Site icon Rojnameya Newroz

TİYATRONUN -UNUTULMAZ- KADINLARI / TEMEL DEMİRER

Demokrat Parti döneminde, Nâzım Hikmet’in adının bile söylenmesinin yasak olduğu yıllarda, Erdek Şenliği’nde sahneye çıkıp Nâzım’dan şiirler okuma cüretiyle gencecik bir sanatçı; Yıldız Kenter…

TİYATRONUN -UNUTULMAZ- KADINLARI[*]

TEMEL DEMİRER

“Unutamadığın kişi,

daima senden uzakta olandır.”[1]

“Alii sementem faciunt, alii metunt/ Birileri eker, öbürleri biçer”! Bu ezilenlerin ve ille de, kadınların kurtuluş mücadelesi tarihinde, böyledir…

Ekenler, cinsiyet ayrımına dayalı ve sınıfsal baskıyla pekiştirilmiş zorbalık karşısında akıl almaz acılarla, saçmalıklarla yüzleşirler/ cebelleşirler… Örneğin, “Kadınlar erkekler gibi yazıp erkeklere benzerlerse, çok yazık olur; çünkü dünyanın büyüklüğü ve çeşitliliği göz önüne alındığında, iki cins bile yetersiz kalırken, yalnızca bir tanesi ile nasıl idare ederiz?” diyen Virginia Woolf’un sarsıcı saptamalarındaki üzere…

“Neden erkekler şarap, kadınlarsa su içiyordu? Neden cinsiyetlerden biri öylesine varlıklı, öbürü öylesine yoksuldu?..

“Bütün bu yüzyıllar boyunca kadınlar, erkeği olduğundan iki kat büyük gösteren bir ayna görevi gördüler. Uygar toplumlarda hangi işe yararlarsa yarasınlar, bütün şiddet ya da kahramanlık eylemlerinde aynalar gereklidir. İşte bu yüzden Napoleon da Mussolini de kadınların erkeklerden aşağı olduğunda bu kadar ısrarcıdırlar, eğer onlar aşağıda olmasalardı kendileri büyüyemezlerdi. Bu da çoğunlukla kadınların erkeklere gerekli olduğunu kısmen de olsa açıklamaya yarıyor…

“Kadınlar gerçeği söylemeye başlarsa erkeğin aynadaki görüntüsü küçülmeye başlar; yaşam karşısındaki uyumsuzluğu yok olur…”[2]

Ataerkil dayatma olarak tarif edebileceğimiz söz konusu hal, tüm üretim biçimlerine/ iktidar formlarına nüfuz edebilen “esnekliği”yle hep yaşamış, var olmuştur…

Jules Ferry’nin, “Kadına egemen olan, her şeye egemen olur. Kilise bu yüzden kadına egemen olmak ister ve demokrasi, tam da bu yüzden kadını Kilise’nin elinden kurtarmalıdır”; Simone de Beauvoir’ın, “Kadın doğulmaz, kadın olunur,” saptamalarıyla karakterize olan o ataerkil baskılarladır ki kadınların Hypatia’lı, Kazvinli Kürret-ül Ayn’lı, Olympe de Gouges’lu, Louise Michel’li, Alexandra Kollontai’lı, Clara Zetkin’li, Rosa Luxemburg’lu, Emma Goldman’lı, Dolores Ibárruri’li, Naciye Hanım’lı, Suat Derviş’li, Angela Davis’li, Behice Boran’lı, Leyla Halid’li, Mine Bademci’li, Barbara Anna Kistler’li, Ayçe İdil Erkmen’li, Berna Saygılı Ünsal’lı, Sakine Cansız’lı, Arîn Mirkan’lı tarihini, ataerkil baskılara isyanı devreye sokmuştur…

Söz konusu tarih hayatın her alanında ataerkil baskılara karşı mücadelesini sürdürmüştür; tiyatro alanında da…

* * * * *

“Titreyin, çağdaş Tiranlar! Mezarımın derinliklerinden duyulacak sesim. Cesaretim, sizin daha barbar davranmanıza neden oluyor,” diye haykıran Jironden feminist, politik eylemci, oyun yazarı Olympe de Gouges, Devrim Mahkemesi’nde bunları söyledikten bir ay sonra, 3 Kasım 1793’te giyotinle idam edildi; hem de “Kendi cinsine yakışmayacak şekilde politikayla ilgilendiği için”!

