Site icon Rojnameya Newroz

GÜNDEM; EKONOMİK KRİZ VE MARKSİZM! / SOSYALİST MEZOPOTAMYA-3

Türkiye, kapitalizmin kalbi olan finansal alanda kriz ile yüz yüze. Kriz böyle devam ederse bir adım sonrası doğrudan reel sektöre yansımasını izleyeceğiz. Ki döviz kurunun olağanüstü yükselmesi şimdiden reel sektörün hareket alanını da daraltıyor. Yıldız ve Doğuş grubu gibi holdinglerin kredi yapılandırması için hükümete başvurması bunun işareti! Hükümetin gözbebeği inşaat sektöründe ise genel kanaat balon patlamaya gebe!

Sinan Çiftyürek / Yazarın diğer makaleleri için tıklayınız

Sonuçlarına gelince, elektrik üretim amaçlı doğal gaz fiyatına yüzde 49,5’lik ve sanayide kullanılan doğal gazın fiyatına da yüzde 14’lük zam, çarşı-pazar-mutfağı yangın yerine çevirdi bile. İç ve uluslararası alanda ki kurum ve şahsiyetler, Türkiye’ye çıkış yolu olarak yeniden IMF’yi adres gösterirken; tek adam rejimi altında siyasetiyle, ekonomisiyle freni patlamış kamyon misali yokuş aşağı giderken direksiyondaki kaptan “onların doları varsa bizim de Allah’ımız var” hamaset siyasetiyle dik durma görüntüsü veriyor.

Kriz beklentisi ve belirtileri son üç yıldan beri gündemde. Finansal krizin ABD/Brunson olayıyla alakası yok bunlar sadece tetikledi. Peki, yaşanan nedir?

 

I – Küresel kapitalizmin yüzleştiği derin kriz

a – “2015’te 1,6 milyon olan sanayi robotu 2019’da 2,6 milyona ulaşacak”. Bu durum küresel düzeyde üretimde yapay zekâ yüklü robotlara dayalı otomasyonun hızla büyüyeceğinin göstergesi. Üretimde canlı emek (işçi) yerine nesnelleşmiş emek olan makinelerin (robotlar) yer alması Marks’ın 150 yıl öncesinin öngörüsüdür. İnsanın eliyle yaptığı şeyleri (üretimi) makinelere yaptırmasını K. Marx yıllar önce öngörmüştü, şöyle ki;

“Ne zaman ki ihtiyaçlar tüm yönleriyle gelişerek, zorunlu olanın ötesindeki artık emeği bizzat bireysel ihtiyaçlardan doğan genel toplumsal bir ihtiyaç haline getirirler; ne zaman ki sermayenin katı disiplini kuşaklar boyu etkisini sürdürerek genel çalışkanlık ve üretkenliği yeni kuşakların ortak karakteri haline getirir; ne zaman ki sermayenin sınırsız zenginlik hırsıyla sürekli kamçıladığı emeğin üretici güçleri bir yandan genel zenginliğin toplumun bütünü tarafından sahiplik ve muhafazasının çok daha az emek süresini gerektireceği, bir yandan da çalışan toplumun kendi genişleyen yeniden üretim sürecine, sürekli daha geniş alanlarda gerçekleşen yeniden üretimine bilimsel olarak hakim olabileceği aşamaya varırlar, dolayısıyla nesnelere yaptırabileceği şeyleri insanın kendi emeğiyle yapma zorunluluğu sona erer; o zaman sermayenin tarihi misyonu da tamamlanmış olur.” (Marx Grundrisse sy 421 aktaran S. Çiftyürek, Kapitalizmin Tarihsel Fiziksel Sınırları, Birinci Baskı 1997 Gün Yayıncılık)

Robotların üretimde işçinin yerini alması, işçilerin (genelde insanın) zamanlarının iktisadi çalışmadan özgürleşmesinin koşullarını oluşturur. İnsan çalışmadan da, sanayi – tarım – sosyal hizmetlerin üretiminde otomasyon sayesinde verim olağanüstü artacak! İnsanoğlu iktisadi çalışmadan özgürleşen zamanını ise sanat, kültür, estetik vb çalışmalara ayıracak.

