Site icon Rojnameya Newroz

Yol Haritası, Meselenin Nedenleri Yerine Sonuçlarına Odaklı

I – Hükümetin dili, Çözümün dili değil!

 

Davutoğlu’nun, 6-7 Ekim Kobanê ile dayanışma eylemlerinden sonra sık sık “kamu güvenliği düzeni”nden söz edip HDP’yi açıkça hedef göstermesi; başbakan olarak daha ilk grup toplantısında, “1 Toma yerine 10 Toma koyarız” ya da “Bunlar da Güneydoğu’da paralel yapılanmadır” beyanları, çözümü daha fazla güvenlik politikalarında gördüklerinin açık kanıtları.

Davutoğlu böyle konuşunca Başdanışmanı Mahçupyan’da, “Bölgede kamu düzeni şu anda devletin değil PKK’nın elinde. Başbakan bu yüzden kamu düzenine vurgu yapıyor” diyerek kimi “duyarlı” odakları tahrik ederek tetikliyor.

İçişleri bakanı Efkan Ala geri durur mu, “Şehirlere inmeye başladılar. Kamu otoritesini sağlamakta kararlıyız” diyerek koroya katıldı. Güya en sakinleri ya da en “vicdanlıları” olan Başbakan yardımcısı Arınç ise, son aylarda tam anlamıyla zehir zemberek misali konuşuyor. Durmadan Kürt siyasetinden birilerine ayar veriyor, azarlıyor hatta hakaret etmekten geri durmuyor.

En fazla “siyaset üstü” ve sözde en toparlayıcı olması gereken Cumhurbaşkanı Erdoğan ise, bir taraftan daha çok polis şefi edasıyla, “Sabrın sınırı var diyorum. O sınır aşılırsa, olabilecekleri aklımın ucundan bile geçirmek istemem” diyerek açıkça tehdit etti, ediyor. Diğer yandan ise başbakan ya da içişleri bakanı pozisyonunda, çıkarılması gündemde olan yeni “güvenlik paketini” katıldığı her platformda savunmaya başladı.

Derken Davutoğlu, HDP’ye seslenerek, “kamu güvenliği sağlanmadan kimse ile görüşmeyiz”, yani “ya sokak eylemlerini durdurursunuz ya da görüşme yok” diyerek “şartlı görüşme” mesajını tehdit dolu açıklama yaparak verdi.

Özetlediğimiz bu ve benzeri dil, üslupta çözüm değil kavga çıkar. Bu dil kavga üretir ve gelişmeler de zaten bu yönde seyrediyor. HDP Genel merkezinde ki saldırı, Demirtaş’a uçakta sözlü saldırı bunun ilk işaretleri. 20 Nisan 2014’te yazdığım, “Kürt Meselesi Yine Karakola mı Havale Edilecek?” başlıklı yazıda da bu yöndeki gelişmelere işaret etmiştim ki Kürdistan’ın merkezinde yer aldığı bölgesel savaş iklimi de Kürt meselesinin yeniden karakola havale edilmesini besleyen özellikte.

Özellikte, çünkü Türkiye’nin etrafında yani Ukrayna, Irak, Suriye ve Kürdistan’da (Kobanê’de) yaşananlar da giderek Türkiye iç siyasetinin birer girdisi haline gelmeye başladılar bile. IŞİD’in Kobanê kuşatması ve Türk devletinin aldığı pozisyonunun, Kürdistan ve Türkiye halkları üzerinde nasıl da bir iç “sosyal dışavuruma” yol açtığı son 6-7 Ekim eylemlerinde yaşanarak görüldü.

Tam da bu ortamda yani gerek bölgesel gelişmelerin gerekse devlet ve hükümet kanadının özetlediğimiz söylemlerinin basıncı altında, hükümetin sokakları zapturapt altına almayı, öyle ki en ufak muhalif hareketi bile bastırmayı planlayan güvenlik paketi tartışmaya sunuldu. Getirilmek istenengüvenlik paketiyle; eylemcilerin “mal varlığına el koymak”, kamu görevlisine ters bakana ‘tehdit ettin’ cezasını vermek, “makul şüpheli” adı altında tam bir keyfiyetle polise insanları gözaltına alma yetkisi vermek, molotof kokteyli atma ve gösterilerde maske takmanın “ağır cezai yaptırımlara bağlamak” gibi yeni düzenlemelerin yapılması hükümetin gündeminde. Peki, gitgide rejimle de örtüşmeye başlayan hükümet bu yönelimle ne yapmak istiyor?

