Site icon Rojnameya Newroz

TÜRKİYE ENİNDE SONUNDA ROJAVAYI TANIYACAK

Federal Kürdistan Amerikan Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Dr. Arzu Yılmaz Agos’un sorularını yanıtladı.

İşte o söyleşi:

HDP geçen hafta tam da Öcalan’ın 2013 Newroz’unda söylediği sözlerde “Silahlar sussun, fikirler konuşsun” deklarasyonu yayınladı, ondan önce KCK’nin açıklaması vardı, sonrasında Diyarbakır’da STK’lar barışa imza verdiler. 31 Ağustos’ta da HDP’liler açlık grevi başlatacaklarını duyurdular. Acaba PKK-Türkiye arasında bir ateşkes mi geliyor? 

Şunu akıldan çıkartmamak gerek: PKK şehir savaşlarına Kürt halkından umduğu desteği bulamadı. Halkın bu isteksizliği açığa çıktığından bu yana bu yönlü birtakım girişimler oluyor. Öyle anlaşılıyor ki, PKK’nin ateşkes ilan etmesi, Öcalan’a uygulanan tecridin kaldırılmasına bağlanıyor. Ama bunun aynısını geçen Newroz’da Murat Karayılan söylemişti. Ben ateşkes için umutlu değilim. Bu tür barış söylentileri, bir çözüm politikasından çok, bir iletişim stratejisi gibi geliyor bana. Bu gerçek bir çözüm politikasından çok, giderek ağırlaşan ve sürdürülmesi artık imkânsızlaşan ve kimilerinin metal yorgunluğu olarak tarif ettiği bir bıkkınlık, bezginlik, sonuçsuzluk halini gözeten, beklentiyi yönetmeye yönelik bir iletişim stratejisi gibi geliyor. İddiamın muhatabı, AKP’den ziyade Kürt siyasal hareketi. Çünkü Barzani’nin Türkiye ziyaretinden sonra, Başbakan Yıldırım “Bizim barış gündemimiz yok” dedi.

Neden böyle bir strateji izliyorlar?

Çünkü Kürt siyasal hareketinin üzerinde çok ciddi baskı var. Bu baskıya karşılık olarak yapıyorlar. Çünkü bir realite var: Bir mucize olmayacaksa eğer Kürt sorununa çözüm nasıl olacak? Çözümün iki temel parametresi var. Biri Türkiye’nin demokratik bir anayasayla Kürt halkının kolektif haklarını tanıması ve âdemi merkeziyetçi bir siyasal yapıya kavuşması. Ama buna ilişkin bir siyasi irade yok.  İkinci parametre, Türkiye’nin kapsayıcı bir Kürt politikası çerçevesinde Rojava ile ilişkisini normalleştirmesi. Burada da bir girişim yok. Hâlihazırdaki siyasi iklimde gerçek çözüme ilişkin herhangi bir siyasi irade ya da politik gelişme söz konusu değilken, ortaya dökülen bu barış söylentileri, ancak siyasal aktörlerin barışa ilişkin beklentiyi yönetmeye yönelik iletişim stratejisidir.

Barış baskısı Kürtlerden mi yoksa Türkiye toplumundan mı geliyor?

İmralı sürecinde yapılan kamuoyu araştırmaları, Kürt sorununa çözüm isteyenin Kürtlerin kendisi olduğunu ortaya koydu. Çünkü yıkımı ve savaşın yakıcı sonuçlarını birebir deneyimleyenler, Kürtler. Onun için bu baskıyı yapan da Kürtler.

Cizre, Sur, Silopi, Şırnak’a karşı girişilen operasyonlarda Kürtlerin bazıları şöyle diyordu: “Tamam Türk ordusu bizi bombalıyor ama PKK da benim evimin orda olduğunu bilmiyor mu ki orada hendek kazıyor?” Kürtler PKK, Türkiye ve HDP’ye karşı hayal kırıklığı yaşarlarken nasıl tekrar barış için harekete geçecek?