Üretimin her alanında baş döndürücü hızla ilerleyen teknolojiye dayalı otomasyonun doğal seyri budur ancak pazar ve kâr amaçlı kapitalist toplumda süreç doğal seyrinde gelişmeyecek çünkü bu doğal süreç kapitalizmin kendi sonunu kendisinin hazırlaması demek olacak ki kapitalistler bunu engellemek için her şeyi yapacak, yapıyorlar da. Bu nedenle otomasyonu bir yere kadar geliştirir ama daha ileri yani tam otomasyona götüremez çünkü “Tam otomatize bir ekonomi, artık değer ve meta üretiminin olmadığı bir ekonomi demektir. Kapitalizm de ise böyle bir duruma tam olarak ulaşılması bir yana, yakınlaşılamaz bile” derken haklıdır Ernest Mandel. (Sosyalizmin Geleceği sy, 95, aktaran S. Çiftyürek a.g.e)

Kapitalist üretim altında da otomasyon tam geliştirilerek, günlük iş saatleri sırasıyla 6 sonra 4, sonra 2 saate düşürülerek işçilerin istihdamı sağlanabilir. Ve robotların ürettikleri metaların işçilerce satın alınması için alım gücü yani ücretleri düşürülmeden de verebilir. Ama işveren, işçiyi 8 ya da 10 saat yerine 6, 4, 2 saat çalıştırmadığı gibi ona tam ücret de vermez. Bu hem onun kâr ve sömürü düzenine aykırı hem ayrıca 2 saatten sonrası tam otomasyon, kâr ve sömürü düzeninin sonu olacak ki kapitalist kendi intiharını getirecek adımları asla atmaz. Çünkü tam otomasyon ile işçinin yanı sıra işveren de olmayacak zira kapitalist toplumda sermeye ile ücretli emek bir bütünün parçalarıdır biri olmadan diğeri olmaz.

Tarihsel trend tam otomasyonu dayatıyor ancak kapitalistler otomasyonu bir yere kadar geliştirir, daha ileriye yani tam otomasyona asla gidemez. Kapitalizm altında çalışma saatleri düşürülmeden otomasyonun geliştirilmesi ise emeğini satarak ayakta duran yüz milyonlarca işçiyi bekleyen işsizlik olacaktır ve bu durum kapitalizm için başka açıdan ölüm çanlarının çalması olacaktır. Çünkü bir yere kadar robot kullanımı bile onu ciddi sorunlarla yüzleştiriyor zira işçinin çalışma saatlerinin düşürülmesine yanaşmadığı için robotlar arttıkça üretimde işsizlik de büyür, büyüyor. Şimdi yaşanan da budur. Düşük ücret ve gün boyu çalıştırılan işçi gerçeğine rağmen Çin bile işsizliğin büyümesini göze alarak robotları üretimde geliştiriyor. Özetle kapitalistler ne robotlardan vazgeçiyor ne de otomasyonu sonuna kadar geliştiriyor.

Robotların üretime sokulmasının yaratacağı büyük işsizlik kapitalizmin diğer ölümcül çelişkileriyle birleştiğinde; Marksizm’in öngörülerinin doğrulandığı ve yeniden güçleneceği, siyasetin solunun tekrardan büyüyeceği de gündemde. İşsizler kitlesine yeni yüz milyonların eklenmesi durumunda ise işsiz ve aç kitlelerin devrimci başkaldırısına zemin hazırlayacak!

Kısacası her ki durumda da kapitalizm kendi sonuna iç çelişkileri üzerinden ilerlemektedir. Küresel kapitalizmin birinci sıkışma hali hatta ölümcül çelişkisi budur. İnsanlık özelde de işçiler, eliyle yapacağı üretimi nesnelere yapma sürecine çoktandır girmiştir. Kapitalizm bunu frenleyebilir ama durduramaz! “Kapitalizm içsel yapısı ve bütün doğası bakımından şimdi önümüzde bulunan büyük krizi atlatabilmekten tamamen acizdir, çünkü bunun için kendi kendisinden vazgeçmek zorunda kalacak ki bunu yapamaz, sonu geldi, zamanı doldu” demişti Robert Havemann. (Yarın, sy, 31, aktaran S. Çiftyürek a.g.e).

