DESTPÊKSIYASETOrtadoğu’da İsrail Hegemonyası 

Ortadoğu’da İsrail Hegemonyası 

Şam’ın düşüşüyle Ortadoğu’da İsrail merkezli yeni bir hegemonya dönemi başladı.

Ortadoğu’da İsrail Hegemonyası

Münir Köymen* 

Son yirmi beş yıldır dünyanın birçok bölgesinde, ülkesinde iç savaşlar ve ilhakçı savaşlar yaşanıyor. Bu savaşların hepsinde baş aktör ABD ve İngiltere. ABD tarihteki her hegemon güç gibi hareket ediyor ve hegemonyasına yönelik en ufak bir belirtiye karşı acımasız davranıyor. Hegemonyayı kemiren merkezkaç gücü, savaş ve iç savaşlar yoluyla etkisizleştirmeye çalışıyor. Bu süre içinde seçili ülkeler savaş ve iç savaşlarla yerle bir edildi. Bir ülkenin işi bitirilince savaş ve iç savaş başka bir bölgeye, ülkeye taşındı. 2022 başında gündemi Rusya-Ukrayna Savaşı belirledi. Bu savaş belirli bir sınıra ulaşınca, Ortadoğu yeniden savaş alanına çevrildi. İsrail Ekim 2023’de Hamas’ın saldırısını bahane ederek Gazze’ye saldırdı. Aradan geçen bir yıldan fazla sürede yaşananlar, seçili hedefler, hedeflerin ortadan kaldırılma biçimleri, saldırının uzun süreli bir istihbarat ve askeri hazırlığa dayandığını gösteriyor. İsrail’in Gazze saldırısında görünen hedefi Hamas’ın “yok edilmesi” olsa da asıl hedef Filistin halkının tümden ortadan kaldırılmasıydı. Saldırı bu hedef doğrultusunda hiçbir savaş kuralı tanımadan sürdürüldü. İsrail’in bu pervasız saldırıyı sürdürmesini olanaklı kılan ise bütün kurumları, ekonomik, politik, askeri güçleriyle ABD hegemonyasını arkasına almasıdır. Ukrayna Savaşı’ndan sonra bir kez daha benzer bir durum yaşandı. Belli başlı ülkeler İsrail’in arkasına dizildi. Öteden beri ABD hegemonyasına şu ya da bu biçimde karşı olan devletlerin açıklamaları, Filistin’e destek mesajlarının ötesine geçmedi. İran ve İran’ın etkisindeki örgütler, Lübnan Hizbullah’ı, Yemen’de Husi güçler, Irak’taki Haşdi Şabi vb. Filistin halkıyla dayanışmayı sürdürdü. Bu dayanışmayı kırmak için İsrail savaşı bölgeye yaydı. İsrail ordusu Lübnan’a girdi. Lübnan Hizbullah’ının liderleri öldürüldü, üyelerinin telefonları patlatıldı. Hamas’ın siyasi lideri İran’daki otelde ve İranlı General Suriye konsolosluğunda vurularak öldürüldüler. Normal koşullarda bir savaş nedeni sayılabilecek bu saldırılar İran tarafından “onur kurtarıcı” eylemlerle geçiştirildi. Bütün bu süre içinde Gazze’ye herhangi bir somut destek vermemesine rağmen Suriye belirli aralıklarla bombalandı.   

2024 sonunda İsrail ile Hizbullah arasında geçici bir “ateşkes” imzalandı. Buna rağmen İsrail, Lübnan ve Gazze’yi bombalamayı ara vermeden sürdürüyor. İran’ın onuru ve bölgedeki etkinliği ona ve onun desteklediği güçlere vurulan ağır darbelerle kırıldı. Birkaç kez denenmesine rağmen başarılı olamayan iç savaş ortamı bu darbelerle daha da olgunlaştırıldı.  

