DESTPÊKKURDISTANSuriye’nin Geleceğinde Kürtlerin Oynayacağı Kilit Rol

Suriye’nin Geleceğinde Kürtlerin Oynayacağı Kilit Rol

Suriye’de değişen güç dengelerinde Kürtlerin belirleyici rolü, bölgenin geleceğini yeniden şekillendiriyor.

Suriye’de Kürtlerin rolü

Ortadoğu, insanlığın yerleşik hayata geçtiği ve ilk tarımın yapıldığı kutsal hilalin merkezinde yer alır; o güden bugüne dek dünyadaki merkezi konumunu korumaktadır. Tarımdan, ticarete, yazıdan, yasalara ve yasal düzenin korunmasına kadar akılımıza gelen her buluş bu topraklarda gün yüzüne çıkmıştır. Ortadoğu maddi ve kültürel buluşların yanı sıra dinsel inançların da merkezidir. Sümerler zamanında ortaya çıkan çok tanrılı dinsel inançlar daha sonra yerini tek tanrılı inançlara yani semavi inançlara bırakacaktır. Ortadoğu aynı zamanda semavi dinlerin de merkezidir. 

Dinamik, değişken ve üretken nüfusa ve verimli bir coğrafyaya sahip olan Ortadoğu, Semavi dinlerin, özellikle de İslam’ın hâkim inanç olarak bölgeye egemen olmasıyla yerini durağan, değişime ve gelişmeye kapalı bir topluma bırakmıştır. 

Ortadoğu’ya, uzun asırlardır egemen olan durağanlık, kendini hep yeniden üretmektedir. Kapitalizm, girdiği her yere mutlaka kendi üretim tarzına denk düşen değerler sistemini taşımakta, oranın toplumsal yapısını kendi lehine mutlaka değiştirmektedir. Ancak bu başarısını Ortadoğu genelinde gösteremez. İslam’ın katı kuralı şeriat anlayışına dayalı devlet ve toplum yapısı bu değişimin önüne set çekmiştir. Dolayısıyla ulusçuluk da bu bölgede gelişememiştir. Çünkü İslam, ulusçuluğu, ırkçılık ve kavmiyetçilik olarak değerlendirir, ırkçılık ve kavmiyetçiliğin çok kötü ve tehlikeli olduğunu ve bunun İslam’da yeri olmadığını Kuran’a dayandırarak açıklar. Bunlara göre; Allah hiçbir Müslüman’a, bırakın “ırkçılık” yapmayı, “kavmiyetçilik” yapma hakkını dahi tanımamıştır. İslam Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’in buyurduğu gibi, ırk, neseb veya kavmiyet davası güden kişi, İslam dairesinden değildir; kavmiyetçilik yapan kişi İslam’ın dışındadır. (Mûslim, 6:50; Newewî, 12:238 – 239) 

Yani Ortadoğu, kapitalizme açık ama kapitalist üretim sisteminin değerlerine ve dinamiğine kapalıdır. Ulusçuluğun yerini ümmetçilik, özgür birey ve sivil tolum yerine, cemaatçilik ve İslam kardeşliği almıştır. Uygar Dünya’nın kabul ettiği çağdaş ve evrensel değerler ışığında, “Laik ve çağdaş kimlik”in İslam’da yeri yoktur.  

Anlaşılıyor ki Ortadoğu ülkeleri kendi iç dinamikleriyle değişime ve dönüşüme uğramıyorlar: Çünkü üretim toplumu değiller. Üretmiyorlar, üretemiyorlar, dışarıya mal satmadıkları içindir ki dışardaki gelişmelerden bihaber yaşıyorlar. Kaderci ve durağan topluluklardır. Durağanlık devam ediyor, asırlar öncesi yaşamın hayaliyle yaşıyorlar; bu yaşam için yaratıkları gerici, yobaz, insan kıymaktan zevk alan canavarlaştırılmış çeteler eliyle, insanlığı tehdit ediyorlar. Bütün dünya tedirgin ve bu tehdidi yaşıyor. 

