Site icon Rojnameya Newroz

SAVAŞ VE BARIŞ

Sınıflı toplumlar gerçekliği; üzerinde tartışılan her olgunun, her kavramın, her olayın farklı çıkarlara sahip olan sınıflar açısından farklı anlamlar taşıdığını göstermektedir. Bu farklılık bir algı problemiyle, bakış açısıyla ilgili olmayıp; o sınıfın sınıflar ilişkisindeki objektif konumundan ileri gelmektedir.

Yaşar Kazıcı / Yazarın diğer makaleleri için tıklayınız

Bütün meselelerde olduğu gibi savaş ve barış meselesinde de sınıfsal zeminde değerlendirme yapmaya buna uygun düşen bir konum almaya ihtiyaç vardır. Öteki türlü öncüsü olma iddiasında olduğumuz sınıfa uygun düşmeyen politik konumlarda bulunma riskimiz olduğu gibi aynı zamanda ezilenleri yanlış bir politikanın peşinden sürüklemiş de oluruz. Sınıf devrimcileri başkaca siyasi hareketlerin meseleleri nasıl ele aldığından bağımsız olarak politika ve söylem geliştirirler. Bunun en temel nedeni proletaryanın bağımsız bir sınıf olarak kendisi için bir sınıf olabilmesi, politikaya kendi örgütü ve araçlarıyla müdahale etmesi içindir. Diğer türlü burjuva, küçük burjuva sınıfların siyasal öncülerinin peşi sıra sürüklenip, çözümsüzlük içinde kıvranmaktan başka bir sonuç çıkmaz.

Marksizm, ortaya çıktığı ilk dönemden itibaren sınıfsal ayrımlara dikkat çekerek ezilen sınıfların dinamosu olan işçi sınıfının sınıfsal konumu gereği neyi/nasıl savunması gerektiği üzerinde ilkesel yaklaşımlar, politik açılımlar, taktikler geliştirmiştir. Erken dönem Marksizm tartışmalarında; ütopik sosyalistlerin burjuvazinin vicdanına seslenerek ikna etme çabalarıyla, Wilhelm Weitling’in temsilcisi olduğu Gerçek Sosyalistler akımının dünyayı sevgi kurtaracak tezi ile ideolojik mücadeleler geliştirilmiştir. 1848’de silahlı işçiler barikat başında burjuva düzenli ordulara karşı yenilgi alsalar da uzun süre sokak savaşları gerçekleştirmiş, 1871’de Prusya ile Fransa burjuvaları birbirine girdiğinde aradan Paris sıyrılıp Komün bayrağını şehre dikmiştir. 72 gün boyunca yine barikatlar başında daha önce kavgalı olup sonrasında işçilere karşı birleşen Prusya ve Fransa burjuvalarına karşı silah elde son işçi kalana kadar savaşmışlardır. Tüm bu süreçlerde Marksistler ileri sürdüğü tezlerle, değerlendirmeleriyle işçi sınıfına doğru bir pusula olma uğraşında olmuş diğer yandan bu süreçlere örgütlü bir şekilde gücü oranında katılımlar gerçekleştirmiştir.

20. yüzyılın başında, 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın arifesinde ise anayurt savunması adı altında kendi burjuvalarını desteklemeyi öğütleyen sosyal şoven Avrupa işçi aristokrasisinin örgütü haline gelmiş olan II. Enternasyonal ve Dönek Kautsky ortaya çıkmıştır. Bu akımlarla da Marksizm’in yegane mirasçısı olan, ideolojik mücadeleler geliştiren Lenin ve Bolşevikler; dünya paylaşım savaşı esnasında savaşa karşı iç savaş, düşman içeride parolası ile haksız emperyalist savaştan devrimci anlamda yararlanarak proleter devrimler sürecini başlatmıştır. Yine Lenin’in Sosyalizm ve Savaş isimli eseri herhangi bir ülkede bu konu üzerinde pratik politika geliştirmek isteyen Marksist hareket için okunup kendi topraklarına uyarlanmayı bekleyen bir başyapıt olarak durmaktadır. Devrim sonrası yayınlanan bildiride ise Bolşeviklerin barıştan ne anladıkları çok berrak bir şekilde orada yer almaktadır.

