önerilerini noktalarken Devletin bu ve elzem tedbirler alması halinde PKK ile hiç pazarlığa oturmadan bile sorunun çözümünde ciddi bir safhaya gelineceğine inanır. “Bu tedbirler sonucunda PKK kendiliğinden silahlı mücadeleye ara vermek zorunda kalacaktır. Mücadelesini Türkiye içinde, halkın yasal desteğini esas alan sivil yöntemlerle yapmak zorunda kalacaktır.” 

Ayşe Karabat, İhsan Bey’in Mazlumder yılları için “İhsan Bey’in kendisiyle böbürlenmek gibi bir alışkanlığı olsaydı, en fazla böbürleneceği çalışması, hiç şüphesiz İnsan Hakları ve Mazlumlar için Dayanışma Derneği ile (Mazlumder) geçirdiği yıllar olurdu.1991’de başlayan, 1998’e kadar devam eden o yılları için özlemle anıyorum demeyi tercih ederdi. Bir de bıyık altından gülümseyerek, öbür tarafta en çok işime yarayacak yıllar tanımını yapardı.” Demekten kendini alamaz. 

1991 yılında kurulan derneğin 54 kurucu üyesinden biridir.1980 askeri darbesiyle başlayan o baskıcı, sert dönemde cezaevine düşen ülkücü ve İslamcı arkadaşları arayıp sorma ihtiyacından doğmuştur. 1986 yılında kurulan İnsan Hakları Derneğini yetersiz bulan Danışma Meclisi eski üyesi Mehmet Pamak’ın önerisi İhsan Bey’e de mantıklı gelecek ve muhafazakâr camiada bir kırılma noktası olan Mazlumder’i oluşturacaklardır. O günleri şu cümlelerle özetler: “İster başörtüsünden olsun, ister düşünceden olsun, mağduriyetler vardı. En ufak bir protesto hareketinde devletin polisi, jandarması, insanları içeri tıkıyordu. Hiç unutmuyorum, gidip emniyette bir arkadaşımızı sormakta bile zorlanıyorduk. İHD sadece solcuların mağduriyetlerini, onlara yönelik hak ihlallerini gündeme getiriyordu. Biz de kendimizi o konuda sahipsiz hissediyorduk. Solcularınkine madem İHD bakıyor, Müslümanların sorunlarıyla da biz ilgilenelim diye düşündük. Biz de örgütlenelim. Bir dernek olarak çalışmalar yapalım. Mağdurları sahiplenelim. Ayrıca o dönemde Afganistan’da, Bosna’da Müslümanlar yoğun zulüm görüyordu. Onlar için de sesimizi yükseltip, onlarla da dayanışalım istedik. O yüzden de derneğe isim ararken hem insan haklarına hem de dayanışmaya vurgu yapmasını istedik. Mazlumder adı böyle çıktı: İnsan Hakları ve Mazlumlar için Dayanışma Demeği.” Bu düşünce, derneğin logosuna da yansır: Gözyaşı döken bir dünyayı şefkatle kucaklayan iki el. Derneğin Kurucu Başkanı Mehmet Pamak, Başkan Yardımcısı İhsan Arslan olur. 

Değişimin ve dönüşümün başladığı anlardır. İhsan Bey o günleri naif bir şekilde anar: “Hiç unutmam, derneğin ilk yıllarında, başörtüsü konusunda bir imza kampanyası başlattık. Klasörlerce imza topladık. “İyi de kime vereceğiz? Meclis’e mi? Biz onlardan bir şey isteyemeyiz. Onlardan bir şey istemek? Yok, yalnızca Allah’tan bir şey isteyebilirsiniz. Ayet-i Kerime var. ‘Senden başkasından yardım dilemem. Yalnız sana kulluk ederim’ diye. Biz de götürdük imzaları Meclis’in merdivenlerine koyduk. Devlet ve sisteme mesafeliyiz ya, diyaloğun gerekliliğini unutuyoruz. Bir hak ihlali varsa, iktidarda kim olursa olsun, toplumu kim yönetiyorsa, doğal olarak bu ihlalin sorumlusu o da olsa; o ihlale son verebilecek olan da yine odur, gider ikna edersin. Bu yanlışı yapma dersin. Bu kadar basit insani bir ilişkiyi, bir diyaloğu bile din anlayışımızın katı kuralları içinde değerlendiriyorduk. 

Değişim kolay olmuyordu. Uzun teorik ve yöntem tartışmaları, eylemlerin İslami kaynaklara uyumluluğu sorunlarının giderilmesi vs. Yeni bir alana, şimdiye kadar düşünmedikleri bir mecraya giriliyordu; ”Devletin, karşı olduğumuz bir görüşün mensuplarına yönelik haksız bir uygulaması varsa, onu savunmak önceleri hiç hoşumuza gitmiyordu. Sonra kendimizi bununla mesul hissetmeye başladık. Bizim görevimiz insana yönelik haksızlığı eleştirmek, başka insanlarla da o haksızlığa karşı dayanışmaktı. Fakat bu fikre alışmak kolay olmuyordu. Sürekli kendimizi sorguluyorduk… Bir gâvurun, bir komünistin, bir Müslüman’a zulmü olsa kolay, zevkle karşı çıkarız. Bir Müslüman, bir Müslüman’a zulüm etse, eh, o da kolay sayılır, arayı bulmaya çalışırız. Ya bir Müslüman bir komüniste haksızlık ederse? Orada bocaladık. Sanki Müslüman’ın komüniste haksızlık etme yetkisi varmış gibi. Bu soruya herkes kolay yanıt veremedi. Bazıları dedi ki, arkadaş biz Müslüman’ın hakkıyla ilgileniriz, komünistin hakları bizi ilgilendirmez. Bu tartışmalar sırasında bazılarımız şunu dedi: bir trafik kazası olsa, bir araba insanı ezse, gidip önce sen kimsin, Müslümansan yardım ederiz mi diyeceğiz? Böyle bir şey olur mu? Bu açık bir çelişkiydi. Dedik ki en son, zalim kim olursa olsun, ona karşı olmamız gerek.” 

Sonuçta bir yol ve bir slogan bulunur; “Kim olursa olsun zalime karşı, kim olursa olsun mazlumdan yana.” 

Ancak, zaman zaman hız kaybetse de dernek içinde ‘kimin hakkını korumalıyız?’ tartışmaları da, yöntem tartışmaları da hiç bitmemiştir ama İnsan hakları evrenseldir ve tek bir dinin kutsal kavramı noktasına gelinince. Kurucu başkan Pamak kendisi gibi düşünmeyenlerin çoğalması üzerine “Derneği İnsan Hakları Derneğine çevirdiniz!” diyerek derneğin kapatılması fikrini gündeme getirir. 

İhsan Bey’in gönlü Derneğin kapatılmasından yana değildir. 

Derneğin Başkanlığını üstlenmek zorunda kalır. Yeni ekiple birlikte derneğin kurumsallaşması ve kendi ayakları üzerinde yükselmesine yönelik çabalar gündeme gelerek önemli aşamalar gerçekleştirilir. Birçok önemli raporlar yayınlanır, yurt içi ve yurt dışı dayanışmalar örgütlenir. Özgün ve başarılı kampanyalar örgütlenir. Bosna Soykırımına karşı kampanya ses getirir. 

Yurt dışı kampanyada başarı yakalanırken içeride PKK-Devlet çatışmasından kaynaklı ihlaller konusunda “çoğunluk başını öte tarafa çevirmeye çalışıyordu” İhsan Bey için de bu durum dönüm noktalarından biridir.  Kürt Meselesine uzak kalmıştır. Kürt Meselesini ırkçılık olarak telakki etmektedir. Düşünce olarak bütün ırkçılığa karşıdır. “Türk ırkçıları vardı Ülkü ocakları çevresinde örgütlenmişlerdi. Kürt solcuları da Türk solcularıyla aynı örgütlerdeydi başlangıçta. Türk solcularının, ulusalcılıkları ağır basmaya başlayınca Kürt gençler ayrılmaya başladı. O Kürt gençleriyle de ideolojik ve siyasal anlamda ortak paydam olmadı. Onlara karşı mücadele etmedim ama işbirliğim de olmadı.” sözleriyle duruşunu belirten İhsan Bey, devamında karşı karşıya kalındığı asimilasyon süreci ve sürecin başarısını da açık yüreklilikle paylaşır; “Kültürel anlamda da yıllardır uygulanan asimilasyon politikası başarılı olmuştu. Müslüman Kürt gençler olarak hiçbir platformda Kürtçe konuşmazdık. Hatta dostlarımız, herkesin anlamadığı bir dilden konuşmanın günah olduğunu bize empoze ediyordu. Din adına uygulanan bu yasağa çoğumuz sevap kazanma adına gönüllü oluyorduk. Çoğumuz Kürtçeyi unuttuk. Kürtlüğü de unutmuştuk. Etnik yapıdan söz etmezdik. Gündemimizde yoktu”. 

İhsan Bey, Kürtlerin Kürt olduğu için zulme uğradığını dernek çalışmaları sürecinde fark etmeye başlar: 

“Biz Mazlumder’i kurarken İslamcılarla ilgilenecektik. Kürtler de solcularla anıldıkları için, bizim görev alanımızın dışında kalıyorlardı. Ama İnsan Hakları teorisini okumaya başladığımızda ve konuyu tartıştığımız süreçte, bunun yanlış olduğunu fark ettik. Merkezinde zulme karşı mücadele olan bir çalışmaya girdiğimizde uzaklara gitmeye gerek olmadığını gördük. Yanı başımızda ciddi bir zulüm vardı ve bunun mağduru Kürtlerdi. Bosna’yla, Çeçenlerle ilgilendiğimiz gibi, Kürtlerle de ilgilenmeye başladık. Herkesle ve her kesimle ilgiliydik, ama ister istemez hak ihlalleri yoğunluğu nedeniyle Kürtlerle daha çok ilgilenmek durumunda kaldık. Onlarla ilgili şiddet ve karşı şiddet uygulamaları sivil kesimde çok mağduriyet doğurdu çünkü. Bizim derdimiz de bu mağduriyetlerdi, yoksa Kürtlerle, Kürt olduğumuz için ilgilenmedik. 

Fakat Ihsan Bey’in Kürt meselesi ve bu mesele çerçevesinde gerçekleşen insan hakları ihlalleri konusunda geliştirdiği farkındalık, derneğin her üyesinde mevcut olduğu pek söylenemezdi. İhsan Bey durumu açıklamak için o günlerdeki bir olayı örnekler; PKK davasından yargılanan bir kadın Derneğe başvurmuş, gözaltında tecavüze uğradığı iddiasındadır.  Bir avukat görevlendirilmiştir lakin bir sonuç gelmez; Görevlendirdikleri avukata, ‘ne oldu o iş?’ diye sorduklarında aldıkları yanıt şu olmuştu: “Ya o kadın PKK’lı olabilir.” Şöyle demişlerdi o avukata: 

“Olabilir değil, yüzde yüz PKK’lı. Fakat bizim inancımızda, bir kadının tecavüze uğramasını haklı görecek bir şey var mı?” 

Mazlumder süreci İhsan Bey’i bilgilendirdiği, bilinçlendirdiği gibi aynı zamanda dönüştürmektedir. İhsan Bey bir süre sonra da anlayacaktı ki, Kürt meselesi çerçevesinde yaşanan insan hakları ihlalleri adeta bir turnusol kâğıdı gibiydi. İslam’ı, zulme karşı savaşmayı dilinden düşürmeyen Müslümanlar, eşitlikten söz eden solcular, Kürtlere yönelik insan hakları ihlalleri söz konusu olduğunda bir bahane bulabiliyorlardı. Bir zamanlar uzun ideolojik yolları birlikte kat ettiği arkadaşları, Kürtlerin, Türkler tarafından yönetilmesi gerektiğinden söz edebiliyorlardı. Ya da devletin öne sürdüğü ‘ama o boşaltılan köydekiler de eşkıyaya ekmek vermiş’ gibi bahaneleri haklı bulabiliyorlardı. 

Zor yıllardır. İhsan Bey o günleri anarken hala etkisinden kurtulamadığını anlatımlarında görülmektedir; Kürt meselesiyle fazla ilgilenen ekip haline geldik. Şartlar da zorluyordu. Her yerde ihlaller vardı çünkü. Dernek’teki yardımcım Yılmaz (Ensaroğlu) ve benim etnik olarak Kürt oluşumuz, bazı olaylara belki de benzer bakışımızla sonuçlanıyordu; ama ikimizin de fikir yapımızı belirleyen şey, kesinlikle dini ve imani bakışımızdı. Bizim için etnik aidiyet hiç de önemli değildi. 

Kürt meselesi kendini dayatıyordu. Sabah akşam hak ihlalleri oluyordu. Köy boşaltmaları gittikçe yaygınlaşıyordu. Tepki vermek zorundaydık. Hep Kürt meselesini konuşuyorlar, demesinler diye araştırıyorduk, Anadolu’nun bir yerinde kömür ocağında bir göçük mü olmuş, kadına yönelik bir şiddet mi olmuş, basına açıklamalarımızda iki olayı birlikte vermeye çalışıyorduk, insanlar ‘bunlar Kürtçü oldu’ demesin diye… İnsanlar dediğim de, Müslümanlar. Esefle söylüyorum bunu…” 

İhsan Bey o zor yılları anarken Hizbullah’a da değinir, geniş bir tahlilini yapar. O dönem İslami kesimin Hizbullah’a bakışını dile getirirken Bölge ile Batı arasındaki düşünce farkına ve bilgisizliğe işaret eder. Önceki dönemde gerçekleştirilemeyen Kürt Konferansı çalışmalarına eğilir. Konferansta sorunu gündeme taşımaktan öte, doğru bilginin ulaştırılmasıyla Bölge ile Batı arasındaki uçurumu ve anlayış farkını ortadan kaldırarak konuya çözüm arama düşüncesi önceliklidir.  Önce Bölgeye genel Sekreter Yılmaz Ensarioğlu ile birlikte bir inceleme gezisi yapılır. Geziden çok etkilenir ve çalışmalara bir Kürt Soruşturmasıyla start verilir. Muhafazakâr kesimden Sol kesime kadar geniş yelpazede kanaat önderleri ve aydınları kapsayan soruşturma kitaplaştırılır. Kitapla kalınmayarak Düzenlenen konferansta da geniş bir yelpazede mutabakat sağlanmıştır. 28-29 Kasım 1992 günlerinde Kürt Sorunu Forumu başlığıyla ve ilgiyle karşılanan Konferansın açılış konuşmasında “Kürt sorunu ümmetin sorunudur” diyen İhsan Bey, “Ben Müslümanlardanım” diyen herkesin, Kürt sorununun çözümüne olumlu katkı yapması gerektiğini söyler. Forumun gündemini şöyle sıralar: Kürt sorunu konusunda hak ile batılın tespiti, ulus, ümmet, kavim, kavimcilik, devlet, adalet, sosyal haklar gibi kavramların tanımlanması, Müslümanların Kürt sorunu karşısındaki tutum ve politikalarının sorgulanması, devletin ve PKK’nin bölgeye ve İslam’a yönelik tutumunun tahlil edilmesi… 

İhsan Bey’in bu konular çerçevesinde açtığı forumda konuşmacılar söyleyeceklerini söyledikten sonra tartışma kısmına geçiliyor, kim ne katkıda bulunmak isterse söylüyordu. Forumun düzenlendiği binanın içi de dışı da polis kaynıyordu. 