Özgürlükler, haklar konusunda -sınıfsal bir temele oturmasa da- kadın mücadelesine önemli bir miras bırakan Olympe de Gouges, oyunlar, romanlar, politik yazılar, manifestolar, edebi incelemeler yazdı.

Bir tiyatro grubu oluşturdu. İlk oyunu Zamorze ve Mirza’yı 1784’de kaleme almıştı. Kölelik karşıtı bu oyun 1789 Devrimi’ne kadar sahnelenemeyecekti. Devrimin yol açtığı teröre rağmen eleştirel dilinden taviz vermedi.

Olympe de Gouges’ın Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirisi, 1789’da yayımlanan İnsan Hakları Bildirisi’nin bir kopyasıydı. Gouges, yalnızca insan sözcüğü yerine kadın sözcüğünü koymuştu. Ancak bildiri, yasa ve toplum karşısında kadının niçin erkeklerle eşit olmadığını sorgulaması açısından bir ilkti.

Aydınlanma felsefesi üzerine biçimlenen Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirisi, hakların doğuştan olduğu, inkâr edilemeyeceği ve devredilemeyeceği anlayışına dayanıyordu. Kadın hakları konusunda bir çığır açmış, adı kadınların mücadele tarihine unutulmazlardan biri olarak kaydedilmiştir.[3]

* * * * *

Ve öldüğünde henüz 39’unda olan tiyatro tarihimizin başkaldıran unutulmazlarından Afife Jale…

Afife Jale sahneye ilk kez 22 Nisan 1919’da çıktı; 17 yaşındaydı…

Afife Jale sahneye çıktığı ilk geceyi şu sözlerle anlatıyordu: “Hayatımda mesut olduğum ilk gece… Sanatın ruhuma verdiği güzel sarhoşluk içindeyim. O piyeste (Yamalar) güzel bir sahne vardır; ağlama sahnesi… Orada taşkın bir saadetle ağladım… Alkış, alkış, alkış… Perde kapandı; açıldı, bana çiçekler getirdiler. Perde tekrar kapandı. Muharrir (Hüseyin Suat Bey) kuliste bekliyormuş; ben çıkarken durdu, alnımdan öptü: ‘Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı; sen işte o fedaisin’ dedi.”[4]

O, Türkiye’de tiyatrocu olmanın, Türkiye’de kadın olmanın, üstelik Türkiye’de bir kadın tiyatrocu olmanın akla gelebilecek tüm zorluklarını 39 yıllık kısacık bir ömürde yaşamak zorunda kalmış bir simgedir. Adaletsizliğin, toplum baskısının, istismarın, anlayışsızlık duvarlarının, körlüğün, sağırlığın, dilsizliğin aynasıdır.

Sahneye ilk çıktığı gece kuliste onu kutlayan Hüseyin Suat Bey’in, “Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı; sen işte o fedaisin” sözleri, o ilk gecenin mutluluğu ve gençliğin tüm coşkusu içindeki Afife’nin başına geleceklerin habercisi gibidir: Çünkü fedailer feda edilir. Afife Jale bu toplumun haksızlık yapma potansiyelinin nerelere varabileceğinin simgelerinden, işaret şamandıralarından biridir. Bunun hiç unutulmaması gerekir…

Evet 1920 sonbaharının Kadıköy’ünde Apollon Tiyatrosu’nda (Bugünkü Reks Sineması) Hüseyin Suat imzalı ‘Yamalar’ adlı oyunu izlemek üzere koltuklarına kurulan İstanbullular, az sonra tarihi bir ana tanıklık edeceklerinin farkında değillerdi şüphesiz…

Oyunun kadın karakteri ‘Emel’, sonradan anlaşılacağı üzere, o zamana kadar alışılageldiği gibi gayrimüslim bir kadın oyuncu tarafından değil, dönemin otoritesinin kaldıramayacağı şekilde bir Müslüman kadın oyuncu tarafından canlandırılmaktaydı. Seyircinin karşısındaki Emel, rolü daha önce canlandıran Eliza Benemciyan değil, 18’inde bir Müslüman Türk kızıydı: Afife. Oyun afişinde kullandığı adıyla Jale; bizim onu tanıdığımız adıyla Afife Jale. Henüz ne sahnedeki genç kadın ne de daha dünyaya bile gelmemiş hemcinsi meslektaşları bilmektedir olacakları. Ama o kadın, kendinden sonra sahne alacak kadın oyuncuların öncüsü olacaktı.