AKP hükümetinin geliştirdiği söylem ve pratikle, daha katı bir Doğu despotik rejim kurma arayışında olduğu; “vatan-millet-Sakarya” edebiyatıyla Kürt meselesini de kendi özgün despotik rejimlerini kurmanın manivelası olarak kullanmak istedikleri görülmekte. Yani bu paket ile polis devleti yönündeki son eksiklikler de giderilmek isteniyor.

Bunlar dikkate alındığında, gündemde bir askeri darbenin görünürde olmadığı, ayrıca ne sermayenin ne de derin devletin şu an darbeyi gerekli görmediği de söylenebilir. Zaten yeni güvenlik paketiyle de rejimin Doğu despotik niteliği derinleştirilerek darbesiz darbe ortamı yaratılmak istendiğini ekleyelim. Ancak özetlediğimiz Ortadoğu-Kürdistan savaş ikliminde, mesele Kürdistan olunca darbelerin, rejimin yedek lastiği ya da sığınağı olarak hep gündemde durduğunu da unutmayalım. Kısacası bugün darbe ihtimali gündemde yok ama Kürt/Kürdistan meselesinde açık veya örtük darbelerin potansiyel varlığını koruduğunu unutmamak gerekir.

 

II – Yeni yol haritası da eskileri gibi meselenin adını koymuyor

 

Türk devlet ve hükümetleri; Koçgiri Halk ayaklanmasından 1925 direnişine, Ağrı-Zilan başkaldırısından 1938 Dersim direnişine ve yakın dönemde; 1993 Turgut Özal çabalarından, 2005-2009 Emre Taner “İnisiyatifine”, Mart 2009 “Demokratik Açılım”dan 2010 Oslo sürecine ve nihayet Ocak 2013’ten günümüze kadar devam eden “çözüm süreci” ve “müzakere” evresine, meseleyi esas adıyla anmaktan daima kaçındılar. Bu tutumu, rejimin bilinçli bir siyaseti olarak izlediler, izliyorlar. Tüm hükümetler, Türk devletinin Milli Güvenlik Belgesi (MGB) ışığında, Kürt/Kürdistan meselesini “terör” diye adlandırmış ve dolayısıyla güvenlik sorunu olarak görüp davrandılar. Bugün de AKP hükümetleri, MGB olarak “Kırmızı Kitap”ta ki stratejiye uygun davranarak sorunu terör meselesi olarak görüp buna göre “çözüm” geliştiriyor!

Bu uzatmalı oyalama-erteleme-kandırmaca tutumu; artık gerek Kürt siyaset dinamikleri için gerek esas Kürt halkı için bıktırıcı olmaya başlamıştır. Zira “çözüm süreci” deniliyor fakat çözümün adı var kendisi yok. “Yol Haritası” açıklanıyor, içeriğinde ne olduğunu hükümetin ilgili kadrolarından başka kimse bilmiyor. Güya muhatap görüp meseleyi çözmek isteyen HDP’li yetkililere bile, “içeriğinde ne var bilmiyoruz çünkü Yol Haritası bize uzaktan gösterilip geri çekildi” diyorlar. Sözde mesele çözümlenecek ama doğrudan ya da dolaylı muhatap aldıkları PKK, halen IŞİD ile aynı kategoride terör örgütü olarak adlandırılıyor.

Hükümetin çözmek istediği meseleye koyacak ad önemlidir çünkü meseleye hangi adı koyarsan çözümün içeriğini de ona göre şekillendirirsin. Meselenin adı doğru konulmazsa doğru çözüm de gelmez, gelmiyor da. Cumhuriyetin kuruluşundan beri yaşanan budur.