Ortadoğu kendi iç dinamikleriyle değişmiyorsa ve bu yapısıyla insanlık için tehdit oluşturuyorsa, dışarıdan bir müdahale kaçınılmaz gibidir. Bu tıpkı 19. yüzyılda Britanya İmparatorluğu’nun Hindistan’a müdahalesine benziyor. Britanya İmparatorluğu Hindistan’ı sömürgeleştirirken, ülkenin kast sistemine dayanan toplumsal yapısıyla, Asiyatik (ATÜT) üretim sistemine dayalı durağan ekonomik yapısını parçalamayı başardı. Marx bu gelişmeyi, ileri bir gelişme olarak değerlendirir.  Gerçekten Hindistan bugün yoksulluğu yenemese de demokrasi içinde bir arada yaşamayı öğrendi; bilgi ve teknolojiyi üretmeyi başardı: Ayın karanlık yüzeyine uydu indiren birkaç ülkenin arasında yer aldı. 

Suriye’nin tarihsel farklılığı 

Ancak Suriye’yi Ortadoğu’da diğer Arap ülkelerinden ayıran bir özelliği var, zengin tarihi bir geçmişe ve çoklu kültürel bir yapıya sahiptir. Tarihte, Doğu-Batı kültürlerinin kesiştiği yerdir: Helenistik dönemde pek çok ünlü filozof bu topraklarda yetişmiştir. 

Bu özelliğinden olacak ki Osmanlı İmparatorluğunda özerklik elde eden ilk Ortadoğu ülkesidir. 1860’larda başlayan eğitim faaliyetleri, ulusal bilincin gelişmesine ve bağımsızlık taleplerinin artmasını sağlamıştır. Fransa ile geliştirilen ilişkiler, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Cemal Paşa’nın talebiyle, kanunsuz olarak kapıları kırılarak içeri girilen Fransız konsolosluklarından elde edilen belgelerde, tespit edilen ulusalcı aydınlar, göstermelik bir yargılama sonucu içlerinde Meclis-i Mebusan üyesi de bulunan 34 aydın Cemal Paşa’nın emriyle idam edilir. Bu katliam, Suriye’de kitlesel tepkiyle karşılanır ve Suriyeliler, Ermenilerden sonra sıranın kendilerinde olacağı endişesine düşerler. Araplar adına ulusal kurtuluş mücadelesi veren Mekke Şerifi Faysal, Cemal Paşa’ya yazdığı mektupta Arapların Türklerden korktuğundan bahsederken, “Milletimin Ermeniler gibi olmasını istemem” diyecektir. Osmanlılar Suriye’de kitlesel bir kıyım yapmazlar ama onları savaş koşullarında aç bırakarak kitlesel ölümlerine neden olurlar. Osmanlı ordusunun bir subayı olarak bölgede bulunan Cibranlı Halid Bey Lübnan’da yaşanan kıtlığın getirdiği ölümleri, soykırıma benzetir.  

Cemal Paşa ve Osmanlı hükümetinin uyguladığı zulümler, Arap milliyetçiliğini tetikleyen faktörlerden biri olarak kabul edilir. Dolayısıyla, Arap seçkinlerinin bir bölümünün duygusal olarak ve fikren Osmanlı düşüncesinden kopmasının sebeplerinden biri de bu soykırım gerçekliğidir.  

Arap milliyetçiliği, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı başarılı bir ulusal kurtuluş mücadelesi vermesine karşın, yine de bağımsızlıklarını elde edemediler: Batı’nın iki güçlü ülkesi Britanya ve Fransa, bu ülkeleri aralarında bölüştüler. 16 Mayıs 1916 tarihinde Sykes-Picot adıyla anılan antlaşma gereği Ortadoğu’nun, uluslar ve inançlar gözetilmeksizin Britanya İmparatorluğu ile Fransa arasında paylaşılması bölgeyi içinden çıkılmaz bir kaosun içine sürüklemesine neden oldu: İç çatışmalar, katliamlar, anti-demokratik rejimler ve askeri darbeler, birbirini izledi.  

