DESTPÊKYAZARLARAvrupa’da İnsan Hakları Ve Demokrasi

Avrupa’da İnsan Hakları Ve Demokrasi

Avrupa’da hızla güçlenen aşırı sağın kökenleri neoliberal politikaların yarattığı toplumsal tahribatta, savaş siyasetinde ve göçmen karşıtlığında yatıyor. Clara Zetkin’in yüzyıl önceki uyarıları bugün yeniden doğrulanıyor.

Avrupa’da Aşırı Sağın Yükselişi ve Clara Zetkin’in Tarihsel Uyarısı

Avrupa’da aşırı sağın yükselişi ve her gün daha da güçlenmesinin önüne geçilemiyor ya da geçilmek istenmiyor?
Clara Zetkin (5 Haziran 1857 – 20 Temmuz 1933 Almanya işçi hareketinin çok önemli liderlerinden biri) 1920’li yılların Avrupa’sındaki faşist hareketin giderek güçlenmesini değerlendirdiği bir toplantıda şunlara dikkat çeker “Faşizmin taşıyıcısı sadece küçük bir grup değil, proletaryaya kadar uzanan çok geniş sosyal katmanlardır. Faşizmle etkili bir şekilde mücadele etmek istiyorsak bu önemli ayrıntıyı göz önünde bulundurmak zorundayız. Sadece askeri yollarla onu ortadan kaldıramayız. İdeolojik ve politik olarak da faşizmle mücadeleyi en üst seviyeye yükseltmeliyiz.” (12 -23 Haziran 1923, Moskova’da Komintern toplantısı)
C. Zetkin’in tam yüz yıl önce yaptığı tespit bugün içinde hala geçerli.

Aşırı Sağın Seçmen Tabanı ve Avrupa’daki Siyasi Eğilimler

Aşırı-sağ denen aslında faşist olan bu hareketler ve partiler daha çok çalışan -emeği ile geçinenler dediğimiz- kesimlerden oy alıyorlar. Elbette sadece onlardan değil. Bu partileri kuranlar, finanse edenler her ülkede değişik olmakla birlikte daha çok kapitalizmin sürekli krizini terörle, zorla, savaşla aşmaya çalışan iktidarlardır. Bunları tutucu politik partilerden, patronların değişik örgütlerine hatta kimi sosyal demokrat çevrelere kadar genişletmek mümkündür. Avrupa yeşiller hareketi ve hatta kendine sol, sosyalist diyen kimi güçler de savaş ve mülteci sorunlarında yukarda ismi geçenlerden çok da uzak değiller. Avrupa ve Almanya ekoloji hareketinde başlayan sağa kayma, savaş taraftarı olma 1999’da NATO’nun Yugoslavya’ya saldırısının içinde (Almanya’da iktidar Sosyal Demokratlar ve Yeşiller’deydi) ya da yanında yer almakla yeni bir boyuta ulaştı. Almanya Yeşiller’i Scholz hükümetinin (üçlü koalisyondu) ortağı olarak Ukrayna – Rusya savaşı ile birlikte savaş ve silahlanma konularında en önde yer aldılar, alıyorlar. Elbette Avrupa’daki sağa kayış çok daha eskiye dayanıyor.

Neoliberal Politikaların Tarihsel Etkisi ve Toplumsal Çöküş

Bugün içinde bulunulan durum 1970’li yıllarda uygulanmaya başlayan neoliberal politikaların bir sonucudur. Kapitalizm neoliberal politikaları uygulamaya koymak için askeri darbe yapmayı hatta halkın iradesi ile seçilmiş devlet başkanlarını öldürmekten geri kalmadı. (Şili devlet başkanı Salvador Allende, 11 Eylül 1973) Neoliberalizm küreselleşme, serbest piyasa, iletişim ve çevre ya da ekoloji gibi deyimlerle büyük kitleleri yanına çekmeyi başardı. Özelleştirme, devleti mümkün olduğu kadar küçültmek, bireysel girişimcilik, bireysel başarı hikayeleri geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinden itibaren günlük konuşulan, yazılan konulardı. Buna karşılık toplumsallık, ortak hareket etme reddedildi, çok kötü bir şey gibi gösterilmeye başlandı. 1990’da reel sosyalizmin çökmesinden sora neoliberal hareket nerdeyse rakipsiz kaldı. Bu politikaları eleştiren bir avuç insan da duyulmaz duruma geldi. Sınıf ve emek mücadelesi giderek zayıfladı. Sendikal hareket belki de tarihinin en zayıf sürecini yaşadı, yaşıyor. Sol ve emekten yana olmak suç olmaya başladı. Neoliberaller artık sınıf savaşı kalmadı, zaten sınıfların kendileri ortadan kalktı. Sosyalizm bitti. Hür dünyada hepimiz aynı haklara sahibiz propagandası oldukça başarılı oldu.

