Site icon Rojnameya Newroz

ALEVİLİKTEN ARINMASI GEREKEN UNSURLAR

Alevilik; doğal felsefi bir inanç olarak gerçek özüne (kimliğine) dönmek, gelişmek ve ilerlemek istiyorsa öncelikle şu unsurdan arınması gerekir; bunlar sırayla, İslam, Bektaşilik ve Kemalizm’dir; ayrıca, Kemalizm’e göbekten bağlı CHP’dir. Bu üç unsurdan arınmadığı sürece Alevilik, gerçek özüne/kimliğine asla dönmeyecektir. Bu da yeterli değildir, kapitalizm ile olan çelişkisini de çözmelidir.

Hüsnü GÜRBEY / Yazarın diğer makaleleri için tıklayınız

Hıristiyanlık, kapitalizm ile olan çelişkisini, dinde reform yaparak çözdü, İslam, kuruluşundan itibaren ticaretin, kârın ve ganimetin içindeydi. Tarihin çok geç bir döneminde -1960’larda- kapitalizm ile tanışan Alevilik maalesef bu çelişkiyi çözmedi/çözemedi. Bu saydığım unsurlardan Alevilik kendini arındırmazsa, içeriği ve özü kaybolur, kuru bir kabuktan ibaret olan adı kalır, ona rağmen yine de fişlenmekten kendisini kurtaramaz.

Bu makalede Aleviliği Şii-İslam’ın etkisine sokan Şecere olayı üzerinde kısaca durmak istiyorum. Ama ona geçmeden önce de “Semavi Din” denilince ne anlamamız gerekiyor, onu irdelemek istiyorum.

Semavi, kelime olarak gökle ilgili, “göksel” anlamına gelmektedir. Ama fizik yasalarına göre gök denilen bir alan veya bölge yok, onun yerine uzay denilen sonsuz boşluk var. Bütün yıldızlar ve gezegenler, gergin bir düzlemi andıran bu uzay boşluğu içinde dizilmişler, hacim ve ağırlıkları oranında düzlemi germekte çekim ve itim güçlenin (gravitasyon yasasının) dengelendiği bir ortamda sürekli hareket halindedirler.(*1) Yani bizim gökyüzü dediğimiz olay aslında olmayan bir alandır ya da sonsuz boşluğun sadece gözün algılayabildiği bir alandan ibarettir. Gök veya gökyüzü yoksa -Dünyanın bir parçası olan atmosfer ve katları hariç- Semavi -göksel, gökle ilgili- dinsel inançlar da yoktur; anlatılan her şey, o güne kadar insanlık tarafından üretilen bilgi birikiminin insan aklından yeniden sentezlemesinden ibaret olan metafizik niteliğindeki fikir ürünleridir. Metafizik düşüncenin birer ürünü olan, Semavi Dinler, öyle söylendiği gibi “devrimci” amaçlarla da ortaya çıkmamışlardır, tersine, sınıfsal çelişkileri benimseyerek, devletle uzlaşmışlar ve hatta devleti; “Nizami Âlem” adına kutsamışlardır. Hıristiyanlık, ilk çıkışında köleliği reddetse de kökten karşı çıkmadığı için kölelik XIX. yüzyılın ilk yarısına kadar devam etmiştir. Semavi dinlerin bu ikiyüzlü duruşuna karşı ilk tepki, doğal (heretik) inançlardan gelmiştir ki bunların başında da Êzdan/Yezdan inançları yani Kızılbaş/Alevilik gelmektedir.

Günümüzde Alevilik, semavi bir inanç olmadığı, halk arasında çok yaygın kabul görmese de Alevi entelijansiyası tarafından büyük kabul görmüştür/ görmektedir. Alevilikte tıpkı, Konfüçyüs, Taoizm ve kısmen Budizm gibi felsefi değerleri öne çıkaran doğal-felsefi bir inançtır veya bir değerler ve düşünceler bütünüdür. Alevilik, doğası gereği anti dogmatiktir; ama eklektizme de açıktır. Bu da onun hem en zayıf hem de en güçlü yönünü oluşturmaktadır. Aslında Alevilik, sürekli değişen, yeni kaynaklarla beslenen, pek çok akıntı ve girdaptan oluşan, ama daima geniş özgürlük okyanusuna doğru akan bir ırmak gibidir. Tarih boyunca Alevi -Êzdan/Yezdan veya Kızılbaşlık- düşüncesi, Mazdak, Hallac-ı Mansur, Şihabeddin Sühreverdi, Fazlullah Astarâbâdi (El-Hurufi), Seyyid Nesimi, Şeyh Bedreddin ve Şah İsmail gibi büyük düşünürler yetiştirmesine rağmen, kendisini hurafelerin etkisinden kurtaramamıştır. Bu hurafelerin başında uydurulan şecereler gelmektedir.

Şecerelere nereden ihtiyaç duyuldu.

