İran-ABD nükleer müzakereleri, Pakistan’ın başkenti İslamabad’da 21 saat süren yoğun diplomasi trafiğine rağmen herhangi bir anlaşma sağlanamadan sona erdi. ABD Başkanı Donald Trump, görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanmasının hemen ardından dünya enerji piyasalarını ve küresel güvenliği yakından ilgilendiren bir adım atarak Hürmüz Boğazı’na yönelik abluka talimatı verdi. Trump, sosyal medya hesabından yaptığı sert açıklamada, “Abluka kısa süre içinde başlayacak. Boğaza giriş ve çıkışlarda denetim ABD’de olacak” ifadelerini kullandı. Bu gelişme, 7 Nisan’da varılan ve iki hafta sürmesi planlanan şartlı ateşkesin akıbetini belirsizliğe sürüklerken, bölgedeki askeri tansiyonu yeniden zirveye taşıdı.
Görüşmelerin sonuçsuz kalmasının ardından taraflar birbirini suçlarken, ABD kanadı İran’ın “kırmızı çizgileri” kabul etmediğini, İran kanadı ise Washington’ın masaya “çözüm için değil, irade ölçmek için” oturduğunu savundu. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, düzenlediği basın toplantısında ülkesinin İran’a “son teklifini” yaptığını ancak bunun reddedildiğini belirterek, “Basit gerçek şu ki, nükleer silah edinmeye çalışmayacaklarına dair kesin bir taahhüt görmemiz gerekiyordu. İranlıların koşullarımızı kabul edeceği bir duruma gelemedik” diye konuştu.
Masada Ne Konuşuldu? Üç Kritik Konuda Anlaşmazlık
İran-ABD nükleer müzakereleri sırasında tarafların özellikle üç ana başlıkta tam bir kutuplaşma yaşadığı ortaya çıktı. İran heyetinde yer alan Meclis Güvenlik Komisyonu Başkan Yardımcısı Mahmud Nabavian, ABD’nin niyetinin başından beri sorunlu olduğunu öne sürerek, “Amerikalılar bir anlaşma niyetiyle gelmemişlerdi. Üç temel meselede tam bir görüş ayrılığı yaşadık ve İran heyeti halkımızın haklarından bir adım bile geri atmadı” dedi.
Masadaki en büyük tıkanıklık noktaları ise Tahran’ın savaş zararlarının tazmin edilmesi ve kalıcı güvenlik garantisi talebi ile Washington’ın İran’ın nükleer programından tamamen ve geri dönülemez şekilde vazgeçmesi şartı oldu. İran heyetine başkanlık eden Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf da ABD’nin Tahran’ın güvenini kazanamadığını vurguladı. Bununla birlikte, İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bakai, iki ülkenin hemen bir anlaşmaya varmasının zaten beklenmediğini ifade ederek, Washington’ı “aşırı taleplerden ve hukuka aykırı isteklerden” kaçınmaya çağırdı.
Görüşmelerin insani boyutunu gözler önüne seren bir detay ise Kalibaf’ın İslamabad’a giden uçaktaki koltukların, savaşın ilk gününde ABD saldırısında hayatını kaybeden kız çocuklarının yanmış okul çantaları ve fotoğraflarıyla doldurulması oldu. Bu durum, müzakerelerin nasıl bir “güvensizlik ve şüphe atmosferinde” geçtiğini somut bir şekilde ortaya koydu.
Trump’tan Hürmüz Çıkışı: “Mayınları Temizliyoruz, Abluka Başlıyor”
Müzakerelerin çökmesi, zaten kırılgan olan ateşkesi tamamen belirsizleştirirken, gözler Basra Körfezi’nin giriş kapısı olan Hürmüz Boğazı’na çevrildi. Dünyanın petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ticaretinin yaklaşık yüzde 20’sine ev sahipliği yapan bu stratejik su yolunda, Trump’ın abluka talimatı yeni bir krizin fitilini ateşledi. Trump, İran’ın görüşmeler sırasında boğazda mayın olabileceğini söylediğini iddia ederek, ABD donanmasının “İranlıların boğaza döşediği mayınları imha etmeye başlayacağını” duyurdu. Bunun da ötesinde Trump, uluslararası şirketlere gözdağı vererek, İran’a geçiş ücreti ödeyen ticari gemilerin durdurulup aranacağını ve “yasadışı geçiş ücreti ödeyen hiç kimsenin açık denizlerde güvenli geçiş yapamayacağını” söyledi.