b – Kapitalizmin yüzleştiği diğer önemli mesele, küreselleşmenin AB benzeri bir ileri iki geri halidir. Tıpkı kapitalistlerin üretimde teknolojik gelişme olarak otomasyona ne tümüyle karşı koymaları ne de sonuna kadar geliştirmeleri durumu Avro bölgesinde yaşanıyor. AB ülkeleri ve projenin mimarları Almanya-Fransa ne ulus devlet ile ilerleyebiliyorlar ne de ulus devlet sürecini tümüyle ulus üstü kurumlaşma olan AB devleti lehine tamamıyla aşabiliyorlar. AB süreci ulus devlet ile ulus ötesi arasında iki derede bir arada nefessiz kalıyor. “Sermaye, zenginliğin merkezileştiği ve ulusal ölçekli üretimin örgütlendiği coğrafya ve disiplin olarak ulus-devletin aşılması bir dert, aşılmaması durumunda ‘ulusal ahırda’ talim etmesi iki dert misali bir açmaza sürükleniyor.” (21. yy’da Özgürlük ve Sosyalizm Manifestosu sy. 16)

Kapitalizm altında sermayenin ulus devleti aşma hamleleri var ama her defasında dönüp dönüp kendi ayak bağlarına takılıp kalmaktadır. Dolayısıyla AB entegrasyon sürecinin derinleşmesinde ciddi sorunlar yaşamakta (İngiltere’nin ayrılması gibi) yani genişlemek yerine daralma ve derinleşmek yerine gerileme, ekonomi siyasetinde Trump gibi olmasa da korumacılık ve faşist hareketin güçlenmesi vb. sorunlar büyümekte.

AB’de yaşanan bu süreç Asya, Afrika ve özellikle de Amerika kıtasında başta ekonomik olmak üzere tüm ulus üstü kurumsallaşmalarda yaşanmaktadır. Bunun başında Trump başkanlığı ile birlikte ABD’nin ekonomik korumacılık politikaları gelmektedir. “Liberalizmin ana vatanı”, her kıtadan insanlar için “fırsatlar ülkesi” ABD’nin, ekonomik milliyetçiliğin bayraktarlığını yaparak gümrük duvarlarının arkasına saklanması küresel kapitalizmin krizinin bir diğer tipik göstergesidir. Küresel GSYH’nin halen %20’ye yakınını temsil eden ABD’nin beklenmedik oranlarda gümrük vergisi oranlarını yükseltmesi alışılmış bir durum değil ve başta Çin, AB, Rusya, Türkiye… olmak üzere herkesi telaşlandırmakta.

ABD, gümrük vergi oranlarını yükseltmenin (ekonomik milliyetçiliğin) yanı sıra başta Meksika’dan olmak üzere ucuz emek gücü piyasasına dönük izlediği milliyetçi-ırkçı politikalarla da insanlığı 1930’lu yıllar Almanya’sı gibi tehdit etmekte. Trump’ın “çelik başta olmak üzere ticari korumacılığın ülkesinin yerli sanayi için gerekli olduğunu” savunması gümrük vergilerini %60’a çıkaran Hitler Almanya’sını hatırlatıyor. Ticari korumacılık ve göçmen işçilerin engellenmesi; doların yükselmesi, büyümenin düşmesi, finansal kırılganlıklar gibi krizi tetikleyen sonuçlar da üretiyor. Ki küresel ekonomik veriler bunu doğrulamakta.

Böylesine küreselleşmiş bir dünyada (ki sadece ABD ile Çin arasında yıllık ticaret hacmi 500 milyar dolar civarında) ekonomik milliyetçilik olarak korumacılık, gümrük oranlarını yükseltme vb. tedbirler çözüm değil ve uygulanamaz, uygulanırsa da büyük sorunlar üretir. Kaldı ki artık küresel ekonominin nabzını elinde tutan sadece ABD değil yanı sıra Çin’de gittikçe bir belirleyen, kural koyan hale geliyor. Yani Trump’ın tehdidi Çin’i etkilemez.

Görüldüğü gibi başta ABD’nin olmak üzere küresel ekonomi iç ve dış dengeleriyle sorunlarla yüklü. En gelişmiş dünya ekonomilerinin başındaki devletler en borçlu devletler durumunda. Ve önemlisi kapitalizme bir dünya yetmiyor, ikincisi ise daha bulunamadı! İşte kriz ve işte kapitalizmin tarihsel olduğu kadar artık fiziksel sınırları.

