14/01/2026
DESTPÊKJIYANRosa Luxemburg ve Karl Liebknecht: Devrimci Sosyalizmin Susturulamayan İki Sesi

Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht: Devrimci Sosyalizmin Susturulamayan İki Sesi

15 Ocak 1919’da katledilen Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht, emperyalist savaşa ve burjuva devlete karşı devrimci sosyalizmi savundukları için susturuldu.

15 Ocak, modern sosyalist hareketin en karanlık ama en öğretici kırılma anlarından birini hatırlatır. Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht, 15 Ocak 1919’da Berlin’de karşı-devrimci güçler tarafından katledildi. Onların ölümü yalnızca iki devrimcinin susturulması değil; emperyalist savaşa, burjuva devlete ve sosyal demokrasinin tarihsel ihanetine karşı yükselmiş bir devrimci çizginin kanla bastırılmasıydı. Luxemburg ve Liebknecht’i anmak, bir yas ritüelinden ibaret değildir; bugünün sınıf mücadeleleri açısından hâlâ canlı olan politik dersleri sahiplenmek anlamına gelir.

Emperyalist savaşa karşı enternasyonalist duruş

Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’i tarihsel olarak ayırıcı kılan temel hat, Birinci Dünya Savaşı karşısında aldıkları net sınıfsal tutumdur. Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) savaş kredilerine onay vererek kendi burjuvazisinin safına geçmesi, İkinci Enternasyonal’in fiili çöküşü anlamına gelmişti. Liebknecht, Reichstag’da savaş kredilerine karşı oy kullanan tek milletvekili olarak, “esas düşman içeridedir” ilkesini pratikte somutladı. Luxemburg ise hapishanelerde kaleme aldığı metinlerle, emperyalist savaşın kapitalizmin kaçınılmaz sonucu olduğunu ortaya koydu.

Bu tutum, sosyalizmin ulusal değil sınıfsal ve enternasyonalist bir mücadele olduğunu berrak biçimde gösterir. Luxemburg’un Junius Broşürü’nde ifade ettiği gibi, savaş bir “yanlış politika” değil, kapitalizmin yapısal krizinin zorunlu sonucuydu (Luxemburg, Junius Broşürü, 1916). Bu yaklaşım, bugün de bölgesel savaşlar ve vekâlet çatışmalarıyla kuşatılmış Ortadoğu ve Kürdistan açısından belirleyici bir teorik miras sunmaktadır.

Devlet, demokrasi ve devrim meselesi

Rosa Luxemburg’un Marksist gelenek içindeki özgünlüğü, devrim ile demokrasi ilişkisini ele alış biçiminde yoğunlaşır. Luxemburg, proletarya diktatörlüğünü bürokratik bir ikame mekanizmasına indirgeyen yaklaşımlara karşı netti. Ona göre sosyalizm, işçi sınıfının aktif politik öznesi olmadan inşa edilemezdi. Sovyet deneyimine yönelik eleştirileri, karşı-devrimci değil; tersine devrimci sürecin donmaması için yapılan uyarılardı (Luxemburg, Rus Devrimi, 1918).

Karl Liebknecht ise bu teorik hattı politik pratikle buluşturan figürlerden biriydi. Spartakus Birliği’nin kuruluşu ve Alman işçi sınıfını parlamenter hayallere karşı devrimci mücadeleye çağırması, burjuva demokrasisinin sınırlarını teşhir eden somut bir deneyim yarattı. Liebknecht’in çizgisi, devletin “tarafsız” bir aygıt olmadığını; egemen sınıfın şiddet örgütlenmesi olduğunu fiilen ortaya koydu (Lenin, Devlet ve Devrim).

Sosyal demokrasinin tarihsel rolü: İhanet ve karşı-devrim

Luxemburg ve Liebknecht’in katledilmesi, spontane bir linç değil; bilinçli bir karşı-devrimci operasyondur. SPD hükümeti, Freikorps adlı paramiliter faşist çeteleri devreye sokarak devrimin öncü kadrolarını tasfiye etti. Bu gerçek, reformist sosyal demokrasinin tarihsel rolünü berrak biçimde açığa çıkarır: Kriz anlarında sermaye düzeninin sigortası olmak.

Bu deneyim, sosyalizmin düzen içi uyarlamalarla değil, devrimci kopuşlarla ilerleyebileceğini gösterir. Luxemburg’un şu tespiti bu açıdan hâlâ günceldir: “Ya sosyalizm ya barbarlık.” Bu ikili karşıtlık, 20. yüzyıla değil; 21. yüzyıl kapitalizminin savaş, yoksulluk ve otoriterleşme koşullarına aittir.

Kürdistan açısından mirasın güncelliği

Kürdistan, tarihsel olarak ulusal inkâr ile sınıfsal sömürünün iç içe geçtiği bir coğrafyadır. Luxemburg ve Liebknecht’in mirası, bu iki ekseni birbirinden koparmadan düşünmenin yolunu sunar.

Luxemburg’un ulusal sorun yaklaşımı, ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkını, sosyalist perspektiften koparmadan ele alma imkânı sunar. Liebknecht’in militarizm karşıtlığı ise bugün Kürdistan coğrafyasında “güvenlik”, “beka” ve “terör” söylemleriyle meşrulaştırılan devlet şiddetini çözümlemek açısından güçlü bir referanstır.

Susturulamayan ses

Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht, yenilginin ortasında bile devrimci iyimserliği temsil ettiler. Onların katledilmesi, fikirlerinin yenilgiye uğradığı anlamına gelmedi. Aksine, her tarihsel kriz anında yeniden hatırlanan bir politik pusulaya dönüştüler.

15 Ocak’ı anmak, bu nedenle geçmişe dönük bir nostalji değil; bugünün sınıf mücadelelerinde saflaşmanın nerede durması gerektiğine dair net bir hatırlatmadır. Luxemburg ve Liebknecht’in bıraktığı miras şunu söylüyor: Sosyalizm, ertelenebilecek bir hedef değil; barbarlığa karşı acil ve zorunlu bir siyasal görevdir.

Kaynakça:

Rosa Luxemburg, Junius Broşürü, 1916

Rosa Luxemburg, Rus Devrimi, 1918

V. I. Lenin, Devlet ve Devrim, 1917

Karl Liebknecht, Militarizm ve savaş karşıtı konuşmaları (1914–1918)

GIŞTÎ