DESTPÊKSIYASETKüresel Denklemler Ve Yön Arayan Kürtler

Küresel Denklemler Ve Yön Arayan Kürtler

7 Ekim 2023 Hamas saldırısı, Ortadoğu’daki güç dengelerini kökten değiştirdi. Bu yeni denklemde Kürtlerin nasıl bir yön aradığı giderek daha kritik hâle geliyor.

1. Ayrım: 7 Ekim 2023’ün getirdikleri 

7 Ekim Sonrası Küresel Denklem ve Kürtlerin Yön Arayışı daha çok uzun süre gündemimizde yer alacak.

    7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrailli sivillere dönük katliamı Orta Doğu’da birçok değişimi ve dönüşümü de beraberinde getirdi. Hamas’ın kuruluşundaki karanlık noktaları da dikkate alarak bu saldırının planlanma ve hayata geçirilişini İsrail ve ABD’den bağımsız düşünemeyiz. 7 Ekim 2023’ten bugüne, Hamas saldırısının sonuçları başta İsrail olmak üzere ABD ve Batının lehine sonuçlar üretirken, yine başta İran olmak üzere Rusya, Esad rejimi, Lübnan Hizbullah’ı ve diğerleri aleyhine sonuçlar üretti. Hamas’ın İsrail’e saldırısı sonrası gelişmeleri tek tek yazmama gerek yok, dergimizin diğer yazılarında buna ilişkin detaylar yeterince var. Ama bu saldırıya, Orta Doğu’da derin ve köklü değişimlere yol açan sürecin başlangıcı olarak bakmakta fayda var. HTŞ’nin Şam’da iktidara getirilmesinden, Devlet Bahçeli’nin açıklamaları sonrası Öcalan’ın PKK’nin feshine dönük çağrısı ve son olarak da 11 Mart 2025’te HTŞ ve DSG arasında yapılan 8 maddelik anlaşma vb gelişmelere 7 Ekim 2023 Hamas-İsrail savaşının etkileri ve sonuçları olarak bakmalıyız.     

    Bu bakışı güçlendirecek olgulardan birisi ise Cumhurbaşkanlığı 2. tur seçimleri sonrası seçimleri değerlendiren Devlet Bahçeli şöyle söylüyor: “28 Mayıs, fetih öncesi bir tarih olarak fethin önemi ne ise siyasete de o önemi kazandıracaktır. Önümüzdeki günlerde çok şey değişecektir, her şey değişecektir. Öyle gözüküyor. İnşallah Türkiye değişmez.” (BİANET – https://bianet.org/haber/bahceli-onumuzdeki-gunlerde-her-sey-degisecektir-279498) Bahçeli’nin bu açıklaması gösteriyor ki Türk devleti Orta Doğu’da köklü değişiklikler olacağını ya biliyor ya da anlıyor ya da zaten bu süreci ABD, İsrail ve Batı ile birlikte pişirdiler. Yani Bahçeli’nin bu açıklaması sonrası 7 Ekim 2023’te Hamas saldırısı sonrası başlayan Hamas – İsrail savaşı, İsrail tarafından Hizbullah, Esad rejimi ve İran’ın bölgedeki milis kuvvetlerinin vurulması… Devamında HTŞ’nin Şam’da iktidara taşınması, İran ve Rusya’nın bölgeden dışlanması peş peşe gelir. Yine aynı Bahçeli’den bu gelişmeler ışığında Abdullah Öcalan çıkışı gelir. Ve şaşkınlıkla, arka planını göremediğimiz sadece yansımaları izleyebildiğimiz yeni “çözüm” süreci gelir. Çok fazla etkide bulunamadığımız küresel ve bölgesel bu planlardan başta Kürtler olmak üzere bölgenin ezilen, sömürülen halkları tabii ki çıkarları doğrultusunda faydalanacaklar, faydalanmalıdırlar. Çünkü hayata geçirilen bu planlar öncesinde ne Suriye’deki rejim ne de herhangi bir güç Kürtlere, Dürzilere ve bir bütün olarak Suriye’deki ezilen sömürülen halklara hiçbir şey vadetmediği gibi sürekli katliam ve baskı politikalarına başvurdular. Batı emperyalizmi de vadetmiyor ama başta Kürtler olmak üzere bölge halkları eski statükonun bozulması ve verdikleri mücadele nedeniyle kolektif haklara sahip olabilir veya statü sahibi olabilirler, oluyorlar da.    