 

II – Türkiye ekonomisinin belli başlı çizgileri ve finansal krizin özellikleri

Bu iş mahkemede yani İMF’de bitecek gibi çünkü kurum ve uzmanlar er geç Türkiye’nin IMF’ye başvuracağını, başvurması gerektiğini belirtiyorlar. Nedenlerini şöyle özetleyebiliriz.

Erdoğan ve ekibinin TL’nin değer kazanmasını milli dava (kurtuluş savaşı) gibi sunmasına rağmen Dolar 6, Avro 7 TL bandından aşağıya inmiyor. TL dibe vurdu, döviz açığı rekor seviyede, dış borç döndürülemiyor, cari açık alarm veriyor, enflasyon ve işsizlik çift hanelerde. Böyle olunca pazar-mutfakta da haliyle yangın var.

9 günlük bayram tatili sonrası pazartesinden itibaren döviz yeniden yükselişe geçerse ne olur? İlginç olan doların nerede, nasıl durdurulacağını Erdoğan’da, damat bakan da bilmiyor. “İMF’ye borç verdik”le övünen ve “IMF’ye gitmektense iflası seçer” denilen Erdoğan bu gidişle IMF’nin kapısını çalmak zorunda kalacak çünkü dolar yükseldiği için ekonomi bozulmuyor tersine ekonomi birçok açıdan sorunlu olduğu için dolar yükseliyor! Doların hızla yükselmesinde Rahip Brunson meselesi sadece bir etkileyici, Brunson olmazsa Kürdistan, İran meselesi var, Suriye, S-400 meselesi var! Yani etkileyici sebepler birden fazla. Peki, Türk ekonomisi esas hangi yapısal sorunları taşımakta?

Birincisi; Türk ekonomisi başından beri dışa bağımlı şekillendi. Dillere destan ithal ikameci ekonomik yapılanma aşılmış değil. Kapitalizmde küresel olarak sanayi taşıma hareketiyle başta çevre kirletici özelliği fazla, katma değeri düşük sektörler kapitalizmin merkezlerinden çevre ülkelere (Çin-Hindistan-Mısır… hattına) taşınmasıyla Türkiye’de sanayi orta düzeyde bir gelişme gösterdi. Derken bu kez gelişmenin ölçüsü sanayi olmaktan çıkıp bilişim teknolojisinin almasıyla yine ithal ikameci role mahkum kalmasıdır.

İkincisi; dış ticaret dengesi cumhuriyet tarihi boyunca (1930-1946 arası hariç) daima açık vermiştir. Yani 95 yaşındaki Cumhuriyet 80 yıl boyunca sattığından fazla dışarıdan satın almıştır. 2017 yılı ihracat 157, ithalat ise 234 milyar dolar ve dış ticaret dengesi 77 milyar dolar açık. Ödemeler dengesinin dört temel unsurdan biri olan cari açık da dış ticaret dengesi benzeri açık vermekte. Esas iç gelir-gider bilançosunu içeren cari açık 2017 yılında 47, son 12 ayda ise 55 milyar dolara çıkarak rekor kırdı. Bu veriler şunu gösteriyor; Türkiye ihracattan çok ithal ediyor. İçeride kendi gelirinden çok harcıyor, açığı borçlanarak kapatıyor! “Yıllardır cari açığı sıcak para ile finanse eden Türkiye, sıcak paranın hızla çekilmesiyle dövizli dış borç ödenemez ve ekonomi çarkı işlemez hale geliyor. Gelirinden fazlasını harcadığı için açık veriyor. Cari açık budur.” Yıllardır devam eden bu durum ekonomiye ciddi yük bindirdi.

Üçüncüsü; Dış borçların döviz olarak sürekli büyümesi gerçeği var ve bu yük özel sektörün yanı sıra devlet yani kamu borcu olarak vatandaşın da sırtında gittikçe ağırlaşıyor. Döviz kurlarındaki olağanüstü yükseliş bu yükü adeta çekilmez hale getiriyor. Örneğin The Guardian; döviz borçlanmasıyla İstanbul’da yapılan yeni havaalanının borcunun bugün 40 milyar TL’yi aştığına dikkat çeker. Düşünün havaalanını yapmak için borç alınan 5.7 milyar Avro o gün 18 milyar TL’ye denk gelirken artan döviz kuru nedeniyle bugün 40 milyar TL’ye denk düşüyor.