Bölgedeki savaşın sonraki hedefi, zaten 13 yıllık bir iç savaş ve ilhaklara konu olan Suriye’ydi. Suriye’de iç savaş ve emperyalist müdahale 2011’de başladı. İç savaşı başlatan cihatçı örgütler ABD, İngiltere tarafından yönlendirildi. Bu örgütlerin bir kısmı, o zamanki adıyla “Özgür Suriye Ordusu -ismi sonradan Suriye Milli Ordusu (SMO) olarak değiştirildi- Türkiye tarafından, diğer kısmı ise İngiltere tarafından eğitilip donatıldı. Katar ve S. Arabistan tarafından finanse edildi. 2015’te Rusya’nın savaşa dahil olmasının ardından Suriye’de savaşın seyri değişmeye başladı. Mayıs 2015’te Rusya, İran ve Suriye “ılımlı” muhaliflerini temsil eden Türkiye’nin katılımıyla Astana süreci başlatıldı. Aralık 2016’da ilk ateşkes ilan edildi, 2017’de çatışmasızlık bölgeleri belirlendi. Bu süre içinde Türkiye, Suriye’nin kuzeyindeki Cerablus, Afrin ve Tel Abyad bölgelerini işgal etti. 2018’de Halep’in Esat güçleri tarafından geri alınmasının ardından İdlib’de cihatçı örgütler ve Türkiye ile Suriye rejimi arasında çatışmasızlık bölgesi oluşturuldu. Ve İdlib cihatçı örgütlerin toplanma alanına dönüştü.  

HTŞ lideri Ebu Muhammet el Colani’nin (Ahmet-El Şara) hayat hikayesi, Suriye’de iç savaş sürecinin gelişiminin de bir özeti gibidir. Suriye vatandaşı olan Colani, Irak’ta insanların kafalarını kesen IŞİD’e katıldı. IŞİD, Irak sorumluları arasında yer aldı, 2006’da ABD güçleri tarafından Musul’da yakalandı, beş yıl Irak’taki ABD hapishanelerinde “vakit geçirdi” 2011’de serbest bırakıldı ve Suriye’ye geri döndü. El Nusra’yı kurdu. 2016’da El Nusra’yı feshederek Şam Fetih Cephesi’ni, 2017’de birkaç selefi cihatçı örgütle birleşerek Heyet Tahrir Şam’ı (HTŞ) kurdu. 2018-2024 arasında İdlib, HTŞ önderliğinde kurulan Suriye Kurtuluş Hükümeti tarafından yönetildi. Bu tarihler arasında İdlib dünyanın pek çok ülkesinden gelen selefi cihatçı güçlerin merkezi oldu. HTŞ bu süre içinde İngiltere ve Ukrayna tarafından eğitilip donatılarak iktidara hazırlandı.  

Suriye’de dengenin rejim lehine değişimini sağlayan Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’ya girişinden sonra, güçlerinin önemli bir kısmını (Wagner ve diğer güçleri) geri çekmesi, ardından Ekim 2023 İsrail saldırılarından sonra İran’ın ve Lübnan Hizbullah’ının aynı yolu izlemesi ve Suriye savaş kapasitesinin İsrail bombardımanlarıyla etkisizleştirilmesi sonucu mevcut denge de cihatçı örgütler lehine değişti. 2018-2024 arasında Suriye rejimi savaşın ve yaptırımların yol açtığı ekonomik zorluklar, Kürtlerle uzlaşmayı gerçekleştirememesi ve orduda artan yolsuzluklarla sürekli güç kaybetti ve Aralık 2024’te hiçbir varlık gösteremeden silindi. HTŞ, önünde hiçbir engel kalmayınca İdlib’den hareketle 13 günde Şam’a ulaştı.  