    2. Ayrım: SDG – HTŞ anlaşması ve Alevi katliamı 

    HTŞ Şam’da iktidara geldikten kısa bir süre sonra başta Lazkiye olmak üzre birçok yerde Alevilere dönük katliam yaptı. Binin üzerinde Alevi katledildi. Kendisini iktidara getirenlerin tepkisi nedeniyle HTŞ sorumluların yargılanacağını söylese de bölgeden hala infaz haberleri geliyor. Öncelikle katliamların altıdaki birinci neden HTŞ topluluğunu bir araya getiren radikal İslam ya da Selefi anlayışının fikri kodlarıdır. Dün aynı şeyi IŞİD Ezidilere, Kürtlere, Hıristiyanlara yaptı. Bugün de HTŞ daha düşük tonda bunu şimdilik Alevilere yapıyor. Gücü yeterse Kürtlere ve Dürzilere de yapacak. İşte işin püf noktası da tam olarak bu güç meselesinde. Bugünün Suriye’sinde yaşamın sigortası silahtır. Savaş karşıtı biri olarak Rojava’da ya da Suriye’de yaşamış olsaydım istemesem de elime silah alacaktım.     

    Konunun esasına dönersek. Alevi katliamı yaşanırken SDG’nin Şam’la anlaşma imzalamasına dönük yapılan eleştiriler hatta eleştirinin de ötesine geçen değerlendirmeler yapılmakta. SDG yaptığı bu anlaşma ile HTŞ’ye veya Colani’ye “meşrutiyet” kazandırıyormuş. SDG bunu yapmasaydı Colani bu katliam ile uluslararası alanda “sıkışacaktı” hatta iktidardan bile “düşürülebilir”di. Ama bu anlaşma Colani’nin “iktidara tutunmasını sağladı” türünden değerlendirmeler yapılıyor. Tümüyle yanlış bulduğum bu değerlendirmeleri neden yanlış bulduğumu açıklamadan önce şunu söyleyeyim: Bu değerlendirmeleri yapanlar çoğunlukla Rusya ve İran gözlüğünden olaya bakıyorlar. Diğer taraftan Alevilerin katledilmesine karşı ses çıkarmak, basın açıklamaları ve eylemler yapmak iyi, güzel hatta yetmez daha fazlası yapılmalı. Lakin diğer taraftan ise dün IŞİD Ezidileri, Kürtleri katlederken, uzun süredir Türk devletinin Batı ve Güney Kürdistan’a dönük saldırıları nedeniyle binlerce sivil hayatını kaybederken (söz meclisten dışarı) bunların çoğu ses çıkarmadı. Sadece sana dokunulduğunda canınız acıyorsa bu sahte bir acıdır. Oysa insan, nerede bir zulüm ve zalimlik varsa ona karşı çıkmasıyla insan olur.     

    SDG’nin HTŞ ile anlaşma yapması HTŞ’yi ve katliamı “meşrulaştırıyor” diyorlar. Anlaşmanın “zamanlaması çok kötü” diyorlar.     

    Keşke SDG’nin elinde imkan olsaydı da HTŞ ile anlaşma yapmasaydı. Ama yok işte. Esad rejimi çökmüş, Suriye’de kalan tek güç batı ve İsrail. Batı bloku evet istese bir günde HTŞ’yi iktidardan alır. Ama neden alsın? Yıllarca HTŞ ve Colani’yi oraya getirmek için İdlib’de prova yaptılar. Batı bölgesel politikalarında ne zaman insancıl oldu ki şimdi olsun? Alevileri katlediyor diye Batının Colani’yi hemen görevden mi alacağını sanıyorsunuz? Dün Ezidiler katledilirken oturup izlediklerini hepimiz gördük. IŞİD’in ilerlemesini durdurmak için hiçbir şey yapmadıklarını görmediniz mi? Ta ki ne zamana kadar IŞİD’i kendilerine tehdit görünce IŞİD’e karşı savaş başlattılar. Bu anlaşma ile HTŞ’nin meşrulaştığını görenler Kürdün meşrulaşma çabasını ise görmezden geliyorlar. Çünkü Kürdün statü sahibi olmasını istemiyorlar. Esas dertleri budur! Bu anlaşma ile HTŞ değil esas olarak Kürtler hem Suriye’de hem de uluslararası arenada kendilerini meşrulaştırmaya dönük büyük bir adım attılar.    

