KILAVUZDUR, KUTUPYILDIZI’DIR ÖLÜMSÜZLER | Temel Demirer yazdı
“İnsanın gerçek gücü
sıçrayışta değil,
sarsılmaz duruştadır.”[1]
Kapitalist yabancılaşmanın topluma dayattığı vasati uyumdur. “Normal ve makbul biri olmak istiyorsan, sürüye katıl,” ifadesindeki üzere Anton Çehov’un…
Dünyayı değiştirmeyi hedefleyip, yabancılaşmanın zincirlerini parçalayan yaratıcılık ise özgürlüktür; yaşamın cehennem olarak sürüp gitmemesi için…
Kapitalist yabancılaşmanın insan(cık)ları bukalemuna dönüştürdüğü tablo hiçbir zaman vasatın ötesine geçemezken; Fyodor Dostoyevski’nin, “Şimdi tüm dürüst insanlar çıldırmış durumda. Yalnızca, vasat ve yeteneksizler yaşamdan keyif alıyor,” ifadesini anımsamamak mümkün mü?
Elbette değil!
Tıpkı John Berger’in, “Neler yaşıyoruz? Nereye sürükleniyoruz? Neler kaybettik? Güvenilir bir gelecek öngörüsü olmaksızın yaşamaya nasıl devam edeceğiz? İnsan ömrünün ötesine uzanan bir tahayyüle sahip olma kabiliyetimizi nasıl yitirdik?” sorusu…
Veya “-Bence biz kör olmadık biz zaten kördük. -Gören körler mi? -Gördüğü hâlde görmeyen körler,”[2] saptaması…
Ya da George Orwell’in “Hayatınız ne kadar yaşanmamışsa, ölüm kaygınız da o kadar artar,”[3] ve “İnsan, insana acı çektirerek hükmeder,”[4] uyarıları…
Sonra da Erich Fromm’un, “Kapitalizmde ekonomik faaliyet, başarı, (…) kendi başlarına amaçlar hâline gelir. İnsanın kaderi, ekonomik sisteme katkıda bulunmak (…) kendi mutluluğu veya kurtuluşu için değil, ama kendi içinde bir amaç olarak. İnsan, devasa ekonomik makinenin basit bir dişlisi hâline gelir”; Nikola Tesla’nın, “Onur ve saygınlık kelimelerinin yerini dolar kelimesinin aldığı bir dünyada yaşamak zordur,” ifadelerindeki üzere…
Evet… İnsan(lık) her seferinde nefesini ömrünü uzatmak için alıp; her nefes alışta da ömründen bir nefeslik zaman eksilirken, kapitalist cinnettin hepimize dayattığı bu…
Ancak “Memento te hominem esse./ Sadece bir insan olduğunu hatırla,” mottosunu unutmayanlar için her şey bunlarla kaim değil elbette…
Marcus Aurelius’un, “Nasıl iyi bir insan olunacağı hakkında daha fazla konuşma; öyle biri ol,” uyarısına kulak veren bolca örnekte var…
* * * * *
Mesela “Yapılacak işin kafada BİLİNÇLE tasarlanışına ve planlanışına TEORİ denir. Pratiksiz teori, YARAMAZ KURUNTUCULUK olduğu gibi, teorisiz pratik de, biraz ustanın deyimi ile ‘KAFASIZ İŞGÜZARLIK’tır,”[5] deyip 1920-1921’den 1971’e dek tüm yaşamını, tam yarım yüzyılını, kesintisiz olarak komünizm davasına adayarak, o sıfatı hak ederek yaşayıp/ dövüşen müstesna şahsiyetlerden Türkiye Komünist Partisi’li (TKP) Hikmet Kıvılcımlı…[6]
Ve de Romanya’dan göçen bir ailenin çocuğu olarak İzmir’de doğan Hüseyin Hilmi…
Onu biraz tanıyalım: 1907’de ise ‘Serbest İzmir’ adıyla çıkarmaya başladığı gazetede eşitlikçi ve sosyal dayanışmacılığı öne çıkartıyordu.