Putin yaptığı açıklamada, rejimin düşüşünü ordunun kaçışına bağladı. Suriye ordusunun Halep’te küçük bir HTŞ grubunun (350 kişilik bir güç olduğu söyleniyor) girişine müdahalede bulunmadan geri çekildiği gerçek olsa da bu çekilişin Rusya’dan bağımsız olmadığı da başka bir gerçektir. Rusya, aktif olarak 2015’ten beri Suriye’deydi. 2015-2024 arasındaki sürede Suriye ordusu üzerinde güçlü bir etkiye sahip olduğu açıktır. Ordunun bu etkiye rağmen korku, yozlaşma veya başka bir nedenle geri çekilmesinin açıklanması gerçeğin üstünü örten bir gerekçedir. Ordunun geri çekilmesinin Rusya ile ABD arasında Ukrayna ve Suriye’yi içeren bir anlaşmaya dayandığını varsaymak gerekiyor. Rusya’nın HTŞ’nin Halep’e girişinden sonra, Lazkiye’deki hava ve Tartus’daki deniz üssü hariç, Suriye’deki askeri varlığını geri çekmesi bu varsayımı güçlendiren somut bir kanıttır. Rusya, S-400’ler de dahil Suriye’den geri çektiği askeri varlığının bir kısmını Rusya’ya bir kısmını da Libya’daki üslerine nakletti. Rusya’dan sonra İran da Suriye’deki askeri varlığını sonlandırdı. 

ABD, İngiltere, Türkiye, Almanya, Fransa, Arap ülkeleri vb. HTŞ lideri Colani ile görüşmek için sıraya girdi. Gerçekte bu ülkelerin hepsi 2011’den itibaren, belki de daha önceden HTŞ ve diğer cihatçı örgütlerle ilişkideydi. Kimi ülkeler HTŞ ve diğerlerini eğitip donattı, kimileri finanse etti, kimileriyse hareket tarzını, strateji ve taktiğini belirledi. Türkiye dışişleri bakanı, bir Fransız televizyonuna verdiği demeçte, diğerlerinden daha acemice davranarak, HTŞ ile ilişkilerinin çok önceye dayandığını itiraf etti. ABD ve İngiltere istihbarat örgütleri bir senarist titizliğiyle Colani ve diğer HTŞ liderlerinin, nasıl oturması, kalkması, ne giyip ne söylemesi konusunda imaj danışmanlığı üstlendiler. Dünün kafa kesenlerini bugün dünya halkları karşısına demokrasi, özgürlük ve eşitlik havarisi olarak çıkarttılar. Yeni imajlarla biçimi değiştirse de içerik, ideoloji değişmeden kalıyor.  

Şam’ın düşüşüyle Ortadoğu tarihinde Baas dönemi kapandı. Yeni bir dönem Ortadoğu’da istikrarsızlık ve İsrail hegemonyası dönemi başladı. Bu yeni dönemin muhtemel gelişmelerini şöyle sıralayabiliriz. HTŞ’nin Şam’da yönetimi ele almasıyla birlikte Suriye’de etnik ve dinsel ayrılıklara dayalı istikrarsızlık daha da büyüyecektir. HTŞ’nin sahip olduğu ideoloji ve iç savaş sürecinde ortaya koyduğu pratik, tersi iddia edilse de Suriye’nin etnik ve dinsel yapısını kapsayacak bir yapının kurulmasını dışlar. Nitekim Colani daha şimdiden HTŞ içindeki gruplara dayalı bir bürokrasi ve ordu yaratmaya başladı bile. Valiler atıyor, rütbeler dağıtıyor. Dünün IŞİD’cileri bugünün Suriye’sinde karşımıza vali, general ve albaylar olarak çıkıyor. İstikrarsızlığı büyütecek olan sadece HTŞ’nin ideolojik konumu ve emperyalist devletlerin çıkar farklılıkları değil, farklı etnik ve dinsel yapıların kendi istemleridir de. Ayrıca son dönemde bölgedeki gelişmelere bakıldığında emperyalist devletlerin girdikleri her yerde (Irak, Libya, Afganistan vb.) istikrarsızlığı büyüttüklerini görüyoruz. Bölgede sözü edilen gelişmeler, ABD hegemonyasının güçlendirilmesiyle bağlantılıdır. Hegemonya, stratejik çıkarların dayatılmasına dayanır. Bu stratejide istikrar ancak, geniş bir çerçevede çıkarlar garanti altına alındığında söz konusudur. Bu sağlanana kadar esas olan istikrarsızlığın büyütülmesidir. 

