DESTPÊKWERGERİran’da Protestolar, Sınıf ve Yanılsama: Devrimci Bir Alternatif Mümkün mü? 

İran’da Protestolar, Sınıf ve Yanılsama: Devrimci Bir Alternatif Mümkün mü? 

İran’daki son protesto dalgaları, kadınların ve yoksulların öfkesini açığa çıkarsa da, sınıfsal ayrımlar ve stratejik boşluklar hâlâ belirleyici.

Genç kadınlar, tarihsel “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganıyla İran protestoları ön saflarında yer aldı ve başörtülerini çıkardı. Büyük ve küçük şehirlerin sokakları, cinsiyetçi Apartheid’a ve ataerkil tahakküme karşı en cesur protestolara sahne oldu. Ocak 2018 yoksulların ayaklanması, Kasım 2019 ekonomik baskıya karşı bir isyan idiyse; 2022 ayaklanması, kadınlara yönelik çok katmanlı baskıya ve genel olarak sivil özgürlüklerin yokluğuna karşı bir başkaldırıydı. Bu hareket özellikle genç kuşağı —özellikle de kadınları— harekete geçirdi ve kentli orta sınıfın bazı kesimlerini de aktif hale getirdi. Bu nedenle kültürel ve toplumsal talepler —giyim seçme hakkı, neşe hakkı ve tercih edilen yaşam tarzı— ekmek ve geçim taleplerinden daha görünür hale geldi ve süreç içinde bazı kazanımlar da sağlandı. 

Pazarcı Protestoları ile Yoksulların ve İşçilerin Ayaklanmaları Aynı Kefeye Konabilir mi? 

Sınıfsal açıdan bakıldığında, bu iki olgu arasında ciddi farklar vardır. Pazarcılar ve esnaf, her ne kadar ekonomik kriz baskısı altında hoşnutsuz olsalar da, talepleri ve ufukları genellikle mevcut kapitalist düzenin ve serbest piyasanın korunması çerçevesinde şekillenir. Onlar ekonomik istikrar isterler ki ticaretleri canlansın; oysa itiraz eden işçiler kurtuluşu siyasal ve ekonomik yapıların köklü biçimde değiştirilmesinde ararlar. Bu protestolarda her ne kadar sert siyasal sloganların atıldığı rapor edilmiş ve güvenlik güçleri göz yaşartıcı gaz ve saldırılarla müdahale etmiş olsa da, genel protesto atmosferi büyük ölçüde talep odaklı ve kontrollüydü. Pazarcılar, iktidara bir mesajla sokağa çıktılar: “Koşulları kontrol altına alın, yoksa zarar ederiz.” 

Gerçekte bu esnaf hareketi, rejimi devirmeyi amaçlayan devrimci bir kalkışmadan ziyade, iktidarın kendi toplumsal dayanaklarından birinin iktidarın kendisine verdiği bir uyarı olarak yorumlanabilir. Bunun hemen ardından yaşanan gelişmeler de bu tespiti doğruladı: hükümet derhal Merkez Bankası başkanını görevden aldı ve Devrim Muhafızları piyasaya bir tür sükûnet kazandırmak için bir bildiri yayımladı. 2017–2018, 2019 ve 2022 ayaklanmalarının aksine, 2025–2026 dönemindeki piyasa protestoları, sistemin temellerini hedef almıyor; bu sistemin çerçevesi içinde ekonomik yönetimin düzeltilmesini talep ediyordu. Her ne kadar taleplerinin karşılanmaması hâlinde radikalleşme ihtimali bulunsa da, bu protestoların temel karakteri buydu. 

Devrimci Solun Tutumu 

Devrimci sol açısından bu tür protestolara karşı ikili bir tutum gereklidir. Bir yandan işçi sınıfı ve yoksullar, iktidar saflarındaki her çatlağa ve toplumdaki her protesto hareketine eleştirel bir uyanıklıkla dayanışma göstermekte haklıdır. Bugünkü koşullarda nüfusun büyük çoğunluğu ağır geçim baskısı altında ezilirken, pazarcıların protestosu da egemen neoliberal, rantçı ve yozlaşmış ekonomi politikalarına karşı yükselen genel çığlığın bir parçasıdır ve bütünüyle önemsiz sayılamaz. 