Suriye bugün de çok kültürlü, çok dinli, dili etnik bir yapıya sahip, renkli bir ülkedir. Ayrıca Suriye, Osmanlıların son döneminden itibaren ve Fransız mandası sürecinde ve Baas iktidarında seküler bir anlayışla yönetilmiştir. Dolayısıyla Suriye’de güçlü bir seküler taban vardır. Böyle bir ülkenin şeriatla yönetilmesi oldukça güçtür. Suriye’nin bu çoklu yapısından dolayı istense bile bugünden sonra üniter yapısını da koruyamaz; Türkiye ne kadar baskı uygularsa uygulasın ülke üniter yapı özelliğini kaybetti. Özellikle İsrail ile sınırdaş olan Güney Batı Suriye’de yer alan Süveyde bölge halkı, yani Dürziler, HTŞ gibi cihatçı gruplarla bir arada yaşayamaz. Zaten son günlerde Dürzi halkının liderlerinden Şeyh Mervan el Rızık’ın da mesajları bu yöndedir. Dürzilerin bu duruşu, Suriye halklarının diğer bileşenlerini etkilemektedir. Nusayriler şimdiden uluslararası koalisyon güçlerinden korunma ve özerklik talep etmektedirler. Nusayri toplumunun dini lideri Şeyh Salih Mansur; Suriye’de Nusayri katliamı devam ederse, milyonlarca Nusayri ve Alevi tarafından imzalanacak bir belgeyi BM’ye sunacaklarını ve Fransa hükümetinden de koruma talep edeceklerini, duyurdu. 

Suriye’de cihatçı İslamist bir rejime ne İsrail ne de ABD izin verir 

Sovyetler Birliği’ne karşı ABD tarafından eğitilip-donatılan ancak 1990’larda sosyalist blokun dağılmasıyla, boşta kalan radikal İslamist güçlerin, Ortadoğu’ya yönelmesi, bölgeyi bir yandan kan gölüne çevirirken öte yandan bu güçleri denetimi altına almaya çalışan Türkiye-İran çekişmesine sahne oldu. 

İsrail, kendisine düşman gördüğü İran destekli Şii militarist güçler ile Ortadoğu’nun, anti demokratik rejimlerini, doğan fırsatı iyi değerlendirerek bir bir ortadan kaldırmayı başardı. İran etkisinin kırılmasıyla Ortadoğu’da sükûnetin hâkim olacağı düşünülmesin: İsrail, dikkatle izleyeceği yeni bir düşmanla ne zaman nerede ne yapacağı belli olmayan Selefi İslamist cihatçı gruplarla karşı karşıyadır. Türkiye’nin desteğiyle Suriye’ye yerleşen ve katliam yapmaktan çekinmeyen selefi HTŞ ve lideri Colani’ye uzun süre tahammül etmesi güç görünür. İsrail başbakanı Benjamin Netanyahu’nun Aralık ayı başlarında “Esad’ın ayak izlerini takip eden herkes Esad’ın sonunun aynısı olacak. Aşırı İslamcı bir terör örgütünün sınırlarının ötesinden İsrail’e karşı hareket etmesine izin vermeyeceğiz… Tehdidi ortadan kaldırmak için her şeyi yapacağız” uyarısını daha şimdiden yapmıştır. İsrail, Suriye’de dini referans alan, anti-demokratik bir iktidarın varlığına asla göz yumamaz. Yumarsa, ileride kendisine daha tehlikeli olacak bir rejimi iktidara taşımış olacak. 

İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar’ın Jerusalem Post gazetesine verdiği demeçte: “Yeni Suriye hükümeti, İdlib’den gelen ve Şam’ı demokratik olmayan bir şekilde ele geçiren bir grup teröristlerdir” demesi dikkatte alınması gereken önemli mesajdır. Suriye’deki siyasi ve askeri gelişmeleri ele alan Sa’ar, yeni rejimin istikrarı konusunda kuşkularını şu ifadelerle dile getirdi: 