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), Trump’ın bu açıklamalarının hemen ardından X platformundan yaptığı paylaşımda, USS Frank E Peterson ve USS Michael Murphy adlı iki güdümlü füze destroyerinin Hürmüz Boğazı’ndan geçtiğini doğruladı. CENTCOM, bu adımın İran tarafından döşendiği iddia edilen deniz mayınlarının temizlenmesini sağlamak amacıyla atıldığını ve ticaret gemileri için yeni bir güvenli geçiş hattı oluşturulacağını duyurdu. Oysa İran Devrim Muhafızları buna karşılık olarak yayınladığı videoda, boğazdaki tüm trafiğin kendi silahlı kuvvetlerinin kontrolünde olduğunu ilan ederek meydan okudu.
Arap Yarımadası’nda 6 Bin 657 Saldırı ve Çin’in Gölgesi
Bu gelişmeler yaşanırken, İran’ın 28 Şubat’tan bu yana bölgedeki ABD üsleri ve müttefik ülkelere yönelik gerçekleştirdiği misilleme saldırılarının boyutu da netleşti. Anadolu Ajansı’nın derlediği verilere göre İran, 42 günde Arap ülkelerindeki hedeflere en az 6 bin 657 füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırısı düzenledi. En fazla hedef alınan ülke Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olurken, onu Kuveyt ve Suudi Arabistan izledi. Saldırıların çoğunluğu hava savunma sistemleri tarafından engellense de, bu yoğun bombardıman bölgedeki güvenlik zafiyetini gözler önüne serdi. İran-ABD nükleer müzakereleri devam ederken bile ateşkesin ilk iki gününde Kuveyt, Bahreyn ve BAE’ye toplam 28 İHA saldırısı düzenlenmesi, ateşkesin sahada ne kadar kırılgan olduğunu kanıtladı.
Öte yandan krizin bir diğer önemli aktörü ise Çin. ABD istihbarat kaynakları, Pekin yönetiminin İran’a omuzdan ateşlenen MANPAD tipi hava savunma sistemleri göndermeye hazırlandığını iddia etti. Washington’daki Çin Büyükelçiliği iddiaları “asılsız” olarak nitelendirip yalanlasa da, Çin’in Pakistan arabuluculuğundaki ateşkeste oynadığı garantör rolü ve Pekin’in İran petrolüne olan bağımlılığı, bu iddiaların bölgesel güç mücadelesi açısından ne denli kritik olduğunu gösteriyor.
Ateşkes Askıda, Diplomasi Trafiği Sürüyor
Görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanması, 7 Nisan’da varılan şartlı ateşkesin geleceğini ciddi şekilde tehlikeye attı. Ateşkesin kilit maddelerinden biri olan Hürmüz Boğazı’nın açılması şartı ABD’nin abluka kararıyla rafa kalkmış durumda. Buna karşın Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar, her iki tarafa da “ateşkes taahhüdünü sürdürme” çağrısı yaparak diplomatik çabaların devam edeceğini duyurdu. Avustralya Dışişleri Bakanı Penny Wong ise sonucu “hayal kırıklığı” olarak nitelendirip önceliğin ateşkesin korunması olduğunu vurguladı.
Bununla birlikte İsrail ve Lübnan arasında 14 Nisan’da Washington’da başlaması beklenen görüşmelerin akıbeti de belirsiz. İsrail’in Hizbullah’ı masaya oturtmama ısrarı, Lübnan cephesinde kalıcı bir sükuneti sağlamanın önündeki en büyük engel olarak duruyor.
Sonuç olarak, İslamabad’daki tarihi zirveden çözüm çıkmaması, Orta Doğu’da savaşın derinleşerek devam edeceğinin ve İran-ABD nükleer müzakereleri etrafında şekillenen küresel güç mücadelesinin yeni ve daha tehlikeli bir evreye girdiğinin en somut göstergesi oldu. Bu durum, yalnızca bölge halkları için değil, dünya enerji arz güvenliği ve küresel ekonomi için de ağır sonuçlar doğuracak bir sürecin habercisi niteliğinde.