İhsan Bey’in de aralarında olduğu beş kişi hakkında Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde bölücülük suçlamasıyla dava açılır. 

Forumun sonuç bildirgesinde duruş belirlenerek” haksızlıklar karşısında susanların dilsiz şeytanlar olduğuna inanarak, haksızlık kimden gelirse gelsin ve kime yönelik olursa olsun, mazlumlardan yana ve zalimlere karşı durmak kararlılığı ile soruna ilişkin teşhis ve çözüm yönündeki çabalara katkı sağlamak amacıyla, bazı tespitler hakkında görüş birliğine varıldığı vurgulanmış” 

Sorunun özünün altı çizilmişti; “Kürtleri sorun haline getiren resmî ideolojiydi, sorunun kaynağı inkârcı ulus devletti, Kürt kimliği ve dili yok sayılmıştı.” 

Bildirgede çözüm önerileri sıralanırken başta devlet olmak üzere ve PKK’nın uyguladığı şiddetin bitirilmesi, bölgede yaşayan Müslüman bireylerin ve grupların var olan ihtilafları çatışmaya dönüştürmesinden de kaçınılmasından başlanarak,  istenmişti. Yani, Hizbullah içinde başlayan iç çatışmanın da büyümeden bitirilmesi isteniyor, 

– Çok uluslu bir hukuk devletine geçilmesini, 

-Kürt kimliğinin tanınmasını,  

-Anadilinde eğitim ve yayın yapılmasını,  

-İsimleri değiştirilen coğrafi yerlerinin adlarının iadesini öneriyordu. 

İhsan Bey’in de zor zamanlar olarak nitelediği 90’lı yıllar şiddetle birlikte anılır, yoğun şiddet eşliğinde çalışmak, derdini anlatmak zordur. Mazlumder bu zorunluluk altında pişer, sorunların üstüne cesaretle giderek rüştünü ispatlar. Bu süreçte İhsan Bey’in öncü rolü önemli ve yol göstericidir. 

Dönemin şiddeti sadece bireysel şiddet ve öldürmeler değildir. Toplu öldürmeler, köy boşaltmalar başta gelmektedir. Süreçte boşaltılan ve yakılan ve boşaltılan köyler ve evler arasında İhsan Bey’in doğduğu, düğününün yapıldığı köy de vardır. Sadece köyler değil kentler de ateş altında kalır. Bunlar “PKK yüzünden başınıza geliyor “! demek için. 1992 Ağustos’unda Devlet güçleri tarafından Şırnak yakılıp yıkılır. 4 gün ateş altında kalan kente götürülen yardım kamyonlarının başında İhsan Bey vardır. Şırnak girişinde konvoyları durdurulur. Şırnak Emniyet Müdürü, basının ve diğer resmî yetkililerin önünde “insan haklarının da, derneğinin de…” diyerek küfretmekten geri durmaz. İhsan Bey, küfür karşısında sakin olmaya çalışır. Korktuğundan değil, insanların o yanıtlıma ne kadar çok ihtiyacı olduğunu bildiğinden… İhsan Bey durumun vahametini şu sözlerle özetler; “Şırnak’ta kurşunlanmamış bina kalmamıştı. Vatandaşa ders olsun diye devlet yapmıştı. Hiç şüphemiz yoktu. Öyle ki, ahırlardaki hayvanları bile yakmışlardı. Vatandaşta ciddi bir tepki vardı. O dönemde Diyarbakır’da Olağanüstü Bölge Valisi olan Ünal Erkan’a bir hatırlatma ve ricada bulundum. Bu olay sırasında görevde olan il jandarma komutanının keyfi davranışlarından halkın çok rahatsız olduğunu, halkı yatıştırmak için bu kişinin başka bir yere nakledilmesinin iyi olabileceğini söyledim. ‘Hop hop, sen PKK ağzıyla konuşuyorsun, olur mu öyle şey!’ dedi. Orada kraldı o zaman. Ben çok dik kafalı biri olmadığım için susmayı tercih ettim.” 

Neredeyse her gün şu köy yakılırdı, bu köy boşaltıldı haberleri gelirken 1993’te, Tunceli’deki Ovacık’ın 19 köyünün yakıldığı haberleri üzerine sivil toplum örgütleri, konuya duyarlı bütün kuruluşlara bir çağrı yaparak durumu yerinde inceleme önerisinde bulunur. Mazlumder de bu çağrıya kulak verenlerdendir. Ancak, PKK helikopterleri tarafından yakıldığını söyleyen Başbakan Tansu Çiller’in Ovacık’a STK’ları sokmayacağı kesindi. Mazlumder sessizce bir heyet yollar ve göç ettirilenlerle görüşülerek bölgede incelemelerde bulunur.  Heyete İhsan Bey Diyarbakır’da katılarak Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti’nde düzenlediği basın toplantısında köylerin yakılmasıyla ilgili gerçekleri paylaşır. Toplanan bulgu ve belgeleri İhsan Bey Ankara’ya getirmeyi de başararak, Doğu ve Güneydoğu’da İç Göç Raporu olarak yayınlanır. Rapor ses getirir. İslami kesim de olaylardan haberdar olur. Mazlumder’in İslami kesim dışındaki çevrede tanınmasına kabul görmesi ve prestij kazanmasına kalıcı işbirliklerinin sağlanmasına öncülük eder. Süreç Mazlumder’i ve ihsan Bey’i dönüştürdüğü gibi, İhsan Bey’in deyimiyle, “karşı mahalleyi” de dönüştürdü. Vicdani hareketlerin birlikte hareket etmesinin önünü açtı. “Özellikle 1993/94 yıllarında 2500 civarında köyün boşaltıldığı veya yakıldığı tahmin edilmektedir. Bu rakamın 1995 yılının son aylarında 3000’lere yükseldiği sanılmaktadır. Köylerin korunamadığı, PKK’ya yardım edildiği iddiasıyla bu köyler boşaltılmış veya yakılmıştır” bilgisine yer veren rapor, Mazlumder’in hem uluslararası alanda hem de Türkiye’de insan hakları mücadelesi veren diğer sivil toplum örgütleri arasında kabul görmesine ve rüştünü ispatlamasına yol açar. Rapor, Ankara’da düzenlenen bir basın toplantısında İhsan Bey tarafından açıklanmıştır. 

Süreçte, İhsan Bey’in zihnine kazınan unutamadığı fotoğraflardan biri de 23 Mayıs 1993 günkü Lice’nin fotoğrafıdır. “Lice öyle tahrip edilmişti ki, kuşlar bile konacak yer bulamıyordu…” 

İhsan Bey, raporların başarısı, ses getirmesini ve gücünü gerçekliğinden ve haklılığından aldığı düşüncesinde haklıdır; “Galiba gücümüzü hakperest olmamızdan alıyorduk. Duygusal davranmıyorduk. Olayın gerçeğine en yakın halini tespit etmeye çalışıyorduk. O gerçek bizde nasıl bir kanaat oluşturursa ona göre davranıyorduk. Güvenlik güçlerinin baskı ve tehditleri bizi yıldırmıyordu. Genellikle raporlarımız da resmi söyleme aykırı raporlar oluyordu.” Sözleriyle o günleri anarken, İnsan hakları mücadelesinin dönüştürücü etkisinin altını çizer; “Türkiye’de sistem muhalifi olanların ortak platformlarda birlikte olmaya başlaması, dayanışma kültürü oluşması, insan hakları mücadelesi üzerinden oldu. Ben bunu çok çok önemli buluyorum. Sistem muhalefeti yapan gerek İslamcılar gerek solcular, müthiş önyargılıydı aslında. Kimse kimseyle su içmeye bile gitmezdi. Birbiriyle kavgalı olan kesimlerdi. ‘Biz’ ve ‘onlar’ kültürü insanımızın kemiklerine, iliklerine kadar işlemişti. İnsan hakları mücadelesinde ortaklaşarak biz bu kültürü kırmaya çalıştık. İnsan hakları savunuculuğunda dayanışalım, sesimiz daha gür çıksın, diye çabaladık.” Sözlerindeki haklılığının şahitlerinden biri de bu satırların yazarıdır. 

Bu ortaklaşma çabasının en güçlü örneklerinden birini de 1996 yılında PKK’nın esir aldığı 8 askeri kurtarmak için verilmiştir. 1996 yılında PKK tarafından basılan Şemdinli’deki Ortaklar Karakolu’nda çıkan çatışmada 15 asker öldü. 8 asker de esir alındı. Asker aileleri çocuklarının kurtarılması için kapı kapı dolaşıyor, ancak sonuç alamıyordu. En sonunda, o günlerde barış söylemleriyle de adı ön plana çıkan dönemin Refah Partisi Van Milletvekili Fethullah Erbaş’ın girişimiyle durum değişip başka bir evreye girdi. Erbaş, PKK lideri Öcalan’a seslenerek askerlerin serbest bırakılmasını istedi. Bu çağrıya olumlu yanıt gelince, Erbaş da İHD ve Mazlumder’e birlikte heyet oluşturma önerisi götürdü. Nazik bir durumdu. Öneri kabul edilip heyet oluşturulmuştu. Lakin hem örgütün hem devletin tavrının ne olacağı bilinmezliklerle doludur. Yol boyunca birçok tutarsızlıklarla da karşılaşılmıştır. İstekler sürekli değişmektedir. 

İhsan Bey’de de, sonuçta neyle karşılaşacaklarına dair endişeler vardır; PKK elbette bunu propaganda meselesi yapacak, muhatap alındığını göstermek isteyecekti. “Ama heyet için bir can, bir candı ve bir canı kurtarmak için bile her şeyi göze almaya değerdi.” Düşüncesindeydi. “Resmî yetkililer de olsun, bütün aileler de gelsin, daha çok basın olsun, gibi talepleri vardı. Bize koşulların henüz olgunlaşmadığını da iletmişlerdi. Ama biz yine de oturduk, düşündük. Yola devam etmeye karar verdik. İyi niyetimizi gösterelim, çocukların bize verilmesini sağlayamasak bile, öldürülmelerine engel oluruz, diye düşündük. Yine de yola çıktık. Irak tarafında katır sırtında dört saatlik zor bir seyahat yaptık. Beraberimizde gazeteciler de vardı. Bizim PKK bayrakları altında fotoğraflarımızı çekip daha sonra yayınladılar. Bu fotoğraf kareleri sonraki on yıllar boyunca beni eleştirmek için kullanıldı. PKK da bizi ideolojik malzeme yapmaya kalktı. Sonunda da yalnızca orada ailesi bulunan üç askeri verdiler.” 

Kıyamet Türkiye’ye dönüşte koptu. İHD başkanı Akın Birdal ile birlikte İhsan Bey’de gözaltına alındı. Gözaltı dört gün sürdü. Serbest bırakıldılar ve ünlü Devlet Güvenlik Mahkemelerinde yargılandılar. Duruşmaları görülürken diğer askerler de serbest bırakıldılar. Önemli bir iş başarılmıştı. Ailelerin sevinci görmeye değerdi.  

Ayşe Karabat, İhsan Bey’in Mazlumder’de ibadet aşkıyla çalıştığının altını özellikle çizer; İhsan Bey,  Derneğimizin adı bile dini referanslarımıza uygundu. Dernek için yaptığımız özveri ibadetti. Gücümüzü de oradan aldık. Tehlike yok muydu? Vardı. Bedel ödedik mi? Ödedik. Üç beş Müslüman bize teşekkür ediyor, teşvik ediyor, ama genelde de eleştiriliyorduk. Yani cami yaptırma derneği kursan iyi karşılanırsın da, insan hakları da neyin nesi… Hadis olarak rivayet edilir: ‘kötülük karşısında elinizden gelmiyorsa, dilinizle, o da olmuyorsa kalben buğz edindiye. Bu her zaman bizim için yol gösterici oldu. Elle yapamıyorsak sözle olaylar karşısında tepkimizi koyalım. İnsanlara da duyurmuş olalım, deşifre edelim. Caydırıcı bir baskı oluşsun. Haksızlık yapanlar bu kadar cüretkâr olmasınlar diye iyi niyetimizle emek verdik. Bence bu insani bir şeydir ve herkesin de borcudur. O mücadelemiz ne gibi sonuçlar verdi diye düşündüğümde yine diyebilirim ki; sonradan olan onca olumsuz gelişmeye rağmen, Türkiye gündemine insan hakları kavramının yerleşmesine önemli bir katkı sağladık. Hükümetler dikkate almak zorunda kaldı. Göstermelik de olsa kurumsal yapılar tesis ettiler. Fakat iktidarda olanlar bu mücadeleyi ciddiye almadı. Bela olarak gördüler. Bu mücadeleyi yapanları, istikrarlı yönetime çomak sokan teröristler gibi gördüler. Maalesef…” 

Bir özeleştiri de yapar samimiyetle ve O günleri unutmamıştır. Yaşamının en zor ama en güzel yıllarıdır; “Ben bir özeleştiri de yapmak istiyorum. Ayrıldıktan sonra, insan hakları savunuculuğu alanındaki hizmeti küçümsedik veya diğer alanlardaki aktivitemiz bizi engelledi. İyi niyetle bakarsan İkincisi. Ama bizim vicdanımızda, düşünce yapımızda Mazlumder’in süreci hiç bitmedi. Gençlik yıllarımızda idealist örgütlenmelerimiz oldu. Gençtik, delikanlıydık, yanlışlarımız olduğunu çok sonra fark ettik. Daha sonra siyasete girdim. Aktif siyaset yaptım ama Mazlumder dönemimle ben gurur duyuyorum. Varsa bir sevabım o dönemde yaptıklarımdadır.” 