Mesele terör meselesi mi yoksa bir halkın özgürlüğü ve ülkenin kurtuluşu yani Kürt/Kürdistan meselesi mi? Eğer “terör meselesi” dersen önüne koyacağın çözüm hedefleri farklı olur, yok eğer doğru tanımlamayla Kürt, Kürdistan meselesinin çözümü olarak adlandırırsan o zaman da buna uygun politikalarla çözümü hedeflersin.

AKP hükümeti de geçmiş hükümetlerin belirlediği gibi, meseleyi, “terör meselesinin” çözümü olarak belirleyince, o zaman meselenin sadecesonuçlarına odaklanıyor. Nedir meselenin sonuçları?

Eline silah alıp dağa çıkanların silahı bırakarak geri dönüşü; Öcalan dahil cezaevlerine doldurulan özgürlük tutsaklarının koşullarının iyileştirilmesi ya da serbest bırakılmaları; on beş bini aşkın faili meçhul cinayetin aydınlatılması; geçici köy korucularının geleceği; evleri, köyleri yakılanların hakları… gibi savaş sonuçlarını ortadan kaldırmaya yönelirsin ki hükümetin ardı arkası kesilmeyen “çözüm paketleri” veya “yol haritaları” ile yapmak istediği de budur. Yani “silahları bırakın gelin siyasi, sosyal hayata katılın sizi rehabilitasyona tabi tutalım, o zaman Öcalan’ın bırakılması dahil savaşın sonuçlarını gözden geçirelim” vb. deniyor.

Kimin rehabilitasyona ihtiyacı var? Özgürlükleri için mücadele eden Kürtlerin mi yoksa başta Kürt halkı olmak üzere bir dizi halkın varlığını bile inkâr eden Türk rejiminin yönetici kadroları mı? Bunun üzerinde okuyucu düşünmelidir.

Açıklanmayan ama sızdırılan “yol haritası” bakılırsa hükümetin hedeflerinde savaşın özetlediğim sonuçları olduğu açıkça görülür. Ayrıca eğer hükümet yetkililerinin son dönemde sıkça tekrarladığı gibi meselenin “% 90’nı çözülmüş” ise o zaman geriye dağdan ineceklerin “rehabilitasyonu” başta olmak üzere savaşın sosyal sonuçlarını zamanla ortadan kaldırmak kalıyor! AKP hükümeti halen meseleye böyle bakıyor ki Öcalan’ın tutumu da hükümetin bu politikaları her defasında yeni makyajlarla yani “yeni yol haritaları”, “yeni çözüm paketleri” adı altında sunmasına imkan yaratıyor.

Osmanlı’dan beri Türk rejiminin, Kürt/Kürdistan meselesini güvenlik gözüyle ele aldığı, o zaman Kürdistan’ı her hangi bir savaşta ilk geriye çekileceği tampon bölge ve Kürtleri de düşmanla ilk çarpışacak ön karakol olarak gördüğü bilinir. Kısacası, Şeyh Übeydullah’tan Dersim direnişine ve PKK’nin gerilla savaşına kadar devlet, Kürtleri hep “rehabilite edilecek”, “sistemle uyumlu vatandaşlar haline getirecek”, “modernleştirecek” gözüyle baktı. Şimdi de öyle bakıyor.

Türk rejiminin bu tarihsel arka planını da arkalayan AKP hükümeti de önceki hükümetler gibi bilinçli olarak hep Öcalan’ın cezaevi koşullarının iyileştirilmesi, dağdakilerin silah bırakarak geri dönmesi gibi sonuçlara odaklanıyor. Sanki Öcalan’ın koşulları iyileştirilirse ve dağdakiler silah bırakıp sivil siyasete dönerse, Kürt ve Kürdistan meselesi çözülecekmiş algısı oluşturuluyor hükümet tarafından. Bu arada PKK, HDP’nin izledikleri siyasetin de yer yer hükümetin bu politikalarına uygun zemin sunduğunu ekleyelim.