***

Özel mülkiyettin ilk biçimi olan köleci dönemden imparatorlukların kurulduğu feodal döneme, feodal dönemden kapitalizmin ilk evresine ve bugünkü emperyalist aşamaya kadar olan süreçte insanlık çokça savaş gördü. Savaş olgusunu bugün kapitalizmin emperyalist aşamasının içerisinde aldığı modern biçimiyle yaşıyor olsak da esasında bu olgunun tarihsel arka planı neredeyse 15.000 yıla dayanmaktadır. Kölecilik döneminde köleler, ganimetler, yeni topraklar elde etme uğruna, feodal dönemde imparatorluk sınırlarını genişletme, yayılma amacıyla, kapitalist dönemde ise yaşanan krizlerle ve sermayenin rekabeti ile pazar paylaşımı uğruna yüzlerce savaş gerçekleştirildi bugün de o süreç bölgesel planda dünyanın belirli bölgelerinde yoğunlaşmış haliyle devam ediyor.

Savaş kadar onun ayrılmaz bir parçası olan barış da eski bir olgudur. Her yapılan savaşın ardından yenilenler, yenenlerin istediği ağır talepleri, imtiyazları kabul etmek koşuluyla ve daha sonraları yeniden başlayacak olan savaşa hazırlık için barış yapmışlardır. Tarihte isminde barış geçen, savaşta yenilgi almış tarafın; ağır koşulları, yaptırımları ve bir takım dayatmaları kabul etmek dışında başka bir anlama gelmeyen yığınla anlaşma bulmak mümkündür.

Savaş ve barış olgusunun egemenler tarihindeki yeri ve anlamı; sade ve sadece özel mülkiyetin ve buna dayanan iktidarlarının sürdürülmesi, korunması, geliştirilmesidir. Meseleyi ‘iyiler’ ve ‘kötüler’ dünyası olarak algılamak apolitik bir yaklaşımdır. Egemenler savaşları insanlığa düşman oldukları için çıkarmadıkları gibi barışları da insanlığı düşündükleri için yapmazlar, yapmadılar da. Tarihsel materyalizm bize savaş ve barış olgusunu açıklamamızda ve anlamamızda; sınıf ilişkilerine, hangi sınıfın iktidar olduğuna, savaşların karakterine, amaçlarına, savaşın gerçekleştiği tarihsel koşullara, hangi sınıfın politik güçlerinin karşı karşıya geldiğine bakmamız gerektiğini öğütler. Diğer türlü metafizik kategoriler açıp savaş ve barışı içinden çıktığı somut maddi dünyadan koparmış oluruz.

Bir yerde savaş varsa hemen onun karşısına savaşın tam zıttı gibi görünen barışın konulması gerektiğini savunan, soyut insani değerler manzumesini sıralayan pasifist barışçılar yığınını dünyanın her yerinde görmekteyiz. Savaşlar neden var? Kim çıkarıyor bu savaşları? Neyi amaçlıyor bu savaşlar? Kim kime karşı savaşıyor? Meselenin esasını ortaya koyup onu tartışmak yerine savaşın sonucu olan acılar ve yıkımlar üzerinden tartışma yürütmek savaş gerçeğini ortadan kaldırmayacağı gibi kısır bir döngü, egemenlerin insafına kalmış bir durum yaratmaktan öteye gitmez.  Savaşa karşı barış savunusu ilk bakışta gayet mantıklı ve çözüm odaklı bir önerme gibi duruyor. Oysa bu önermeye biraz daha yakından, gerçek toplumsal, siyasal ilişkiler içerisinde baktığımızda ezilenlerin çıkarına olan bir savunu olmadığı çok açık bir şekilde görülecektir. Bir Marksist askeri anlamda savaş kısmına dair görüş belirtmeden önce; sınıf savaşı gerçekliğini kendine temel alır. Askeri anlamda ortaya çıkan haksız savaşları; sınıf savaşına, iktidarı elinde bulunduran sınıfın ihtiyaçlarına, amaçlarına bağlar. Temeline sınıf savaşını alan Marksizm; askeri anlamda gerçekleşen savaşların, politikanın başka araçlarla devamı olduğunu görerek hangi savaşa karşı çıkacağını hangi savaşa destek vereceğini veya hangi savaşı savunacağını da böylelikle sağlam bir zeminde ortaya koyar. Sınıf savaşını karartan, ezen ile ezilenin arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi yadsıyan, olmayacak duaya amin demek anlamına gelen genel anlamda bir ‘barış’ savunusu Marksistlerin alacağı bir pozisyon olamaz. Savaşın formel anlamda zıttı barış olsa da gerçek yaşamda savaşın zıttı yine savaştır. Bu zıtlık kendine egemenlerin savaşına karşı ezilenlerin savaşı olarak yer bulur.  Marksistlerin barıştan anladığı egemen sınıfın iktidarının ortadan kaldırılmasıdır, bu da gerçek anlamda toplumsal barışın sağlanabilmesi için toplumu sınıflara bölen özel mülkiyet düzeninin iktidarına karşı zorunlu olarak savaşmayı gerekli kılar. Öyleyse savaşı ortadan kaldıracak olan barış değil savaşı ortadan kaldıracak olan yine savaştır. Ama bu savaş enternasyonal marşta geçen ‘son kanlı kavga’dır. Proletaryanın barışı, burjuvaziyi ortadan kaldıracak savaştan geçer. Bu belirlemenin tarihsel doğruluğu hem Marksizm’in kurucuları tarafından öne sürüldüğü gibi hem de somut tarihsel olaylarla 1871 Paris Komünü’nde, 1917 Ekim Devrimi’nde çok bariz ispatlanmıştır.