Sosyal Demokrasi ve “Üçüncü Yol”un Aşırı Sağa Açtığı Alan

Kimi sol güçlerde bu politikaya alet oldular. Sınıfsal temele dayanmayan bir “demokrasi” mücadelesiyle başarıya ulaşılacağını savunmaya başladılar. (Yunanistan’da Syriza ve İspanya’da Podemos’u örnek gösterebiliriz.) Kapitalizmin krizlerinde hep kapitalizmden yana tavır alan sosyal demokrasi bu defa da bizi yanıltmadı. Özellikle1990’lı yıllardan itibaren sosyal demokrasinin payı çok büyük. Avrupa’nın iki büyük sosyal demokrat partisi ve ABD demokratları bunun başını çekiyordu. (Tony Blair 1994 – 2007 İşçi Partisi başkanı, 1997- 2007 İngiltere başbakanı, Gerhard Schröder 27 Ekim 1998 – 22 Kasım 2005 Almanya şansölyesi, Bill Clinton 20 Ocak 1993 – 20 Ocak 2001 ABD başkanı.) ABD ve İngiltere’nin dışında birçok ülkede bu durum ancak 1990’lı yıllarda tam olarak belirginleşti. Sermaye sömürüsünün değişim koşullarıyla gelen neoliberalizmin zaferi, eski düzenin siyasi destekçilerinin rolünü değiştirdi. Schröder ve Blair tarafından ortaya atılan sosyal demokrasinin “Üçünçü Yol’u” bu değişimin bir göstergesiydi. Aynı zamanda sosyal demokrasinin kapitalizmi sınırlayacağı yönündeki söylemlerinde açık reddiydi.
Blair- Schröder belgesi diye 8 Haziran 1999’da yayınlanan belgede (iki partinin ortak hazırladığı bir belgeydi) şöyle deniyordu “Politika piyasaların kontrol işlevini engellemek değil onu geliştirmek ve iyileştirmek durumunda” olmalı. (Küçük bir ek, Schröder için patron yoldaş deyimi çok kullanılırdı.) ABD’de ise Clinton ve çevresi kendilerini yeni demokratlar diye tanıtırlardı. “Bu dönem modernleşmiş aşırı sağın neoliberal ideolojik ögelerine güçlü bir şekilde sahiplenmesiyle karakterize edilir” diyor. (Herbert Schui – Alman sosyal bilimci ve politikacı)

Neoliberalizmin Etkilediği Yeni Nesil Aşırı Sağ Partiler

Neoliberal ideolojiden çok şey alan aşırı sağcı – faşist partiler 1920’lerdekinin tersine etnik değil, daha çok kültürel (Avrupa kültürü, Avrupalı olmak, uyumu sağlamış olmak, siyasi İslamcı olmamak, illegal mülteci olmamak ve benzeri sloganlarla daha geniş kitleye hitap ettiler) yapıyı öne çıkardılar, çıkarıyorlar. Böylece kendisini Avrupalı hisseden göçmen ve mültecilerden de oy almayı başarıyorlar.

Avrupa’da Mülteci Sorunu ve Politik Bölünme

İçinde bulunduğumuz bu süreçte başta İskandinav ülkeleri (bunlara demokrasinin en iyi uygulandığı ülkeler deniliyordu) olmak üzere Avrupa ülkelerinin ezici çoğunluğunda faşistler ya iktidarda ya da ülkenin en güçlü politik partileri arasında. Bu aşırı sağcı – faşist patilerin Avrupa’da yaşayan göçmenler arasında kayda değer bir oranda oy almaları insanlarda tereddüt ve kuşku yaratıyor. Örneğin, Hollanda’daki Halkın Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ismi okuyunca insanlar yanılıyor, aşırı sağcı – faşist bir parti) genel başkanı Türkiye’deki 1980 faşist cuntası tarafından yıllarca kovuşturmaya uğrayan, işkence gören Türkiyeli bir mültecinin kızı. Almanya’da Almanya için Alternatif (AfD) partisinin de 23 Şubat 2025’te yapılacak seçimlerde mültecilerden önemli oranda oy alması bekleniyor. Suriye iç savaşıyla başlayan büyük mülteci akımı kısa sürede Avrupa’nın bu konuda bölünmesini getirdi. Doğu Avrupa ülkeleri baştan itibaren mültecileri kabul etmediler. Özellikle Polonya, Çekya, Baltık cumhuriyetleri ve Macaristan bunu İslam düşmanlığı ile de birleştirerek çok katı bir politika izlediler ve hala aynı noktadalar. Fransa, İngiltere, İtalya Almanya kadar olmasa da belli oranda mülteci almayı kabullendiler. Ancak beklenen veya istenen birlik sağlanamadı.

Göçmen Karşıtlığının Siyasi Malzeme Haline Gelişi

Neoliberalizmin bütün suçları bu insanlara yani göçmenlere yüklendi. Aşırı sağcı – faşist güçler Avrupalı olmayanların tüm kötülüklerin kaynağı olduğu tezini daha güçlü şekilde savunmaya başladılar. Hıristiyan demokrat partilerden, sosyal demokratlara, kendini onlardan daha solda gösteren kimi patilere kadar herkes faşistlerin sloganları ile göçmenlere karşı “mücadele” etmeyi seçtiler. Avrupa parlamentosunda göçmen ve mülteci haklarını kısıtlayan çok sayıda yasayı çıkardılar. Tüm Avrupa’ya yeniden sınır kontrolleri getirildi. Kendi yasalarını çiğnemekten geri adım atmadılar. Hatta kuzey Afrika’da toplama kampları kurulmasını Avrupa Parlamentosu’nda dile getirmekten geri durmadılar.