Bükreş’te sosyalist düşüncelerle tanışmıştı; 1908’da II. Meşrutiyet’in ilanıyla Baha Tevfik ile birlikte sol ve sosyalist fikirleri savunan ‘İştirak’ gazetesini İstanbul’da çıkarmaya başladı. 1910 Temmuz’unda Paris’e gittiğinde Fransız sosyalist lider Jean Jaures’den etkilendi.
Yayın faaliyetini tüm engellemelere karşın1912 ortalarına kadar sürdürdü. Çıkarttığı gazete Hüseyin Hilmi ile o kadar özdeşleşti ki, artık ‘İştirakçi Hilmi’ olarak tanınmaya başlandı.
İştirak’in 20. sayısında Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın programı açıklandı. Bunun üzerine gazete uzun süreli olarak yeniden kapatıldı.
1913’de Mahmut Şevket Paşa suikastının ardından İttihat ve Terakki tarafından başlatılan muhalefete yönelik tasfiye operasyonlarından nasibini alanlar arasında Hüseyin Hilmi de vardı. Sinop’a sürüldü. I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Sinop, Çorum ve Ankara-Bâlâ’da sürgünde kaldı.
Hüseyin Hilmi, Türkiye Sosyalist Fırkası’nın Komintern’e üye olması için 1920’de başvuracaktı. Siyasi başarılarından biri, 1920’de tramvay işçilerinin grevini örgütlemesiydi. Parti için en görkemli olay, 1921’de işgal altındaki İstanbul’da 1 Mayıs kutlamalarını büyük bir işçi katılımıyla gerçekleştirmesi oldu.
Hüseyin Hilmi, 16 Kasım 1922 gecesi İstanbul-Fatih’te öldürüldü. Cinayeti Kalkandereli Ali Haydar isimli sivil bir polis memuru üslendi. Öldürülmesi devlet eliyle işlenilen faili meçhul cinayetlerin örneklerindendi.
* * * * *
Halim Spatar… Komünist, önder, entelektüel, müzik adamı, zarif, ketum… ‘68 ve ‘78 kuşağına örnek bir devrimci. Hiçbir zaman ‘eski tüfek’ olmadı, ufku gençti.
İzmir’den İstanbul’a tıp eğitimi almak için geldi. İlk gözaltına alındığında, 19 yaşındaydı. 1951 Berlin Dünya Barış Festivali’ne Türkiye’den katılan iki gençten biriydi. Dönüp de TKP üyeliğinden tutuklandığında Tıp Fakültesi 6. sınıf öğrencisiydi. Okulla ilişiği kesildi. İki yıl hapis, sekiz ay sürgüne mahkûm edildi. Mahkûmiyeti bittikten sonra Erdoğan Berktay, Naci Ormanlar ve Rasih Nuri İleri ile birlikte Anadolu Yayınları’nı kurdu.
12 Eylül 1980 askeri darbesinde tutuklandı. 85’te tahliye oldu. AnaBritannica, Medicana, Comptons, Grolier ansiklopedilerinde çalıştı ve daha çok müzik ve tıp maddelerini Türkçeleştirdi. Müzik, felsefe, bilim alanında yazı ve çevirileri yayımlandı. Kitapları; ‘Kuzeye Esen Ilık Rüzgâr’ (Pencere Yayınları), ‘Müzik Yazılarım’ (Pan Yayıncılık), ‘Orhan Suda-Halim Spatar/Mektuplar’ (Literatür Yayıncılık). Klasik müzik hobisi profesyonellik düzeyindeydi. Birinci sınıf marangozdu.
Ragıp Duran ondan öyle söz ederdi: “Şefik Hüsnü’den, Reşat Fuad’dan ve Nâzım Hikmet’ten söz ederdi. Cezaevi anıları, dönemin bir avuç komünistinin çilelerini, sevinçlerini dile getirirdi. O kuşak artık büyük ölçüde aramızdan ayrılıyor. Halim Abi hiç üste çıkmadan hepimize ağabeylik, babalık yaptı. Olağanüstü yumuşak bir adamdı. Biz Halim Abi’den kitaplarda olmayan şeyler öğrendik. Tutum, davranış, kültür gibi şeyler. Halim Abi için ‘çok efendi’ diyorlar, doğru ama eksik. Mesela bize karşı çok efendi idi, işkenceci Raci Tetik’e karşı değil…”[7]
Ve bir de “Boz Mehmet” diye anılan, açık adıyla Mehmet Bozışık. 21 Eylül 1901, Kavala-Yunanistan doğumlu komünist.