Şam’da yönetimi ele almasından sonra, Rusya Suriye’deki üslerin geleceğini belirlemek üzere vakit kaybetmeden HTŞ ile görüşmeye başlasa da üslerinin geleceği HTŞ’den çok ABD ve İngiltere’nin tavrına, onlarla yapılan/yapılacak anlaşmalara bağlı. Esat’ın düşüşü ve Rusya’nın Suriye’den kovulması, onun Ortadoğu ülkeleriyle, özellikle BAE ve S. Arabistan’la olan ilişkilerini de olumsuz yönde etkileyecektir. Ayrıca Rusya’nın etkisizleşmesine ek olarak İran’ın bölgede yaşadığı yenilgi de Çin’in bölgedeki konumunu sarsacaktır.   

Rusya’nın ve İran’ın etkisinden arındırılan bölge ABD ve İngiltere tarafından, İsrail hegemonyasını sağlayacak biçimde yeniden dizayn ediliyor. Daha önce Abraham anlaşmalarıyla birçok Arap devleti İsrail hegemonyası içine çekilmişti, şimdi buna Suriye ve kısmen Irak ve Lübnan ekleniyor. Filistin sorunu ise, İsrail’in uyguladığı soykırım, etnik arındırmayla tarihin kara sayfalarına eklendi.  

Son BAAS rejiminin yıkılmasında Suriye’deki bombardımanlarıyla önemli bir rol üstlenen İsrail, Şam’ın düşüşünün ardından yarım kalan işini tamamlayarak, Suriye’nin bütün savunma kapasitesi ve silah envanterini yerle bir etti. Bununla yetinmeyerek Golan tepelerini ilhak etti, burada durmadı, Suriye’nin güneyindeki işgal bölgesini doğuya doğru büyütüyor. İsrail, Davut Koridoru adını verdiği bu bölgede (ABD’nin de bu bölgede El Tanf üssü bulunuyor.) kendi denetiminde özerk bir Dürzi devleti kurarak, bunu, Fırat’ın doğusundaki Kürtlerin denetimindeki bölgeyle birleştirmeyi hedefliyor. HTŞ bu aşamada İsrail’e karşı bir söz söylememeye bile dikkat ediyor. HTŞ’nin Şam valisi İsrail’in Suriye’deki ilhak ve işgaline rağmen, İsrail’le hiçbir sorunları olmadığını açıkladı. İşgali kastederek “biraz ilerledi”, “biraz bombaladı” diyerek İsrail’e karşı hassasiyetini ortaya koydu. Ama bu bile İsrail’i teskin etmeye yetmedi. İsrail dışişleri bakanı ABD ve İngiltere’den gelen açıklamaların tersine, Şam’daki yönetimin bir “çete” olduğunu, “meşru” olmadığını, “Suriye’deki sahte oyuna inanmadıklarını” söyledi. Dışişleri bakanının bu ve benzer açıklamaları, İsrail’in Suriye’deki işinin işgalle sınırlı kalmayacağını gösteriyor.  