Türkiye’nin 31 Mart 2018 itibarıyla 325.1 milyarı özel, 140.8 milyarı devlet ve 653 milyonu Merkez Bankası’nın olmak üzere toplam dış borcu brüt 466.7 milyar Dolar! Dolardaki son yükseliş dikkate alındığında Türk özel ve kamu finans sektörünün nasıl bir yükle yüz yüze geldiği anlaşılır. Türkiye, kamu ya da özel sektör borcunu, ister IMF’ye başvursun ister Katar gibi ülkelerden borç alsın, sonuç borcu borçla kapatmakla yüz yüze! İşte size Türk finansal yapısının sürdürülemez bir diğer yapısal kırılganlığı ve reel sektöre yansıma potansiyeli. Zaten borçla borç kapatmanın artık sürdürülemeyeceğini gören “finans yatırımcılar da Türkiye’nin uluslararası piyasalarındaki varlıklarına yatırımı kestiler.”

Dördüncüsü; Türkiye uzun yıllar tarımda kendi kendine yeten hatta bir çok üründe ihracat yapan konumdayken son yıllarda kısa sürede büyük rant sağlama peşindeki AKP’nin inşaatçı politikaları sonucu başta buğday olmak üzere tarımsal ürünlerde de ithalatçı duruma dönüştü. Bunun son örneği, Türk hükümetinin sekiz yıldır savaşta olan Suriye’den patates ithal etmesi ekonomik krizin neden, nasıl geliştiğinin bir başka göstergesi. Özetle reel üretim meselesi!
Beşincisi; Fosil enerji kaynakları açısından fakir olan “Türkiye yılda 2,6 milyon ton ham petrol üretebiliyorken, buna karşılık 25 milyon ton ham petrol ithal ediyor. Yani kullandığının yüzde 91’ini ithal ediyor. Durum doğal gazda da aynı. Kendi üretimi devede kulak: 400 milyon metreküp, buna karşılık ithalat 46,4 milyar metreküp.” Petrol fiyatlarındaki artış, döviz kuru artışı ile birleşince Türkiye ekonomisinde çifte darbe etkisi yaratıyor. Dolardaki yükselişle Türkiye’nin petrol ithalat faturasının ne kadar büyüdüğünü hesap bilen herkes hesaplayabilir.

Altıncısı; Bütün bu yapısal sorunlar, 16 yıllık AKP iktidarının, tarım ve sanayi üretimine yatırım yerine inşaat sektörü gibi kısa sürede büyük rant elde edecek sektöre büyük teşvikler veren, özelleştirmelerle üretimi düşüren, yandaş sermaye grupları lehine vergi yasalarını değiştiren (Hazine ve Maliye Bakanı  Albayrak’ın siyaset öncesi CEO’su olduğu Çalık Holding’in milyonlarca dolarlık ödemesini azaltmak için vergi yasalarını değiştirdiği” The Guardian)… politikalarıyla birleşince bugüne gelindi. Öyle ki AKP “İnşaat sektörünü trenin ilk vagonu haline getirdi ve ilk vagon devrilirse tren yani Türkiye ekonomisi devrilir! İlk vagon ise uçurumun kenarında!

Sonuç; Küresel piyasalar, 24 Haziran sonuçları ile oluşturulan damat-akraba kabinesini ve tek adam iktidarını olumsuz algıladı. Buna Türkiye kapitalizminin yapısal sorunları ve ABD ile Türkiye arasında Kürdistan-İran merkezli bölgesel sorunlardaki politika farklılığı da eklenince döviz patladı. Ekonomide özetlediğimiz ödemeler dengesinde yaşanan sorunlar ile birleşince finansal krize yol açtı. Küçük ve orta işletmelerde başlayan ve giderek büyük holdinglerin kapısına dayanan kredilerin çevirtilememesinden kaynaklanan şirket iflaslarının ucu kaçınılmaz olarak bankalara dayanacak. Buna doğru gidiş var. İktisatçı Paul Krugman “Türkiye 1997-98 yıllarında Doğu Asya’da yaşanana benzer bir finansal krizle karşı karşıya. Türkiye Gayri Safi Yurtiçi Hasılasının (GSYH) yüzde 48’i ve ihracatının yüzde 210’u oranında dış borca sahip” der. Finans sermaye, kapitalist reel ekonominin kalbidir, kalp teklerse… gerisini düşünün! Kalp ise tekliyor, IMF anjiyosu derde derman olur mu?