Ukrayna Savaşı ve Avrupa Irkçılığının İkili Standardı

Bu Avrupa ırkçılığı ya da Avrupa kalesini koruma refleksi Ukrayna – Rusya savaşında çok net olarak ortaya çıktı. Örneğin Orta Doğulu kimseyi almayan Polonya Ukrayna’dan bir milyonun üzerinde mülteci aldı. Ukrayna’ya en çok silah gönderen, savaşı körükleyen ülkelerin başında geliyor. Almanya ve diğer Avrupa birliği ülkeleri de tüm sınırları zorlayarak Ukraynalıları aldılar ve barındırıyorlar. Aşırı sağcı – faşist partilerden Ukraynalılara karşı herhangi bir karşı çıkış şimdiye kadar olmadı. Çünkü onlar Avrupalı ve bize benziyorlar, diğerleri değil.

Aşırı Sağcı Partilerin Uluslararası İşbirlikleri ve “Reconquista”

Avrupa faşistleri ortak çalışmayı ihmal etmiyorlar. 14 partiden 86 milletvekilli ile Avrupa Parlamentosu’nun üçüncü büyük fraksiyonu durumundalar. 7-8 Şubat 2025’te Madrid’de “Reconquista (yeniden fetih anlamına da gelen bu deyim 1492 Hıristiyan Katolik kralların İber yarımadasını Endülüslerde geri alma savaşlarında kulanılmış) adı altında toplantı yaptılar. Avrupa’yı Avrupalı olmayanlardan kurtarma buluşması. Toplantıya ev sahipliği yapan İspanya VOX partisi başkanı Santiago Abascal Trump’ı “silah arkadaşı” olarak göstererek onun sunduğu olanakları iyi kulanmalıyız diye arkadaşlarına tavsiyede bulunuyordu. Marine Le Pen “Trump’ın seçimi kazanması bize erki ele geçirmemizin işareti olmalı” diyordu. (Junge Welt Gazetesi 12 Şubat 2025) İtalyan başbakan yardımcısı Matteo Salvini “2025 yeni fethin ve bağımsızlığın sembolü olmalı.” (JW 12.02.25) Bunlara benzer açıklamalar iki gün boyunca devam etti. Alınan önemli kararlardan bir tanesi de bence Madrid’de Ariel Bulshtein tarafında temsil edilen İsrail’in Likud (Netanyahu’nun partisi) partisine gözlemci statüsünün oy birliği ile kabul edilmesiydi. Aşırı sağcı-faşist partiler sadece Avrupa’da kalmıyor, Amerika’dan Orta Doğu’ya kadar uzanıyorlar. Ortak hareket ediyorlar. Tekrar Clara Zetkin’in tespitine dönersek karşı çıkışın da aynı boyutla kitlesel olması gerekir. Oysa özellikle Avrupa Hıristiyan demokrat partileri giderek sağa yanaşıyorlar. Avusturya’da faşist partiyle yapılan koalisyon görüşmeleri şimdilik başarıya ulaşmasa da ileride olmaz anlamına da gelmiyor. Almanya’da her gün “biz aşırı sağ parti AfD ile kesinlikle beraber çalışmayız” diye yemin eden Hıristiyan demokratlar 29 Ocak 2025 Federal Parlamento’da ortak oy kulandılar. Böylece yangın duvarı yıkılmış oldu. Antifaşist cephe ya da duruş bölünmüş durumda. Avrupa sosyal demokratları ve Yeşilleri bir taraftan bütün güçleriyle Ukrayna’daki savaşı desteklerken, öbür taraftan da aşırı sağcı-faşist partilere karşı olduklarını savunuyorlar. Hem savaş kışkırtıcısı hem de sağa karşı olmak? Ne yaman çelişki!

Almanya Seçimleri, AfD ve Göçmenlerin Geleceği

Bu yazı yayınlandığında yani 23 Şubat 2025’te Almanya’da genel seçimler yapılmış olacak. Almanya için Alternatif’in (AfD) ikinci güçlü parti olması kesinleşmiş gibi. Sol Parti’nin %5 barajını aşması ise büyük bir ihtimal. Bu seçimler Almanya’daki göçmenler ve mülteciler için çok önemli. Seçimlerden sonra iktidar olacak sağcı partiler (Hıristiyan Demokratlar ve ortakları) büyük mücadelelerle kazanılan birçok hakkımızı budayabilirler. Bu tehlike önümüzde duruyor.
12 Şubat 2025

Sosyalist Mezopotamya Sayı: 16 / Mart 2025

GIŞTÎ