DESTPÊKJIYANMehmed Uzun’u 18. Yılında Anarken: Tarihe Bir Anı Notu düşüyorum 

Mehmed Uzun’u 18. Yılında Anarken: Tarihe Bir Anı Notu düşüyorum 

Aramızdan 18 yıl önce, 11 Ekim 2007 tarihinde vefat eden Mehmed Uzun, ömrünün en üretken döneminde ayrıldı!

Aramızdan 18 yıl önce, 11 Ekim 2007 tarihinde vefat eden Mehmed Uzun, ömrünün en üretken döneminde ayrıldı! Ben O’nu yüz yüze göremedim, fakat bazı münasebetlerle O’nunla mektuplaştım. Arşivimde bu yazışmaları hâlen saklıyorum. 

Yurtdışında aynı sahada çalışan ve bu alanda benimle birlikte ilk adım atanlardan biri de Mehmed Uzun’du. O, “Destpêka Edebiyata Kurdî – Kürt Edebiyatına Giriş” (1992) adlı çalışmasında, benim hazırlamış olduğum Weşanên Komkar (1982) adlı yapıttan alıntı yaparken yazar olarak da “Rohat” adını kullanıyordu. Ben ise o zamana kadar bu adı hiç görmemiş ve kendisini tanımıyordum. 

*“Berevoka Helbesvanên Kurd”*un basıldığı matbaayı bizler Berlin’de TUDEH kapandıktan sonra satın alıp Komkar’ın merkezi Frankfurt’a gönderdiğimizde, ilk bu çalışma ile yine benim hazırladığım ve sekizinci baskısı yapılan Kürtçe Alfabe de bu matbaanın yayınladığı ilk kitaplar arasında yer aldı. 

Bu kitapları basıma hazırlayıp basımını yapan üç Kürt matbaacısını da rahmetle anıyorum. Her üçü de evlerinde tamir yaparken gaz patlamasında vefat etmişlerdi!.. 

Onlar *“Berevoka Helbesvanên Kurd”*u 310 sayfa olarak hazırlayıp gönderdiğimde, sonraları Munzur Çem’in telefon ederek adı geçen çalışmaya “bir arkadaşın emeği geçti” diye söylediğinde, “O’nun da adını yazalım mı?” diye sormuştu. Ben de “Madem emeği geçmiş, zaten takma bir ad da kullanıyorum; O’nun da adı geçsin.” diye olumlu yanıt vermiştim. 

O zamanlar birileri “Kürt Yazarlar Birliği” diye bir örgüt kurma girişimindeydi. O dönemde Kürt yazarları da çok azdı. Bir kitapla iki Kürt yazar yaratılmak isteniyordu!.. 

Uzatmaya gerek yok; basılan eser 110 sayfaya indirilmiş, yazdığım önsöz çıkarılarak Rohat Alakom’un (Ali Aydın) önsözü konulmuştu. O zaman emeğe duyulmayan değeri anladığımda, yazar ile aramıza hiç de düzelmeyen bir soğukluk girmişti. Bu bilgiyi rahmetli Mehmed Uzun’a yazmıştım. Yapıt benimdi; fakat başkasının adı, yapıtında alınan kaynak olarak geçiyordu. 

Adı geçen çalışmayı sonra kapsamlı olarak Pele Sor Yayınları 453 sayfa olarak yayınladı. Daha sonra da “Antolojiya Helbestvanên Kurd” adıyla bu çalışma altı cilt olarak Kürdistan’ın kaynakları arasında kütüphanelerde yerini aldı. 

Yukarıdaki nahoş konu ile Mehmed Uzun’a bir mektubumda, adı geçen antolojiye kendisine ait şiirleri almayı düşündüğümü yazmıştım. Aldığım yanıtta, şair olmadığını bana yazarak durumunu bildirmişti. Arşivimdeki takma adla yazılan bir şiiri kendisine bildirdiğimde ve şiirin gerçek yazarını sorduğumda, “Şiir bana aittir, fakat ben kendimi şair olarak görmüyor, araştırmacı bir yazarım.” diye beni yanıtlamıştı. 