Marksizm’le ilk kez 1918’de kurulan Yunanistan Komünist Partisi’ne bağlı kızıl sendikada tanışır. Tütün işçiliği yaptığı 1920-1921 kesitinde Kavala’da komite kurup, para toplayarak Anadolu’daki işgal karşıtı harekete yollar.
1924 mübadelesiyle İstanbul’a gelir; tütün işçiliğine yaparken ‘Yaprak Tütün Cemiyeti’ne üye olur. 17 Eylül 1927 günü Kavala’dan hemşerisi Çakır Hasan’ın aracılığıyla TKP’ye katılır.
İlk kez 17 Ağustos 1928 günü tutuklanıp Sultanahmet Cezaevi’ne kapatılır. Suçu Amerikan tütün şirketi aleyhinde işçilere bildiri dağıtmaktı. Cezaevinde parti önderlerinden Şefik Hüsnü, Hikmet Kıvılcımlı, Hüsamettin Özdoğu ve Sarı Mustafa (Börklüce), Nâzım Hikmet ve Laz İsmail (Bilen) ile tanışır. 1929’da gizli yollardan Moskova’ya, Doğu Halkları Emekçi Üniversitesi’ne gönderilir; 1931’de ülkeye döner.
1932 Şubat’ında Zeki Baştımar’ın Haliç Defterdar’daki evinde -7 yıldır kongre yapamamış- TKP’nin IV. Kongresi toplanır. Boz Mehmet Merkez Komitesi’ne seçilir.
Bir yıl sonra parti tarafından gönderildiği Samsun’da 1936’da tutuklanır, yargılanır ve 4 yıl hapse mahkûm olur. Cezasını çekip tahliye edildikten sonra bu kez “mahkemeye hakaretten” yargılanır, aldığı 78 gün hapis cezasını çekmemek için İstanbul’a kaçar. Ancak yakalanıp Samsun’a gönderilir.
Boz Mehmet’in tüm yaşamı örgütlü mücadeleyle geçmiştir. 1948 tutuklamalarında yakalanır. Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi’ne ilişkin çalışmaları nedeniyle 4 yıl ceza alır. 1950 affıyla iki yıl yattıktan sonra çıkar. Ardından da 1951 Ekim’inde başlayan TKP davası kapsamında tutuklanır, yargılanır. 7 yıl 6 ay hapis, 3 yıl da Sivrihisar’da sürgün cezasına çarptırılır. Bu cezaları çeker!
1960’lı ve 1970’li yıllarda gençlik hareketlerini ve sosyalistlerin örgütlü mücadelelerini aktif olarak destekleyecektir. 12 Eylül 1980 faşist darbesinde tutuklananlar arasındadır. Yaşı 79’dur. Selimiye Kışlası’na götürülür, polisin sorgusundan geçer. Bırakıldıktan sonra 1981 Nisan’ında yurtdışına gitmeye karar verir. Yaklaşık 9 yıl Almanya, Rusya ve Danimarka’da kaldıktan sonra 1989 yılının 22 Eylül’ünde Türkiye’ye döner. Atatürk Havalimanı’na iner inmez tutuklanır ve Ankara’ya gönderilir. Mahkemeye çıkartılır, fakat 141. ve 142. maddelerin Türk Ceza Yasası’ndan çıkartılması sonucunda mahkeme tahliyesine karar verir.
Türkiye sosyalist hareketinin en tutarlı kişiliklerinden biri olan Boz Mehmet (Bozışık) yakalandığı prostat kanserine yenik düşer, 27 Ağustos 1998 günü, 97 yaşında bir delikanlı olarak yaşama gözlerini yumar.
Ve de son nefesine dek insanın insanı sömürmediği; yoksulluğun, haksızlığın, açlığın olmadığı özgür bir dünya için mücadele veren Sevinç Özgüner…
O 1980’de faşistlerce katledildi. 1980 senesinin 22 Mayıs’ını 23 Mayıs’a bağlayan gecesi, Mecidiyeköy’deki apartman dairesini basan üç kişi, onu öldürüp, kocasını yaralamışlardı.