İhsan Bey ve ekibinin Mazlumder çalışmaları insan hakları mücadelesinde önemli yer tuttuğu gibi coğrafyamızda  insan hakları düşüncesinin yerleşmesinde önemli merhaledir. İnsan Hakları Derneğinin geleneksel ödülünü 1996 yılında İhsan Bey hak ederek almıştır. Ayrıca cesaretli ve çalışkan insan hakları savunucuları yetiştirdiğini önemle eklemek gerekirİhsan Bey ödülünü Türk-iş Salonunda düzenlenen toplantıda alıp elinde tutarken ekibiyle duyduğu  gururu yüzünde görmemek mümkün değildi. 

Toplumsal faaliyetlerini daha rahat yürütebilmek için ekonomik bağımsızlığa sahip olmak gerektiğini çok erken anlamış ancak, ticaret yapmasının tek nedeni ekonomik bağımsızlığını sağlamak değildir. Hem bundan keyif alıyor. Ayrıca yatırım yapmak ve değişik iş kollarını denemeyi de seviyordu. Girişimlerinden en fazla Diyarbakır’da yaptığı yatırımlar kendisine keyif vermişti. Ancak burada da dürüsttür. Teşvik ve suiistimali gündeme taşıyarak bir mesaj verir; “Kendi memleketine yatırım elbette insanın arzu ettiği bir şeydir. Herkes kendi köyünde bir şeyler yapmak ister. Onun etkisi vardı, ama esas sebep de teşviklerdi. Rahmetli Özal’ın uyguladığı teşvikler önemliydi. Yaptığınız yatırımın yüzde 50’sini geri ödüyordu. Suiistimal ederseniz tamamını da devletten alabiliyordunuz.” 

İhsan Beyi, Kürtlerin İstanbul’da para kazanmak dışında bir alternatiflerinin olduğunu göstermiş, zarar edeceğini bile bile Diyarbakır’da yatırım yaparak bölgede istihdam olanağını sağlamasına öncü ve örnek davranışlardan biri olduğunu düşünmek daha doğru olur.  

Çeşitli iş kollarında çalışmalarını ve yatırımlarını paylaşır. Buralarda yaşadığı ve göğüs gerdiği zorluklardan örnekler verir. Uzun yıllarda birçok ve ilginç anılar biriktirmiştir. Yurt içi yurt dışı birçok sektörde girdiği işlerden biri ve ilgi duyduğu konulardan biri de tarımdır. Toprakla ilgilenmek de keyif aldığı bir uğraştır.  

Dil engeli nedeniyle Avrupa’da iş yapamadığını düşünür. Eğer Avrupa’da iş yapabilmiş olsaydı daha farklı bir yerde olacağı inancındadır; “Kişilere bağlı bir sistemin değil hukukun hâkim olduğu bir sistemin parçası/bireyi oluyorsunuz.” 

Ayşe Karabat, İhsan Bey’in, zihnini çok açık tutan birisi olduğunu ve Diyarbakır’da temel alanı yapay zekâ ve sosyal bilimler olan bir üniversite kurmak isteğini paylaşır. Felsefesini de Ayşe Karabat’a gülümseyerek fısıldamıştır; Finansal yatırımlara aklım ermiyor, kafa da yormuyorum. Paradan para kazanmayı doğru bulmuyorum. Alın terinin karışmadığı işlerle ilgilenmiyorum. O konuda Marksist sayılabilirim! Üretim şart.” 

Bir girişimde bulunurken İhsan Bey’i asıl heyecanlandıransa, karşılaşacağı sorunları çözerken alacağı keyiftir; “Sorun yoksa o iş yürüyorsa, artık çok da ilgilenmem.” 

Aile bireyleriyle ilişkileri çok sadedir. Didaktik değil özgürlükçüdür. Çocukları özgürce dilediklerince yollarını bulmuşlar dayanışmanın bir parçası olmuşlardır. “Bizim evde iş konuşulmaz pek. Çocuklar küçükken de öyleydi. Bazı babalar çocuklarını, baba öğretmen rolünde ‘onu yap, bunu yapma’ diye eğitmeye çalışır. Ben hiç öyle yapmadım. Ama çocuklarım, yaşları ilerledikçe, beklemediğim bir süratte ticari faaliyetlerime katıldılar. Ben onlara iş buyurmadım. Onlar, gereken zamanda, gerektiği şekilde ve beni yormadan hatta çok az hata ile benimle omuz omuza işlerin parçası oluverdiler. Doğrusu onlarla gurur duyduğumu bu münasebetle bir kez daha söylemek isterim.” 

İnsan hakları çalışmalarını yürütürken İhsan Bey’in zaman zaman aklından geçen bir düşünce vardı: “Yahu ben siyasete atılsam mı?” Ayrıca Mazlumder deneyiminden öğrendiği onca şey arasında, hak savunuculuğu yaparken yokluğunu sıkça hissettikleri siyasetçi desteğine nadiren ulaşılabildiği gerçeği vardı ve bu da onun siyasete atılma isteğini körüklüyordu. 

“Hak savunuculuğu yaparken siz asi çocuk olarak görülürsünüz. Yani yöneticiler açısından ‘olmasa daha iyi olur’ kategorisindeki insanlarsınız. Zira sizin yaptığınız şey yaramazlıktır, oyunbozanlıktır. Ellerinden gelse çenenizi kapatırlar. O yüzden de hak savunuculuğu yaparken siyasetçilere ulaşmak o kadar kolay olmuyor. Sizinle görüşmeleri bile onların makamlarına, iktidarına zarar verebilir. Daha sonraki deneyimlerimle de birleştirerek söylersem eğer; siyasette neredeyse herkes susmaya alışmış. Kişilikler törpülenmiş, geri plana itilmiş.” 

Fakat İhsan Bey, o zamanlar yine de farklı bir tutumun olabileceğine/alınabileceğine inanıyor ve denemeye değer bulur; “Mazlumder’de yapmak istediğimi siyasete girersem daha rahat ve daha geniş çaplı yaparım, düşüncesiyle siyasete girmeyi düşündüm.” 

Daha önce günah saydığı bazı şeyleri, mesela demokrasinin vebaline katlanmayı, davası uğruna göze almıştı. Buna değerdi…Hiç inanmadığı demokrasinin faziletlerini zaman içinde keşfetmeye başlayan İhsan Bey’in görüşleri çeşitli sivil toplum örgütlerinde görev yaparken, ticaretle uğraşıp yayıncılık yaparken değişmeye başlamıştı. 

Mazlumder’deki hak savunuculuğu sırasında tanık oldukları ve yaşadıkları, demokrasiyi daha doğru anlamasına imkân sağlamıştı. Fakat ne gençliğinde ne daha sonra dindarlığından ödün vermez. Dindarlığın, kişinin kendi inancını başkalarına dayatma olmadığını, kişi ile Allah arasındaki ilişkilerin, bireyin sorumlulukları açından daha önemli olduğunu kavramıştı. Diye yazar Ayşe Karabat. 

İhsan Bey’in aklında siyaset vardır. Ancak, yerleşik siyasete eleştirileri de sistemli ve radikaldir. 28 Şubat sürecinde radikal eleştirilerde bulunmak kolay değildir. Sisteme ve yakın durduğu Millî Görüşe karşı hem örgütsel ve siyasal eleştirileri de radikaldir. Yine de Fazilet Partisi’nde şansını dener.  Ancak, listeye girmeyi başaramaz. Bu kez 2002 de AKP’de şansını dener iki dönem milletvekilliği yapmışsa da geriye dönüp baktığında; siyaset onun mizacına uygun olmadığıdır, “Benim fikre muhabbetim var. Bilgiye ihtiyacım ve iştahım var. İlişkilerim ve hayata bakışım da buna göre şekillendi. Ben doğru düşünen bir solcu gördüğümde veya bir sağcı gördüğümde, doğru derim. Haklı olan tarafa sempatim farklıdır. Oysa siyasette bilgi de yok, fikir de yok. Ve maalesef siyasi tecrübemden sonra yaşadıklarım, siyasete olan saygımı da azalttı. 

İhsan Bey, AKP oluşumunun partileşmeye giden sürecindeki çalışmaların çok azında bulundu. Bu sürecin bir kısmı Ankara’daydı, ama önemli bir kısmı da İstanbul’da yürüyordu. Erdoğan’ın Ankara’ya gelişlerinde Çankaya’daki küçük evlerinde kalıyordu. Birçok temaslarını bu evde yapar; “Halen yanında bulunan veya yollarını ayıran birçok kişiyle özel, mahrem görüşmelerini yaptı. O kişilerin bazılarıyla tek tek görüştü. Görüşlerini alıyor, birlikte siyaset yapmaya ikna ediyordu…” 

Kuruluşunda emeği olan ancak kurucular arasında adı olmayan İhsan Bey Ak Partiyi kısaca şu sözlerle özetler: “Biz artık yalnızca bizimle aynı görüşte olanları yönetmeye talip değildik, toplumun tamamını yönetmeyi düşünüyorduk. O yüzden de fikirlerimizde kucaklayıcı bir açılım söz konusuydu… Ekonomide liberalizmi savunuyorduk. Yıllardır halledilemeyen Kürt sorununa dair çözümlerimiz vardı. Uluslararası ilişkilerde ABD’yi, AB’yi ve komşularımızla barışık yaşamayı önemsiyorduk. Siyasetiyle, ekonomik ve sosyal yaşamıyla küresel bir gerçekliğin bize kendisini dayattığının farkındaydık. 

Parti Programında Kürt Sorunu’nun nasıl yer alacağı konusunda düşüncelerini bir rapor olarak sunar; Raporda kavram kargaşasına dikkat çeken İhsan Bey, sorunun terör, ekonomik geri kalmışlık, Güneydoğu sorunu değil; Türkiye’nin olduğu kadar Ortadoğu’nun ve dolayısıyla da çağdaş dünyanın önemli bir sorunu olduğunu söyler. Raporda, sorunu çözmemenin maliyetlerini de hatırlatırken, Türkiye’nin tam demokratik bir sisteme ve adil bir yönetime kavuşturulmasının şart olduğunu belirttikten sonra, “Anayasal vatandaşlık ve Türkiyelilik üst kimliği” gibi kavramların tartışmaya açılmasını önerir. 

Partinin kurucu listesinde olmadığı gibi istediği Diyarbakır İl Başkanlığı görevi de uygun bulunmamıştır. Açıklaması gayet nettir. Bulunulan noktayı/zihniyeti işaret etmesi bakımından alıntı uzun tutulmuştur; “Mazlumder’deki faaliyet sırasında Kürt sorunuyla yakından ilgilendik. Bizim İslami mahalle konuya çok yabancıydı. Ben bile bir Kürt olmama rağmen, mahallemizin bu tavrından dolayı Kürt sorununu, uzun süre sorun olarak görmemiştim. İslam gelecek, mutlak adalet tesis edilecek, bütün dertler bitecekti nasıl olsa. Kuşların kanadına bile İslam yazacaktık. Fakat Mazlumder çalışmalarım sırasında, olaylara farklı bir perspektiften bakmaya başladım. Ortada bir zulüm varsa, bir zalim ve diğeri mazlum iki taraf var demektir. Böyle bir denklemde güçlü olanın zalim taraf olduğunu fark etmeniz pek gecikmez. İlgilenince baktık ki Kürtler sık sık mazlum oluyor, asimetrik bir mücadele var. Bunun aslında bizim İslami hassasiyetimizin de içine girdiğini o zaman fark ettim. Müslüman olmamız, bizim adil olmamızı gerektiriyor. Haksızlıklara karşı susan şeytan olmamamızı gerektiriyor. Mazlumun yanında yer alıp bu çelişkiyi açığa çıkarmamız ve zalim olan tarafa karşı tavır koymamız, insan olmamızın gereğiydi. 

Benim çevremdeki arkadaşların bir kısmıyla insan hakları kavramına duyarlı hale geldik ve hak savunuculuğunu temel almaya başladık, ama herkes bizim gibi değildi. Onlar bizi, solcuların işgal ettiği alana kayan birileri olarak görmeye başladı. Ne demek insan hakları yani? Zaten dinin zulme karşı söylemleri var. Bize o arada Kürtçü yaftasını yapıştırdılar. Doğrusu yaftalanmak rahatsız ediyordu. Ama yapılan iş de doğruydu. Kürtçülükse Kürtçülük ne yapalım? Bizi böylece bir yere koymuş oldular. Beni tanıyan insanlar açısından bir sorun yoktu, ama siyaseten siz kamuoyunun yargılarını, değerlendirmelerini önemsemek zorundasınız. Siyaseten adı Kürtçüye çıkmış biri varsa, ona pek iltifat etmezsiniz. 

Bir de bizim Kuzey Irak’a gidip esir alınmış askerleri kurtarmaya çalışmamız falan… Öyle olunca benim kurucular içinde yer almamdansa, Mücahit’in yer alması uygun bulundu. Mücahit çok merkezde olunca, ben ikinci planda kalmayı gerekli gördüm.” 

AKP seçimleri kazanmış, İhsan Bey de Diyarbakır’da Milletvekili olarak Parlamento’da yer alırken beklentilerini paylaşır: 

Her vatandaş, her aydın, siyasete birkaç nedenden ötürü ümitle, hevesle, kendine göre bazı bedeller de ödeyerek girer. Kimi daha iyi maaş almak için, kimi beğenmediği düzeni değiştirmeye katkı sunmak için gelir. Türkiye’de milletvekilliği o kadar önemli bir makam ki, bazıları da sınıf değiştirmek için gelir. Milletvekilliği sayesinde servet edinmeye gelenleri de unutmamak lazım. Herkesin ayrı bir beklentisi vardır. Benim beklentim de esas itibarıyla vermekte olduğumuz insan hakları mücadelesini daha iyi, daha güçlü yapmak yönündeydi. Bazı yanlış icraatları deşifre ederiz, engelleriz, diye düşündüm. Ayrıca ideolojik duruşumuz nedeniyle sisteme, düzene muhalefetimiz söz konusuydu. Arkadaşlarımızla birlikte daha güçlü bir kadro oluştururuz… Partiye girmek demek, bir kadro içinde yer almak demektir. Dolayısıyla beğenmediklerimizi, muhalefetteyken eleştirdiklerimizi düzeltmeye çalışırız. 68 kuşağının deyimiyle düzeni değiştirmeye katkıda bulunuruz. İdealim büyük, heyecanım fazlaydı. Fakat bugünden geriye dönüp baktığımda beklentilerimize kavuştuğumuzu söyleyemeyiz, birçok arkadaş da kavuşmamıştı; makam, servet isteyenler hariç…” 

Hükümet 23 Kasım’da programını TBMM Genel Kurulu’na sunduğunda, programı eleştirenler arasında İhsan Bey de vardı. Programda yazılanlara bir itirazı yoktur. Ama programda yer almamış, adeta ihmal edilmiş konular olduğunu düşünür. Hükümet programı, başta işkence olmak üzere, tüm insan hakları ihlalleriyle kararlılıkla mücadele sözü veriyordu, yeni bir ceza kanunu yapılacağı söyleniyor, adil yargılamanın önündeki engelleri kaldırma vaadi veriliyordu, ama Kürtlerin lafını bile etmiyordu. 