“Dünyanın dört bir yanında ‘Suriye’de organize rejim değişikliğinden bahsediyorlar, ancak demokratik bir şekilde yeni bir hükümet seçilmiş ve tüm Suriye’yi yönetiyor gibi bir durum söz konusu değil. Bu, önce İdlib’de bulunan ve ardından başkent Şam’ı ve diğer bölgeleri ele geçiren bir terörist çetesi. Dünya gerçekten onlarda yeni ve istikrarlı bir rejim görmek istiyor, çünkü ülkeler Suriye’ye ev sahipliği yaptıkları tahliye edilenleri geri göndermek istiyor. Ama durum bu değil. Sahil şeridinde Alevilerle çatışmalar var. [Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip] Erdoğan’ın Kürt özerkliğini ortadan kaldırma yönünde açık tehditleri var; Suriye’deki Hıristiyan cemaatine yönelik tacizler var.” Sa’ar, Suriye’de bekle-gör politikasını izleyeceklerini, ancak Türkiye destekli anti-demokratik cihatçı İslami Selefi bir yönetime de uzun süre tahammül edemeyeceklerinin mesajını veriyor.  

İsrail, bir yandan HTŞ’li güçleri dikkatle izlerken, öte yandan Golan tepeleri ile birlikte Güneybatı Suriye’ye de yerleşmektedir. Bu gelişme, Suriye’deki Kürtlerin statü kazanmasıyla birlikte İsrail-Kürt stratejik işbirliği olanağını ortaya çıkarabileceği gibi, Suriye’de statü kazanmış bir Kürt varlığı, orta ve uzun vadede İsrail’in bölgesel güvenliği için de önemli bir kazanım olacaktır. Zira radikal cihatçı grupları diğer etnik ve dini kesimlerin lehine dengeleyebilecek ve hatta frenleyebilecek tek güç demokrasi ve hukuk sisteminin güvencesi, Rojava Özerk Bölgesi’dir. Bu gerçeği ABD ve Batı iyi görmektedir. 9 Ocak 2024 tarihinde İtalya’nın başkenti Roma’da bir araya gelen, ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya Dışişleri Bakanları, Suriye için toplantı yaptılar. Bu toplantıda Suriye’nin geleceği tartışıldı. Anlaşılıyor ki Suriye’nin son şekli Roma antlaşması ile şekillenecek. Buradan çıkan kararlar her ne ise hem Suriye hem Colani ve hem komşu ülkeler, kabul etmek zorunda kalacaklardır. 

Batı, Yakın Doğu, Orta Doğu ve hatta Afrika’da, İslamist, selefi iktidarları çözmek, reforme etmek istiyor. Çünkü bu iktidarlar, Dünya’nın güvenliğini her yönden tehdit ediyor. Bu açıdan İslam ülkelerinin sistem olarak dünya ile entegrasyonunu sağlamak, güvenlik, sermaye rekabeti ve şiddetin tasfiyesi açısından önem kazanmıştır. Türkiye’nin ikili politikaları, onu medeni dünyadan uzaklaştırıyor. Kürtleri çevreleyen komşu ülke ve egemenliğin bu niteliği, Kürtler ile ittifakı stratejik konuma taşıyor. Türkiye bu ittifakı kendisine yönelmiş “beka sorunu” olarak görüyor. Türkiye, bu tutumunda -beka sorununda- ısrar ederse, bölge denkleminin dışında kalması ihtimal dâhilindedir. 

Yanlış Kürt politikası Türkiye’yi Suriye’de denklem dışı bırakabilir 

Türkiye, desteklediği İslami cihatçı örgütlerin HTŞ öncülüğünde sorunsuz bir şekilde 8 Aralık 2024 tarihinde Şam’a girmelerini devrim olarak değerlendirir ve başarıda ki payından dolayı Suriye’de tek söz sahibi olduğunu ileri sürerek, Şam’la ilk sıcak temaslarını kurmaktadır. On yılı aşkın bir süredir bu hedefin peşinde koşan yeni-Osmanlıcı iktidar pastada en büyük payı kapma peşindedir. MİT Başkanı İbrahim Kalın bunun için Emevi Cami’nde namaz kıldı, Fidan bunun için Kasyun Dağı’nda Şam manzarasına karşı çay içti; her ikisinin yanında dünün terör örgütü lideri, bugünün fiili devlet başkanı Colani’nin olması ise bir tesadüf değildir. Türkiye’nin yeni Şam yönetiminden istedikleri: Kürtlerin kazanımlarını sonlandırmak ve Suriye’de üniter yapının yeniden tesis edilmesini sağlamaktır. Her iki istek de yukarıda anlatıldığı gibi Suriye gerçekliğiyle ters düşmekte, başta İsrail olmak üzere ABD ve Batılı ülkeler tarafından kabul görmemektedir. Bundan olacak ki 9 Ocak 2024 tarihinde İtalya’nın başkenti Roma’da yapılan toplantılara Türkiye davet edilmemiştir.  