Ertesi gün gazeteler birinci sayfadan verdiler haberi: “Faşistler bir kadın doktoru katletti. Kendilerine polis süsü veren katiller, saat 3.00’te kapıyı kırarak eve girdiler ve Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi üyesi, Diş Hekimi Sevinç Özgüner ve eşine kurşun yağdırdılar.”[8]
Aslında Gabriel García Márquez’in “Kırmızı Pazartesi” romanındaki gibi herkesin işleneceğini bildiği bir cinayetti bu. Uzun zamandır tehdit ediliyordu Sevinç Özgüner.
Yoldaşları onun için endişeleniyor ve ülkücülerin terör estirdiği Mecidiyeköy’den taşınması gerektiğini söylüyorlardı ama “Gelecekleri varsa görecekleri de var, ben onlardan çekinip de ev değiştirmeyi kendime yediremem” diyordu. Yaşamı boyunca değer verdiği ilkelerden vazgeçerek kaçmak gibi görüyordu evinden taşınmayı. Kapının kilidini değiştirip, kızlarını arkadaşlarının evlerine göndermekle yetinmişti sadece.
1948’de İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği’ne üye olmuştu. Üniversite harçlarına ve Kore’ye asker gönderilmesine karşı başlatılan eylemlerin ve Nâzım Hikmet’e özgürlük kampanyasının düzenleyicileri arasında yer almıştı. Kararlı, ödünsüz ve örgütlü bir mücadeleydi onunki.
1951 TKP tevkifatından itibaren gözaltılar, işkenceler, tutuklamalar, tehditler peşini hiç bırakmamıştı bu yüzden.
Ağır işkencelere karşın ser verip, sır vermemişti. Dr. Şefik Hüsnü, “Bu tevkifatta aramızda en dirençlisi Sevinç’ti” diyecekti bir konuşmasında.[9]
Aynı ödün vermez kararlı duruşunu 12 Mart gözaltıları sırasında da göstermişti.
Turhan Selçuk’un, 1971 Mayıs’ında getirildiği Balmumcu toplum polisi karargâhında polisler tarafından cop ve tekmelerle dövülmesi sonrasında onu dövdüren komiserin olayı çarpıtması üzerine ayağa kalkarak “Ben de oradaydım, siz suçlusunuz. O size hiçbir şey söylemedi. Polislere ‘Alın götürün, buna vurun’ dediniz” diyerek karşı çıkmıştı. Ağzını açanın feci şekilde dövüldüğü, işkence gördüğü bir yerde, bir kadının nasıl bu keskinlikle konuştuğuna şaşırıp kalmış, “Kim bu cesur kadın?”[10] demişti Turhan Selçuk.
Sevinç Özgüner, katledildiğinde 52 yaşındaydı.[11]
* * * * *
Ve 4 Aralık 1945 doğumlu Nihat Akseymen.
1966’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdi. Bu arada FKF içinde çalıştı, Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) üye oldu. Çankaya ilçesinde aktif görevler aldı. Öğrenci eylemlerine katıldı. Yoldaşlarıyla Sosyalist Gençlik Örgütü’nü kurdu.
TKP’yi arıyordu. İngiltere’den Selma Ashworth’ün çıkardığı ve TKP’yle bağlı ‘Kardaş’ dergisi aracılığıyla TKP’yi buldu. 1970’de Yakup Demir’le görüştü ve TKP üyesi oldu. Türkiye’ye döndü.
Eşiyle birlikte 7 Ocak 1971’de İngiltere’ye gitti. Uzunca bir süre kendisi Wimpy denen lokantalarda günde 12 saat garsonluk yaparken eşi de temizlikçi, bulaşıkçı, kasiyer ve terzi olarak çalıştı.
İngiltere’de ‘Türkiyeli İlericiler Birliği’ni kurdu. Onun iş arkadaşı da olan Wimpy işçileri 60 işyerinde greve çıktılar. Ardından konfeksiyon işçilerinin grevi başladı. Bu eylemlerin içinden Londra İşçi Birliği ve yerel bir işçi gazetesi olarak İşçinin Sesi doğdu.