Meclis’in ilk günlerinde, inandığı doğrultuda tavrını açıkça ortaya koymak ister ancak gerçekleştiremez. Bugünden baktığında hala ikirciklidir; “Evet, isyankarım ama maslahatı tercih etmek gibi bir zaafım da var… Evet o konuşmayı yapabilmeliydim, ama işte mevcut siyasi gelenek ona müsait değildi. Ben de konuşmamaya karar verdim.”  

Bugünden baktığında bir başka ikircikli tavrı da 1 Mart Tezkeresi’ne evet demesiydi; “Grup toplantısında yaptığı konuşmada Mazlumder’deki İhsan Arslan olsaydım, şimdi Kızılay meydanında boynumda bir pankart olur, ‘savaşa hayır, Amerika’ya hayır’ diye yürüyor olurdum. Ama biz bugün bütün ülkeyi ve geleceği hesaba katmak zorundayız. ABD Irak’a girecekse, biz de orada olmalıyız. Masada olmak için evet demeliyiz.” Bu tavrını hala sorgular; “Kendi kendime de hep sormuşumdur, bu doğru muydu diye. Bu kaçışım genel ideolojik duruşuma aykırıydı. Fakat kendimce savunduğum tarafları vardı. Belki bir miktar parti disiplini o kararı vermemde rol oynamış olabilir… Çok isteyerek değil, ama siyasi aklın bunu zorunlu kıldığı kanaatindeydi. Belki bugünleri görür gibiydi… O günlerde dış politikaya daha yabancı biriydim. Dış politikamızda da daha idealist ve ilkesel baktığım yıllardı. Buna rağmen çok düz mantıkla şunu düşünmüştüm: Süreç içinde grubun çoğunluğu olarak zihnen ‘evet’e hazırlanmıştık. Çünkü limanlar açıldı. Adamlar masraf etti. Neredeyse bütün hazırlıkları bitmişti. Formalite icabı oylama yapılacaktı. Bir de ABD kafasına koyduysa, sizin caydırma şansınız yok. Bizim kapımızın önünde bir kavga olacaksa, bunun dışında kalmanın bize fayda vermeyeceğini düşünüyordum… içinde yer alınca illa adam öldüren taraf olmanız gerekmiyor. Öyle, iyi niyetle bakmıştım.” 

Başta da vurguladığımız gibi, hakkında en fazla spekülasyon yapılan, birçok haksız ithamla karşılaşan ve en fazla rivayet üretilen insanlardan biridir. Bu rivayetlerden bir de Barzani ailesine yakın olmasıdır. Türk milliyetçileri Kerkük için ağlaşıp, Barzani’yi de Kerkük’teki Türkmenlere zarar vermekle suçlarken, İhsan Bey, Barzani-Türkiye ittifakı öneren bir söyleşi vermiştir. 2005’te yapılan ve epey tepki çeken bu söyleşide, Barzani’nin ve Türkiye’nin çıkarlarının örtüştüğüne dikkat çekmiştir. “Barzanilerle hiçbir ilişkim olmadı. Kendini Kürt bilen birinin Barzanilerin siyasi mücadelelerine destek vermemesi, sempati duymaması düşünülemez. Benim bağım da sadece bundan ibaret. Bizim Türkiye de Kürtlüğümüzü ifade edemediğimiz dönemde, siyaset yapmanın yasak olduğu dönemde, Irak’taki Kürtler çok ciddi mücadele verdiler. Barzanilerin ismi, karizması, Kürtlerin yaşadığı her yere güçlü bir şekilde yayıldı. Türkiye’dekiler Kürtlük adına bir varlık gösteremiyor, siyaset yapamıyor olsalar da, oradaki Barzanilerin mücadelesinden moral buldular, hoşlandılar. Barzanileri, muhafazakâr dindar biri olduğum için ayrıca seviyordum. Tarikat mensubu ve dindardılar çünkü. Açıkçası muhafazakâr Barzani’yi, solcu Talabani’ye tercih ediyordum. Hepsi bu. Ne onlarla ne de Irak’ta hiç ticari ilişkim de olmadı…Milletvekilliğimin ilk döneminde Meclis Dışişleri Komisyonu üyeliği yaptım. Abdullah Bey’in de katıldığı dönem sonu komisyon toplantısında açıktan beyan etmiştim Türkiye’nin mutlaka Barzanilerle işbirliği yapmasını. Bunun Türkiye’nin lehine olacağını söylemiştim. Barzani ile hiçbir ilişkiye girmemiş orada gönüllü yardımlarda bulunmuştur; Bana Barzanici demesinler diye, oradan çıkan var, onun için onları savunuyor demesinler diye, üstelik Kuzey Irak’a yatırım yapmak çok cazip olduğu dönemlerde bile, her tüccarın, özellikle de ülkücü, milliyetçi tüccarların ve eski askerlerin gidip oradan büyük işler aldığı dönemde, ben hep oradan uzak durdum… Herkesin oradan nemalandığı dönemde tam olarak sayısını hatırlamıyorum ama, bakımsız gördüğüm okulları restore ettim. Onlara masa sandalye gibi okul malzemesi gönderdim. Herkes oradan para kazandı, ben cebimden para aktardım. 

İhsan Bey en başta Öcalan’ın muhatap alınmasını önermiştir. Bugün geç de olsa İhsan Bey’in çizgisine gelinmiştir; “Siyasete ilk başladığım yıllarda PKK’yı tanımlamam ve PKK ile mücadele konusundaki görüşlerimi savunmam, hem de Barzani’yi sahiplenmem açıktan oldu. Bu kimi çevreleri rahatsız etti. Kimi çevreleri de şaşırttı. PKK ile şiddet ağırlıklı bir mücadelenin asla doğru olmadığını ve sonuç vermeyeceğini, mutlaka diyalogla ve görüşmeyle olması gerektiğini ve mutlaka Öcalan’ın muhatap alınması gerektiğini ilk söyleyen kişiyim. Gazetelerde manşet olmuştu…” 

Siyaset yapmaya karar verdiğinde şirketlerini ucuz pahalı elden çıkararak bütün iş ilişkilerini sıfırlayarak anlayana örnek bir davranış gösterdiğinin altını çizmek de önemli bir tutumdur.  

Kürt Meselesinin Bölgenin meselesi olduğunun altını çizen İhsan Bey, diğer konulardaki kanaatlerini açıkça ifade ettiği gibi Kürt Meselesi ve bölge sorunları ile ilgili görüşlerini sansüre uğratmadan gayet net ve herkesin anlayabileceği biçimde açıklamaktan çekinmemektedir. 

“Kürt meselesi sadece Türkiye’nin meselesi değildir. Sadece Irak’taki PKK’nın ya da Barzani’nin meselesi değildir. Çok boyutludur. Devletin sorunu çözmede zorlandığı dönemlerde ‘bu devleti Türkler ve Kürtler birlikte kurdular’ savunması doğruysa da uygulamalarda bunun gereği yerine getirilmemiştir. Kurtuluş Savaşı’nda gençler birlikte öldülerse, niye o zaman Lozan’da Kürtlerden bahsedilmemişti? İleriki yıllarda toplumun siyasi ve sosyal hayatında Kürtler kimlikleriyle var olabilseydi, biz bugün bu ülkede Kürt sorunu diye bir sorun yaşıyor olmazdık. Türkler ve Kürtler bu ülkeyi birlikte kurdular söyleminde samimi olunsaydı, Dış Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı kurulurken, bir masa da kardeş Kürtler için kurulabilirdi.” 

Devletin Kürtlere karşı olan tutumunu net ifadelerle eleştirerek olabilirliğinin altını çizer: “Bugün nasıl Balkanlardaki Türkleri, Kafkasya’daki Türkleri, onların haklarını cansiperane savunuyorsak, İran’daki, Irak’taki, Suriye’deki Kürtlerin de haklarını savunmamız gerekiyor. Çünkü biz bir aileyiz. Bir kardeşin akrabaları başka bir yerde, diğerinin ki başka bir yerde. Bir kardeşin akrabaları sahipleniliyor, alacak ve borçlarıyla ilgileniliyor, ama Kürt olan kardeşinkiyle dışarıda da içeride de ilgilenilmiyor. Tam tersine davranıyoruz üstelik. Nasıl yapıyoruz onu? Türkiye içinde zaten imkân vermiyorduk. Türkiye dışında da, başka ülkelerin topraklarında da var olmalarını asla kabul edemiyoruz. Oysa var olmaları hoşumuza gitmeliydi. Ulusal çıkarlarımız lehine de bunu kullanabilirdik. Yani şunu demek istiyorum: Kürtlerin haklarına sahip çıkabilseydik, Musul’da Kerkük’te bizim himayemizde siyaseten var olabilselerdi, ekonomik açıdan da bizim lehimize olmaz mıydı? Biz Ortadoğu politikalarımızda daha güçlü olurduk. Niye? Çünkü Amerika ta on bin kilometreden önemli bulduğu bir etnik grupla işbirliği yapmayı dış siyaseti için önemsiyor, o potansiyeli görmüş ve kullanıyorken, biz yanı başımızdaki bu ciddi potansiyeli göremiyoruz. Bu çelişkili politikamız ülkenin çok kan kaybetmesine neden oluyor. Çok yanlış bir tercih. Bunu siz bir entelektüel olarak zaman zaman anlatabiliyorsunuz, tahlil edebiliyorsunuz, ama bazen konjonktür bu konuda özgürce değerlendirmeler yapmanıza fırsat vermiyor. Bugünlerde onu yaşıyoruz. Yani siz şunu diyemiyorsunuz: Suriye politikamız yanlıştır. Bu da sizin Kürt politikanızdan kaynaklanıyor. Eğer siz Kürtleri düşman değil, dost kabul etseydiniz ne Türk gençleri ölürdü, ne Kürt gençleri ölürdü, ne de PKK bu kadar güçlü olurdu ve ne de başkaları PKK’yı ya da dışarıdaki Kürtleri kullanma imkânı elde ederdi. Şu anda bizim politikamızdan dolayı Amerika’sı, Rusya’sı, İran’ı, Şam’ı dâhil, hepsi bu meseleyi Türkiye aleyhine kullanıyor.” Sözleriyle bugünü işaret eder.  İhsan Bey uyarılarını araba devrilmeden önce yapan ender siyasetçilerdendir2003 yılına girildiğinde İhsan Bey de kendi deyimiyle siyasette maslahatı kısa sürede öğrenmiştir, ama hayal kırıklığı da aynı hızla büyümüştür. Siyasetin işleyiş çarkını kısa sürede öğrenmiş o çarkın bir dişlisi olamayacağını kavramıştır; “Çoğumuz figüranlık görevi yapıyorduk” Sözleri gerçeğin apaçık ifadesidir. Net ifadelerle kendi dönemi ve her dönemde genel geçer sahneleri paylaşırken buruktur. Yanlışlardan örnekler verir. AKP’nin ortak akıldan kutsal akla, istişareden istihareye geçişi; “Parti içinde tartışmayı da çok hazlı bıraktık diyebilirim. İlk yıldan sonra belki…Hiç mi istişare yapılmıyor? Elbette yapılıyordu, ama dar bir çevrede… Eğer o koltuklara tekrar oturmak istiyorsanız munis olmak durumundansınız. Bizde demokrasi böyle işliyor… Bakan yaptığınız insanlar hiç kimseye hesap vermeyi düşünmeden direkt bir numaralı insana karşı kendilerini sorumlu görüyordu. Çünkü artık Meclis tarafından denetlenmediklerini gördüler… Halka karşı değil de sadece liderine karşı sorumlu olduğunu düşünen insanlardan fazla hayır gelmez… Güçlendikçe kuralları bir tarafa koyup, kanunlaştırma gereği dahi duymadan şifahi bir biçimde kendinize göre kurallar oluşturuyor ve hayata geçiriyorsunuz. Bunu da kendinizde hak olarak görüyorsunuz. Yozlaşmanın sebeplerinden biri de budur: Kendinizi kurallara bağlı hissetmemeye başlıyorsunuz… Kurallara düşman olmaya başlıyorsunuz çünkü onlar sizin keyfi yönetiminizi engelliyor. 

İhsan Bey parti yöneticilerini bilgilendirmek, onların dikkatini konuya çekmek için erken dönemde birçok raporlar yazar.  Bunlar konularından anlaşılacağı üzere Kürt Meselesi hakkındadır. İlkini Mart 2003’te, diğerini de aynı yılın Ekim ayında parti yönetimine sunmuştur. 

Mart ayında sunduğu raporda; özellikle bölge halkına bazı mesajlar verilmesi gerektiğinden söz ediyor ve bu mesajlarda anayasal vatandaşlık, Türkiyelilik bilinci ve her vatandaşın eşit olduğu temasının işlenmesini önerir. Demokratikleşme çabalarının daha da hızlandırılmasını tavsiye eden İhsan Bey, ekonomide liberal düzenlemeler önerirken, MGK’nın karar alma mercii olmaktan çıkartılması, partilerin de lider sultasından kurtarılması için gerekli düzenlemelerin yapılmasını önerir. Din ve siyasete ilişkin önerileri de radikaldir; Devlet tüm dini gruplara aynı mesafede olmalı. Partilerin, dini siyasete alet etmesi kesinlikle yasaklanmalı, gerekli hukuki ve idari tedbirler alınmalı. Devletin laik oluşu karşısında bireyin dinini özgürce yaşaması ve bu amaçla örgütlenmesi yasal zemine kavuşturulmalı…” 

‘Kürt Sorunu ve Irak Politikamız’ başlıklı Ekim 2003’te kaleme aldığı raporda, sorunun dağdaki silahlı 5.000 militana indirgenmemesi gerektiğini belirtirken, ülke içinde demokratikleştirmenin hızlandırılmasının bir kez daha altını çizer. Kuzey Irak’taki Kürt gruplarla dostluğu geliştirmek gerektiğini vurgular. O dönemde Kuzey Iraklı Kürt gruplara Türkiye’de ciddi bir tepki vardır. 