    Herkesin eğri oturup doğru konuşması gerekiyor. SDG veya Kürtler HTŞ ile oturup anlaşma hevesinde değillerdi. Bu anlaşmanın olmasını ABD istedi ve anlaşma oldu. Kürtlerin ben bu anlaşmayı yapmıyorum deme lüksü yoktu. SDG’nin hem IŞİD’in hem Türk devletinin hem de Esad rejiminin baskı ve tehditlerine yetecek gücü yoktu, yoktur. Kürtler hem Güney Kürdistan’da hem de Batı Kürdistan’da dinsize karşı imansıza sığınmak zorunda kaldı.    

    3. Ayrım: Öcalan’ın çağrısı üzerine  

    Devlet Bahçeli’nin Öcalan çıkışı üzerine Abdullah Öcalan’dan da PKK’ye silah bırakma ve kendinizi feshedin çağrısı geldi. Öcalan’ın mektubunu herkes okudu veya dinledi. Öcalan’ın mektubunda her detaya değinmeyeceğim. Olumlu bulduğumuz noktalar olduğu gibi yanlış bulduğumuz noktalar da var. 

    Öncelikle yazının başında dediğim gibi Bahçeli ve Öcalan’ın çağrısının Orta Doğu’da yaşanan ve yaşanacaklardan bağımsız olduğunu düşünmüyorum. Hamas’ın 7 Ekim 2023 saldırısından beri Orta Doğu’da yaşanan her şey bir bütünün parçalarıdır. Ortada sosyalist bir alternatif ve güç yokken başta Kürtler olmak üzere bölgedeki ezilen, sömürülen halkların ulusal veya öncü partileri mecburen küresel denklem içinde yer alıyorlar, almak zorundalar. Aksi durumda bölgenin sömürgeci devletlerinin hakkını arayanları nasıl boğduğunu biliyoruz. Dolaysıyla Öcalan’ın çağrısı da dahil Orta Doğu’da tüm yaşananlara, Kürdün ve diğer halkların, dinsize karşı imansıza sığınması olayını unutmadan yaklaşmalıyız, değerlendirmeliyiz. 

    Öcalan’ın çağrısında yanlış bulduğumuz ya da bulmamız gereken en önemli nokta: “Aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır.” Bu bakış açısı Abdullah Öcalan için doğru olabilir. Öncelikle bu Abdullah Öcalan’ın mekan anlamında nerede durduğu, nereden baktığıyla alakalı bir durumdur. Öcalan mesela Kandil’de veya Avrupa’da veya dünyanın başka bir yerinde özgür biri olarak yaşasaydı sizce aynı şeyleri yine söyleyecek miydi? Buna kesin bir şey söyleyemeyiz ama geçmiş bu konuda az da olsa ışık tutuyor. Öcalan Suriye’de iken farklı bakıyordu, Avrupa’ya gitti farklı baktı, İmralı’da ise daha farklı bir bakış açısı getirdi. Öcalan’ın ayağını bastığı yere göre temel fikriyatı değişkenlik gösteriyor. Bu bana göre onun pragmatik bir siyasetçi olduğunu ya da başkalarına göre “taktisyen” bir siyasetçi olduğunu gösterir. Tabii ki pragmatizm tek başına kötü sayılmaz yer yer gereklidir de ama bir liderin, bir örgütün temel stratejisi pragmatizm üzerine kurulamaz hele söz konusu bir halkın özgürlük, kolektif hakları, statü daha da ötesi kendi kaderini tayin hakkı meselesi ise hiç kurulamaz. Bu konuda tek karar merci ulusun kendisidir. Bağımsız Sosyalist Kürdistan temel stratejisiyle yola çıktınız halkın önemli bir kısmı sizi destekledi, olmadı demokratik modernizm, demokratik özerklik dediniz halk yine destekledi. Şimdi “Kültüralist” çözümlere bile hayır derseniz o zaman halkın şunu sormaya hakkı vardır. “Madem bu noktaya gelecektik ne diye 40 yılı aşkın bir süredir savaştık, insanlar neden öldü” diyeceklerdir. Silah bağımsız sosyalist Kürdistan mücadelesi için uyumlu bir araç. Demokratik özerklik dediniz ama bu tezle uyumlu olmayan silahı devreden çıkarmadınız. En sonunda Kürtlerin en demokratik talepleri bile yanlıştır dediniz ve silah bırakma çağrısı yaptınız. Silah bırakma zaten 1999’la başlayan süreçte sonlandırılmalıydı geç de olsa bu olumlu bir adım programatik savunularınız açısından. Fesih olayı da sizi ve örgütünüzü esasen ilgilendirir. Ama sizi destekleyen milyonlar varken “Kültüralist” talepleri bile yanlış bulmak bir ulus olan Kürtleri düşünen bir politika değildir. Kürtler üzerinde bu düzeyde etkili bir liderin halk üzerinde demoralizasyon yaratmaya hakkı yoktur.  