Türkiye’de TKP örgütlenmesi sürüyordu. Bu arada yönetim değişikliği sonucunda İsmail Bilen genel sekreter oldu. Türkiye örgütlenmesine verilen önemin artmasıyla bağlı olarak, Nihat Akseymen arkadaşlarıyla görüşmek üzere 1974’te Türkiye’ye geldi. Çıkarken Kapıkule’de gözaltına alındı ve kullandığı Land Rover marka arabayla sınır demirlerini kırarak Bulgaristan’a kaçtı. Buradan yeniden İngiltere’ye geçti. Rusça öğrendi.
TKP’de devrimci-reformist ayrışması önem kazandığı 1976 sonrasında R. Yürükoğlu adıyla yazan, parti adı Veli Dursun olan Nihat Akseymen İşçinin Sesi ya da Londra kanadında saf bağladı.
11 Aralık 2001’de 56 yaşında yaşamını yitirdiğinde, isteği doğrultusunda, bedeni yakıldı. Özlemini çektiği Heybeliada’dan denize atılmasını istemişti. Öyle de oldu…
Bir de Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) kurucu Genel Başkanı, Türkiye Maden-İş sendikası Genel Başkanı Kemal Türkler. O, 1960-1980 kesitinde sendikal hareketi etkileyen liderlerdendir.
1961’de TİP ve 1967’de DİSK’in kurucusu Türkler, 1961 Saraçhane mitingi, 1963 Kavel Grevi, 15-16 Haziran 1970 direnişi, 1976 DGM direnişi, 1 Mayıs 1976 ve 1977 kutlamalarının da aralarında olduğu sayısız işçi eyleminin, grevinin mimarı olarak mücadeleci niteliğiyle öne çıktı.
15-16 Haziran işçi eylemlerinde Kemal Türkler çok sayıda sendikacı ve işçiyle birlikte tutuklandı. Üç aya yakın Maltepe Askeri Cezaevi’nde tutuklu kaldı. Türkler 12 Mart 1971 askeri müdahalesinin ardından da Mayıs 1971’de gözaltına alındı.
Kemal Türkler 22 Temmuz 1980 sabahı İstanbul Merter’de, evinden çıkıp sendikaya gitmek üzere arabasına binerken eşinin, çocuklarının gözlerinin önünde faşist katillerce kurşunlanarak öldürüldü. Türkler’in cenaze töreni büyük bir gösteri ve anti faşist protestoya dönüşecekti.
* * * * *
Ve Neco kardeş…
Necmettin Büyükkaya 1943’de Siverek ilçesine bağlı Karahan köyünde doğdu. İlk ve orta okulu Siverek’te okudu. Diyarbakır’da Ziya Gökalp Lisesi’nde birinci sınıfı okuduktan sonra Adana’ya gitti. Lise öğrenimini bitirince, 1965’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne başladı.
Hukuk Fakültesi’nde okurken 1966’da Siverek Yüksek Öğrenim Talebe Cemiyeti, Urfa Yüksek Öğretim Talebe Cemiyeti ve İstanbul Hukuk Fakültesi Cemiyeti’ne katıldı. Aynı yıl TİP’de çalışmaya başladı. Bir yıl sonra Fikir Kulüpleri Federasyonu’na üye oldu.
1969’dan itibaren İstanbul, Ankara, Diyarbakır, Batman, Ergani, Silvan vb. il ve ilçelerde Devrimci Demokrat Kültür Ocakları (DDKO) şubeleri kuruldu.
Necmettin Büyükkaya İstanbul’daki Kürt aydınları ve öğrencileriyle birlikte 27 Nisan 1969’da İstanbul’da DDKO şubesini kurup başkanı oldu.
12 Mart 1971’deki askeri darbe DDKO’yu da kapatacaktı. O da, Güney Kürdistan’a gitti. Türkiye Kürdistan Demokratik Parti’sine (PDK-T) üye oldu.
1972’de Güney Kürdistan’dan ayrılıp İsveç’e geçti. Böylelikle siyasi mültecilik süreci başlamış oldu. 1974 genel affıyla 1975’te ülkeye döndü. T-KDP’den ayrıldı. Daha sonra KYB içerisinde çalışmaya başladı.