Suriye politikasından zarar görüleceğini düşünür. “Afrin’i aldık, Fırat’ın doğusunda ne kadar Kürt varsa yok ettik, onları tekrar kimliksiz olarak yaşamaya mecbur ettik diyelim. Sonra? Kürtler bunları unutacaklar mı? Siz Suriye’de ne kadar kalabilirsiniz? Oradan çekildiğimizde, oradaki Kürtler ne olacak? Bir daha seslerini çıkarmayacaklar mı? Türkiye’deki Kürtlerin durumu ne olacak? ‘Bu Türkler istemiyor, biz en iyisi Kürtlüğü unutalım’ mı diyecekler… Şiddet kullanarak bazı insanların doğuştan sahip oldukları hakları sıfırlayamazsınız. Benim kendi köyümde de şanlı cumhuriyetimizin görevlileri lav silahı kullanarak İstiklal marşı eşliğinde ev yakmışlardır. Her zaman da söylerim, bu söyleyeceğimden kim rahatsız oluyorsa da olsun. PKK’yı doğuran bu olmuştur. PKK’nın halk içinde destek bulmasına da sebep bu olmuştur. Evi yakılan ailenin genç çocuğu dağa gidip ölmeyi tercih etmiştir. Bunu düşününce de rahatsız oluyorum. Midem bunalıyor. Ne yazık ki o günlerde bu imha politikalarını uygulayanların bazıları, bugün aramızda kahraman, entelektüel, aydın diye dolaşıyor, ekranlarda güvenlik uzmanı diye ahkam kesiyorlar… PKK’yı dağdan indirelim derken ovadaki milyonları PKK’lılaştırdık.” 

Benim değer ölçülerim, ehliyet ve liyakattir.” sözleriyle Partinin bölge politikasına eleştiren İhsan Bey, en sıkıntılı zamanlarda bile partiyi güçlü kılan Kürt potansiyeli olmasına karşın, değer bulduğu söylenemez düşüncesindedir; “Hemen ikinci dönemden sonra feodal temsilciler, karakterler tercih edilmeye başlandı. Şeyh çocukları, ağa çocukları, korucu başları muhatap alınmaya başlandı. Bu bizi çok üzdü o zaman. Türkiye genelindeki parti teşkilatlarında da Kürtlere gereken yer verilmedi… Sonuçta, Kürt mahallelerine gidecek adam bulunamamıştır çoğu kere…” 

8-9 Ağustos 2005 günlerinde Vatan Gazetesi İhsan Beyle ilgili söyleşiyi yayınlar. Söyleşi yayınlandıktan iki gün sonra Başbakan Erdoğan aydınlarla bir toplantı yapar. Erdoğan soruna adını koyar: Kürt Sorunu. Ve sorunun çözümünü demokratikleşmeye bağlar. Toplantı hakkında; “Aydınlarla buluşmada hükümet tarafındaydım. O toplantıda ilk kez ve belki de son kez, benim gibi bölgeden bazı siyasetçiler, Kürt sorununun gündem olduğu masaya oturtuldular. Ondan sonra böylesi geniş katılımlı bir toplantı yapıldığını hatırlamıyorum.” der İhsan Bey. 

Çok önemli sıkıntıyı dile getirir; Kürdün Müslümanı da Kürtçüdür düşüncesinin egemen olduğunu ve Kürt milletvekilleri olarak çok sık değiştirildiklerini, bir defa seçilenin bir sonraki dönemde listeye giremediğini. Güneydoğu ve Doğu’dan gelen vekillere parti üst aklı tarafından hiçbir zaman sağlıklı bir güven oluşmadığını ekler; “Dün vekil yaptığımız biri hakkında bir polisin getirdiği not, bu güvensizliği oluşturmaya yetiyordu. Bu bizi her zaman üzdü. Listeler belirlenirken aday olanların validen sorulması, emniyet müdüründen sorulması gibi bir alışkanlık oluşmuştu. Parti kurullarında tartışıp da bu adam buraya uygundur, layıktır denilmedi. Emniyet genel müdüründen gelen bir bilgi, bütün takdirlerin üzerindeydi. Partinin bölge siyaseti ve teşkilatları adeta emniyetin yönlendirmesiyle şekilleniyordu. Büyük bir yanlışı daha söyleyeyim: parti çalışmaları içinde sizin özellikle Kürt meselesine dair bir şeyler deme şansınız yoktu. Konuyu gündeme getirince ‘Kürtçü’ oluyordunuz.” 

“Derin unsurları” cesaretle deşifre eder; “Danıştay suikastıyla birlikte veya Hrant Dink olayıyla, bu kumpası kuran ve tamamlayanlar ordudan değil, dışarıdan olmaya başladı. Bu sefer ordu işin tetikçisi, aracısı olmaya başladı. Yani plan, dışarıda sivil bir güç odağında yapılmaya, ona bağlı olan sivil ve askeri unsurlar da planı icra etmeye başladı… Bence cezaevlerinde işkence yapanların, köy boşaltanların amacı, Türkiye’de Kürt etnik unsurunu siyasallaştırıp devlete karşı nefreti arttırıp, halkın teröre desteğini sağlamaktı. Böyle olunca da terörle mücadele adı altında güçlerini devam ettirebileceklerdi. Derin unsurlar böyle çalışıyordu.” 

2007 seçimlerinde neredeyse oyların yarısını toplayan (%46,58) AKP yine tek başına iktidarı yakalamıştır. 2002 de Diyarbakır’da %16 oy oranı %41’e çıkmıştır. Sonuçları bir TV programında yorumlayan İhsan Bey, sonuçları ülke siyaseti adına sevinilmesi gereken bir sonuç olduğunu söyler; “Hangi düşünceye mensup olursa olsun, belli oranda desteği olan her fikrin parlamentoda temsili gerekiyor. Şu anda %85 civarında halkın parlamentoda temsil edildiği biliniyor, ki bu çok iyi bir sonuçtur… DTP kadrolarının da bir şekilde parlamentoya girmiş olmalarını ve grup kurmuş olmalarını, Türk siyasi hayatı bakımından ve Türkiye’nin geleceği bakımından çok yararlı bulduğumu söylemek istiyorum.” 

Ancak 2007 zor bir yıl olacaktır. Haziran 2007’de Kuzey Irak’a askeri operasyon düzenlenmesini isteyenlere, “Kuzey Irak’ta 500 tane terörist var. Türkiye’de dağlarda 5 bin. Şimdi Türkiye’deki 5 bin teröristle ilgili mücadele bitti mi? Yani bu halledildi mi de Kuzey Iraktaki 500 kişiyle uğraşma safahatına gelinecek?” diyen Başbakan Erdoğan 9 Ekim’de toplanan Terörle Mücadele Yüksek Kurulu toplantısının ardından yapılan açıklamada, Sınır ötesi operasyon da dâhil, siyasi, hukuki, ekonomik, her türlü tedbirin alınması için emir verilmiştir” denilmiştir. 

Bu açıklamanın hemen ardından İhsan Bey, NTV’de bir canlı yayına katılıyor ve gerekirse sınır ötesi operasyona gidileceğini, ama şiddete şiddetle karşılık vermenin sorunu çözmeyeceği kanaatinin bölgede hâkim olduğunu söylüyordu. “Duygusal tepkilerle olaya yaklaştığınızda terörün istediği tuzağa düşmüş oluruz. Çünkü istenen, güvenlik güçlerimizin ve hükümetimizin çatışma ortamına sürüklenmesidir” diyen İhsan Bey, terörün tırmanmasını, demokratikleşme konusunda atılan ciddi adımlardan rahatsız olan çevrelere bağlıyordu; “Bölge halkından hizmeti, şefkati ve huzuru esirgedik. 20 yıl boyunca bölge olağanüstü hal yönetimiyle idare edildi. Bunun ne demek olduğunu, 20 yıl önce doğan insanlardan sormak gerekiyor… Yanlış tedbirler halkı terör örgütünün yanına itiyor… Mühim olan geçmişteki hatalarımızı fark etmek, hatta mümkünse dün yaptığımız yanlışları bugün fark edebilmek, bence bu onurlu bir şeydir.” 

Fakat İhsan Bey’in bu konuşması, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin tepkisini çeker. Bahçeli neredeyse ateş püskürür. İsmini vermemiştir, ama İhsan Bey’in sınır ötesi operasyon olursa bölgede oluşabilecek tepkiden söz etmesi, belli ki Bahçeli’yi çok kızdırmıştır. İhsan Bey’i PKK’lı olmakla itham eder: “Kuzey Irak’a askerî harekât konusunda Barzani ve PKK’nın yanında saf tutan bu cepheye bazı AKP milletvekillerinin de katılması ve askeri operasyona Türkiye içinden büyük tepki olacağının hesap edilmesi gerektiğinin söylenmesi ibret vericidir. Başbakan’ın yakın çevresinde bulunan ve PKK çizgisindeki yakın geçmişleri çok iyi bilinen bu AKP milletvekillerinin şantaj ve tehdit dolu bu zırvaları, TBMM çatısı altına sızan bölücülerin sadece 20 milletvekiliyle sınırlı olmadığını göstermiştir.” 

Bahçeli, askeri operasyona izin veren tezkerenin Meclis Genel Kurulu’ndaki görüşmelerinin de açık yapılmasını talep eder. Bunu talep ederken de yine adını vermeden İhsan Bey’i hedef almıştır: 

TBMM’nin bugünkü yapısı ve bazı milletvekillerinin alenen Barzani ve PKK çizgisinde tutum almış olmaları, kapalı oturumu gerekli hale getirecek sebepleri ortadan kaldırmaktadır. Kimin ne olduğu ve ne düşündüğü ortadadır. Bu durumda gizli oturum yaparak neyi, kimden saklayacaksınız? Bu şartlarda yapılacak kapalı oturum, sadece gerçeklerin ve bu konuda kimin ne söylediğinin ve nasıl oy kullanıldığının Türk milletinden saklanması amacına hizmet edecektir.” 

Bahçeli’nin bu konuşmasından bir gün sonra, 17 Ekim 2007’de, sınır ötesi operasyon için hükümete bir yıl süreyle yetki verilmesini öngören Başbakanlık tezkeresi TBMM’de 19’a karşı 507 oyla kabul edildi. 19 karşı oyun 16’smı DTP’li milletvekilleri vermiştir. 

İhsan Bey 19 Ekim günü katıldığı bir televizyon programında Bahçeli’ye de cevap verir; “Sayın Bahçeli’ye doğrusu yakıştıramadım. Çünkü çok erken davrandı. Konuştuklarımla hiç alakası olmayan konularda beni suçladı. Ben orada sadece eğer sınır ötesi harekât olursa, eğer şiddet tırmanırsa, daha üst boyutlara taşınırsa, halkımızın bundan çok zarar göreceğini, çeşitli konularda halkın yaşamına yansımalarda bulunacağını ifade etmeye çalıştım…Beni asla ait olmadığım bir kampa yerleştirdi. Bu toplumu kamplaştırmayalım, bu toplumun duygularıyla, onuruyla oynamayalım…” 

İhsan Bey Şunu da eklemiştir: 

“2008’de çok somut şeyler göreceksiniz.” 

Ama 2008 yılı hiç de İhsan Bey’in umduğu gibi geçmez. Erdoğan, 2008 Mart ayında, “Bölücü terör örgütü PKK’yı, parlamento çatısı altında bulunan DTP, terör örgütü olarak ilan etmedikçe, ben kendileriyle Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak görüşemem. Bunlar etnik milliyetçilik yapıyorlar.” 

Oysa İhsan Bey, tam da o ay hazırlayıp partisinin yetkili organlarına sunduğu Kürt raporunda tam tersi şeyleri öneriyordu. “Terörle mücadele ile terörizmle mücadelenin” birbirinden bağımsız olarak ele alınması gerektiğini söyleyen İhsan Bey, legal siyaset yapanların muhatap alınmalarım öneriyordu. İhsan Bey raporunda kullanılan dile dikkat çeker: 

“Bu hususta mutlaka göz önünde tutulması gereken nokta, bölgede iki parti olduğudur. Dolayısıyla, AK Parti büyümesini, ancak DTP tabanından oy alarak sürdürebilecektir. Basit mantıkla, liderlerine küfrettiğiniz bir tabandan nasıl oy transfer edebilirsiniz?” 

İhsan Bey’in umutlu olduğu 2008 yılında, bu önerileri hayata geçmez. Hatta Erdoğan, Ekim ayında Diyarbakır’a gittiğinde ağır bir protesto ile karşılaşır, şehirde kepenkler indirilip, gösteriler yapılır. 

O yıl AKP için de zor yıldır; Yargıtay C. Başsavcısı tarafından AKP hakkında kapatma davası açılır. Aralarında İhsan Bey’in olmadığı 71 kişi hakkında da siyasi yasak istenmekteydi. “Çok büyük bir heyecan, tedirginlik vardı partide. O endişeli bekleyişi çok net hatırlıyorum. Doğrusu umutlarımız da azalmıştı. Hatta Başbakan’ın partide eşyalarını toplamaya niyet ettiğini bile söyleyebilirim, o kadar umutsuzduk. 

O yılın bir diğer olayı da Ergenekon Davalarıydı. 600 kişi tutuklanır 1000’e yakın kişi yargılanır. Bütün bu davalar 10 yıl sonra 2018 yılında kapatılacaktır. 

İhsan Bey de Ergenekon’la ilgili ilk belgeleri gören, şemasına göz atma imkânına sahip olan kişilerden biridir. 