Bu toplantıda baypas olunan Türkiye Dışişleri Bakanlığı, toplantıyı “Amerika dâhil, 2,5 devletin yaptığı böylesi bir toplantı” diye tanımlayan, küçümseyen açıklama yaptı. Oysaki Trump, Türkiye için, “Suriye’deki iktidar değişiklik durumunu yaratan, anahtarı elinde, güçlü lider…” diye tanımlamıştı.  Toplantı, bu tanıma tezat şekilde tezahür oldu. HTŞ ile Kürtlerin statü talebini, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi bastırma ve devre dışı bırakma gibi bir siyaset izlemesi, hiç de beklemediği bir tepkiyle karşılandı. “Kürtleri izole edeyim” derken, kendisi dünya siyasetinden izole oldu: İtalya’da “Suriye gündemli” olan dışişleri bakanları toplantısının dışında bırakıldı. Buna rağmen Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, katıldığı her toplantıda, Kürtlerin silah bırakmasını, silahlı güçlerini dağıtmasını ve savaşçılarının Suriye’nin dışına çıkarılmasını talep ediyor ve bu isteklerinin gerçekleşmesi için adeta toplantıya katılanlardan yalvarırcasına istiyor. Türkiye’nin bu kadar istekle taleplerini öne sürmesi, Batılı ülkeler tarafından destek görmüyor. Batılı ülkeler de biliyor Kürtlerin silahsızlandırılmalarının ardından olacakları; hem Suriye’de bir Kürt katliamının kaçınılmaz olacağını hem de Avrupa’da DAİŞ terörünün azacağını… 

İstense de istenmese de Kürt ulus sorunu, bugünden sonra, uluslararası arenada konuşulan ve çözüm istikametinde yol alan bir sorundur. Terörize edilerek, durdurulacak, çözülecek bir sorun değildir.    

Türkiye ne istiyor? 

Türkiye’nin günümüzde yaşadığı sorunlarının tümü, kuruluşundaki yanlış uluslaşma anlayışından kaynaklıdır. Anadolu’da “Anasır-ı İslam” adına yola çıkanlar, Lozan’dan sonra “Yüce Türk Milleti” adına hareket ettiklerinde, ülkede yaşayan herkesin Türk olduğunu veyahut “Türk” olmak zorunda olduklarını açıklamaları sorunların da başlangıcı oldu. Anadolu’da yaşayan İslam unsurlarının tümünde olduğu gibi “Kürt” kimliği de resmiyette tanınmadı. Başka bir ifadeyle Kürt diye bir ulus yoktu ya da bir anda yok olmuştu. Olmayan bir halkın doğal hakları da yoktu. Örneğin Kürtçe anadilde eğitim hakkı istemek, resmi çevrelerce gülünç karşılanıyordu; böyle bir halk yoktu ki eğitim hakkı olsun. Türkiye, içerde uyguladığı bu komik durumu hudutları dışındaki komşu ülkelerdeki Kürtler için de dayatıyor. 