 

Erdoğan ne yapacak?

Bir; Türk ekonomisinin fotoğrafı, Erdoğan’a çıkış olarak IMF’yi dayatıyor. Erdoğan ise buna direniyor en azından yerele seçimlere kadar da direnecek gibi görünüyor. Biliyor ki IMF’ye gitmek popülist politikaların sonu olacak çünkü başta bütçe harcamaları olmak üzere gelir-gider (özellikle harcamalar) katı bir denetim altına alınacak yani kemer sıkılacak. Ayrıca Erdoğan sıkça, “IMF’ye borcumuz yok hatta biz 5 milyar dolar borç verdik” söylemi nedeniyle de başvurmak istemez. Bu nedenle, IMF’ye gitmek ile yerel seçimi kazanma arasında sıkışmış. En azından IMF’ye başvuruyu yerel seçimler sonrasına bırakmak istiyor Özetle IMF’ye gitmemek için dirense de sonunda başvuracak gibi. İç ve dış telkinler de bu yönde.  Zaten şimdiden IMF ile görüşüldüğü, 50 milyar dolar borç istendiği de yazılıyor.

İki; Merkez Bankası’nın (MB) faizleri yükseltmesine yol verir ki kısmen verdi. Faizlerin yükselmesi sıcak paranın tekrar Türkiye’ye dönmesini sağlar. Ama döviz yükselişini sıcak para ile frenlenmesi sadece ateş düşürür, hastalık devam eder. Orta, uzun vadede ekonominin dış borç yükü pahalanan kredilerle daha da artar. Bu politikalar ekonomik büyümeyi frenleyeceği gibi dış borcu dış borç ile üstelik daha pahalı ödemeye yol açacak.

Üç; AKP 16 yılda özelleştirme kapsamında kamu fabrika-işletme-hazine arazisi bırakmadı hepsini satışa çıkarıp özelleştirdi, bu devam ediyor ama satılacak bir şey de kalmadı. Geriye elde Varlık Fonu kalıyor yarın “Milli savaştayız” deyip el konulursa şaşırmayın!

Dört; Erdoğan, “Dünya’nın kendisine karşı ekonomik savaş ilan ettiği”nden hareketle “onlar algı yaratıyor”, “onların dolarları varsa bizim de halkımız, hakkımız, Allah’ımız var”  söylemini özellikle yerel seçimleri arkalayana kadar sürdürebilir. Sonrasına ise ABD ile ilişkileri yumuşatmanın hazırlığında olduğu şu sözlerden okunabilir:

“Bakın Türkiye vazgeçilecek ülke değil” ya da “ABD gerçek dostun kim olduğunu bilmiyor, göremiyor” demek ABD’ye kafa tutma adına en ilerisi Trump’a kendince akıl vererek yine bildik jeopolitik pazarlamadır. Ve bu darmadağın kırık dökük Çarşamba pazarı siyasetiyle de Amerika’ya “bakın üstüme fazla gelmeyin eksen değiştiririm ha” mesajını veriyor! Erdoğan ve ekibinin tüm çabası ABD ile dost kalmak üzere kurulu bir ucuz kahramanlık stratejisi!

ABD’ye ucuz kahramanlıklar prim yapmayınca yani ipler daha da gerilince bu kez AB’ye sığınma siyasetine sarılırken de işi yüzüne gözüne bulaştırıyor. Hem ABD basıncı karşısında AB desteğini almak istiyor hem de  “bakın milyonlarca göçmeni üstünüze salarım ha” ucuz politikasını el altından işliyor.