Türkiye’ye gelince, Türkiye baştan beri bölgede ABD ve İngiltere’nin çıkarlarının gereğini yerine getirmede gönüllü oldu. Suriye’deki cihatçı grupları destekledi. Bununla yetinmeyerek, Kuzey Suriye’de birkaç bölgeyi işgal etti. Kendine bağlı güçlerle Suriye Milli Ordusu (SMO) adıyla Müslüman kardeşler ideolojisinde bir ordu kurdu. Türkiye’nin bu faaliyetlerinin dayandığı temel saik, Kürt düşmanlığıydı. Kürt düşmanlığı aynı zamanda Türkiye ile ABD arasında tek anlaşmazlık konusuydu ve bu anlaşmazlık, Suriye rejiminin yıkılmasından sonrada varlığını sürdürüyor. Bu düşmanlıkla HTŞ iktidarı almak için araçlarla Şam’a yürürken, SMO Türkiye’nin yönlendirmesiyle Kürtler üzerine yürüdü. SDG güçleri önce Tel Rıfat’tan ardından da kısmen Menbiç’ten, Fırat’ın doğusuna çekildi. Bu sırada Türkiye Şam’da doğan boşluğu MİT başkanı ve dışişleri bakanını Colani’ye göndererek kapamaya çalıştı. Colani ile konuşulan yine aynı konuydu, SDG’nin silah bırakması, Kürtlere özerklik verilmemesi, olanaklıysa Kürt bölgesine saldırı. Türkiye bu istemlerini kabul etmesi karşılığında HTŞ’ye her şeyi vermeye hazır. Colani ile pazarlıklar başladı bile, Colani istemiş olmalı ki, Atatürk Havaalanı’nda düzenlenen saldırıda yer alan ve 45 kez müebbet hapse mahkum edilen IŞİD’liler serbest bırakıldı, Colani’nin generalliğe terfi ettirdiği El Kaide üyesi Ömer Muhammet Çiftçi terör listesinden çıkarıldı. Şimdilik Türkiye’nin daha neleri pazarlık konusu ettiğini henüz bilmiyorsak da tahmin etmek mümkün. Türkiye’nin Suriye’de bir şeriat devleti kurulması için tüm olanaklarını seferber edeceği açıktır. Türkiye Şam’da kısmen açık, kısmen örtülü pazarlıkları yürütürken, içeride zafer naralarıyla bezenen bir dinci, milliyetçi, şoven dalga örgütleniyor. Namazlar kılınıyor, fetih hutbeleri okunuyor, mitingler düzenleniyor. 1 Ocak 2025 sabahı İstanbul’da devletin ve AKP kurmaylarının katılımıyla yapılan miting, siyasi İslam’ın çokça uyguladığı bir takiyedir. Türkiye, Gazze’ye saldırısı başladığından bu yana İsrail’le ticari ve istihbarı ilişkilerini kesmemiştir. İsrail’e yük taşıyan gemiler İzmit Derince’deki limandan yükleniyor. Liman işletmesinin ortaklarından biri olan ZİM International Shipping Lines şirketinin sahibi Erdoğan’a yakınlığıyla biliniyor, öteki ortak ise bir İsrail şirketi. MİT casus yazılımlarını İsrail’den alıyor. Türkiye’nin hava ve deniz savunma sistemleri İsrailli Rafael Advanced Defense System tarafından karşılanıyor. Azerbaycan’dan İsrail’e petrol Türk boru hattıyla taşınıyor. Bu liste daha da uzatılabilir. Bütün bunlar ortadayken, İsrail karşıtlarının da alınmadığı miting, gerçekte Şam’a oturan HTŞ’ye bir selam mitingidir. Suriye’yi oluşturan halklara karşı birlikte cihat çağrısıdır.   

Suriye’de, iç savaş başladığından bu yana, kendi bölgesinde iç örgütlenmesi ve istikrarını koruyan halklardan biri Dürzilerdir. Dürziler iç savaş sırasında kendilerine dokunulmadığı sürece savaşın hiçbir cephesinde olmadılar. Kendi özerklikleri temelinde Suriye’nin bütünlüğünden yana oldular. Şam’ın düşmesinden sonrada bu tavırlarını sürdürüyorlar. Bir HTŞ birliği yılbaşı akşamı Dürzilerin en önemli kenti Süveyda’ya girmek istedi Baha Cemal komutasındaki Dürzi güçler buna izin vermedi. Dürziler HTŞ’nin Süveyda’ya atadığı valiyi de kabul etmedi. Dürzi lider Cemal HTŞ ile savaşmak istemediklerini ama dayatmalara da izin vermeyeceklerini söyledi. İsrail tarafından da desteklenen Dürziler bu tutumlarıyla Suriye içinde otonom bir bölgeye sahip olmak istediklerini açıkladılar. İsrail’in Dürzi özerk bölgesi üzerinden Fırat nehrine uzanan bir koridoru denetimi altına almayı hesapladığı anlaşılıyor.   