Rojava’da Kürtlerin kazanımları, Kürtlerin kendilerini yönetmeleri, eğitim ve öğretimdeki başarıları Türkiye tarafından hoş karşılanmadığı gibi ülkenin beka sorununa indirgeyerek engellemeye çalışıyor. Dolayısıyla Türkiye, Suriye’de teröristlerle işbirliği yaparak Rojava Kürtlerinin yeni Suriye’de hak ve özgürlüğünün önünü kesmeyi birincil hedef olarak belirledi. Türkiye’de olduğu gibi Suriye’de de dili yasak, kültürü yasak, kendini koruması yasak, ben Kürdüm demesi yasak bir yönetim anlayışının hâkim olmasını istiyor. Bunu desteklediği yeni Suriye yönetiminden de istiyor.  “Kürtler ya kendileri silah bırakıp Suriye’yi terk edecek ya da biz hepsini öldüreceğiz,” diyor. Türkiye, tam da bu noktadan çıkmaza giriyor; çünkü dünya Türkiye gibi düşünmüyor. Fransa, Almanya, Amerika, İsrail ve BM Suriye temsilcisi “Kürtsüz Suriye olmaz ve canının isteği gibi Kürt öldüremezsin,” diyerek Türkiye’ye bir sınır çiziyorlar. Suriye’de Türkler tarafından sırtından hançerlenen Putin ise tam da Kürtlerin istediği gibi konuştu. Putin, “Birinci Dünya savaşında Kürtler kandırılarak hakları olan bağımsızlık ellerinden alındı” dedi. Kürtlerin gerçek bir insan ve gerçek savaşçılar olduğunu hatırlatan Putin, gelecekte Türkiye’nin yere indirileceği en zayıf noktayı işaret etti: “Türkiye’de milyonlarca Kürt var” dedi. 

Hükümetlerin yanlış ve yanlı politikaları yüzünden Türkiye’de Kürt düşmanlığı ve nefreti de hızla yayılıyor. Ve acıdır ki bunu da devşirdiği Kürtler eliyle yapıyor. Bugün bu nefret politikasının sözcülüğünü Hakan Fidan yapmaktadır. Kürt düşmanlığını yaparak, milliyetçi muhafazakâr yoksul halktan taban bulan hükümet, Kürt devşirmesi Hakan Fidan’ı Kürtlerin önünü kesmek için Şam teröristlerine elçi olarak gönderdi. Bu politikasıyla Türkiye’nin sadece Suriye’de varlığını tehlikeye düşürmüyor, içerde de sorunlarının ağırlaşmasına neden olacaktır. Böyle bir tehlikenin varlığını geç de olsa farkına varan Ankara yönetimi, içeriğini bilemediğimiz, yeni bir Kürt açılımıyla, içerde Kürtleri oyalamaya, Rojava’da ise Kürtleri imha etmeye çalışıyor.  

Suriye’nin geleceğini Kürtler belirleyecektir 

Rojava’da Kürtler bir hayli yol katetti, dünya halklarının takdirini aldı, almaya devam ediyor. Bütün dünyanın gözü Rojava’nın üstünde. Rojava’da Kürtler bir şey daha başardı, ilk kez komşu ülkelerin değil, sınırdaş olmadıkları uzak ve deniz aşırı ülkelerden müttefikler kazandılar. 

Dünyadaki ve bölgedeki konjonktürel durum da Kürtlerden yanadır. Kürtlerin bu tarihi konjonktürü iyi değerlendirmeleri gerekir ve değerlendireceklerdir de çünkü başka çareleri yoktur. 

Ortadoğu’da din maskesini takıp katliam yapan cihatçı Sünni Selefi gruplara karşı Kürtlerin, demokratik, modern ve seküler duruşu, kadın özgürlüğüne verilen önem, bölgede yaşayan etnik halkların nüfus oranlarına bakılmaksızın eşit ve özgür haklarının tanınması onları hem güçlü kılıyor hem de uluslararası aktörler tarafından bölgede dikkate alınacak ve işbirliği yapacak tek güç yapıyor. 

Bu arada, Rojava Kürtlerinin diplomasi alanında önemli hamleler yaptığı gözlemleniyor. İsrail, Fransa, İtalya, Amerika, Almanya dışişleri bakanları düzeyindeki, “Kürtleri kollama, koruma ve statü sahibi olma” düzeyinde beyanları dikkat çekicidir. Rojava Dış ilişkiler Bürosu Eşbaşkanı İlham Ahmed, Londra Parlamentosu’nda düzenlenen panelde yaptığı açıklamada, ”Federal bir yönetimden yoksun Suriye’ye barış gelmeyecektir. Aksi takdirde merkezi bir Suriye iç savaşın fitilini ateşleyecektir. Bu yüzden federal bir Suriye güvenlik, istikrar ve barışı getirecektir” ifadelerini kullanırken parlamenterler tarafından yoğun bir alkışla karşılık verildi. Bu açıklamalar, Kürtlere yeni bir güven ve moral kazandırdığı aşikâr oldu. Aynı açıklamalara denk, Güney ve Rojava ile kendi içlerinde milli bir politika izlemeleri de aktüel olmak ile kalmadı, hayat bulmaya başladı. 16 Ocak 2025 tarihinde, Demokratik Suriye Güçleri (DSG) Genel Komutanı Mazlum Abdi Erbil’de Mesud Barzani ve Bafil Talabani’yle bir araya geldi.  