PKK’nin Kürtler için temel misyonu, Kürt halkını korumasıdır ve şehir savaşlarında yaşanan yıkımda sonra, Kürtlerde PKK’nin bu en temel misyonunda bir zafiyet oluştuğu fikri gelişti. Ama tabii ki AKP’ye ya da devlete de yaklaştırmadı onları, seçimlerde de gördük. Artık Kürt halkının devletten bir beklentisi yok. Kürt siyasal hareketinde de, Kürt tabanında da 90’lardaki savaş ve siyaset deneyimine bağlı olarak şu kanaat yerleşmişti: “Türkiye’nin toprak birliğine herhangi bir tehdit oluşturacak bir siyaset ve savaş yürütmemizin sonu yok.” Zaten bundan dolayı PKK’nin ideolojisinde çok ciddi bir değişim oldu. Tıpkı “öğrenilmiş çaresizlik” gibi bu kanaat yerleşmişti. Ve bu kanaate bağlı olarak İmralı süreci başlayınca, herkes “İmralı son şansımız” dedi. “İmralı barış süreci olursa olur, olmazsa gerisi felaket” diyordu. Ki süreç bitti. Şimdi bunların hepsine bakınca, artık o kanaatin yerini “Türkiye’nin toprak bütünlüğü ya da Türkiye’nin üniter yapısı içerisinde yaşamamız neredeyse imkânsız” kanaati aldı. Bana göre en radikal değişiklik burada oldu. Birlikte yaşamak imkansız noktasına geldiler. Hal böyleyken evet PKK ile ilgili bir hayal kırıklığı yaşandı. Ama bu devlette bir teveccühe dönüşmedi. Bilakis insanlar şimdi ne olacak sorusunun cevabını biraz zamana bıraktı.

O zaman nasıl olacak? HDP’nin ya da PKK’nin bir ‘B planı’ var mı? Yoksa ne yaşayacağız?

Altı ay önce şu soru soruluyordu: PKK, Türkiye’nin tuzağına mı düştü? Şimdi de PKK gücünü abarttı deniliyor. Hayır, PKK bir siyasi karar aldı ve bütün risklerini biliyordu.  Cemil Bayık, Aralık 2015’te “Eğer (ABD ve Türkiye Cerablus harekatı konusunda) anlaşırlarsa biz de Türkiye’de mücadeleyi yükseltiriz” dedi.

Peki bu ne anlama geliyordu?

“Biz Rojava için, Kuzey Kürdistan’ı feda ederiz” demek bu.  Bu eleştirilebilir ama bunu tuzağa düşmek gibi yorumlamak yanlış olur. PKK’nin 40 yıllık tarihinin içerisinde değerlendirmek gerekirse, PKK’nin son dönemlerde üzerindeki en büyük baskı, sonuç alma baskısıydı. Yani kendi tabanına, somut bir başarı hikayesi vermek zorundaydı. Kendi aklı da bunu hep söylüyor.

Ne diyor PKK aklı?

“Biz silahlı mücadeleden siyasi mücadeleye geçmek istiyoruz” diyorlar. Bunda samimi olduklarını düşünüyorum. Ama söyledikleri şu; PKK’yi tasfiye ederek  silahlı mücadeleden siyasi mücadeleye geçiş değil, PKK’yi de bu sürecinin aktörü olarak tanıyarak geçiş . Nihayetinde Rojava, hem silahlı mücadeleden siyasi mücadeleye geçiş, hem PKK üzerindeki “başarı hikâyesi” baskılarına en erken cevap verecek proje olarak karşılarındaydı. Bunun için de PKK aklı, Kuzey Kürdistan’daki tabanını hayal kırıklığına uğratma riskine ve onların çekeceği sıkıntıları öngörmesine rağmen, bu siyasi riski aldı.

Ve dolayısıyla bugün geldiğimiz nokta da artık buradan dönüş yok.