12 Eylül darbesiyle tutuklanıp Diyarbakır Askeri Zindanı’na konuldu. Aralık 1983’te çıktığı son mahkemede söz hakkı alarak bir sonraki mahkemeye gelemeyebileceğini; çünkü ağır tehditler ve işkenceler altında yaşadığını ve öldürüleceğini söyledi.
23 Ocak 1984’de tek tip elbise giyimine karşı direnişte gördüğü ağır işkenceler sonucunda öl(dürül)dü.
Sonra da Fikri Sönmez (Terzi Fikri)…
O, sosyalist hareketin özyönetim anlayışını 1970’lerin sonunda Fatsa’da somutlaştıran halk önderiydi.
1938’de doğdu. Devrimci sosyalist düşünceyle 1965’de tanıştı. O yıl TİP’e üye oldu. 1971’e dek TİP’te görev yaptı. TİP’teki ayrışmada MDD tarafında yer aldı.
1968’den itibaren özellikle Karadeniz Bölgesi’ndeki fındık emekçilerinin örgütlenmesinde yer aldı. ‘Fındıkta Sömürüye Son’ mitinglerinin örgütleyicilerindendi.
Samsun ve Trabzon karayolunun 12 saat trafiğe kapatıldığı bir miting nedeniyle tutuklanıp yargılandı. 12 Mart döneminde Ünye-Kızıldere eylemlerinde Mahir Çayan ve arkadaşlarınla yardımcı olduğu gerekçesiyle tutuklandı. İstanbul 1 No.lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde açılan Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi Davası’nda yargılandı. 20 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildi.
15 Eylül 1979’da faşistlerin saldırısında bacağından yaralanmasına rağmen 14 Ekim 1979’da büyük oy farkıyla Fatsa Belediye Başkanlığı’na seçildi. 3096 oyla belediye başkanı olmuştu. CHP’nin oyu 1150, Adalet Partisi’nin 850 iken, MHP ve MSP’yi de eklesen, düzen partilerinin aldığı oy, Fikri Sönmez’in oylarının yarısı etmiyordu.[12]
Seçimden sonra Fatsa’da halk örgütleri kuruldu. Halkın yönetime doğrudan katılmasını sağlandı.
Aracıların, komisyoncuların önünü kesildi. Kooperatifleşme çalışmaları yapıldı. Karaborsacıların üzerine gidildi. Ulaşım ve suy fiyatları ucuzlatıldı. İcraatlar karşısında ilçenin CHP, Adalet Partisi ve Milli Selamet Partisi temsilcileri de yönetime tam destek verdi.
Ancak, Fatsa’nın halkla yönetilmesi Ankara’daki karanlık odaları rahatsız etti. Önce ilçeye mazot göndermediler, “Moskova’dan alsınlar,” dediler.
Gazeteler her gün Fatsa’yı kötüleyip, hedef gösteriyordu. Özellikle ‘Tercüman’ ile ‘Hürriyet’te: “Komünistler Fatsa’yı ele geçirdi.” “Devlet Fatsa’da yok.” “Dinsizler dini yasakladı.” “Halk mahkemeleri kuruldu,” yalanları manşetlere çıkartıldı.
Süleyman Demirel Çorum’daki katliamını gölgelemek için “Çorum’u bırak Fatsa’ya bak,” diyecekti.
O günlerde ‘Hürriyet’in başyazarı Oktay Ekşi, 10 Temmuz 1980 tarihli köşesinde: “Fatsa bir nifak merkezi. Tehlikeli bir örnek… Eğer Fatsa’nın başı ezilmezse cumhuriyet elden gidecek. Ordu Fatsa’ya hemen el koymalı,” diye yazıyordu.
Nihayet 12 Temmuz 1980’de ordu Fatsa’ya el koydu. Silahlı Kuvvetler 12 Eylül’ün ilk provasını Fatsa’da yapmıştı. 11 Temmuz 1980’de Ordu valisi Reşat Akkaya’nın yönetiminde güvenlik güçleri halkın özyönetimini “bastırdı”, Fikri Sönmez tutuklandı.