Haklı ve Haksız Savaşlar Ayrımı

Toptancı bir şekilde ‘Tüm savaşlar kötüdür, savaşlara karşıyız’ gibi bir savunu Marksizm’in tarihinde yoktur. Bu savunu daha çok sınıf savaşımını yadsıyan, savaşların nedenini kapitalizmde aramayan, gerçek anlamda barışın ise kapitalizmi ortadan kaldırmakla bağlantısını kur(a)mayan liberal pasifist, post-modern barışçıların yaklaşımıdır. Savaşların içerisinde sınıfsallığı çıkarıp bulan Marksistler; halkları birbirine boğazlatan, işçileri-emekçileri burjuvazinin cephelerinde asker haline getiren, yayılmacı, başka ulusları boyunduruk altına almayı amaçlayan tüm haksız savaşlara karşıdır. Ancak bunun yanı sıra haksız savaşlara karşı çıkarken aktif bir politikayla hareket edilir. Savaşların yaşanıp yaşanmaması doğrudan bizlere bağlı olmadığı için, ortaya çıkacak savaş objektif bir olasılığı içerdiğinden dolayı; Marksistlerin görevi devrimin örgütlenmesi doğrultusunda bu savaşın nasıl kullanabileceği üzerine tartışma yürütmektir. İdeolojik anlamda olmasa da pratik ulusal anlamda Rojava bu konuda tarihte defalarca tescil edilmiş olan savaştan devrim çıkarma şeklinde özetlenecek Marksist taktiği güncel olarak doğrulayan bir örnektir.

Bir savaşın; haksız bir savaş olduğunu o savaşı yürüten devletin sınıfsal karakterine, savaşın amaçlarına bakarak anlayabiliriz. Sezar’dan İskender’e, Osmanlı’dan Britanya’ya, ABD’den Avrupa’ya kadar tarih içerisinde haksız savaşlar yürütmüş ve yürütmekte olan yığınla örnek sıralayabiliriz. Şuan yeryüzünde birkaç ülkeyi dışında bırakırsak tüm devletler burjuva karakterde olup yer yer sınır anlaşmazlıkları şeklinde, yer yer ‘demokrasi getirmek’ adına, yer yer ‘terörizmle mücadele’ adına vs. herhangi bir gerekçeyle çeşitli bölgelerde ya fiilen ya da vekalet vererek bölgesel güçlerle, alt taşeron örgütlerle kendi varlığını haksız savaşlar ve işgaller yoluyla idame ettirmektedir.