Suriye’de kendi örgütlenmesine dayanarak istikrarlı bir düzen kuran diğer bir halk Kürtler oldu. İç savaşın başında yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde kendi öz yönetimlerini, kantonları kurdular. IŞİD’in Kürt kantonlarına saldırıları YPG ile ABD ilişkilerinin gelişmesini sağladı. Rusya’nın rejim yanında Suriye denklemine dahil olmaları sonrasında Türkiye’nin işgaliyle Kuzey Batı Suriye’deki birkaç kantondan çıkmak zorunda kaldılar. Bu gelişmeler YPG ile ABD arasındaki ilişkinin daha da sıkılaşmasını sağladı. Fırat’ın doğusunda Arap güçlerle birlikte SDG’yi oluşturdular. SDG Suriye toprağının %40’ını nüfusun önemli bir kısmını temsil ettiği halde Türkiye, Rusya ve İran arasında Suriye’nin geleceğini belirlemek için oluşturulan Astana sürecine dahil edilmediği gibi Türkiye tarafından sürekli olarak tehdit edildi. SDG, Şam’ın düşmesinden sonra Türkiye’nin denetimindeki SMO’nun karadan, Türkiye’nin havadan saldırıları sonucunda Fırat’ın doğusuna çekilmek zorunda kaldı. Bu çekilme Türkiye’ye yetmedi, ABD’deki iktidar değişimi boşluğundan yararlanarak son bir hamleyle kuzeyden ve batıdan eşgüdümlü bir hareketle Kürt varlığının simgesel kenti Kobani’yi ele geçirecek bir harekât başlatmak için hazırlıklar yapıldı. Kobani‘ye saldırı, ABD’nin yaptırım tehdidiyle karşılaşınca gerçekleşmedi. Ama Türkiye havadan ve emrindeki SMO ile karadan SDG ile çatışmayı sürdürdü/sürdürüyor. ABD Türkiye’nin SDG’yi sürekli olarak tehdit etmesine son noktayı, Kuzeydoğu Suriye’deki asker sayısını 900’den 2000’e çıkararak ve Kobani’de bir üs kurmak için harekete geçerek koydu. 

Türkiye bir planı başarısız olunca diğerini devreye sokuyor. Kendi gücüyle yapamadığını HTŞ ve Arap aşiretleri devreye sokarak gerçekleştirmeye çabalıyor. Dışişleri Bakanı Fidan, Colani ile görüştükten sonra yaptığı açıklamada, sanki Suriye’nin yeni patronu kendiymiş gibi, Suriye’de SDG’ye yer olmadığını söyledi ve bu konuda Colani ile anlayış birliğinde olduklarını iddia etti. Türkiye HTŞ‘yi kullanarak SDG’yi tasfiye ve entegrasyon ikilemiyle karşı karşıya bırakmak istiyor. Ancak ne HTŞ’nin Kürtlere bunu dayatabilecek gücü var ne de SGD’nin bunu kabul etmesi mümkün. HTŞ Şam’a yürüyüş sırasında Kürt güçleriyle bir çatışmaya girmekten kaçındı. Halep’teki Kürt mahallelerine dokunulmadı, Şam’ı aldıktan sonra SDG’yi rahatsız edecek faaliyetlerde bulunmadı. HTŞ bunu, Kürtleri müttefik gördükleri için değil, kendisini yöneten güçlerin böyle olmasını istedikleri için yapmak zorunda kaldı. Bu sürede, Colani’nin Kürtlerin kuracakları sisteme entegre edilmesine yönelik söylemleri de ölçülüydü. HTŞ, üniter bir Suriye’de, SDG de dahil tüm silahlı grupların silah bırakarak orduya entegre olmalarını bir koşul olarak ileri sürerken, SDG, özerkliğin korunması koşuluyla, bir askeri kolordu ile kurulacak orduya katılmayı kabul edeceklerini açıkladı. 30 Aralık 2024’te SDG ve HTŞ heyetleri arasında yapılan görüşmede taraflar kendi pozisyonlarını ortaya koydu ve görüşmelere devam edilmesi kararı alındı. Türkiye’nin SDG’yi tasfiye planı tek boyutlu işlemiyor. Fırat’ın doğusunda istikrarı bozmak için Arap aşiretlerini de kışkırtıyor. SDG içindeki Kürt Arap ittifakını, aşiretler içindeki cihatçı unsurları harekete geçirerek bozmaya çalışıyor. Türkiye’nin manevra kabiliyetini artıran başka bir faktör de bizzat Kürtler arasındaki politik ayrılıklardır. Bunların başında Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) hem kendi içindeki hem de Rojava ile olan ilişkilerindeki sorunlar geliyor. IKBY bölge güçleri (Türkiye, İran) arasındaki rekabeti kendi içine taşıyarak, ulusal birliği sağlama ve gelişmeler karşısında ortak politika oluşturma zeminini ortadan kaldırıyor. IKBY’de istikrarı bozan bu bölünmüşlük, Kürt Ulusal Konseyi (ERNK) vasıtasıyla Rojava’ya taşınıyor.  