“Ergenekon’un iç yapılanmasıyla ilgili ilk raporun gönderildiği birkaç kişiden biri de bendim… Hakikaten onu okuduğunuzda ürküyordunuz. Eğer bu varsa, başka hiçbir şey yok demektir. Öyle bir yapının olduğu yerde siyaset anlamsızlaşır… Mesela bazı kişilerin alınması doğruydu, ama kurban gidenler de oldu. İçlerinde birçok masum olduğuna inanıyorum. Hangisi doğru, hangisi yanlıştı birbirine karıştı… Ergenekon davaları sürerken derin devletin, ya da devlete bağlı unsurların hukuk dışına çıkmasının asıl alanı olan Kürt bölgelerinde neler yaşandığına ilişkin bilgiler ortaya çıkmıyordu. Orada yapılan provokasyonlar, gözaltında kaybetmeler ve işkencelerin PKK’yı güçlendirmesi gibi meselelerin üzerine gidilmemişti. Gidilmeyeceği de bir noktadan sonra iyice açığa çıkmıştı… Hiç kimsenin hedefinde Türkiye’nin adil bir şekilde yönetilmesi yoktu. Türkiye’de bir hukuk düzeninin hâkim kılınması amacı yoktu. Türkiye’deki bütün vatandaşların refah içinde yaşaması ülküsü, gayesi yoktu…Bir kere kavgayı kişiselleştirdik. ‘Biz ve onlar’ kavgası haline getirdik… Sonuçta hedefimize vardık diyememekteyiz…Meclis’te çoğunluk bizdeydi ama illegal yapıların üzerine fazla gitmeyi siyasi geleceğimiz açısından da doğru bulmadık…” 

İlginçtir; İhsan Bey’in Ergenekon davalarının arkasındaki kilit isim olduğunu söyleyenler de vardır. Tuncay Özkan, Doğu Perinçek, Soner Yalçın gibi ulusalcıların Kanaltürk, Oda TV ve Aydınlık gazetelerindeki iddialarına göre, İhsan Bey, davada delil olarak kullanılan belgeleri üretiyordu. Ayrıca bazı kritik belge ve bilgileri Taraf gazetesine aktaran Kişidir; “Bu olanların tamamen dışında olmama rağmen, bir algı operasyonuyla beni tam o sürecin ortasında tutmaya çalışanlar oldu. Ben hâlâ bunu çözebilmiş değilim. Bunda maksat neydi?… Ergenekonla ilgili süreç basına yansıdığında hep ön safta tutuldum…” 

AK Parti iktidarı 2008 senesinde Ergenekon davaları ile vesayeti oldukça geriletmesine ve İhsan Bey’in sorun hakkında  raporlar hazırlayıp parti yönetimi ile  paylaşmasına  karşın,  Kürt Sorunu hakkında adım atılamamıştır ama, 2009 da ciddi adımların atıldığı yıllardan bir olur.  İhsan Bey başlangıç noktasındaki belirsizliği ve bilgisizliği, “Parti kurulurken benim de yazılmasında etkili olduğum Kürtlerle ilgili paragraflarda ‘Kimimizin Güneydoğu, kimimizin Kürt, kimimizin terör sorunu dediğimiz olay’ demiştik. Yani tek başına ‘Kürt Sorunu’ tabirini dahi kullanmaktan kaçındığımız bir konjonktürde partiye başlamıştık.” sözleriyle anlatır. Sorunu gündeme taşımak kolay olmamıştır. İlk dönemdeki istişare toplantılarında gündeme taşır; “Bazen ayda bir, bazen daha uzun periyodlarda 25 kişilik gruplar halinde milletvekillerini çağırıp onlarla ülkenin gündemini değerlendiriyorduk. Her seferinde konu mutlaka Kürt meselesine geliyordu. Her ne kadar o toplantılarda konuşmama niyetiyle masaya otursam da aklım ya da vicdanım beni tahrik eder, kendimi mecbur hisseder, hiç planlamadığım halde uzun uzun konuşurdum. Ya da iyi niyetli arkadaşlar, bölge insanı ve soruna duyarlı biri olmam hasebiyle beni konuştururlardı. Evet, oradaki ıstırabı, hassasiyetleri anlattığımda bazen benimle birlikte gözleri dolan milletvekili arkadaşlar olurdu. Yani her ne kadar ben masumum desem de parti içinde bu konuda duyarlılığın artmasına benim katkım olduğunu sanıyorum. Ama tam da bu yüzden benim yüzüme bir şey diyemeyen bazı arkadaşların, benim için ‘o biraz Kürtçü’ gibi yakıştırmalarda bulunduklarını duyuyordum. Öyle uygun bulmuşlar, canları sağ olsun. Gerçi fazla üzerime gelemiyorlardı, beni ötekileştiremediler…” 

Parti içinde Sorun ile ilgili görüşler arasında yukarıda da söylendiği gibi derin ayrılıklar vardır. Doğulu ve Batılı vekiller arasında hassasiyetin arasındaki ayrılığı anlatırken yakıcı konuları özetler; “Benim gibiler için, o bölgenin insanı olmamız nedeniyle veya mazlumluğa olan hassasiyetimizden dolayı olayları yakından izliyorduk. Hele Mazlumder çalışmalarım sırasında Lice’de, Şırnak’ta, birçok yerde olay oluyordu, gidip incelemek zorunda kalıyorduk veya akrabalarımızın, eşimizin, dostumuzun gördüğü baskılara şahit oluyorduk. Mesela ekinleri yakıyordu güvenlik güçleri. Amcam ki; kanını akıtsan Millî Görüş akardı, 15 dakika süre verdiler evini boşaltması için, sonra da lav silahıyla yaktılar. Böyle olaylar ister istemez sizi etkiliyor ve bu sizin için başka bir anlam ifade ediyor. Ama batıdan gelen vekillerin böyle bir hassasiyeti yoktu. Güneydoğudaki askeri operasyonlarda, çok PKK’lı öldürülünce alkışlarlar, şehit sayısı artınca da ‘bu sorun çok büyüdü, çözmek lazım’ derlerdi.” 

Terör bu işin bir parçası olduğunu, terörü sıfırlasanız da, hareketin büyüyerek kendini size dayatacak olduğunun altını özenle çizerek, yanlış politikaya ve sürekli büyüyen sorun karşısında karşı karşıya kalınan sarmala işaret eder.; “Okul, yol, hastaneler yapıp, terör diye bomba yağdırıp yok etmeye çalışabilirsiniz. Daha sonra da sonuç alamayınca hayal kırıklığına uğrarsınız. Sorunun terörden ibaret olmayıp etnik ve siyasi bir vaka olduğunu geç fark ettiğinizde, artık geri adım atamaz hale gelebilirsiniz. Böyle bir durumda partinizin, halkınızın ve devletinizin ödemek zorunda kalacağı bedelleri telafi edemez hale gelebilirsiniz. Bu bölgenin tamamında sayısı 30, 40 milyona varan bir nüfus var ve bunlar çağın gereği etnik kimliklerinin bilincine varmışlar. Biz de tuz biber ekmişiz üstüne. İşin ekonomik, sosyal ve siyasi boyutlarını görmezden gelerek sorunu sadece ‘terör’ olarak tanımlamış ve sadece şiddet kullanarak çözebileceğimizi zannetmişiz…” 

İhsan Bey sadece sorunu saymakla kalmaz çözümünde dair zihniyet değişiminin de anahtarını vererek devam eder; “Osmanlı bakiyesi bir toplumu yönetmekte olduğunuzu unutmamalısınız… Kürtlerin buradaki varlığının planlamasını yapmak zorundasınız. Ama onları var sayan bir planlama olmalı, yok sayan değil. Cumhuriyet tarihinde birkaç kuşak yok saydı, asimile etmeye çalıştı. Ama günün birinde beklenmedik bir biçimde patladı. Dolayısıyla bunu çözmek zorundasınız.” Erdoğan’ın görüşünü özetler; “Tayyip Bey’in meseleye bakışı, Erbakan döneminden kalma bir bakış açısıydı. Yani ‘İslam gelecek, dertler bitecek.’ Ümmet anlayışı içinde bu sorun çok rahat çözülecekti… Tayyip Bey’in bakışı ‘Biz Müslümanız, elimize imkân geçtiğinde hallederiz, zira zaten kardeşiz’ idi. Ama yakın geçmişte köylerin boşaltılmasından, zaman zaman bombalanmasından, binlerce faili meçhulden söz ediliyordu. Bunların etkisi de toplumda elbette devam ediyordu. Çok büyük bir sorun haline gelmişti. Sorunun varlığını kabullenmekle beraber, ‘bunu gelecekte hallederim’ diye düşünmekle mesele hallolmuyor. Kürt meselesi sürekli büyüyor, kendini dayatıyor. Beni çöz, ben patlayacağım diyor. Bu nasıl tezahür ediyordu? Kürtlerden ölen çok olunca bir şey olmuyordu da karakollara baskın falan yapılınca, şehit sayısı artınca, çözümü tahrik etmeye başladı ve erkene almayı gerektirdi. 

Sıkıştıkça adım attık. Sıkışmadan da adım atmıyorduk. Bunu da söylemek isterim. Kendine göre başka alanlarda, daha önemli görülen, belki de daha acil adımlar vardı atılması gereken. Kürt meselesi ise her zaman kendini dayattı ve o sıralamada kendini öne çıkarmaya çalıştı. Çözüm dosyasını öne çıkarmanın yolu ancak ya çok ölmek ya da çok öldürmekti. Onların da elinde o silah vardı. Ona başvuruyorlardı. 

Tayyip Bey, Kürtlerin yarıdan çoğunun oyunu ve güvenini almıştı. Esas PKK’nın belini kıran buydu; var olan muhafazakâr potansiyel. Onların gönlünü hoş tutarak büyük kesimlerin PKK’nın peşine düşmesine engel oldu. 

Oradaki feodal yapıdan on binlerce kişi korucu yapıldı. Silah verildi. PKK ile çatıştırıldılar. Ben buna karşıydım. Kürt’ü Kürt’e kırdırma politikasıydı. Köylerde silahı alan Kürt ile almayan Kürt, birbirine düşman oluyordu. Korucular silahla kan davası güttü, silahla uyuşturucu kaçırdı, kız kaçırdı, bu fırsatlar ele geçti. Bunlar yanlıştı yani. Ama bunun yanında da güvenlik güçlerinin, askerin gidemediği dağlarda, sınırda, askerlerin ön saflarında ölmeye ve öldürmeye hazır silahlı bir güç oluştu. Böylece Kürtler ikiye bölünmüştü. 

Özetle, zaman zaman mecbur kalınca olaya müdahale ediyorduk, ama hiçbir zaman teşhisi doğru koyamadık. Teşhisi koymak da kolay değildi. Neden? Çünkü bu ekonomik geri kalmışlık değil, kültürel sorundur dediğinde, ona göre adım atmak gerekiyor. Ama bu ekonomik geri kalmışlık sorunu denildiğinde, çoktan kültürel sorun olmuştu. Kültürel sorun haline dönüştüğünü fark ettiğimizde de, çoktan siyasal sorun olmuştu. 

Sorunun siyasi olduğunun anlaşıldığı noktaya gelindiğindeyse, maalesef iş işten geçmiş olacak. Artık siyasi soruna siyasi çözümler getirmek zorunda kalacaksınız. Erken teşhis konulabilseydi, çözümler sizin inisiyatifinizde olabilirdi. Yara kangrene dönüştüğünde, kol bacak keserek hastayı kurtarmak zorunda kalabilirsiniz.” 

2009’un en önemli olayı olarak Kürtçe televizyon yayınını Cumhuriyet tarihinin en radikal kararı olarak niteler. TRT Şeş’in açılışında gözlerinin yaşarmasına engel olamamıştır. Gerçek olamayacak kadar güzel görünmüştür gözüne. ‘Kürt yok, Kürtçe yok’ inkârının sonuydu. Ve eğer, ah, eğer böyle bir kanal 20 yıl önce açılmış olsaydı, belki de bu kadar kan dökülmezdi düşüncesindedir; “Eğer bundan 20 sene önce Türkiye bu kararı verebilseydi, 30, 40 bin insanımızı belki de kaybetmezdik. Kaldı ki, bir tek insanın kanının dökülmesi, böyle bir TV’nin açılmasıyla engellenebilecekse, o bir tek insan bile yeter nedendir. Ayrıca, TRT 6’ın yeni tarz asimilasyon aracı olarak da kullanılmamalı” diyerek yayınların propagandaya dönüşmemesi için uyarılarda bulunmayı ihmal etmez. Kendi partisi içinde bazı yetkililerin “lütfettik, yaptık, artık kıymetimizi bilsinler” manasına gelecek açıklamalarının talihsizlik olduğunu, partiye fayda yerine zarar verdiğini söylemeden de geri durmaz.  

Ak Parti yönetiminin yaptığı yanlışları, inkarın ve Kürtlerle olan diyalog eksikliğinin doğurduğu sonuçları irdeler. O yıl, kaş yapayım derken göz çıkarmayan demeçleri önemseyen açıklamalarda bulunur. 

2 Haziran 2009’da AKNEWS haber portalı ile yaptığı söyleşide, Sorunun çözümünde göz önünde bulundurulacak noktaları sayar; “Bunların hiçbiri keyfilikten dağa çıkmadı, hâlâ da keyif aldıklarını sanmıyorum. Ama bunların dağdan inmesini temin edici önlemler almak gerekiyor. İnmenin makul gerekçelerini oluşturmamız gerekiyor. Türkiye açısından da böyledir. Eğer bir uzlaşma, barışma, yeni bir dönem yaratma niyeti varsa Türk kamuoyunun da Türk kurumlarının da duygularının, hassasiyetlerinin rencide edilmemesi gerekiyor. Herkes kendi evindeki yangını hissediyor.” 

Söyleşide Kürtçe yer isimlerinin değiştirilmesinin yanlışlığına dikkat çekerek yer isimlerinin iadesini isteyerek, Kürt illerinde dağlara yazılan, “Ne Mutlu Türküm Diyene” gibi sözlerin, orada yaşayan halkın duygularını rencide ettiğine de işaret eder.  

İhsan Bey, görüşlerini Temmuz ayında Parti yönetimine de bir rapor olarak sunmuştur. Raporun başında, “Kürt sorunu yüzyıllık geçmişi olan, daha geniş kitleyi ilgilendiren, zaman zaman şiddet boyutu olmakla birlikte daha çok sosyal, ekonomik ve kimi zaman siyasi tezahürleri olan etnik bir sorundur.” sözleriyle Sorunun adını koyar. “Bu sorunun ortaya çıkışı, toplumsal destek bulması, toplumsal yaşamı etkiler yansımalarda bulunması, tüm dinamikleri, muhatapları ve aktörleri farklı olan ve her halükarda devam etmesi mukadder olan bir sorundur” Dinamiklerini sıralar ve Sorunu terörden ayırır; “Terör sorunu ise bundan farklı olarak daha kısa ömürlü olan ve alınacak bazı tedbirlerle sonlandırılması daha rahat olan bir karaktere sahiptir. Bu nedenlerle doğru teşhis ve doğru tedavi yapabilmemiz için ana sorunu iki başlık altında değerlendirme zarureti vardır. Alacağımız önlemlerin her zaman sorunun iki boyutunu kapsaması mümkün olamayacağından her biri için ayrı ayrı, belki de birbirinden bağımsız tedbirler geliştirmek zorunlu olacaktır. 

