ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıyla başlayan, İran’ın misillemeleri ile Körfez ülkelerine de sıçrayan savaş nedeniyle dünya diken üstünde. Savaşın ilk günü İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in saldırılarda öldürülmesi ise İran’ın siyasi geleceğini de tartışmaya açtı.
1979’da kurulan İran İslam Cumhuriyeti 47 yıldır varlığını sürdürüyor. Hamaney, 1979 tarihli İran İslam Devrimi’nin mimarı Ayetullah Ruhullah Humenyni’nin 1989’da ölümünün ardından dini liderlik görevini devralmıştı. Yaklaşık 37 yıl boyunca da devlet politikalarında son sözü söyleyen isim oldu. Bu nedenle Hamaney’in ölümü birçok İranlı içinyalnızca bir lider değişimi değil; bir dönemin kapanma ihtimali anlamına geliyor.
İran’a komşu olan Türkiye ise gelişmeleri yalnızca diplomatik ve bölgesel dengeler açısından değil, sınır güvenliği ve ülkede yaşayan İranlı nüfus bakımından da dikkatle izliyor.
İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Başkanlığının verilerine göre 26 Şubat itibariyle Türkiye’de ikamet izniyle yaşayan İran vatandaşlarının sayısı 75 bin 229. Bunun yanı sıra eğitim, çalışma ya da uluslararası koruma kapsamında Türkiye’de bulunan binlerce İran vatandaşı daha bulunuyor. Bu veriler, savaşın Türkiye açısından yalnızca dış politika meselesi olmadığını, ülkede yaşayan on binlerce İranlı nedeniyle doğrudan toplumsal bir boyut taşıdığını ortaya koyuyor.
Türkiye’de yaşayan İranlılar da devam eden savaşı endişe ile izliyor. DW Türkçe’ye konuşan İranlıların anlattıkları, rejimin geleceğine dair güçlü bir beklentiye işaret ediyor.
“Rejimi halk değiştirecek”
43 yaşındaki Leyla*, bir çocuk annesi. İstanbul’da yaşıyor ancak ailesi İran’da. Savaşın başladığı gün internet kesilmeden önce annesiyle ve birkaç arkadaşıyla konuştuğunu anlatıyor. O görüşmede helalleştiklerini söylüyor.
Savaşın başlamasını zaten beklediklerini belirtiyor. Hamaney’in ölüm haberinin ilk gün gelmesini ise “mucize” olarak tanımlıyor. Ona göre bu gelişme, yıllardır beklenen ama gerçekleşmeyen değişimin kapısının aralanması:
“Biz İsrail’den ya da Amerika’dan korkmuyoruz. Tepemize yağan füzelerden ya da bombalardan değil, hâlâ ve hâlâ kendi rejimimizden korkuyoruz.”
Leyla’nın sözleri, dış tehditten çok iç baskının belirleyici olduğu bir ruh halini yansıtıyor. Ailesini Türkiye’ye davet ettiğini, ancak reddedildiğini söylüyor. Yakınlarının ülkeyi terk etmek istemediğini, ne olursa olsun kalacaklarını ifade ettiğini aktarıyor.
Onun için savaşın askeri boyutu ikinci planda; asıl mesele, bu sürecin rejimin kaderini belirleyip belirlemeyeceği. Halkın sokağa çıkarak rejimi değiştireceğine inanıyor.
Uzaktan izlemek ve belirsizlik
37 yaşındaki Arman’ın* ailesi Tahran’da. Türkiye’de yaşıyor ancak zihni sürekli İran’da. Her haber bildirimi onun için bir endişe kaynağı.
“Zulmeden bazı isimlerin etkisiz hale gelmesi” onda bir tür rahatlama duygusu yaratmış. Ancak İran savaşının büyümesi ve sivillerin zarar görmesi ihtimali onu ciddi biçimde kaygılandırıyor.
Türkiye’den bakınca İran’daki tabloyu “hassas ve kırılgan” görüyor. Toplumda ciddi bir değişim arzusu olduğunu düşünüyor; ancak sürecin nasıl şekilleneceğinin belirsiz olduğunu vurguluyor.
Rejim değişikliği ihtimalini dışlamıyor. Halkın önemli bir kısmının yönetim değişikliği istediğini düşünüyor. Ancak bunun tamamen dış müdahale ile değil, halkın kendi iradesiyle tamamlanması gerektiğine inanıyor.
“Şu ana kadar bazı kesimlerde olumlu bir yaklaşım var. Ancak genel kanaatim, dış müdahalenin İran’ın iç dinamiklerini tamamen belirleyecek seviyeye gelmemesi gerektiği yönünde. İnsanlar değişimi istiyor ama bunun tamamen dış yönlendirmeyle olmasını da istemiyor.”
“Üzüntü, öfke, kaygı ve çaresizlik”
DW Türkçe’ye konuşan 37 yaşındaki Farid* dokuz yıldır eşiyle birlikte Türkiye’de yaşıyor. İran’daki gelişmeleri çok katmanlı bir kriz olarak tanımlıyor. Son protesto dalgalarının artık yalnızca ekonomik değil, yapısal ve siyasi talepler de içerdiğini düşünüyor. Ona göre güvenlik risklerinin artması, zaten kırılgan olan iç dengeyi daha da hassas hale getiriyor.