Mütevazı olan yazar Mehmed Uzun, bana göre hatırı sayılır bir Kürt şairidir. O’nun dostu olan büyük Kürt yazarı Yaşar Kemal’in de az da olsa yazdığı şiirler, romancının bir şair olduğuna tanıklık eder. 

Mehmed Uzun bir iz bırakarak erken aramızdan ayrıldı. Tüm sevenleri O’nun bu erken ayrılışına üzüldüler. Kürt dili ve edebiyatına yaptığı hizmetlerle O, unutulmayan yazarlar arasında hep anılacaktır. 

Yukarıda adı geçen kitabıma haksız olarak sahip çıkanların emeğe değer vermediklerinin o dönemdeki bir kanıtıdır. Bu ilk çalışmamdan sonra Türkolog olduğum hâlde Kürdolog olarak 30 kadar Kürtçe yapıt hazırladım. Bunlar arasında üç ciltlik “Ferhenga Kurdi–Tirkî ya Ansîklopedîk” gibi bir çalışmaya da girişmiştim. Bu hazırlıkta Türkoloji ve Kürdoloji öğrenimimin bana verdiği Latin alfabesinin yanı sıra Arap ve Kiril alfabelerini bilmem oldukça yararlı oldu. 

Kitaplarımı Kürt örgütlerine hep bağışladığım için kitaplardan hiç para almadığımı belirtmek isterim. Uzun yıllar Türkiye’ye giriş yasağım nedeniyle hiçbir kitap fuarına yazar olarak katılıp kitaplarımı imzalama şansım olmadı. Yasaklar kalktığında da para kazanmak için kitaplarımı imzalamadım; tanıdıklara ve kütüphanelere hep hediye olarak verdim. 

Newroz Gazetesi’nin kırk yıllık bir yazarıyım. Siyasetini tasvip etmekle beraber hâlen bir parti üyesi değilim. 1982 yılından sonra yurtdışına çıkan devrimciler arasına katılan, ne oldukları belirsiz kişiler siyaseti, güveni ve dayanışmayı yok ettiler. Yurtdışında oluşan güçlü örgütlenmeyi yolunmuş kuşa çevirenler, işini bitirmiş gibi yurda döndüklerinde resmî devlet törenleriyle karşılandılar. Artık çok geç kalmıştık!.. 

Yukarıda saydığım bazı örneklere gerçek bir bilgiyi daha eklemek isterim. Berlin Kürt Enstitüsü’nün hazırladığı “Kürt Tarihi Konferansı”nda Prof. Dr. İsmet Şerif Wanly’nin yanı sıra birçok tanınmış yazar da yer almıştı. Konferansa ara verildiğinde, genç bir konuşmacıya tebrik ve tanışmak amacıyla yaklaştım. Benim adımı sorduğunda söyledim; hemen genç konuşmacı benden özür diledi. Ben de kendisine “İlk tanışıyoruz, neden özür diliyorsun?” dedim. 

Adının H. Çetin olduğunu ve eski Deng Yayınları sorumlusu olduğunu belirtti. Devamla konuşmasını şöyle sürdürdü: 
“Ben Deng Yayınları’nda sorumlu yönetici iken, ad da belirterek parti merkezinden bana telefon ediliyordu: ‘Bu adamın makalelerini ve eserlerini yayınlamayın!’ Ben de onların hatalarına uyarak verilen direktifleri yerine getirdiğim için sana özür borçluyum.” dedi. 

H. Çetin’i bu konferanstan sonra ilk ve son kez görmüş oldum. Tahmin ediyorum ki hâlen İsviçre’de yaşıyor. 

Değerli okuyucular, 68 kuşağından geriye kalanlardanım. Oldukça yaşlandık. Yaşıtlarımın çoğu rahmetli oldular. 

Yurtdışına yaz tatilinde izne çıkarken kimliğimi ve pasaportumu uzatmaya gittiğimde, konsoloslukça el konuldu. Sonraları vatandaşlıktan da atılarak Türkiye’ye girişim yasaklandı. Bu dönemde Almanya Eğitim Bakanlığı’nda kadrolu çalışırken, Alman ekonomisine zarar vermekten (!) Alman Hükümeti’nin yüksek federal mahkemesine dayanan kararıyla bir ay içinde ailece Almanya’yı terk etme kararı bana bildirildi. 