Artık çok geç. Çünkü hem Kürt tabanı PKK’den somut bir başarı hikayesi bekliyor, hem de “Türkiye’yle artık imkansız” gibi bir kanaat var. Bu bağlamda eğer Türkiye’nin temel kaygısı bölünmemek ise geldiğimiz noktada, Türkiye PKK’nin tuzağına düştü.

Peki ama Rojava’da Türkiye Cerablus’a girdi, YPG’yle çatışıyor, ayrıca İran, Amerika, Rusya olmadan karar alınamıyor. Yani Rojava’da da zorlu bir döneme girildi. Bu durumda Kürtler, hem Rojava’da tam başarı hikayesi yok hem de bizi feda ettin demez mi?

İki farklı açıdan cevaplayayım. Birinci şöyle: Her ne kadar Türkiye, Cerablus’a girdi ve daha da ilerleyecekmiş gibi bir izlenim verse de bunun gerçekleşebileceğini düşünmüyorum. Çünkü bir kere Ahmet Davutoğlu’nun gidişi ve arkasından dış politikadaki değişim, bize şunu gösterdi. AKP ideolojik ajandasını artık dış politikada değil, iç politika uygulayacak. Herkes dış politikada bir değişimden söz ediyor ama gözden kaçan şey AKP’nin ideolojik ajandasını artık iç politikada uygulayacak olması. Bu ideolojik ajandayla barış zemini yok.

Peki dış politika tarafına bakınca?

Suriye politikası tamamen değişti gibi bir algı yaratılıyor. Hayır. Türkiye’nin Suriye politikasında üç parametresi vardı. Biri Esad rejimi, biri IŞİD politikası, biri de PYD. Evet, Türkiye’nin Esad rejimini ilişkin bir dönüşü oldu ama IŞİD ve PYD konusunda bir politika değişikliği görmüyorum. Dolayısıyla Suriye politikasından Türkiye “U’’ dönüşü yaptı diyorlar ama hayır.  İlla bir sembolle ifade edeceksek Türkiye ‘’J‘’ dönüşü yaptı. Türkiye’nin ne PYD politikası değişti ne de IŞİD. Ayrıca realist bir perspektiften analiz yapınca şöyle bir gerçek var: “Tarihin akışını geriye döndüremezsin.” Türkiye, nasıl Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni tanıdı ve nasıl başkanı Barzani’yi resmi protokol ve resmi bayrağıyla karşıladıysa,  eninde sonunda Rojava başkanını da tanıyacak ve Ankara’da kendi bayrağıyla ağırlayacaktır.

Somut olarak ne söyleyebilirsiniz bu konuda?

Menbiç alınmadan önce Amerikalı komutan Votel, İncirlik’e geldi. Ama öncesinde Rojava’ya gitti. Mevlüt Çavuşoğlu “Bizim Amerika’yla gizli anlaşmamız var” diye açıklama da yaptı sonra. Ama Çavuşoğlu eksik söylüyor. Türkiye sadece Amerika’yla anlaşmadı, orada dolaylı olarak Rojava’yla da anlaştı.

Anlaşma neydi?

Anlaştıkları şuydu: Demokratik Suriye Güçleri (DSG) içindeki Araplar ön planda olacak şekilde Menbiç operasyonu yapılacak, ama DSG Cerablus’a girmeyecekti. Bu çerçevede Türkiye için Cerablus, bu anlaşmanın bir sigortasıydı. Dolayısıyla Kürt siyasetini yakından takip eden ve aynı zamanda Kürt siyasetini yönetenler için Türkiye’nin Cerablus’a girmesi ve Amerika’nın YPG’den Menbiç’in batısına çekilmesini istemesi ihtimal dahilindeydi.

Ama Türkiye her şeyi açıklamalarla reddediyor.

