Dünya Anadil Günü kapsamında Türkiye’nin dil çeşitliliği yeniden gündeme gelirken, sosyolog Şükrü Aslan’ın tarihsel nüfus sayımları üzerine yaptığı analizler, ülkenin sosyolojik yapısına dair önemli bir tablo sunuyor. 1927 ve 1935 genel nüfus sayımlarında toplanan verileri, ülkede yaklaşık 20 farklı anadilin konuşulduğunu ortaya koyuyordu. Bu durum, Türkiye’nin yalnızca etnik değil, aynı zamanda güçlü bir dilsel çeşitliliğe sahip olduğunun da göstergesiydi.
Prof.Dr. Şükrü Aslan, bugün BirGün Gazetesi’nde yayımlanan “Dünya Anadil Günü: Türkiye’nin dil haritası” başlıklı yazısında zengin dil varlığına sahip ülkenin nasıl çoraklaştırıldığına değiniyor. Aslan, resmi sayım verilerine göre 1927’de nüfusun yaklaşık yüzde 86’sının anadilinin Türkçe olduğunu, ancak ülkenin Doğu ve Güneydoğusu’na gidildikçe daha fatklı bir dil tablosu çıktığına işaret ediyor. Buna göre; Kürtçe, birçok kentte ikinci en yaygın dil olarak kaydedildi; bazı illerde nüfusun yarısından fazlası Kürtçe konuşuyordu. Arapça, özellikle Mardin çevresinde yoğunlaşmıştı.
Aslan’a göre bu veriler, Türkiye’nin erken Cumhuriyet yıllarında “gerçek anlamda bir dil coğrafyası” olduğunu gösteriyor. Ancak ilerleyen yıllarda özellikle gayrimüslim toplulukların nüfus kaybı, göçler ve siyasal kırılmalar bu dillerin hızlı biçimde gerilemesine yol açtı.
“Yerli dillerin başında Türkçe geliyordu. 1927 verilerine göre anadili Türkçe olan nüfus 11.777.810 kişiydi ve bütün nüfusun %86,41’ine denk geliyordu. Anadili Türkçe olan nüfus, Doğudan Batıya gidildikçe artış gösteriyordu. Batıda Türkçe konuşan nüfusun 100 binden az olduğu tek il Burdur’du. Doğuda ise Hakkari %5,46 ile en düşük Türkçe konuşan nüfusa sahipti. Doğu Karadeniz’de anadili Türkçe olan nüfusun 100 binden az olduğu tek il Artvin’di. 1935’te Batman ve Şırnak ilçelerinin bağlı olduğu Siirt, %6,20 oranıyla, ikinci en düşük Türkçe konuşan nüfusa sahipti.”
ZAZACA (KIRMANCKİ) DERSİM’DE KAYIT DIŞINDA KALMIŞ
Türkiye’de Genel Nüfus Sayımlarının çoğunda nedense Zazaca hiç zikredilmediğini anımsatan Aslan, 1965 sayımında toplam sadece 150.640 kişi anadilinin Zazaca olduğunu beyan ettiğine işaret ediyor:
“Verilere göre Zazaca konuşan en büyük topluluk 57.943 kişiyle Diyarbakır’da görünüyordu. Onu 30.939 kişiyle Elazığ, 30 bin 928 kişiyle Bingöl, 16 bin 917 kişiyle Urfa takip ediyordu. Adıyaman, Erzurum ve Bitlis’te Zazaca görece büyük bir kesimin anadili olarak kayıtlarda yer almıştı. Tuhaf olan Dersim’de nüfusun büyük bölümünün anadili Zazaca (Kırmancki) olmasına rağmen kayıtlara neredeyse geçmemiş olmasıydı. Bu arada 1965 sayımı, anadili Zazaca olup sürgün edilen, ama kimliğine ve diline sahip çıkan nüfus gruplarını görmek için de bir imkân sunmuştu. Mesela Kırklareli, Çanakkale ve Edirne’de anadilini Zazaca olarak beyan eden belli nüfus grupları görülüyordu.”
GÖÇLERLE GELEN DİLLER: KAFKAS DİLLERİ VE BALKAN ETKİSİ
Türkiye’nin dil haritası yalnızca yerli topluluklardan oluşmuyordu. Osmanlı’nın son dönemleri ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında gerçekleşen göçler yeni dil gruplarını da beraberinde getirdi.