Öte yandan, sınıfsal yanılsamalara kapılmamak gerekir. Pazarcıların çıkarları, işçilerin ve alt sınıfların çıkarlarıyla zorunlu olarak örtüşmez; geçmişte de örtüşmemiştir. Nitekim iktidara bağlı esnaf örgütlerinin protestonun seyrini denetim altına alıp sınırlamaya çalıştığını gördük. Piyasanın bazı kesimleri, kritik anlarda alt sınıflarla birleşmek yerine iktidarla pazarlık yapmayı ve çıkarlarını bu yolla güvenceye almayı tercih edebilir. İşte burada sınıfsal kavrayış belirleyici olur: Ancak esnaf protestoları bilinçli biçimde emekçilerin genel çıkarları doğrultusunda yönlendirilir ve diğer toplumsal hareketlerle bağ kurarsa, özgürleştirici bir hareketin parçası hâline gelebilir. Aksi hâlde, salt protesto ediyor olmak radikal ya da ilerici olmakla eş tutulmamalıdır. 

Protesto Fetişizmi ve Eleştirisi 

Kendini sol olarak tanımlayan kimi çevrelerde var olan sorunlardan biri, protesto fetişizmidir; yani protesto eyleminin kendisini, içeriğine ve mahiyetine bakmaksızın kutsallaştırmak. 

Bu akımların medyasında ve kürsülerinde herhangi bir protesto hareketi, sırf protesto olduğu için kendiliğinden övülür; oysa kim protesto ediyor, neye karşı ve hangi ufukla soruları sorulmaz. 

Bu bakış açısı, örneğin varlıklı pazarcıların vergi kaçırma amacıyla yaptıkları bir eylemin ya da gerici bir baskı grubunun protestosunun bile özgürlük mücadelesiyle aynı kefeye konmasına yol açabilir. Devrimci sol ise sınıfsal ayrımlara ve siyasal yönelimlere karşı kayıtsız kalamaz. İran’ın yakın tarihindeki yarım kalmış devrimlerin — Meşrutiyet’ten 1979 Devrimi’ne kadar — deneyimi, her protestonun kendi tarihsel ve sınıfsal bağlamı içinde değerlendirilmesi gerektiğini göstermiştir. 

Son yıllarda ana akım medya zaman zaman her protestoyu “yaklaşan devrimin işareti” gibi sunmuş, muhalefetin bazı kesimleri de koşulların somut analizini yapmaksızın protestonun coşkusuna bel bağlamıştır. Bu stratejisiz devrimci romantizm, kendini sol olarak konumlandıran bazı çevrelerde de görülmüştür. Örneğin 2022 protestoları sırasında kimi kürsüler yalnızca sokaktaki eylemcilerin kahramanlığına odaklanmış; işçi örgütlenmesindeki zayıflığı ya da sağcı akımların sürece eklemlenme tehlikesini görmezden gelmiştir. 

İslam Cumhuriyeti’nin Yapısal Krizi: Baskıda Birlik, Yönetimde Çıkmaz 

Son yıllardaki protestoların ve biriken krizlerin gözden geçirilmesi, İslam Cumhuriyeti’nin mahiyetine ve temel tıkanmalarına dair berrak bir tablo sunmaktadır. Siyasal rekabetin yüzeyi kazındığında, sert ve değişmez bir gerçeklikle karşılaşılır: rejim, kritik anlarda bütün farklılıkları bir kenara bırakarak mevcut düzeni savunmada demirden bir birlik oluşturur. 

İran toplumunun son yirmi yılı göstermiştir ki “muhafazakâr–reformist” ayrımı, aynı siyasi-ekonomik düzenin nasıl yönetileceğine dair bir yöntem farkıdır. Ruhani döneminde baskı sürdü; Reisi döneminde daha çıplak hâle geldi; bugün Pezeşkiyan hükümeti (2024– ) döneminde de bu çizgiden gerçek bir kopuşa dair bir işaret yoktur. 

2026–2027 bütçe tasarısı, bu yapısal krizin çarpıcı bir örneğidir. Hükümet, Meclis’e daraltıcı ve enflasyonist bir bütçe sunmuş; iktidarla uyumlu milletvekilleri bile bunu savunmakta zorlanmıştır. Bu tablo, rejimin ne bir çözümü ne de bir ufku olduğunu; geriye kalan tek aracının ise baskı olduğunu göstermektedir. 

Son Soru: İlerici ve Bağımsız Bir Alternatife Giden Yol Var mı? 

