Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Potsdam şehrinde (14.10.2025) yaptığı konuşmada yabancıları, şehirlerin ve sokak görüntüsünü bozan gruplar olarak gösterdi. Bunu “sokakları kirleten pislikler” olarak da anlayabiliriz.
Bir gün sonra bir gazetecinin bununla ne demek istediği sorusuna Merz, “Kızlarınıza sorun, onlar size gereken doğru cevabı verecekler; bundan eminim.” cevabıyla biz yabancı erkekleri tümden tecavüzcüler olarak teşhir etti.
Kendisine yapılan eleştirileri kabul etmediğini, söylediklerinin arkasında olduğunu defalarca dile getirdi. Bu seviyede ırkçı bir söylemin ülkenin en üst yöneticisi tarafından defalarca tekrarlanması, tüm göçmenler arasında korku ve endişeye neden oldu.
On yıllardır Almanya’da yaşayan yabancılar, hatta Alman vatandaşı olan yabancı kökenliler dahil herkes buradaki geleceğinden endişe duymaya başladı. Bu söylemler, daha düne kadar aşırı sağcı/faşist güçlerin sloganlarıydı.
Baskılar artınca Merz bu sefer de Avrupalı sağcı politikacıların başvurduğu “iyi/kötü yabancılar” ikilemini gündeme getirdi. “Yabancı iş gücüne ihtiyacımız var; sesini çıkarmadan bize hizmet edecek olanlara kapımız her zaman açık.” demeye başladı.
Kendince yabancıları ve yabancı kökenli Almanları sakinleştirmeye çalıştı. Ancak aşırı sağın/faşistlerin ağzıyla onlara karşı mücadele etmeye çalışmak baştan beri büyük bir yanılgıydı. Sadece ve sadece sağın güçlenmesine yaradı, yaramaya da devam ediyor.
23 Şubat 2025 genel seçimlerinde Merz’in partisi CDU, %28,52 oy alırken; %8 oranında daha az oy alan AfD (%20,8) şu sıralar CDU’nun önüne geçmiş durumda.
Avrupa’nın sağa kayması, sadece yabancılara karşı olan düşmanca tavırla sınırlı değil. Avrupa’nın güvenlik programı “Sicherheitsmaßnahmen für Europa (SAFE)” adı altında Avrupa Komisyonu, 27 Mayıs 2025’te Avrupa Parlamentosu’nun onayını almadan 150 milyar euroluk bir silahlanma paketini (bu paket AB üyesi ülkelerin ülkeler bazındaki silahlanmalarından bağımsız bir program) gündeme getirdi.
Bunu da AB acil durumlar prosedürü anlaşmasının 122. maddesine dayanarak yaptı.
ABD ve AB, 11 Eylül 2001’deki terör eylemine deyim yerindeyse dünya savaşı ile cevap verdi: Afganistan’dan Ukrayna’ya, oradan Gazze’ye.
Tabii ki bu üçgenin ortasında kalan ve giderek savaş alanı olma ihtimali her gün artan Kürdistan. Bana göre sürece rağmen bu ihtimal azalmadı.
Afganistan ve Ortadoğu’daki savaşlara “terörle mücadele” deniyordu. O yıllarda birçok Alman politikacı “Demokrasinin ve özgürlüklerin savunması Hindikuş Dağları’nda başlar.” diyorlardı.
Bu politikacılardan biri de şimdiki Avrupa Komisyonu Başkanı ve 17 Aralık 2013 – 17 Temmuz 2019 yılları arasında Almanya Savunma Bakanı olan Ursula Gertrud von der Leyen’di.
Komisyon Başkanı von der Leyen, bugün de “Ukraynalılar sadece kendilerini değil, aynı zamanda Batı demokrasisini de savunuyorlar.” diyerek Avrupa’yı silahlandırıyor.
Batı, Ukrayna savaşını uzatmak için Mart 2022’de İstanbul’da yapılan görüşmeleri ve varılan sonuçları tümüyle sabote etti. AB, özellikle Almanya, Polonya ve Baltık Cumhuriyetleri üzerinden savaşı uzatmaya çalışıyor.
Özüne bakılırsa, korona salgınından bu yana tüm Avrupa’da ilan edilmemiş bir olağanüstü hâl yaşanıyor. Geriye baktığımızda Avrupa’daki hükümetlerin “salgına karşı mücadele” yerine “salgına karşı savaş” deyimini kullandıklarını hatırlarız.
Başta pek ciddiye alınmayan ya da yeterince anlaşılamayan bu dilin giderek açık savaş diline dönüştüğünü görüyoruz.
Tüm bu girişimlerin ana nedeni, ekonomik ve sosyal alanda on yıllardır çözülemeyen kapitalist sistemin krizlerini yeni savaşlarla çözme girişimleridir.
Merz’in şansölye seçilmesinden sonra Almanya, AB içinde en hızlı silahlanan ülke durumuna geldi. Almanya Parlamentosu, 18 Mart 2025’te yapılan tarihi oylamayla savunma harcamalarının artırılmasının önünü açan yasa tasarısını onayladı.
Tasarı, savunma ve güvenlik için Anayasa’da belirlenen üst sınırın kaldırılmasını ve 500 milyar euroluk bir altyapı fonu oluşturulmasını öngörüyordu.
Silahlanmaya ayrılan bu milyarları karşılamak için tüm ülkelerde büyük sosyal kısıtlamalara gidildi. Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde son birkaç yıl içinde yapılan yasal değişikliklerle göçmen ve mülteci hakları son derece budandı. Neredeyse mültecilerin yaşam hakkı ortadan kaldırıldı.
Avrupa’nın politik eliti, göreceli olarak var olan ve belli oranda işleyen yapıları ya da kurumları (örneğin seçimler, belli oranda hâlâ bağımsızmış gibi görünen mahkemeler vb.) kullanarak sözü edilen olağanüstülüğü devam ettirmeye çalışıyor.
Belli oranda başarılı olduklarını da belirtmek lazım. Yıllardır devam eden ekonomik ve toplumsal militaristleşme ilkokullara kadar inmiş durumda.
“Artık barış içinde yaşamıyoruz.”, “Bu son barış yürüyüşüydü.”, “Rusya kısa süre içinde NATO’ya saldıracak.”, “Herkes kendisini ve ailesini korumak için sığınaklar hazırlamalı.” gibi söylemlerle insanların zihninde kalan son barış düşüncelerini silmeye yönelik savaş çığırtkanlığı tüm hızıyla devam ediyor.
Devletlerin tüm kurumları savaş propagandaları içinde yer alıyor. Almanya Federal Sivil Koruma ve Afet Yardım Dairesi (Bundesamt für Bevölkerungsschutz – BBK) Başkanı, 19.10.2025’te yıllık çalışmalarını anlatırken “Savaş artık kaçınılmazdır.” şeklinde açıklama yaparak var olan koroya katıldı.
Avrupa’da sol güçlerin zayıflığı ve kendi aralarındaki bölünmüşlüğü iktidarların işini kolaylaştırıyor. Örneğin Almanya’daki sol parti yönetim kadrosunda kimi çevrelerin silahlanma konusunda en azından pasif kalmaları, partinin güçlü eylemler ortaya koymasını engelliyor.
Ancak partinin son barış eylemlerine eskisinden daha kitlesel katılım olması, küçük de olsa önemli bir gelişme. Aynı şekilde son bir yıldır üniversitelerde de öğrenci eylemlilikleri önemli oranda çoğaldı.
Avrupa sol güçleri bütün bu hareketlilikleri bir araya getirebilirse yeni bir başlangıç mümkündür.
Ekim 2025
