Japonya’nın nükleer enerjiye dönüşü, iklim krizinin derinleştiği bir dönemde, çevresel risklerle enerji politikaları arasındaki gerilimi yeniden gündeme taşıyor. Fukuşima nükleer felaketinin üzerinden yaklaşık 15 yıl geçmişken, Tokyo yönetiminin dünyanın en büyük nükleer santrali olan Kashiwazaki-Kariwa’yı yeniden faaliyete hazırlaması, “iklim için çözüm mü, yeni bir çevresel tehdit mi?” sorusunu kaçınılmaz kılıyor.
İklim krizi gerekçesiyle nükleere dönüş
Öncelikle Japon hükümeti bu adımı, artan enerji ihtiyacı ve karbon salımlarının azaltılması hedefiyle savunuyor. Ancak tam da bu noktada, çevrecilerin itirazı başlıyor. Çünkü iklim krizine karşı çözüm olarak sunulan nükleer enerji, kendi başına büyük ve kalıcı çevresel riskler barındırıyor.
Özellikle fosil yakıtlardan çıkış söyleminin nükleerle ikame edilmesi, yenilenebilir enerjiye dayalı gerçek bir dönüşüm yerine, yüksek riskli bir teknolojinin yeniden meşrulaştırılması anlamına geliyor.
Fukuşima’nın gölgesi hâlâ dağılmadı
Bununla birlikte Fukuşima felaketinin çevresel sonuçları hâlâ tamamen ortadan kalkmış değil. Radyoaktif atık sorunu sürerken, Pasifik Okyanusu’na bırakılan arıtılmış nükleer atık sular, deniz ekosistemleri açısından ciddi endişe yaratmaya devam ediyor.
Bu tablo ortadayken, aynı dönemde yeni bir nükleer mega santralin yeniden devreye alınması, çevreci çevrelerce “toplumsal hafızanın silinmesi” olarak değerlendiriliyor.
Deprem gerçeği ve nükleer risk
Öte yandan Japonya’nın aktif fay hatları üzerinde bulunan bir ülke olduğu gerçeği, nükleer dönüşü daha da tartışmalı hale getiriyor. İklim kriziyle birlikte artan aşırı hava olayları, sel ve tsunami riskleri, nükleer santraller açısından ek kırılganlıklar yaratıyor.
Tam da bu nedenle çevre örgütleri, düşük olasılık vurgusuna rağmen nükleer kazaların sonuçlarının telafi edilemez olduğu uyarısında bulunuyor. Tek bir kaza, toprağı, suyu ve yaşam alanlarını onlarca yıl boyunca yaşanamaz hale getirebiliyor.
“Temiz enerji” söylemi sorgulanıyor
Bu noktada nükleer enerjiye yönelik “temiz ve karbon salımı düşük” iddiası da ciddi biçimde sorgulanıyor. Çünkü nükleer enerji yalnızca elektrik üretiminden ibaret değil; uranyum madenciliği, atık depolama ve soğutma süreçleri de ciddi ekolojik yıkımlar yaratıyor.
Dolayısıyla çevrecilere göre mesele yalnızca karbon hesabı değil, yaşamın bütünlüğünü koruyacak bir enerji tercihi yapmakla ilgili.
Yerel halkın ve çevrecilerin itirazı
Bu nedenle Kashiwazaki-Kariwa çevresinde yaşayan yerel halk, yıllardır santralin açılmasına karşı çıkıyor. Çevre örgütleri ise nükleer dönüşün, güneş ve rüzgâr gibi yenilenebilir seçeneklerin yeterince desteklenmemesinin bir sonucu olduğunu savunuyor.
Bu bakış açısına göre nükleer, teknik değil siyasi bir tercih; merkezi, denetimi sınırlı ve yüksek riskli bir enerji modeli.
İklim adaleti açısından uyarı
Sonuç olarak Japonya nükleer dönüşü, iklim krizine karşı verilen mücadelenin hangi yöntemlerle yürütüleceğine dair temel bir tartışmayı yeniden açıyor. Çevreciler, karbonu düşürme gerekçesiyle yeni felaket risklerini normalleştirmenin, uzun vadede iklim adaletini değil, çevresel eşitsizlikleri büyüteceği uyarısında bulunuyor.
Fukuşima’nın yaraları hâlâ tam anlamıyla sarılmamışken, nükleer enerjinin “yeşil çözüm” olarak sunulması, çevre hareketleri açısından kabul edilebilir bir seçenek olmaktan uzak duruyor.
Kaynak: Reuters – Business Standard – Euronews
Rojnameya Newroz