Bölgede 2023 sonbaharından bu yana gelişmeler, Kürtlerin uluslararası pozisyonlarının daha da güçlenmesini sağladı. Bu gelişmelerin en önemlilerinden biri de İsrail’in artan etkin gücüdür. İsrail, Ekim 2023 Filistin saldırısı sonrasında, Kürtlere verdiği desteği açıkça dile getirmeye başladı. Kasım 2024’te İsrail dışişleri bakanı Saar yaptığı açıklamada, Kürtlerin “İran ve Türkiye’nin baskı ve saldırganlığının kurbanları” olduğunu belirterek, Kürt halkının “siyasi bağımsızlığı olmayan en büyük milletlerde biri” ve İsrail’in doğal müttefiki olduğunu söyledi. Saar aynı konuşmasında, Dürzilere de değinerek Suriye’de iki müttefiklerinin Dürziler ve Kürtler olduğunu vurguladı. Netenyahu ise açıklamasında, Kürtlerin bağımsızlık umutlarını destekleyeceklerini belirtti. İsrail’den gelen bu açıklamalar sadece Rojava’yı değil, Türkiye ve İran Kürdistanı’nı kapsayan genel bir desteği ifade ediyor. Kürtlere bu desteğin bizzat Suriye’deki işgalci bir devletten gelmesi Türkiye’yi yönetenlerin uykularını kaçırdığına kuşku yok. 

Bahçeli’nin “Öcalan Açılımı” tam da bu dönemde gündeme geldi. Farklı tarihlerde gerçekleşmiş olmalarından hareketle Suriye’deki son gelişmelerle Bahçeli’nin açıklamaları arasında bir ilişki kurulmasının zorlama olduğu ileri sürülebilir. Ancak planlama ile uygulama, hiçbir koşulda aynı tarihi taşımazlar. Özellikle 2024’ün son çeyreğinde ABD ve İngiltere dışişleri temsilcileri ve istihbarat örgütlerinin bölge ülkelerine artan ziyaretleri, bölgede hızlı değişimlerin olacağının işaretini vermekteydi. Bu bağlamda MI6 Başkanı Richard Moore’un Ağustos sonunda Türkiye’ye yaptığı ziyaret ayrı bir öneme sahiptir. Bahçeli’nin Türk-Kürt kardeşliğiyle başlayan açıklaması bu ziyaretin sonrasına rastlıyor. 