Êzdan/Yezdan veya Kızılbaş inancı, tarih boyunca kendi içine kapalı, oluşturdukları özyönetim kurumlarıyla, demokrasiyle yönetilen, merkezsiz ve devletsiz toplumlardır. Bağlı olduğu devletlere gerekli yükümlülüklerini isteyerek-istemeyerek yerine getirirseler de o devletlere tam bağımlı sadık tebaa olamamışlardır. Merkezi devletin ve/veya devletlerin güçlü oldukları dönemlerde sorun çıkarmamışsalar da devletlerin güçsüzleştiği dönemlerde, çift başlı yönetimler oluşmuş, bu da istenmeyen sorunlara neden olmuştur. İki yüzyıldan fazla süren Arap-İslam hâkimiyeti altında ilk uyanış ve öze dönüş istekleri, Abbasi Halifeliğinin güçsüzleştiği IX. yüzyıl ile XI. yüzyıl arasında ortaya çıkmıştır.

Bağdat merkezli Abbasî Halifeliği IX. yüzyıldan itibaren zayıflamaya başlamış XI. yüzyılda artık ayakta zor durabilen bir deve dönüşmüştür. Bundan faydalanan merkez kaç güçler fırsat buldukları her yerde etnik kökene dayalı İslam’ı hanedanlıklar kurarken, İran kültürü de hızla Arap kültüründen kurtulmaktadır. Dağılma süreci sadece etnik temel de değildir, aynı zamanda egemen bir ideoloji haline getirilen Arap-İslam dini de sorgulanmaya başlanmıştır. İran’da İslam, eski inançları olan Zerdüşt inancıyla harmanlanırken, Kürdistan’da Êzdan ve/veya Yezdan inancı yeniden canlanmaktadır. Bir yandan Şeyh Adi bin Misâfir (1073-1162) tarafından Êzidi inancı canlandırılırken, diğer taraftan Şeyh Ebûl Vefâ el-Kurdi (1026-1107) tarafından Êzdan/Yezdan inancı yeniden canlandırılmaktadır.  Her iki şeyh de eski Maği kökenden gelen ocakzade şahsiyetlerdir. İşte hurafe burada devreye giriyor. Hilafet, İslam’ın dağılmaması ve kontrol altında bulundurmak için bu şeyhler için uyduruk şecereler yazdırtıyor ve onları İmamlar aracılığıyla Ehli Beyte bağlayarak bir kutsallık atfediyor. Şecere dağıtma işlemi daha sonra 1236 yıllarında Anadolu Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubat tarafından genişletilerek yenilenecektir; Osmanlı Padişahı IV. Murat (1623-1640) zamanında ise tamamen ticari bir metaya dönüştürülecektir.

Sonuç olarak, şecere olayı, politik bir olaydır, amaçlanan, İslam dışı olarak görülen Êzdan/Yezdan yani bugünkü adıyla Alevi inancı ile Êzidi ve Yarasan (Ehl-i Hak) inançlarını İslam’ın içine almak ve eritmektir. Tarihi üç-dört bin yıllara dayanan ocakların varlığına ve kutsallıklarına bir itirazımız yok olamazda. İnanç; tıpkı bir sivil toplum kuruluşu gibi, ocaklar üzerinden örgütlenerek dünden bugüne gelmiştir; bugünden yarına yine mümkünse ocaklar üzerinden örgütlenerek taşınmalıdır. Biz bunu bir zorunluluk olarak görüyoruz. İtirazımız, politik amaçlar güdülerek kendilerini bir Arap soyuna bağlamalarıdır. Bu inanca bugüne kadar çok büyük zarar vermemişse, bundan sonra da zarar veremeyeceği anlamına gelmez. Tez elden Ocakzadelerimizin asıllarına dönmeleri gerekir. Kendilerini hâlâ “Seydi Saadet Evladı Resul” olarak görenler varsa, onlara çok basit bir önerim var, bir tükürük parçasını küçük bir şişeye koyup gen bankasına göndersinler, orada asıllarının nereden geldiklerini hemen anlayacaklardır, teknoloji, onlara bu imkânı sağlamaktadır.

30.01.2021

(*1) Gezegenlerin belli yörüngelerdeki hareketlerini ya da herhangi başka bir cismin yere düşmesini aynı şekilde kütle çekimine bağlayan evrensel bir matematik formülü Newton tarafından keşfetmiştir. Newton uzun uğraşlar sonucu nihayet evrensel kütle çekimi yasasını ispatladı: “Evrendeki her maddesel parçacık bütün diğer parçacıkları, kütlelerinin çarpımıyla doğru, aralarındaki uzaklığını karesiyle ters orantılı olarak çeker, ya da ” F =G(m1xm2)/R kare”    yazılabilir.   Bu yasanın geçerliliği en küçük maddesel parçacıktan Evren’deki en uzak yıldızlara kadar tüm cisimleri kapsıyordu. Bundan böyle dünyada geçerli olan fizik yasaları uzayda da geçerli olacaktı.

Exit mobile version