“Toplumsal öfke ve birikmiş memnuniyetsizlik mevcut. Ancak sokak hareketlerinin boyutu; güvenlik baskısının düzeyi, iletişim imkanları ve halkın ödeyeceği bedel algısıyla doğrudan bağlantılı olacaktır. Bu bir çağrı değil, bir eğilim analizidir.”
Bu sürecin kendisinde yarattığı duyguları ise şöyle anlatıyor:
“Açık konuşmak gerekirse; üzüntü, öfke, kaygı ve çaresizlik iç içe geçmiş durumda.”
Özellikle iletişim kesintilerinin ve internet kısıtlamalarının en yıpratıcı unsur olduğunu vurguluyor:
“İnsan en çok bilgisizlik nedeniyle yıpranıyor. Aile ve yakınlardan haber alamamak psikolojik olarak çok zorlayıcı.”
Artan şiddet ve can kayıpları ihtimalinin belirsizlik duygusunu büyüttüğünü belirterek, “Bu sadece politik bir mesele değil; insani bir kaygı” diyor.
Halkın İsrail ve ABD müdahalesine bakışının ise tek tip olmadığını söylüyor. “Toplum homojen değil. Farklı eğilimler var” diyen Farid’e göre bir kesim mevcut iktidar üzerinde baskı oluşturabilecek dış hamleleri olumlu görebiliyor. Başka bir kesim ise rejime muhalif olsa bile askeri müdahalenin sivil kayıplara, ekonomik çöküşe ya da Suriye benzeri bir tabloya yol açmasından endişe ediyor.
Bu durumu şu sözlerle özetliyor:
“Geniş bir kesim iki duyguyu aynı anda taşıyor: ‘Mevcut sisteme karşıyım’ ama ‘Savaşa da karşıyım.'”
Farid’e göre toplumun önemli bir bölümü, dış askeri müdahaleden ziyade içeriden bir dönüşümü tercih ediyor.
“Bu rejim bize sadece yağma getirdi”
11 yıldır Türkiye’de yaşayan 47 yaşındaki Mina* için ise Hamaney’in ölümü sembolik bir eşik. Hamaney’in yaklaşık 37 yıl boyunca ülkenin en tepesinde olduğunu, bu süreçte Devrim Muhafızları’nın güçlendiğini ve muhalefetin bastırıldığını hatırlatıyor.
İran’daki yakınlarının “Biz ölelim ama sonunda bu rejim değişsin” dediğini, “Öleceksek ölelim” diyerek ülkeyi terk etmediklerini aktarıyor.
Mina’ya göre İran halkı yıllardır ekonomik sıkıntılar ve baskı altında yaşıyor. İran’daki yakınlarından gelen mesajlarda korkudan çok, bu kez gerçekten bir değişim ihtimalinin doğduğu yönünde bir beklenti gördüğünü söylüyor:
“Bu rejim bize sadece yağma getirdi. Paramızı, suyumuzu, petrolümüzü, gazımızı, toprağımızı sattılar, yabancılara verdiler. Ülkeyi soyup soğana çevirdiler, halkı perişan ettiler. Biz istiyoruz gitsinler, gitmek zorundalar. Bu rejim değişecek.”
“Bulanmazsa durulanmaz”
Genç bir İranlı kadın olan Sara* yaşananları kaçınılmaz bir yüzleşme olarak görüyor:
“Bizim bir atasözümüz vardır: Bulanmazsa durulanmaz.”
Ona göre İran halkı büyük bir servetin içinde yaşıyor ancak bu servetten yararlanamıyor. Rejim değişmediği sürece huzurun mümkün olmayacağını düşünüyor. Savaş olmasa da hayatın zaten zor olduğunu, şimdi yaşananların ağır bir süreç olduğunu kabul ediyor; ancak sonunda değişim olacağına inanıyor.
“Hiç merak etmeyin dedi”
Bir başka İranlı kadın olan Neda*, VPN aracılığıyla İran’daki abisiyle görüştüğünü anlatıyor. Evlerde hazırlık olduğunu ve gelişmelerin yakından takip edildiğini söylüyor. Abisinin “Hiç merak etmeyin. Evlerden dışarı çıkmıyoruz ve dört gözle bu rejimin düşmesini bekliyoruz” dediğini aktarıyor.
Neda’ya göre Hamaney’in uzun liderliği boyunca İran hem içeride baskıyla hem de dışarıda sürekli gerilimle yönetildi. Şimdi ise belirsizlikle birlikte güçlü bir beklenti doğmuş durumda:
“Yıllarca, rejimin düşmanca politikaları nedeniyle yaptırımların ve savaşın baskısı altında yaşadık. Tüm dünyayı kendisine düşman gören, sürekli gerilim ve çatışma üreten bir ideoloji yüzünden halk yoksulluk ve sıkıntı içinde bırakıldı. Biz yıllardır bu diktatörlüğün sona ermesini umuyorduk. Şimdi zor ve endişe verici günlerden geçiyoruz, ancak inanıyorum ki zafer yakındır.”
Türkiye’de yaşayan İranlılar için tablo şu an karmaşık. Korku ve kaygı sürüyor. Ancak aynı zamanda güçlü bir değişim beklentisi de hissediliyor. Hamaney’in ölümüyle birlikte yaklaşık 37 yıllık liderlik dönemi fiilen sona erdi. Ancak bunun 47 yıllık rejimin geleceğini nasıl etkileyeceği henüz belirsiz.
*Bu haberde yer alan isimler, güvenlik gerekçesiyle değiştirilmiştir.
Kaynak: DW-WORLD´s Turkish Homepage