Cevaplanması gereken en önemli sorulardan biri tescilli Kürt düşmanı olan Bahçeli’nin “Öcalan Açılımı”na neden gereksinim duyduğudur. Bu sorunun cevabı Bahçeli ve Öcalan’ın açıklamalarındaki açılımın niteliğini belirleyen cümlelerde vardır. Bunlardan biri Türk- Kürt kardeşliği ve dış müdahale vurgusudur. Bahçeli bu kardeşliği tarihi bir sorumluluk olarak adlandırırken, Öcalan bir adım daha ileri atarak bunun tüm halklar için kader belirleyici bir öneme sahip olduğunu belirtti. (“Türk-Kürt kardeşliğini yeniden güçlendirmek tarihi bir sorumluluk olduğu kadar tüm halklar için de kader belirleyici bir önem ve aciliyet kazanmıştır.” yayınlanan açıklamadan) Her iki açıklamada da bölgede gelişen olayları dış güçlerin etkisine bağlandı. Açıklamalarda öne çıkan diğer bir nokta da kardeşlikle, Türkiye’nin geleceği arasında kurulan bağlantıdır. Bahçeli bu bağlantıyı şöyle kuruyor; “Oyalanacak ve israf edilecek vakit kalmamıştır. Türkiye için kader ve karar anı gelmiştir. Ya bir ve beraber kardeşçe yaşayacağız ya da dış dayatmalarla, bölgesel fay hatlarının kırılmasıyla tetiklenen şiddetli bir yıkıma maruz kalacağız.” Öcalan’ın açıklamasında ise şu cümleleri okuyoruz; “- Bütün bu çabalarımız, ülkeyi hak ettiği düzeye taşıyacak ve aynı zamanda demokratik bir dönüşüm için de çok kıymetli bir kılavuz olacaktır. “Devir Türkiye ve bölge için barış, demokrasi ve kardeşlik devridir.” Bahçeli, “Türk – Kürt kardeşliği” için “hayırlı bir başlangıç” olduğunu söyleyerek İmralı-DEM Parti görüşmesini onaylarken, Öcalan buna “Sayın Bahçeli’nin ve Sayın Erdoğan’ın güç verdiği yeni paradigmaya, ben de pozitif anlamda gerekli katkıyı sunacak ehil ve kararlılığa sahibim. … “gereken pozitif adımı atmaya ve çağrıyı yapmaya hazırım.” olarak cevapladı. Bahçeli’nin açıklamalarında şaşırtmayan vurgu ise Kürt halkına, Kürt özgürlük mücadelesine yönelik geleneksel “yok edeceğiz” söylemidir. Bu açıklamalardaki kilit cümle, “Devir Türkiye ve bölge için barış, demokrasi ve kardeşlik devridir.” cümlesidir. Türkiye burjuvazisi ne zaman Türk- Kürt kardeşliğiyle başlayan bir cümle kurmuşsa bunu Kürtlere yönelik bir asimilasyon ve saldırı izlemiştir. Bugün farklı olur mu? Bu soruyu olumlu yanıtlamak olanaksız, yaşayarak göreceğiz.  

HTŞ ve diğer cihatçı örgütlerin Şam’da yönetimi ele almasının çok etnisiteli ve çok dinli Suriye’de istikrarı sağlayacak bir yapı kuramayacağı açıktır. Bunun ilk belirtileri Şam’ın düşüşünün ardından özellikle Alevilerin ve Hristiyanların yoğun yaşadığı bölgelerde gerçekleşen saldırılarda yaşanıyor. HTŞ’nin varlığı sadece Suriye’yi istikrarsızlaştırmakla kalmayacağı da açıktır. Ürdün, Irak, BAE, Bahreyn, S. Arabistan vb. ülkelerdeki selefi cihatçı örgütleri harekete geçirerek, istikrarsızlığı, tüm bölgeye yayacaktır. Bu da bölgede İsrail hegemonyasının daha da güçlenmesine yol açacaktır.  

Suriye’deki gelişmelerin Kafkaslar ve Orta Asya’da da önemli sonuçları olacaktır. Hedefteki ülkeler etnik ve dini ayrılıklarla önemli iç karışıklıklara gebe olan İran ve Pakistan’dır. Azerbaycan, geliştirdiği ekonomik, politik ve askeri ilişkilerle Kafkaslarda İsrail’in en sadık müttefikidir. Ayrıca son dönemde Azerbaycan’da İran Azerbaycan’ıyla birleşmeyi amaçlayan milliyetçi eğilim devletin desteğiyle güçlenmektedir. Hem bu milliyetçi dalga hem de İsrail’le kurulan stratejik ilişki, bunlara bir de mola yönetiminin acımasız baskıları ve yaşanan ekonomik kriz eklendiğinde önümüzdeki dönemde İran’a yönelik iç ve dış saldırının artacağını ve hatta sonuç alabileceğini gösteriyor. Çin’in Asya’daki en önemli müttefiklerinden biri olan Pakistan için de benzer bir durumdan söz edilebilir. Kısacası Ortadoğu’da savaş, bölgesel bir hegemonya savaşı olmanın ötesinde, genel bir paylaşım savaşının odaklarından biri olarak varlığına harlanarak devam edecektir.  

 Ocak 2025

* Söz Ve Eylem Dergisi

Sosyalist Mezopotamya Sayı: 16 / Mart 2025

GIŞTÎ