Ocak 2018’den Ocak 2026’ya kadar yaşananlar, İran halkının mücadelesinde önemli bir dönemi oluşturdu. Yoksullar ve işçiler, artık yoksulluk ve baskı döngüsüne mahkûm olmadıklarını ve en küçük bir gerekçeyle bile isyan edebileceklerini gösterdiler; kadınlar ve gençler öne çıkarak özgürlük ve insanca yaşam talep ettiler; bir zamanlar rejimin destekçisi olan pazar kesimlerinin bir bölümü bile bugün durumun vahametinden bıkmış durumda. Ancak bu ayaklanmalar şimdiye dek nihai bir siyasi sonuca ulaşamadı. Bir yandan rejimin ağır baskısı, diğer yandan örgütlü ve ilerici bir alternatifin yokluğu, bu mücadelelerin zafere ulaşmasını engelledi. 

Deneyimler göstermektedir ki, İslam Cumhuriyeti’nden geçiş için protesto hareketleri, sınıfsal bilinç temelinde birliği zorunlu kılmaktadır; işçileri, yoksulları, kadınları, ulusal grupları ve ezilen azınlıkları ortak bir program etrafında birleştiren bir birlik. Bu programın, aynı anda siyasal özgürlüğü, toplumsal adaleti ve ulusal bağımsızlığı güvence altına alması gerekir. 

Metnin sonunda, tüm özgürlükçü ve adalet yanlısı güçlerin önünde duran stratejik bir soruya geliyoruz: İç baskıya boyun eğmeyen ve dış savaş kışkırtıcılarının aracı hâline gelmeyen, ilerici, bağımsız ve sınıfsal bir alternatif inşa etmek mümkün mü? Bu soru, bugünkü koşullarda İran devrimci hareketinin temel meydan okumasıdır. Yanıtı sözlerde değil, toplumsal ve siyasal pratikte aramak gerekir. 

Sol entelektüeller ve aktivistler, işçi sınıfı ve yoksullar arasında örgütlenerek böyle bir alternatifi oluşturabilecek mi? Kadın hareketi, işçi hareketi, öğrenciler ve ezilen ulusal topluluklar, demokrasiye ve eşitliğe geçiş için ortak asgari bir program hazırlayabilecek mi? Ve bu alternatif, dış müdahaleye bel bağlamadan, halkın kendi kaderini eline almasını sağlayacak ölçüde, mevcut durumdan yorgun düşmüş kitlelerin güvenini kazanabilecek mi? 

Yukarıda söylenenlere dayanarak yanıtımız açıktır: Evet, ancak yalnızca bilinçli, örgütlü ve köklü bir işçi sınıfı gücüne ve diğer bağımsız toplumsal hareketlere dayanarak. Bu alternatif ne çürümüş devlet yapılarından doğar ne de Pentagon’un, Riyad’ın ya da Tel Aviv’in düşünce kuruluşlarında tasarlanır; aksine protesto alanlarında, grevlerde ve halk dayanışması içinde şekillenir. Ne diktatörle uzlaşmayı kabul eder ne de “yukarıdan kurtuluş” adı verilen, başka bir gerici tuzağa düşer. Bu alternatif ne bir hayaldir ne de çocukça bir düş; aksine her geçen gün kendini daha fazla dayatan tarihsel ve siyasi bir zorunluluktur. 

Tüm bu etkenler —rejimin nihai krizi, dış savaş tehdidi ve gerici alternatiflerin varlığı— göz önünde bulundurulduğunda, devrimci sol güçlerin birliği acil ve hayati bir gereklilik hâline gelmiştir. Bugünün kritik koşullarında, cephe biçimi, dağınık güçleri bir araya getirmek için geçici ama etkili bir araç olabilir. Devrimci sol cepheden kasıt; sosyalist, komünist parti ve örgütlerin, bağımsız aktivistlerin ve farklı devrimci hareketlerin, ortak asgari programlar etrafında birleşerek süren pratik mücadelelerde rol almalarıdır. Bu cephe, burjuva bloklardan bağımsızlığını korurken, işçilerin ve emekçilerin acil ve tarihsel çıkarlarını ifade eden sloganlar ve talepler etrafında şekillenmelidir. 

30 Aralık 2025 

Bu yazı, İranlı yazar Arash Hesam tarafından Farsça olarak kaleme alınmış ve fedayi.org web sayfasında yayınlanmıştır. Yazı İranlı bir dost tarafından Rojnameya Newroz için Türkçeye çevrildi. Metin, İran’daki son protesto dalgalarını sınıfsal, toplumsal ve siyasal bir perspektifle ele alan bir analiz çalışmasıdır. 

GIŞTÎ