Mahkemeler mahkemeleri izlerken aradan 20 yıl geçti. 12 Eylül askeri cuntası döneminde vatandaşlıktan atılmam, Ankara İdare Mahkemesince yersiz ve vatandaşlık hakkını ihlal olarak kabul edildi. Karar bana bildirildiğinde ailece Alman vatandaşı olmuştuk. Bu haberi alan konsolosluk, beni çağırarak 20 yıl sonra hiçbir şey olmamış gibi pasaportumu geri verdi. 

Gençliğimden beri aktif bir insandım. Devrimci bir kişi olarak kitlesel linç girişimleri bana ve arkadaşlarıma yapıldı. Teke tek yol kesmelerin sayısı ise oldukça kabarık! Teke tek dövüşlerde hiç yenilmedim. Fakat devrimci geçinen bazı, ne oldukları belirsiz sözde parti üst düzey üyeleri beni ezmek istediler. 

Yazar olarak birçok Kürtçe gazete, dergi ve değişik görüşlerde yayınlarda yazılarım yayımlandı. Kürtlerin birlik ve beraberliğini hep savundum. Böyle olunca da bir örgüte bağlılığım elbette istenilen bağlılıkta değildi. Kürdistan Öğrenci Birliği Sekreteryasında uzun yıllar yöneticiliğin yanı sıra dernek ve parti yöneticiliği ile tam gün çalışmam beni oldukça yormuştu. Çalıştığım kurumlarda istemediğim hâlde hep yönetici oldum. Hak ettiğimin karşılığını, sosyalist olmayan uygulamalarla hep kaybettim. Dernekten atılan 23 arkadaşın içinde parti üyesi olanlar da vardı. Bu haksız uygulamadan sonra “Ben sahtekârlarla çalışmam.” diyerek kendi kendimi sosyalist bir hareketten dışladım. Bir gün bu gerçek konulara dayanan olayları yazacak araştırmacılara ipucu olsun diye bu bilgiyi not düşüyorum. 

Ben yurtdışına ilk defa 1973 yılında çıktım. Mehmed Uzun ise 1977 yılından itibaren İsveç’te yaşayarak, hayata veda edeceği döneme kadar hep yurtdışında kaldı. Mehmed Uzun’un Kurmancî, Türkçe ve İsveççe yazdığı kitapları yirmiye yakın dilde yayımlandı. O, 1985 yılından sonra romanlarını kaleme aldı. İsveç vatandaşı olarak 2006 yılında tekrar Türkiye’ye döndüğünde hastalığı da son aşamaya gelmişti. 

Mehmed Uzun, İsveç Yazarlar Birliği yönetim kurulu üyeliğini de yaptı. Ayrıca İsveç PEN Kulübü ve Uluslararası PEN Kulübü’nde aktif olarak çalıştı. İsveç ve Dünya Gazeteciler Birliği’nin de üyesi olan Mehmed Uzun’un bugüne kadar çok sayıda Kürtçe romanı yayımlandı. Şair olarak da değişik adlarla Türkçe ve Kürtçe yazdığı şiirleri halk arasında dolaştı. 

*“Başlangıçtan Günümüze Kadar Kürt Şairleri Antolojisi”*ni beş cilt olarak hazırladığımda, Paris Kürt Enstitüsü’nün çıkarmış olduğu “Hêvî” dergisinde yayımlanan “Te difikirim” şiirinin yazarı olan M. Ferzênd Baran’ın adresini, Paris Kürt Enstitüsü’nün kurucusu yazar ve düşünür Kendal Nezan’dan istedim. O da İsveç’te ikamet eden şairin ad ve adresini bana gönderdi. 