ABD ve Batı ülkeleri Kürtler arasındaki bu olumlu gelişmeleri, dikkatle izliyorlar: Suriye’de Kürtlerin kazanacakları bir statünün garanti altına alınmasını ve geleceğin Suriye’sinde rol modeli olmasını istiyorlar. 

Kürtler ne istiyor? 

Bu makalenin en kritik sorusu budur? Gerçekten Kürtler ne istiyor ya da ne istediklerinin bilincinde midirler? Maalesef, bu soruya olumlu cevap veremiyoruz, çünkü ciddi kaygılarımız var. 

Kürt halkı, uzun tarihleri boyunca, ilk kez özgürlüklerine bu kadar yaklaşmışken; son zamanlarda kendilerine uzatılan elin samimiyetinden ziyade, kurnazca kurgulanmış bir esaret tuzağının izlerini görmekteyiz. Türk devlet aklı, Kürtleri tarih boyunca olduğu gibi yeniden oyalamak, özgürlüğünü gasp etmek ve kimliğini yok etmek arayışındadır. 

Kürt halkının liderleri, temsilcileri ve aydınları bu oyunu fark etmeli ve bu tuzağa düşmemelidir. Ama gel gör ki bazı siyasetçilerin verdikleri demeçler, kaygılarımızı haklı olarak artırmaktadır. Örneğin, İmralı heyetiyle görüştükten sonra bir demeç veren Selahattin Demirtaş, “Kürtlerin çoğunun yönü de yüzü de Türkiye’ye dönüktür,” gibi oldukça tehlikeli, asimilasyoncu, strateji diyebilecek gerçeklerden uzak bir söz sarf etti. Bu gibi sözlerin ne siyasetçilere ne de Kürtlere bir faydası yoktur. Kürt meselesi bir iç sorun değil, uluslararası bir sorundur. Kürt meselesini bir iç sorun, kardeşler arası meseleye çekmek gayet tehlikeli ve Kürtleri yok oluşa itekleyen bir yaklaşımdır. Ve bu yaklaşım bir türlü aşılamıyor.  

Oysa Kürtler bugün çok politik ve çok bilinçlidirler. Dolayısıyla yüzleri Türkiye’ye dönük değil, ülkelerine yani Kürdistan’a dönüktür. Artık hiç kimse Kürtleri bin yıllık kardeşlik teraneleriyle kandırmamalıdır. Zaten halklar ve uluslar isteseler de kardeş olamaz, ancak, eşit ve özgür koşullarda birlik olabilirler. Kürtler, Kürt kimlikleriyle, eşit haklara sahip, ulusal ve demokratik hakları tanınır ve anayasal güvence altına alındığı zaman, iki halk ancak o zaman bir arada yaşamayı da ayrılmayı da tercih edebilirler, başka türlüsü bir aldatmacadan öteye gidemez. Kardeşleşmek ya da Türkiyelileşmek sözleri, dünde kalan bayat sözlerdir; şimdi yeni sözler söyleme zamanıdır… 

Kürtler hakları olan kendi kaderini tayin etme yani “self determinasyon” haklarında ısrarlı olurlarsa, büyük kazanacaklardır. Ancak bunu isteyip istemedikleri bugün de muğlaktır… 

Unutulmamalıdır ki bağımsızlık, ancak güçlü bir irade ve sağlam bir stratejiyle elde edilir. 

Sosyalist Mezopotamya Sayı: 16 / Mart 2025

GIŞTÎ