Tarih, egemenlerin çıkarları doğrultusunda örgütlediği haksız savaşları gördüğü gibi ezilenlerin öncülüğünde eşitlik, adalet, özgürlük gibi idealleri yaratma uğruna oldukça haklı, ilerici, devrimci savaşlar da görmüştür. Tarih, köleci dönemde kölelerden oluşan özgürlük için savaşacak orduları kuran Spartaküs’ü, feodal dönemde derebeylerine, krallara, padişahlara başkaldıran köylüleri, kapitalist dönemde burjuvazinin iktidarına karşı barikatlar kuran silahlı işçileri, sömürgecilik faaliyetlerinin sonucunda boyunduruk altına alınan ulusların bağımsızlık savaşlarını, diktatörlüklere karşı geliştirilen gerilla savaşlarını da gördü. Tam da bu noktada şiddetin devrimci olanını savunan Marksistler aynı zamanda savaşın haklı ve ilerici olanını savunur; şiddetin gerici olanının vücut bulmuş en organize hali olan burjuva devletleri yok etmeyi önüne koyan Marksistler savaşın haksız, işgalci, yayılmacı olanını reddeder. Haklı savaşlar; ezilenlerin uyguladığı devrimci-haklı şiddeti, amaç olarak kolektif değerleri ve çıkarları, ilişkilenme bağlamında ezilenlerden ezenlerin iktidarına yönelik güç kullanımını içerir. Haksız savaşlar; burjuvaların kendi aralarında gerçekleşebileceği gibi doğrudan ezilenlerin öz güçlerine, ezilenlerin örgütlerinin öncülüğünde gelişen direnişlere, kurtuluş mücadelelerine yönelik olarak da gündeme gelir. Bu ayrımlar, tanımlamalar gerçek siyasal ilişkileri tarif etmekle birlikte esasında güncel politikada genel olarak bir duruş belirlemeye, kitleleri o çizgide örgütlemeye yönelik pratik bir tartışmadır.

Kürdistan’da Savaş ve Barış

Sömürgeciliğin ilk kurumsallaştığı Osmanlı-Safevi devletleri arasında Kürdistan’ın bölünmesini referans alırsak yüzyıllardır topraklarımız üzerinde sömürgeci haksız savaşların içerisinde, ulusal boyunduruk altında yaşadığımız sonucuna ulaşırız. Yine aynı tarihe göz attığımızda Kürdistan’ın bölünmesine, parçalanmasına ve sömürgeci haksız savaşlara karşı Bedirhan Beylerden Simkolara, Berzencilerden Barzanilere, Azadi’den Xoybun’a, Şeyh Sait’ten İhsan Nuri’ye kadar haklı bir savaş sürecini örmeye çalışan Kürt ulusal gerçekliğini de görmüş oluruz. Bu gerçeklik ideolojik konumundan, savunduğu programdan bağımsız olarak güncel özneler üzerinden halen devam etmektedir. Bir önceki başlıklarda genel olarak çizmiş olduğum haklı-haksız savaş ayrımı ülkemizin ulusal kurtuluş mücadelesini vermiş olan güçlerle [haklı savaş]; ülkemizi sömürgeleştirmiş olanlar [haksız savaş] arasında da geçerliliğe sahiptir.

Kuzey için konuşursak yakın tarih ve güncel planda 93’ten bu yana soyut ve hiçbir temeli, gerçekçiliği olmayan (ateşkesler, açılım, çözüm süreçleri vs. ile de defalarca ağır sonuçlarla deneyimlenmiş) barış fenomeni siyasete hakimdir. Savaşla barış; savaşların içeriği ortaya koyulmadan, sonuç kısmına her daim barış yazılarak, umutsuz bir vaka olarak Kürt tarafının kendi çalıp kendi oynadığı bir içeriktedir. Sivil-demokratik siyaset, sınırlar değişmeyecek, çözüm yeri TBMM, üniter devlet içinde kültürel-dar yönetsel haklarla, anayasa değişikliği, vatandaşlık tanımı gibi sınırlı tartışmalara ve sürekli Türk Devleti’nin ve toplumunun hassasiyetlerini önceleyen alt başlıklara da sahip olan ‘barış’ savunusunun Kürtleri entegrasyona uğratan, tarafların haklı-haksız olanlarını ayırmayan, ulusal talepleri atomize eden, ayrılma hakkını hiçbir şekilde tartışmayıp zoraki birlik yaklaşımını esas alan bir içeriği bulunmaktadır.

Kürdistan’ın bölünmüşlüğünü ve sömürgeci rejimin iktidarını örten, ulusal hakların budanmasını içeren, şovenizmle, sömürgeci paradigmayla hesaplaşmayan bir barış tartışması Kürdistan Marksistlerinin kesinlikle karşı olması gereken, bu tarz bir barış savunusu ile arasına mesafe çekmesi elzem olan bir konudur. Kürdistanlı Marksistlerin barıştan ne anladığını, barış denilen şeyin nasıl gerçekleşeceğini sömürgeci ile sömürge olan arasındaki uzlaşmaz çelişki temelinde geniş kitlelere izah etmesine ihtiyaç vardır. Ana akım barış savunusu ile Marksistlerin barış savunusu arasında bir fark olmalıdır ve bu fark kaynağını proleter ideolojiden almalı, geniş kitlelere politika olarak götürülmeli, geniş kitleler farkı anlayabilmelidir. Eğer böyle bir fark oluşmazsa; ana akım barış savunusunun [niyetimizden bağımsız olarak] basit bir eklentisi konumuna düşülmüş olur.