İşkence gördü. 12 Eylül sonrası Fatsa Dev-Yol Davası’nın sanıkları arasına katılarak yargılandı. Davası sürmekteyken, gördüğü işkencelerin ve cezaevi koşullarının ağırlığı yüzünden yakalandığı tedavisi mümkün bir hastalıktan 4 Mayıs 1985’de askeri tutukevinde yaşamını yitirdi.
Komünistti dediler; cenazesini yıkamadılar. Öylesine gömüldü.
Ancak geriye Can Yücel’in, “Terzi Fikri öyle bir giysi dikti ki Fatsa’ya/ O Gürcü öyle bir gürledi ki arkadaşlarıyla./ Noktalar, noktalı virgüller, askeri operasyonlar./ Kimseler çıkaramaz Fatsa’nın sırtından/ Emek hakkının sımsıcak çıplaklığını!” dizelerindeki gerçek kaldı.
Unutulmasın bu gerçek sadece bir anı değildir. O, anıların besleyip, büyüttüğü gerçeğin geleceğidir.
Gerçek hiçbir zaman “anı” olarak kalmaz. Bir kılavuzdur. Kutupyıldızı’dır. Tamamlanmayı bekleyen bir manifestodur.
* * * * *
Onurlarıyla yaşadılar, mücadele içinde ölümsüzleştiler. “Ölü mü denir şimdi onlara,” dizesini anımsatırcasına Edip Cansever’in. Hayır, bir kez daha vurgulayayım, geride bıraktıkları sadece anılar değil. Onlar çıkışsız gibi gözüken bu anlamını yitirmiş, karanlık çağda, bize yol gösteriyorlar. Özgürlükçü-eşitlikçi bir emek coğrafyasına giden yolu…
Anlatmaya gayret ettiklerimi, “Tarih, gelecek için kavga verip, yitmiş bile olsa, insanlık için vuruşanları hiç unutmaz,” sözüyle özetler Şeyh Bedreddin…
14 Ekim 2026 20:04:43, Muğla.
N O T L A R
[1] Lev Tolstoy.
[2] José Saramago, Körlük, çev: Aykut Derman, Can Yay., 2009.
[3] Irvin D. Yalom, Güneşe Bakmak-Ölümle Yüzleşmek, çev: Zeliha İyidoğan Babayiğit, Kabalcı Yay., 2008.
[4] George Orwell, 1984, çev: Bülent O. Doğan, İş Bankası Kültür Yay., 2018.
[5] Hikmet Kıvılcımlı, Tartışılacak Tarih Tezi, Türk Solu, Sayı: 35-36, 16-23 Temmuz 1968.
[6] Memnune Kayagil, “Kıvılcımlı ve ‘Komün Gücü’ Üzerine”, İnsancıl, Yıl:32, No:386, Eylül 2022, s.14-22.
[7] Gülden Aydın, “Örnek Komünistin Ardından”, Radikal, 27 Nisan 2013, s.33.
[8] Demokrat Gazetesi, 24 Mayıs 1980.
[9] Barış ve Sosyalizm Mücadelesinde Aydın Bir Hekim: Sevinç Özgüner, Hazırlayan: Uğur Pişmanlık, Aratos Yay., 2017, içinde Ayşe Düzkan’ın “Sevinç Teyze, Kemal Amca, Pijama Altı…” başlıklı yazısı, s.78-81.
[10] yage, s.156-158.
[11] Okan Toygar, “Sevinç Özgüner: Onurlu Bir Miras Bıraktı”, Birgün, 6 Haziran 2024, s.8.
[12] Ordu’nun Fatsa ilçesinde 1979’daki seçimi kazanan ve ilçeyi halk komiteleri kurarak yöneten Sosyalist Belediye Başkanı “Terzi Fikri” 46 yıl sonra yeniden gündem oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan Ordu’da yaptığı konuşmada Fikri Sönmez’den bahsetmiş ve “Ordu, terörün ne menem şey olduğunu da Terzi Fikri’yi de iyi bilir. Onların bedelini Ordu çok ödedi” demişti. (Emin Özgönül, “46 Yıl Sonra Manşetlerde”, Sözcü, 18 Şubat 2025, s.4.)