Konjonktür olarak terör sorunu ve dar anlamıyla Kürt sorununun birbirine bitişik ve birbirini etkileyen özellikleri vardır. Örneğin Kürt sorunu terörü doğurmuşturterör sorunu ise Kürt sorununu büyütmüş ve yeni boyutlar kazandırmıştır. İki sorun da desteğini aynı halk tabanından almaktadır. Ve fakat Kürt sorununu hal yoluna koyabildiğiniz zaman terör sorununu ortadan kaldırabilirsiniz. Ama sadece terörü sonlandırdığınızda, mutlaka Kürt sorununu çözemeyebilirsiniz. Ayrıca terör sorununu kısa vadede radikal tedbirler alarak sonlandırabilmekle beraber, Kürt sorununu ancak uzun vadede birçok alanda ve sürekli paralel tedbirler hayata geçirerek, ancak varlığını toplumsal maslahata uygun halde sürdürme şansına sahip olabilirsiniz. Yani birini ortadan kaldırmak mümkünken, diğerini ancak ıslah etmeniz söz konusu olabilir. 

“Eve dönüş” yasası ya da “Etkin pişmanlık” gibi düzenlemelerin etkisizliğine işaret ederek, insanları rencide etmeyecek daha somut düzenlemeler önerir. Af yasasını da mantıklı bir düzenleme olarak görmez. Bu düzenlemenin insanları fişleyeceğini ve sivil yaşama katılma şansını azaltacağını, zayıflatacağını vurgular. 

İhsan Bey, raporun yazıldığı tarihte 250 bilinen yönetici kadronun olduğu, diğerleri ki, sayıca  %90’ını teşkil eden  militanları hakkında Devletin herhangi bir bilgisi olmadığını, bu bakımdan yaklaşımın ikili karakterinin olması gerektiğinin altını çizerek yönetici kadro için ayrı bir düzenleme, diğerleri için hiçbir şey olmamış gibi ve herhangi bir kayıt olmadan ülkeye girişinin sağlanmasını önerir; “Konunun tarafı olan aktörlerle zımnen bir mutabakata varılması halinde, herhangi bir kaydı olmayan militanların belirli bir zaman dilimi içinde ve illegal yollardan ülkeye giriş yapmaları sağlanabilir. Bu pasif önlem kapsamında, sabıkalı olmadığına ve devlet kurumlarınca aranmadığına ikna olan militan, ailesinin de yardımıyla, hiçbir resmi giriş, resmi kabul ve kayıt söz konusu olmadan Türkiye’ye gelip yerleşebilir. Böyle bir durumda ne sabıkalı bir örgüt elemanı ne devletin yardımı söz konusu olmadan toplumsal yaşama en rahat intibakın yaşanacağı bir uygulama, süreç içinde hayata geçirilebilir.” 

Raporunda kısa dönemin hızlı çözümü için, arananların adının ilan edilip geri kalanların sessizce eve dönüşünün sağlanmasını öneren İhsan Bey, Kürt sorununun yegâne ilacının ise, daha çok demokrasi olduğunu vurgulayarak “Adil, demokratik, insan haklarına saygılı, hukukun üstün tutulduğu bir sistem içinde Kürt sorunu gibi sorunlar ne var olabilir ne de yaşayabilir” der. Hükümete geniş kapsamlı, kısa ve uzun vadeyi içeren cesur ve radikal bir önlemler paketi açıklamayı önerir. Raporda pakette bulunmasını  gerekli gördüğü önlemlerin uzun bir listesini ve vermiştir; Türkiyelilik üst kimliğine ve anayasal vatandaşlık kavramlarına atıfta bulunan bir anayasa; seçim barajının düşürülmesi ve siyasi parti propagandalarında başka dillerin de kullanılmasına izin verilmesi; ademi merkeziyete ağırlık veren, yerel yönetimlere daha fazla yetki veren bir düzenleme; her türlü yazılı ve görsel medyada Kürtçenin de özgürce kullanılabilmesi; talebin olması halinde orta öğretimde seçmeli ders olarak Kürtçenin okutulması; değiştirilmiş köy ve yer isimlerinin vatandaşın talep etmesi durumunda eski haline dönüştürülmesi; yurt dışına kaçmış vatandaşların, vatandaşlıktan çıkarılanların vatandaşlıklarının iadesine ve kendini aranıyor zannedip ülkeye geri dönemeyenlerin vatanlarına dönmelerine imkan tanınması; şiddet içermeyen her türlü demokratik eylem ve etkinliğin özgürce yapılabilmesi ve şimdiye kadar taş atmış, slogan atmış, propaganda yapmış olduğu için soruşturması devam eden kişilerin dosyalarının kapatılması; cezaevi koşullarının iyileştirilmesi; terörden zarar görenlerin tazminatlarının daha fazla geciktirilmeden acilen ödenmesi; terörden zarar görmenin tanımının genişletilerek, bu ad altında daha çok aileye nakdi yardımlar sağlanması; tüm şehit ailelerinin ve terörden dolayı metropollerin varoşlarına göç etmiş ailelerin ekonomik, sosyal ve psikolojik açıdan eğitim ve rehabilitasyonlarını öngören ciddi bir master planı yapılması; koruculuk sisteminin en kısa zamanda lağvedilmesi ve korucuların sosyal entegrasyonu için gerekli tedbirlerin alınması; terör ve geçim sıkıntıları nedeniyle metropollere göç etmiş köylülerin köylerine dönüşü için mutlaka tedbirlerin hızlandırılması.” 

Sıraladığı bu sistemli düzenlemelerin büyük çoğunluğu ilk kez dillendirilmesi bakımından büyük önem arz ederler. Dağda ölenlerin de aileleri olduğunu hatırlatan ve herkesin empati yapmasını isteyen İhsan Bey, “iyi niyet göstergesi olarak ölenlerin ailesine maddi yardım yapılabilir. Bu semboliktir, ama ciddi bir gelişmenin adımıdır… Bu, silahlar sustuğu takdirde bir barış adımı olarak yapılır.” 

20 Temmuz 2009’da Akşam Gazetesi ile yaptığı söyleşide, barış tecrübesine dair dünyadan örnek verirBask örneğini İra örneğini biliriz ama Cezayir örneğini bilmeyiz; “Cezayir örneği var. 10 yılda 150 bin ölü. Fransa da kışkırtıyordu. Baktılar ki, daha çok kan dökülerek sorunlar hallolmuyor, taraflar masaya oturdu. Asker, sivil herkes komisyonda tartıştı. O komisyonun tek sivil üyesi benim arkadaşım. Şimdi Cezayir Cumhurbaşkanı’nın danışmanı. Bana anlattı. Samimi ve güçlü olmak, cesur davranmak gerek. Güçlü bir liderlik başarır. Tayyip Bey bunu uygulayabilecek tek adamdır. Hatta dağdan ineceklere iş bulmayı bile düşünmeliyiz. Büyük barış planı böyle olur. Cezayir’de de böyle olmuştu.” 

Bunların devlet katında da tartışıldığını söyleyen İhsan Bey, İsmail Küçükkaya’nın anlatımına göre, sohbetleri bittiğinde son söz olarak da şunları söylüyordu: 

“Bak sana neden konuştuğumu anlatayım: Bu ülkeye borcum var. Ülkenin barışına ve huzuruna borcum var. Bunları söylemek bana siyaseten, ekonomik açıdan veya başka herhangi bir sebeple fayda sağlamaz. Aydın olarak da bunları söyledim diye bir çıkarım söz konusu değil. ‘Bak ben biliyorum’ havasında da değilim. İnandığımı söylüyorum. Amacım, sürece katkı yapmak. Eğer Türkiye buradan güçlü çıkarsa, dünyanın en büyük ülkelerinden biri haline gelir.” 

Bu söyleşiden sonra İhsan Bey yine şimşekleri üzerine çekti; “İşte ben bu Cezayir örneğini verince, ülkücü, milliyetçi kesimden epey suçlamalar olmuştu. PKK’lılara iş buluyor diyen de oldu, iş bulmak için biz de mi dağa çıkalım diye yazı yazan da…” 

2009 da Öcalan’ın muhatap alınması düşüncesindedir. Öcalan’ın Devlet tarafından da o dönemde muhatap alındığını en yetkili ağızdan itiraf ettiğini paylaşır.  

Habur Süreci’ni eleştirir fırsatın harcandığını düşünür. Aktörlerin tamamı eleştiriden nasibini almıştır: ”Habur’a gelenler de bunu şova dönüştürdü, o ayrı. Ama bu şov fırsatını da onlara biz verdik. Akıllıca bir formül uygulasaydık eğer, örgüt gelişleri şova dönüştüremezdi. Yıllar sonra onu mutlu edecek bir gelişme karşısında mutluluğunu göstermek isteyen halkı da yanlışa sevk etmezdik. İnsanlar gruplar halinde Habur’a yürüdü. Öyle bir kalabalığı istediğin gibi yönetemezsin. Muhalefet Habur olayında iktidarın şahsında devletin zafiyet gösterdiğini iddia ederken, diğerleri de zafer kazanma psikolojisine girdiler. Biz ise gereğini yapamadık. Oysa ortada mağduriyet de zafer de yoktu. Kan duracaktı, iki taraf da özveride bulunacaktı, bazı hesaplar da silinecekti. Yeni sayfalar açılacaktı. İnsan onuru, insan psikolojisi, toplum psikolojisi dikkate alınmadı. Devletin sürecin yönetimine dair kuşkuları da vardır, Sürecin yönetiminin Beşir Bey’e havale edilmesi, Kürt vekillerin Sürece dahil edilmemesi de sürecin zaafları arasında sayılır. Sürecin samimiyetinden şüphe duyar. “Sorunu doğru kavrayıp kavrayamamamız işin esasıydı, fakat ondan da önemli olan, çözümde samimi olup olmadığımızdı. Ben ikisinden de şüpheleniyorum.”  

Çözümün önündeki yapısal soruna dikkat çekerek Türk ve Kürt toplumunun eşit olup olmadığı sorusunu sorar. Bu soru meselenin kilit noktasıdır. Zira eşitlik yoktur. Açıkça bir hiyerarşi vardır ve bu ayrıcalıkların kaybedilmesi korkusu, kısaca eşitlik korkusu! “Kürt ve Türk eşit mi? İnancınıza göre Türklerin sahip olduğu bütün haklara Kürtler de sahip olabilir mi, yoksa Osmanlıdan beri devam eden, Türk olarak bildiğimiz kadroların Kürtleri yönetiyor olmasını bir hak olarak mı telakki ediyorsunuz? Arka planınız çok önemli.” Yönetim ayrıcalıklarını kaybetme ve eşit sayılmayı aşağılanma olarak düşünmeyi, yerleşik düşünce olarak ve bu tabakalaşmayı içselleştirmek sorunun çözümündeki en önemli engeldir.  “Ama meseleye insan hakları, hukuk, adalet penceresinden bakmaktan, demokrasi açısından bakmaktan istediğiniz kadar korkun, Türkiye demokrasiyle tanışmış bir ülkedir ve bunu uzun süre geriletmenin imkanı yoktur inancı değerlidir” 

İhsan Bey’e göre Oslo Süreci gerekli, ama beklenmedik bir gelişmedir; “Ben de çözüm için PKK ile, Öcalan ile masaya oturulması gerektiğini söyleyenlerden biriydim. Kimsenin bunu söyleyemediği zamanlarda konunun Öcalan ile çözülebileceğini ifade ediyordum. Ama Oslo benim için de sürpriz olmuştu… Oslo’yu herkes gibi duydum ben de… Gelişmelerden mutluluk duyduğumu söylemeliyim. Sanırım Oslo’ya kadar devlet çok kurumsal olmasa da bazı görevliler üzerinden yeri geldiğinde Kandil ile, yeri geldiğinde İmralı ile temaslarda bulunuyordu…” 

2011 Haziran ayında seçimler vardır. İhsan Bey, yeniden aday olma konusunda hevesli değildir. Adaylığa zorlanacaksa da Diyarbakır’dan değil de Ankara ya da İstanbul’dan aday olmak ister. Ancak gerçekleşmez. Zaten ısrarcı da değildir. 9 yıllık aktif siyasi hayatı noktalar. O seçimde Kürt illerinde partinin oylarında büyük düşüş görülür. 

2011 yılı bölgede yeni bir altüst oluşun ve şiddetin başka bir boyutta yaşanacağı bir yılın başlangıcıdır da; Arap Baharı. “Arap Baharı dediğimiz o yanıltıcı bahar, söz konusu ülkelerde iç savaş ve katliamlara dönüştü. ABD, halkın gözünde yıpranmış, diktatörlük olarak tanımlanabilecek iktidarları değiştirmeyi, yenilemeyi düşünmüş olmalı. Çünkü o yıpranmış iktidarlar ABD’nin o bölgelerdeki çıkarlarını, varlıklarını koruyamazdı. ABD bunu İran devrimindeki deneyiminden ötürü biliyordu. Yıpranmış iktidarların sürdürülmesi Saddam örneğinde ve İran’da olduğu gibi, hiç istemediği bir sonucun çıkmasına neden olabilecekti. Halkın iktidarları değiştirmeye başlamasından endişe ettiler…ABD, yeni Ortadoğu projesinde bize de yardımcı aktör olarak rol verdi… Ama biz rolümüzü fazla abarttık ve baş aktör olmadığımızı göremedik… Bu iktidar değişikliklerinin arzuladığımız gibi gerçekleşmesi durumunda büyük Afrika’yı yönetebileceğimiz zehabına kapıldık… Ortadoğu’nun abisiydik. Zaman zaman gidip kabine toplantılarımızı Irak’ta, Suriye’de, Ürdün’de yapmaya başlamıştık… Suriye’ye gelince…Kardeş dediğimiz Esed, bir anda zalim Esad oluverdi. Onun yıkılması lazım… Zaten ondan görevi devralacak sandığımız İhvan hazırdı. Biz oturup kardeş kardeş bu bölgeyi yönetecektik… ‘Şam’da Emevi Camii’nde namaz kılarız’ müjdesi verilmişti. Diğer ülkelerin çıkarlarını görmezden geldik. Nüfusu şu kadar, çoğu bize ‘abi’ diyor, istersek mahallenin muhtarını da değiştirebiliriz sandık. Bizim, oradaki Kürt varlığından da haberimiz yoktu. Türk kamuoyunun da yoktu. İstihbarat örgütlerimizin dosyalarında da pek yoktu herhalde…” 

2012 de Öcalan’ın üzerindeki tecrite yönelik açlık grevleri cezaevlerini sardı. Sonuçta Öcalan BDP-HDP heyetleriyle düzenli olarak görüşmeye başladı Buna paralel olarak çeşitli devlet kurumları ve istihbarat yetkilileri de Öcalan’la düzenli görüşüyordu. Ve bu süreç ilk somut meyvesini Nevruz’da, 21 Mart 2013’te verdi. Öcalan ‘silahlara veda’ çağrısı yaptı. Mektubunda: “Bugün kadim Anadolu’yu Türkiye olarak yaşayan Türk halkı bilmeli ki, Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır” diyordu. Öcalan’ın önerisine göre yeni bir süreç başladı krizler eşliğinde yürütülmeye devam edildi.  