    Diğer taraftan bu yeni “süreç”le devlet neyi amaçlıyor. Muhtemelen Öcalan’da devletin niyetini okuyordur. Osmanlı’dan beri bu devlet anlayışını az çok biliyoruz. Bu bilgi ile devletin ne yapmak istediğine dair kimi sonuçlar çıkartılabilir. Bunlardan birisini ben yazayım. Öcalan’dan bağımsız olarak devlet dün Lozan’da ne yaptıysa bugün de onu yapmaya çalışıyor. Dün Lozan’da başardığını bugün başarabilecek mi? Dün Lozan’da ne oldu? Lozan öncesi çoğulcu 1. Meclis vardı. Bu mecliste Kürdistan, Laziztan mebusları vardı. Mustafa Kemal dönemin ileri gelen Kürt şahsiyetleri yanına alarak Lozan’a mektuplar yazdırdı. Mektuplarda biz kardeşiz, devlet hepimizin devleti türünden şeyler yazıldı. M. Kemal Lozan’da tapuyu aldıktan sonra 1. Meclisi feshetti ve tekçi Türk ulus devletinin temellerini attılar 1924 anayasasıyla. Bugün ise devletin, Öcalan’la girdiği süreçle küresel güçlere, bakın biz Kürtlerle oturduk anlaştık, siz aradan çekilin bu işe karışmayın deme amacı güdüyor. Dün Lozan’da kaybettiğimiz fırsat, bugün ayağımıza geldi. Umarım Lozan’dan dersler çıkartabiliriz!

    4. Ayrım: Sonuç yerine 

    Romantik devrimciliği bir nebze aştığımdan beri savunum hep şu olmuştur. Bir örgütün özellikle sosyalist, komünist bir örgütün programatik yapısı ve araçları reel sosyolojik, politik ortam ve zamanla uyumlu olmalıdır. Yani demokratik talepler için kurşun sıkılmaz ama bağımsız Kürdistan için sıkılır. Çünkü bağımsızlığı sana barışçıl yollarla vermeyeceklerdir. Yerine göre federasyon, özerklik için de kurşun sıkılır veya yerine göre sıkılmaz. Ama demokratik talepler için sıkılan kurşun boşa sıkılmıştır. Silah veya silahsız mücadele sadece bir araçtır. Ama 40 yıl aradan sonra geldiğiniz nokta biz yanlış yapmışız “devlet hepimizin devleti” derseniz sivri, sert, can acıtıcı eleştirilerle de yüzleşmek zorundasınız.  

    Dünya üzerinde yüzlerce ulus devlet varken ve bunların büyük çoğunluğu milliyetçi tez veya hikayeler üzerine kuruluyken, özgürlüğünden yoksun olan uluslara milliyetçiliği bırakın işinize bakın çağrısı içi dolu bir çağrı değildir. 

    Sonuç olarak özgürlüğünden yoksun halklar için özgürlük mücadelesi hangi çağrılar yapılırsa yapılsın bitmez. Belki daralır, küçülür ama özgür olana kadar asla bitmez.  

    Ortada bir küresel denklem var bu denklem bazı halklar için acı, gözyaşı getirirken bazı halklar için fırsatlar getiriyor. Kürtler Orta Doğu’da en çok acı çeken, gözyaşı döken halk oldu. Şimdi önünde kimi fırsatlar var acıdan, gözyaşından az da olsa kurtulabilmek için. Kürtler bugüne kadar başka halkların acısına sebep olmamak için çok dikkat ettiler, bundan sonra da edeceklerdir. 

    Kürtler şu anda küresel denklem içerisinde kendilerine yön arıyorlar! Keşke çok güçlü sosyalist bir odak, bir blok olsaydı da Kürtler emperyalizmin küresel denklemi içerisinde yön arayışına girmeselerdi. Ama maalesef şu an için yok!  

    Bunun için başta Kürdistanlı komünistler olmak üzere Orta Doğu halklarının komünistlerine büyük iş düşüyor. Sadece Kürdistan değil tüm Orta Doğu yakasını emperyal güçlerden ancak sosyalist devrimlerle kurtarabilir…  

    Mart 2025 

    Sosyalist Mezopotamya Sayı: 16 / Mart 2025

    GIŞTÎ