Evet reddediyor ama Suriye’de Türkiye ve YPG arasında bir ateşkes de konuşuluyor. Ama anlaşılıyor ki, ateşkesin arka planında Türkiye-PKK arasında barış için bir temas değil, ABD’nin her iki tarafa da uyguladığı baskı var. Bu baskı da ancak Suriye ölçeğinde işler. AKP’nin bugüne kadar olan politikalarını çok iyi biliyoruz: AKP bir fırsatı değerlendirmek yerine fırsatçılık yapmayı, stratejik akıl olarak benimsemiş bir parti. Bunun başka bir örneğini yaşıyoruz. Cerablus operasyonu çerçevesinde bu imkanın sınırlarını test ediyor. Ama ABD, Pentagon ve Lavrov’un açıklamaları gösteriyor Türkiye’ye “ Hayır, bu kadar” deniliyor. Bunları söyledikten sonra biraz önceki soruya şunu söyleyebilirim: Hayır, Rojava bitmiş bir proje değil. Rojava’nın başarı hikayesinin, sadece Fırat’ın ötesine taşınıp taşınmayacağı belli değil. Hal böyleyken de ”Kürdistan’ı feda ettin ama Rojava’da da bir başarı hikayesi yakalayamadın” diyebileceğimiz bir nokta yok.

Kürtler de bunu söylemiyorlar anladığım kadarıyla?

Evet, söylemiyorlar.

Bu durumda PKK-Türkiye savaşı devam mı edecek? Yani, daha çok bombalanacak mı her yer? Daha çok mu öleceğiz?

Umarım bir değişiklik olur ama mevcut durumda barış ve ateşkes umudu yaratacak herhangi bir veri yok elimizde.

‘Kürtler devletsizliğe mahkum edildi ama vatansızlaştırılmaya direniyorlar’

90’larda Türkiye’den Kuzey Kürdistan’a göçmek zorunda kalan Türkiyeli Kürt mültecileri anlatan araştırma kitabınız “Atruş’tan Maxmur’a” daha yeni çıktı. Birkaç gün önce HDP’li Ziya Pir, “Kürtler, Türkiye’den dışarı itiliyor” dedi. Tekrar bir Kürt göçü olabilir mi sizce?

Göçün yalnızca terör ve isyanla ilişkilendirilmesi doğru değil. Zorunlu göç zaten modern Ortadoğu tarihinde, Kürdistan coğrafyası bölündüğünden beri, Kürt siyasetinin ayrılmaz bir parçası olarak uygulandı.  Benim kitabımda Kürtlerin o çok sevdiği Özal dönemine somut delillerle atıf var. Ama bu politika, hem Özal hem de AKP dönemi de dahil olmak üzere devletin vazgeçmediği bir devlet politikası. AKP bağlamında en somut örnek tam barış görüşmeleri yapıldığı dönemde gelmişti. Bülent Arınç, çekilme sürecinde nereye gidecekler diye sorulduğunda ”Cehennemin dibine gitsinler” dedi. Demek istediğim şu: Ortadoğu’da, devletlerin her zaman başvurduğu zorunlu göç, Kürt siyasetinin ayrılmaz bir parçasıdır ve AKP yönetimi de bu konuda bir istisna değildir.

O dönemde PKK bu insanları Güney Kürdistan’a göçmeye zorluyor denmişti. 

Evet, PKK’nin böyle bir çağrısı var ama bu göçü mümkün kılan o dönemde askerlerin bizzat kapıları açıp “Hadi gidin” demesi. Bu politikada bir değişiklik yok. Öte taraftan hem Avrupa’nın mülteci politikası hem de Kürtlerin 90’lardaki deneyiminden öğrendiği “Gidecek başka yerimiz yok” hissi ortada duruyor. Bundan dolayıdır iki yıldır Kürdistan coğrafyasında yaşanan yıkıma rağmen insanlar Silopi, Cizre, Şırnak, Nusaybin hattında çadırlarını kurup orada kalıyor  ve yerinden ayrılmıyorlar. Yani Kürtler devletsizliğe mahkum edildi ama vatansızlaştırılmaya direniyorlar. Bu durumda göç bağlamında bekleyebileceğim en fazla şey, Kürdistan coğrafyası içi bir sirkülasyon olma ihtimali.

 agos
Exit mobile version