AB ile yakınlaşmanın siyasal bedelleri olacak. MHP ile kurduğu Cumhur ittifakıyla, ülke yönetiminde tek adam rejimi ve ehliyetsiz damat-akraba iktidarıyla, cezaevlerindeki insanlık dışı uygulamalarıyla, Cumartesi Analarına bile müdahale ile ve fiilen üç yıl uzattığı OHAL rejimiyle… AB ile yeniden yumuşama zor sağlanır. Almanya-Fransa merkezli AB elbette Türkiye ile iplerin kopartılıp tümüyle Doğu eksenine itilmesini ve ekonomik krize sürüklenmesini istemez. Başta AB ve ABD’nin, Türkiye’de toplam 400-500 milyar doları bulan sermayesi nedeniyle istemez. Jeopolitik konumu ve göçmen basıncı nedeniyle ilişkilerin kopmasını istemez ama mevcut haliyle de ilerleme olmaz”!

 

III – Krizi işçiler çıkarmadı yükünü de işçiler çekmeyecektir.

Birbirini besleyen enflasyon – döviz kuru – işsizlik sarmalında işçinin, işsizin, emekçinin yaşamı çekilmez hale geliyor. Ekonomik – sosyal hayat somutta çarşı – pazarda yer yer %50’lilere varan pahalılıkla yüzleşen işçinin, özellikle asgari ücretlinin maaşına ise %5’ler civarında zam! İşçiler, yoksullar bu yükü taşıyamazlar, taşımamalıdırlar.

Birde İstanbul, İzmir, Bursa, Çerkezköy, Antep’te… binlerce işçi, “kriz var” denilerek işten atıldı ki bu sürecin derinleşeceği görülüyor. İşverenler için bahane hazır, “Dolar yüksek, iş yapamıyoruz” diyerek tazminatsız işten çıkarmalarla, ücretsiz ve süresiz izne ayrılmaya zorlanmalarla yükü işçinin sırtına yükleme derdinde. Çok kazandığı zaman “ya ben iyi kazanıyorum maaşınıza zam yapıyorum”, “bir ay ikramiye veriyorum” demez ama en ufak bir kriz oldu mu işten çıkarma dahil işçi hakları kısıtlanır.

IMF’ye gitsin-gitmesin krizi atlamak için “devletin kemer sıkması” adı altında emekçilere kemer sıkma dayatılacak ki esas zam yağmuru geriden gelecek. Sarayın ve savaşın bütçesi ise asla kısılmayacak. IMF, zaten küresel finans kurumların, ülke ekonomileri üzerinde sıkı denetim ve yönlendirme, özelde işçi – emekçilere kemer sıkma ve genelde halka acı reçetenin dayatılması demektir.

Bu koşullarda, solun, sosyalist hareketin ortaklaşarak ve sendikaları da zorlayarak krizin faturasının işçi ve yoksulların sırtına bindirilmesine karşı bir eylem planı geliştirmeleri lazım. Sosyalist hareketin kemer sıkma politikalarına; işletme, sokak ve meydanlarda yanıt vermeye hazırlık yapması lazım. Bu süreçte sendikalar bir kez daha “sınıfta kaldılar” öyle ki CHP liderine bunu dedirtecek kadar tepkisiz kaldılar! Elbette geniş işçi kitlesinin özellikle ABD karşıtlığında AKP/Erdoğan politikalarını desteklediğini biliyoruz ama zaten tam da böylesi dönemlerde iktidarlar kitlesel dayanaklarını yitirirler!

Sonuç olarak; herkesin ekonomik krizi kendine göre! Ya da herkes farklı nedenlerle krizi sorguluyor! Örneğin; işveren “eyvah daralacağız, rekabet edemeyeceğiz” diyor! Erdoğan ve iktidar ekibinde “böyle giderse yerelde seçimleri kaybederiz” korkusu var! Ücretli işçi, yoksul, işsiz ise “ay sonunu nasıl getiririm” derdinde! Demek ki “bizim milletin acı ve sevinçleri ortak” demek yalandır, görülüyor ki acı ve sevinçlerimiz bile farklı! 28.08.2018

 

Sosyalist Mezopotamya / Sayı: 3 / Ekim 2018

 

Derginin PDF formatı için buraya tıklayınız

 

canbegyekbun@hotmail.com

Exit mobile version