Mayıs sonunda Gezi Olayları tırmandı. İhsan Bey Gezi eylemlerinde gençlerin taleplerinin dinlenmesinden yanadır; “Empati yapma hastalığım var. Gençlerin o tepkilerini diyalogla, görüşmeyle, belki biraz tavizle yönetme taraftarıydım. Benim gibi düşünen başka kişiler de vardı. Ama Tayyip Bey, birkaç adım sonrasını da görerek sert bir tavırla karşıladı. İtiraf edeyim ki, o haklı çıktı… Bizde, katılmadığım bir anlayış var. Bütün tercihlerimizi dini ve milli temellere dayandırıp bizi eleştiren ve bize muhalefet edenleri hain ve gayrimilli olarak damgalıyoruz. Gezi eylemcilerini de dış mihraklara bağladık. Onların şehir hayatında arzu ettikleri özgürce yaşam ortamının eksikliğini protesto ettiklerini düşünmek yerine, bunun bir siyasi başkaldırı olduğunu düşünüp meseleyi gömdük. İktidar meseleyi, halk düşmanı sol kesimin isyan hareketi olarak tanımladı…” Öcalan, Gezi parkı eylemlerinin darbeye dönüşebileceğini ve hükümete zarar verebileceğini düşündü ve desteklemedi… Nevruz’da açıkladığı planın boşa düşme ihtimalini hesapladı. Bu mantıkla, silahlı unsurların ülkeyi terk etmesinin durdurulmasını istedi. Bu kararını 24 Haziran 2013’te kendisiyle görüşmeye gelen HDP milletvekillerine iletti. 

Hem içerideki hem de Kuzey Suriye’deki gelişmeler ağır aksak yürüyen çözüm sürecinin sarsılmasına neden olduğu gibi, Türkiye Suriye Kürtleri ile girdiği diyalog yabancı olmadığımız sebeplerle başarısızlıkla sonuçlanır.  “O bölgede İslamcı Kürtler ya da Barzani ile hareket eden Kürtler vardı. Ama zayıf, tecrübesiz ve örgütsüzdü. Muhtemelen PKK’nın da birikimi, deneyimi sayesinde örgütlenen bir Kürt yapılanması söz konusu oldu. Salih Müslim’in liderliğinde başlatılan örgütlenmenin önemini başlangıçta fark etmedik. Müslim buraya bir muhalefet grubunun lideri olarak birkaç kez gitti geldi. Bizim genlerimize işlemiş Kürt karşıtı zihniyet, Müslim’le daha yakın, daha samimi ilişki kurmamıza engel oldu.” İhsan Bey işbirliğinden yanadır. Kobani’de önemli fırsatın kaçırıldığı kanısındadır; “Kobani olayında halkın duyarlılığının nasıl manipule edildiğini gördüm. Devlet bile bu manipülasyonun karşısında duramadı. Gelişmelerin, aleyhinde olduğunu fark etti. Kobani’nin Kürtler tarafından kazanılmasından rahatsız olmakla birliktebunu ifade edemedi. Destek vermek zorunda kaldı. Barzanilerin Türkiye üzerinden gelip yardımcı olmasını sağladı. Oysa Türkiye’deki Kürtlerin duyarlılığını görebilseydi, Kürt gençlerin oraya gidip ölmeye hazır olduğunu görebilseydi, IŞİD’i geriletmek için daha önce destek verseydi, belki yine tarih başka türlü akardı…” 

Erdoğan’ın onayı ve bilgisi dahilinde yürüyen Dolmabahçe’deki Çözüm Süreci masasının Erdoğan tarafından tanınmayıp devrilmesini irdeler. Çözümden umutlu olmasa da görüşmelerin kesilmesinden dolayı üzgündür; “Dolmabahçe sürecinin devam etmesini isterdim. İşin doğası onu gerektiriyor. Kürtlerin bu ülkedeki varlıkları, büyük potansiyelleri bunu zorunlu kılıyor. Herkesin kabul ettiği bir şey var. Savaşla, kavgayla bu sorunun çözülemeyeceğini, çatışmaların devamının bu ülkeye zarar verdiğini, er ya da geç barış masasına oturulacağını herkes söylüyor. O zaman daha fazla kayıp vermeden bu ülkenin, bu ülke insanlarının daha fazla kan kaybetmesine fırsat vermeden, en erken zamanda çözülmesi gerektiği inancındayım.” 

Ak Parti 2015 Haziran seçimlerinde ciddi bir oy kaybı yaşar. İlk kez tek başına hükümet kuracak çoğunluğu bulamaz. İhsan Bey durum değerlendiren bir rapor hazırlayıp bazı Ak Partili arkadaşlarıyla paylaşır. Rapor imzalansın veya imzalanmasın basınla paylaşılmamasını ister. Raporun amacını da şöyle özetlemiştir: “7 Haziran sonuçlarından rahatsız olan ve partilerinin geleceğinden endişe duyan bizlerin, dedikodu ortamlarını paylaşma veya tek imzalı rapor verme yerine, daha etkili olur düşüncesiyle bir milletvekili grubu olarak ortak kanaat ve tavsiyelerimizi, birlikte partinin yetkili ve sorumlu makamlarına sunma iyi niyet ve çabasıdır.” 

Bölgedeki oy kayıplarının nedeni olarak çeşitli tespitlerin yapıldığı raporda oy kaybına ilişkin bölümündeki şu tespit ilginçtir; “Kobani ile başlayan ve devam eden süreçte, Türkiye’nin izlediği politika ve PKK’nın eylem ve propagandaları sayesinde, Türkiye’nin içinde ve dışında yaşayan Kürtler arasında ortak aidiyet bilinci oluştu. Bu süreç sonunda dış güçlerin destek ve müdahalesi ile uluslararası meşruiyet kazanmalarına imkân sağlandı. Kürtlerin parti yönetiminde yeterince temsil edilmemesi ve bölgedeki muhafazakâr Kürtlerin ve STK’ların stratejik mülahazalarla gerektiği kadar desteklenmemesi nedeniyle, önemli miktarda AK Parti oyu HDP’ye kaymıştır.” 

Raporda parti içi demokrasiden, komşularla ilişkiler, demokrasi, Kürt sorununun çözümünde atılacak adımlar, kapsamlı öneriler yer almaktadır. “Parti içi demokrasinin ideal bir seviyede işletilmesi, baştan sona teşkilat, üye ve delege sisteminin daha sağlıklı bir sisteme oturtulması, olağanüstü genel kurul yapılarak, 7 Haziran sonuçlarından birinci derecede sorumlu olan ekibin değiştirilmesi, komşu ülkelerle ilişkilerimizin gözden geçirilmesi, özellikle Suriye ve İsrail politikalarının risk ve kaos durumundan kurtarılması, çözüm sürecini tehlikeye sokacak her tür politika ve ittifaklardan kaçınılması, Kürt sorunu ile ilgili atılması gerekli ve atılabilir tüm adımların acilen atılması, kuvvetler ayrımının azami derecede dikkate alınması, demokratikleşmenin her fırsatta ve her alanda öncelenmesi, herkes için demokrasi istenmesi…” 

Ancak zor günler geri gelmiştir, Genelkurmay Başkanlığı 2015 yazında Hendek operasyonu sürecinde öldürülen örgüt mensupları sayısının 800 olduğunu açıklar. Bunların bir kısmı çatışmalarda iki ateş arasında kalan sivillerdir. O günlerde şu notu düşmüştür; “Bugün 8 Eylül 2015. Düşünmekten, düşündüklerimi ifade etmekten, hele hele düşüncelerimi paylaşmaktan korkuyorum. Ve yarın ne olacağını tahmin etmekten daha çok korkuyorum. İşi buraya kim getirdi? İşin buraya gelmesinde benim de rolüm oldu mu? Olduysa hesabı nasıl vereceğim/vereceğiz? Düne kadar onlarca polis, onlarca asker şehit olmuş, binlerce Kürt genci ölmüştü. Bugün otuz şehit daha verdik. Yüz de PKK’lı öldürdük… Yarın kaybımız ne kadar olacak? Hiçbirimiz bilmiyoruz… 

Dün itibariyle Cizre, Silvan, Yüksekova, Lice, Varto, Diyarbakır’da Suriçi, Bismil ilçelerinde sokağa çıkmak yasaktı. Tunceli, Batman, Hakkâri, Şırnak gibi birçok bölge ilimizde onlarca özel güvenlik bölgeleri ilan edildi. Bugün İstanbul’da, Ankara Beypazarı’nda, Kırşehir’de, Mersin’de ve en az iki yüz il ve ilçede “terörü protesto ediyoruz” diyerek sokağa dökülenler, Hürriyet binasını taşlayıp işgal edenler… Kürt işçileri linç etmeye kalkışırken, Eskişehir’de Kürt diye Burdurlu bir vatandaşımıza Atatürk büstü öptürüldü. Telefonda Kürtçe konuşuyor diye Batmanlı bir vatandaş bıçaklanarak öldürüldü. Bundan sonra daha ne olacak? 

Meselenin çözümsüzlüğün maliyetini paylaşır; Kürt meselesi için dış politikada göze aldıklarımızın, vermeye hazır olduğumuz tavizlerin ve ödemekte olduğumuz bedelin onda birini kendi ülkemiz ve insanımız lehine yapsak; sorunu biz burada çözerdik.” 

Sorunun çözümünün kolaylığına işaret ederek zoru başardığımızı işaret ederken buruktur; “Etnik hassasiyet sadece bize özgü değil, birçok ülkede benzer hareketler var. Merkezi hükümetler bunu insani, siyasi yollarla çözerek bitirmişlerdir. Hiç kimse yok ederek bitirememiştir. İki çeteyi, bir mafya örgütünü bitirme şansınız her zaman var. Ama altı milyon seçmeni arkasına almış, -bu 20 milyonluk sivil halk demektir- bir hareketi terörist diye suçlayarak veya adam öldürerek bitiremezsiniz. Devlet bunu görmedikçe esas bedeli halk ödüyor ve her gün de ödenen bedel artıyor. Doğru, yerde kan var. Bizim geleneğimizde o önemlidir. İnsanlık tarihinde de o önemlidir. Kan döküldükten sonra sorun büyümüş oluyor. Çözüm zorlaşıyor. Buna rağmen her zaman devletin elinde bu sorunu çözecek imkânlar vardı bana göre. Yetki ve sorumluluk da bana göre her zaman devlettedir. 

İhsan Bey 15 Temmuz günü Hakan Fidan’ın misafiri olarak 15 Temmuz girişimin de tanığıdır. 

Bitirirken sosyal sorumluluk projelerine kısaca değinmek istiyoruz. Bir hayırsever olarak İhsan Bey toplumun birçok kesimlerine hitap eden projeler geliştirmiştir. Kurucusu olduğu İhsan Arslan Vakfı Hastane’den, görme engelliler okulu, Silvan’da kolej ve cami, Diyarbakır’da Merkez Camii, Ramazanlarda geleneksel iftar çadırları, Üniversite öğrencilerine burs, Lösemili çocuklara yardım gibi birçok alanda yardım faaliyetleri yürütmektedir.  

“Benim de kalabileceğim nitelikte bir yer olmasını istiyorum” düşüncesiyle hayata geçirdiği MİA Yaşam Merkezi de son ve bizzat ilgilendiği projelerden biridir. Projeyi anlatırken İhsan Bey’i daha net okuyabiliyoruz/anlayabiliyoruz düşüncesindeyim. İhsan Bey’i son gördüğüm 2025 yazında Merkez’in güzelleştirilmesi ile ilgili küçük ayrıntılara titizlikle odaklanmıştı.  

MÍA Yaşam Merkezi, Ankara’nın seçkin bir yerleşim semti olan İncek’te, yeşil alanlarıyla birlikte 140.000 m2 arsa üzerine inşa edilen 26.000 m2 kapalı alan içinde sadece dezavantajlı bireylere hizmet verecek. 200 yataklı Yaşlı Bakım ve Huzurevi, fizik tedavi ağırlıklı bir tıp merkezi, engelli çocuklarımız için özel eğitim, özel rehabilitasyon merkezi olacak. Sağlık, Milli Eğitim ve Aile Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından ruhsatlandırılacak hizmet birimleri, aynı yerleşke içinde, birden fazla konuda insanlara hizmet sunulabilecek. 

Sadece kendi kazandıklarımla değil, çocuklarımın da benim dışımda kazandıklarını katarak ailece gerçekleştirebildiğimiz ve inşallah ben yokken de insanlara hizmet sunmaya devam edecek bir eser olsun istiyorum. Onların sevapları baki, ama bu münasebetle ailemin tüm bireylerine karşı kendimi borçlu hissediyorum. Bu hayır kurumunu inşa etme kararıma gönüllü olarak destek oldukları için onlardan razı olduğumu bilmelerini hak ettiklerini düşünüyorum. 

Sait Çetinoğlu 

19 01 2026 

Dipnotlar: 

1 İhsan Arslan: Aklımda Kalan  (Hazırlayan: Ayşe Karabat). KapıYayınları,  İstanbul 2020, s. 324. 

2 İhsan Arslan, Ardımda Kalan, Kapı Yayınları,  İstanbul 2020, 

https://birikimdergisi.com/haftalik/12211/memnuniyetsizler 

https://birikimdergisi.com/haftalik/12093/adalet-ve-kalkinma-partisinin-on-tarihinden 

5 Ardımda Kalan, s 160-198 

6 Afrin en güzel Kürt şehriydi 

7 Ana akım Kürt siyasi partisinin o günkü adı DTP / Demokratik Toplum Partisiydi 

GIŞTÎ