Kafkasya kökenli topluluklarla birlikte: Çerkesçe, Abhazca, Gürcüce, Lazca, Tatarca gibi diller Anadolu’nun farklı bölgelerine yayıldı. Benzer şekilde Balkan göçleriyle: Arnavutça, Boşnakça, Pomakça, Bulgarca ve Sırpça da Türkiye’nin birçok şehrine dağıldı. Devletin iskan politikaları nedeniyle bu topluluklar ülke geneline yayılırken, dil toplulukları da parçalı bir coğrafi dağılım gösterdi.
Şükrü Aslan’ın değerlendirmesine göre 1965 sonrası dönemde dil çeşitliliğine ilişkin resmi verilerin sınırlanması, Türkiye’nin dil politikalarıyla ilgili tartışmaları daha da zorlaştırdı. Araştırmalara göre, Türkçe dışındaki birçok yerli dilin konuşur oranı keskin biçimde düştü. Göçler, sürgünler ve nüfus kayıpları dil kaybını hızlandırdı. Tek dil eksenli uluslaşma politikaları, çokdilli yapının korunmasından ziyade homojenleşmeyi hedefledi. Bu süreç sonucunda bazı diller yalnızca belirli şehirlerde veya küçük topluluklarda varlığını sürdürebildi.
DİLLER DEPOSUNDAN DİLLER MEZARLIĞINA GİDEN ‘SİYASİ’ YOL
Aslan, Türkiye’nin tarihsel olarak bir “diller deposu” niteliği taşıdığını ancak zaman içinde bu çeşitliliğin önemli ölçüde zayıfladığını savunuyor. Ona göre bugün birçok dil artık gündelik yaşamda kullanılmasa da, o dillerin toplumsal mirasçıları hala varlığını sürdürüyor. Sosyolojik açıdan dilin yalnızca iletişim aracı değil, aynı zamanda hafıza ve kimlik taşıyıcısı olduğunu belirten Aslan, Türkiye’nin normalleşmesinin ancak bu çoğul yapının kabul edilmesiyle mümkün olabileceğini ifade ediyor:
Gerçek şu ki Türkiye’nin hakim siyaseti, hiçbir zaman ülkedeki sosyolojik dokuyu ve dinamikleri olduğu gibi görmedi ya da tasfiye etmek için gördü. Böyle olunca bu ülke, bir diller deposu olduğu halde, adeta diller mezarlığına dönüştü. Bugün dahi bu katı politikanın sonuçları ile köklü bir yüzleşme henüz gerçekleşmiş değil. Ama sosyoloji, politikadan farklı olarak vak’adır. Bu yüzden tasfiyeci politikaya inat, coğrafyadaki her mezar taşı, kendi dilinden yeniden ses vermeye, her dil kendini yeniden kurmaya çalışıyor. Belki çoğu dil artık konuşulmuyor, bilinmiyor ama toplumsal mirasçıları yerinde duruyor. Türkiye bu sosyolojiyi anladığında ve kabul ettiğinde normalleşebilir.
UNESCO: TÜRKİYE’DE ON BEŞ NESLİ TEHLİKEDE, ÜÇÜ NESLİ TÜKENMİŞ
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO)’nün 2010 yılında, 30’dan fazla dilbilimcinin topladığı bilgilere dayanarak oluşturduğu etkileşimli dijital dil atlasına göre, Türkiye’de 15 dilin tehlike altında olduğu ve üçünün de neslinin tükendiği kaydedilmişti.
Atlas’a göre Türkiye’de dört dil güvensiz olarak sınıflandırıldı: Zazaki, Abhaz, Adige ve Kabard-Çerkes.
Kesinlikle tehlike altındaki diller olarak, Abaza, Hemşince, Laz, Pontus Yunancası, Romani, Suret (Asurca ile benzer bir dil) ve Batı Ermenice gösterildi.
Türkiye’deki Sefarad Yahudi topluluğunun konuştuğu Ladino ise kesin tehlike altında olan diller arasında yer alıyor. Sadece Siirt bölgesinde konuşulan Hertevin dili ise neredeyse kimse tarafından konuşulmadığı için kritik tehlikede olan dil olarak gösteriliyor: 1999’da 1.000 konuşmacı kalmıştı.
UNESCO Atlası, Türkiye’de üç dilin yok olduğunu söylüyor. Kapadokya Yunancısı Türkiye’de yok olmuş ve dünya çapında kritik tehlike altındadır. Diyarbakır’ın Lice ilçesinde konuşulan Mlahso adlı bir dil, son konuşanı 1995’te öldüğünde yok olmuştur. Ubykh adlı bir dil, son kayıtlı konuşanının 1992’de ölümüyle kayboldu.
Kaynak: Nûmedya24