İki tane Kuzey Kürdistan olmadığına göre her iki tarafın da aynı anda kazanabileceği bir barış mümkün değildir. Çünkü mesele iktidar olma ve politik çıkarlarla ilgilidir. Her şeyden önce barışın gerçekleşmesinde bir tarafın kısmen veya kesin bir şekilde yenilgisi şarttır. Egemen ile ezilen arasında gerçekleşecek olan barış (daha doğrusu barış anlaşması); ya ezilenin artık nihai hedeflerini, temel yaklaşımlarını bir kenara bırakmak zorunda kaldığı (ki bugün tüm talepler en aşağıya çekilmesine rağmen olmuyor) ya da egemenin artık eskisi gibi yönetemediği, krizler yaşadığı, daha büyük sorunlar yaşamaktansa bir takım tavizler vermeyi kabul etmek zorunda kaldığı bir süreçte gerçekleşir. Sömürgenin lehine bir barış tartışması çıkabilmesi için; sömürge tarafın masayı kurdurabilmesini sağlayan güçlü ve talepler konusunda net bir konumda olması gerekir. Diğer türlü 2005’te açılım, 2013’te Çözüm Süreci’nde gördüğümüz üzere bu tarz süreçlerden ‘barış’ değil oyalama, güçten düşürme, tasfiye etmeye yönelme gibi sonuçlar çıkmaktadır. Diğer yandan sömürgecilerle yapılacak olan barış görüşmelerini ve gerçekleşirse barışı; soyut söylemlerle (tarihi kardeşlik vs.) değil politik tanımlarla yapmak gerekir. Yüzyılı alan sömürgeci rejimle yapılacak olan bir görüşme ve anlaşma güç dengelerinin sonucudur, hiçbir soyut değerle, tarihi kardeşlik edebiyatıyla alakası yoktur. Ne vicdana gelebilecek ne de vicdana çağırmamızı gerektiren bir devlet vardır. Barış dediğimiz olay güçlü olanın gücünü ve koşullarını dayatmış, mücadele ettiğini masaya getirmek zorunda bırakmış olmasından başka bir anlama gelmemektedir. Barış tartışmalarını yaparken bu noktaya oldukça dikkat edilmesi gerekiyor, çünkü ‘geldi geliyor, şöyle güzel böyle güzeldir’ denilen barış tartışması insanlarımızda tozpembe hayaller yaratırken bir anda karşı karşıya kalınan savaşla iki kat zihinlerde yıkım yaşatıyor. Kürdistan komünist hareketi; ana akım barış savunusunun dışında durarak, ilkelerden ödün vermeyen, çerçevesi net bir şekilde çizilmiş, Kürdistan ve Kürt ulusunun tanımını bozmayan, tarihsel haklarımızı karartmayan, Kürdistan proletaryasının çıkarları ile genel ulusal çıkarları birleştirebilen, sınıf devriminin önünü açan, bölge gericiliğinin koçbaşı haline gelmiş olan sömürgeciliği gerileten bir zeminde barış tartışmasını yapmalıdır.

Sosyalist Mezopotamya Sayı: 8

Tüm sayıların PDF formatları aşağıda

Sosyalist Mezopotamya / Sayı: 1 – Derginin PDF formatı için buraya tıklayın

Sosyalist Mezopotamya / Sayı: 2 – Derginin PDF formatı için buraya tıklayın

Sosyalist Mezopotamya / Sayı: 3 – Derginin PDF formatı için buraya tıklayın

Sosyalist Mezopotamya / Sayı: 4 – Derginin PDF formatı için buraya tıklayın

Sosyalist Mezopotamya / Sayı: 5 – Derginin PDF formatı için buraya tıklayın

Sosyalist Mezopotamya / Sayı: 6 – Derginin PDF formatı için buraya tıklayın

Sosyalist Mezopotamya / Sayı: 7 – Derginin PDF formatı için buraya tıklayın

Sosyalist Mezopotamya / Sayı: 8 – Derginin PDF formatı için buraya tıklayın

Exit mobile version