Mehmed Uzun’a bir mektup yazdım. M. Ferzênd Baran’ın bana yazdığı mektupta, “Ben Ferzênd Baran’ı şiirimde takma ad olarak kullandım. Gerçek adım ise Mehmed Uzun’dur.” diye yanıt vermişti. Ayrıca “Şair olarak değil, roman ve öykü ile uğraşıyorum.” diye açıklamada bulunmuştu. Sonraları Mehmed Uzun’un Türkçe yazdığı bazı şiirlerini daha gördüm. 

Mehmed Uzun, bir Kürt edebiyatçısı olarak değişik edebî örnekleri geride bırakan bir yazar ve şair olarak tanınır. Bu nedenle de Türkçe yazan Kürt şairleri arasında O’nun da adının geçmesine önem verdim. Mehmed Uzun, yapıtlarında Kürtçe, Türkçe ve İsveççeyi neredeyse aynı başarıyla kullanmıştır. O, ender Kürt yazarlardan biri olarak üç dili de başarılı bir şekilde kullanan bir yazardır. 

Uzun bir dönem kanserle savaşan Mehmed Uzun, son günlerini özlediği yurdunda geçirmek istedi. Diyarbakır’da bir hastaneye yatırıldı. Halkıyla vedalaşarak 11 Ekim 2007 tarihinde, daha 54 yaşındayken aramızdan ayrılarak Mardinkapı Mezarlığı’nda toprağa verildi. 

O, yapıtlarıyla halkı arasında hep sevilerek yaşayacak. O’nun “Dicleyim Ben” adlı şiirini okuyucuların beğenisine sunuyorum. 

DİCLEYİM BEN 

Diclenin sesi, 
Çok uzaklarda, sürgün ülkesinde bir inilti, 
Bir inilti, yabancı bir güneş altında, 
Şavkın altında yabancı yıldızların, yabancı bir ayın. 
Seni düşünüyor. 

Sen, çoktandır unuttuğum bir çobanın kavalı, 
Bir atın koşusu, uzaklarda kalmış bir Mağrip rüzgârı misali, 
Dallarını, yapraklarını, tanelerini unuttuğum bir dut ağacı, 
Kokularına doyamadığım bir reyhan dalı, zambak çiçeği, 
Artık haber alamadığım bir turna sürüsü. 

Sen unutulmuş kaderim, 
Sen yitirilmiş aklım, hafızam. 
Seni düşünüyorum kayboluş ülkesinde, 
Seni düşünüp “hawar!” diye bağırıyorum. 

Hawar, ben, sen, bizler ne çok yorgun 
Savaşlardan, kavgalardan, matem ve taziyelerden, 
Yolculuklardan, göçlerden, darbe ve yaralardan. 
Boynumuzdaki boyunduruk, el ve ayaklarımızdaki zincir, 
Dilimizdeki kilit, ölümü ruhumuzun, 
Kalu-beladan beri süren esaretten yorgun. 

Kaybolmuş artık çok uzaklarda, 
Dicleyim ben, 
Diclenin sesi, 
Seni anlatan ses, yalnız ülke, sessiz toprak. 

Ben yorgun, sen yorgun, biz yorgun. 
Dörtnala kalkan atlar, 
Kınından çekilmiş kılıçlar, 
Patlayan toplar, gelip geçen ordular, 
Gökyüzüne ulaşan fermanlar, 
Etrafı esir alan naralar, 
Yanan kasır ve kaleler, 
Kaldırılan talanlar… 

Şimdi hepsi yorgun, 
Yüreğinde incecik bir çığlık. 
Sen Nuh Nebi toprağı; dayan, 
Nuh Peygamber’in sabrıyla, 
Şefkatli Yaratıcının kandilinin ışığıyla. 
Nur kara dumanın ardında, 
Aydınlık gecenin karanlığından sonra. 

Sen insanlığın şefkatli, kadim toprağı, 
Neler gördün, neler duydun sen! 
Gelip geçen kaç padişah, kaç kral, kaç imparator, kaç komutan, kaç paşa… 
Kaç yangın, kaç tufan, kaç yıldırım, 
Kaç felakete şahitlik yaptın sen. 
Gelip geçtiler tümü. 

Yazarın diğer makaleleri

Abuzer Bali Han 
Araştırmacı-Yazar 
Ekim 2025 

GIŞTÎ