Öcalan’ın koşulları tabi ki düzeltilsin dahası tüm siyasi tutsaklarla birlikte serbest bırakılsın, dağdakiler de silahlı mücadeleye son verip siyasal yaşama dahil olsun. İyi de bunlar olunca Kürdistan ve Kürt meselesi çözülmüş mü oluyor! Hayır, sadece kimi sonuçlar ortadan kalkmış olacak ki çok geçmeden başka bir biçimde benzer ve hatta daha ağır sonuçlar yeniden doğacak çünkü meselenin kendisi ortada duruyor.

Dolaysıyla meselenin çözümü, öncelikle doğru adlandırmadan geçiyor. Mesele bir halkın özgürlüğü ve ülkenin kurtuluşu ise ki öyle o zaman somutta ve ilk elden anadilde eğitim, siyasi statü ve anayasada Türk olmayan tüm hakların varlıklarının kabulü yönünde hükümet adım atmalıdır. Ancak bu adımlarla Türk rejimi meselenin sonuçlarına değil onu doğuran nedenlere odaklanmış olur ve ancak o zaman Türk ve diğer halkların birlikte mi özgür yaşayacaklarına yoksa ayrılarak mı özgür yaşayacaklarına karar verebilirler.

 

III – PKK ile Hizbullah çatışması, rejime ve AKP’ye yarar

 

6-7 Ekim’de Kobanê ile dayanışma amacıyla hükümet üzerinde demokratik baskı oluşturma ve uluslararası kamuoyu yaratma hedefiyle halkımız, halklarımız “sokakları, meydanları tutum ve dağılmayın” çağrısına kitlesel olarak karşılık verdi. İlk gün muazzam bir kitle serhıldanı yaşandı öyle ki Kürdistan kentlerinde AKP tabanından bile belli bir katılım olduğu söylendi. Ancak istenmeyen ve en başta Kürt halkının özgürlük mücadelesine zarar verdiği herkesçe kabul edilen kimi eylemler nedeniyle ikinci gün halk sokaklardan çekildi ve militan eylemciler ile polis sokaklarda baş başa kaldı. Bu belirleme başta Diyarbakır siyaset kadrosu olmak üzere genel bir eğilimi yansıtıyor.

Kürdistan’da 6-7 Ekim eylemliliğinin hedefinde rejim var ise, o halde Kürtleri kendi içerisinde yoracak yönelimlerden somutta HUDA-PAR ile bir çatışmadan itinayla uzak durulmalıydı. Bugün ulusal demokratik ittifakın en çok gerekli olduğu koşullarda Kürt siyasetinin iç hesaplaşmaya varacak her adımdan uzak durması, bunu amaçlayan provokatörler ile eylemleri karşısında olabildiğince dikkatli davranması gerekirdi, bundan böyle de davranması gerekir. Bu konuda Osman Baydemir’in şunları söylemesi dikkat çekicidir.

“İddia ediyorum” diyor Osman Baydemir ve ekliyor: “Bu son birkaç gün içinde HÜDA-PAR’a yönelik ilk saldırılar, devlet orijinli saldırılardır! Yine HÜDA-PAR içinden de HDP-DBP’ye yönelik saldırılar da devlet orijinlidir! Yani bir güç önce HÜDA-PAR’a saldırdı. Hemen arkasından bu güç diğer tarafa saldırdı ve sonra aradan çekildi” demesinin üzerinde herkesin özellikle de PKK’nin düşünmesi gerekiyor.

Yazıyı şununla bitirelim: bölgede ve özelde Kürdistan’da geleceği belirleyecek önemli yeni gelişmeler-ittifaklar-savaşlar yaşanıyor. Bunların ana hatlarıyla neler olduğunu yazdık tartışıyoruz ve dışımızda da yazılıyor tartışılıyor. Kürdistan siyaseti yeni gelişmeleri dikkate alarak davranmalı ve her seçeneği lehine değerlendirebilmesi için en başta zaman geçirmeden Kürtler arası ulusal ittifak önce parçalar düzeyinde sonra parçalar üzerinde Ulusal Kongre kurularak gelişmeler göğüslenmeli. 06-10-2014

canbegyekbun@hotmail.com

 

Exit mobile version