Sürekli polis uyarısına maruz kalınsa da Afife Jale tarihe ismini yazdırmış pek çok kadınla ortak bir özelliğe sahiptir; başkaldırır. ‘Tatlı Sır’ adlı oyunla yeniden sahnededir, polis de kapıda… Bir Türk kadınının sahne alacağı havadisi bu sefer iyice yayılmış, Afife Jale’nin ikinci sahne deneyiminde salon tıklım tıkış dolmuştur. Seyirciler arasında Darülbedayi’nin yönetim kurulundan Hüseyin Suat, İbnürrefik Ahmet Nuri Bey ile şair Halit Fahri ve romancı Reşat Nuri de vardır. Afife’nin o gece ikinci perdede sahne almasına kapıya dayanan polis mani olur.

Bir sonraki hafta yine Apollon Tiyatrosu’nda İbnürrefik Ahmet Nuri’nin eseri ‘Odalık’ ile sahneye çıkar. Oyunun sonunda artık rutinleştiği üzere polis kapıdadır, tiyatronun işletmecisi Afife’yi makine dairesinden kaçırır. Lakin ertesi gün Kadıköy iskelesinde polis tarafından alıkonulup karakola götürülür. O gün komiserin “Dinini, milliyetini, namusunu unutarak sahneye çıkıp oyun oynayan sen misin?” şeklindeki suçlamalarına, sonrasında babası Hidayet Bey’in engellemelerine maruz kalır. Tiyatro yönetiminin devreye girmesiyle Afife serbest kalmıştır. Ama yaşananlar sonucunda Dahiliye Nezareti’nin emriyle, İstanbul Belediyesi’nden Darülbedayi’ye ‘Müslüman kadınların sahneye çıkarılmamasını’ emreden bir yazı gönderilir. 1921 senesinin 8 Mart’ı tarihli -ironik bir şekilde Türkiye’de Dünya Kadınlar Günü’nün TKP’li kadınlar tarafından ilk kutlanmaya başladığı gün- bir başka yazıyla da Afife’nin görevine son verilir.

Henüz kadınların sahneye çıkabilmelerine iki yıl vardır. Tiyatro tutkusuyla baba evini terk etmiş, belediye talimatıyla işsiz kalmış olan Afife Jale, genç yaşta ölümüne giden yolun ilk dönemecindedir artık. Şiddetli baş ağrıları, hap ve uyuşturucuya sığınma ihtiyacı, morfin bağımlılığı…

Virginia Woolf’un, “İffet bazı toplumların bilinmeyen nedenlerle uydurduğu bir fetiş olsa bile bir kadının öyle olması istenirdi,” sözleriyle karakterize olan O; Anadolu’da turneler yapar, cumhuriyetin ardından da kadınlara sahnede olma yolu açılır ancak Afife Jale’nin gittikçe bozulan sağlığı tiyatroya dönüşüne engel olur. 1928’de tanıştığı tanburi ve besteci Selahattin Pınar ile büyük bir aşkla 1929’da evlenir; kulaklarımızdan dinmeyecek bir seda bırakmış olan ‘Huysuz ve Tatlı Kadın’, ‘Nereden Sevdim O Zalim Kadını’ eserleri onun sayesinde dünyaya düşer.

Ama aşk ve musiki dolu bir yaşam, tüm dünyaya daha 18’inde başkaldırmış bu cesur sanatçı kadına yetmez. Tiyatro boşluğunu doldurmaya çalıştığı uyuşturucu boşanmayı, yalnızlığı, sefaleti, sokaklarda süren ve hastanede son bulan bir yaşamı getirir. Gözlerini kapadığında 24 Temmuz 1941’dir; sessiz sedasız çeker gider.[5]

* * * * *

Ya “Mavi-siyah sonbahar kadın”dı;[6] “Fevkâlâde bilgi birikimliydi… tüm zamanların zümrüdü”ydü;[7] “Vicdanlı ve fedakârdı”[8] diye anılan O; Üstün Akmen’e, “Çolpan İlhan ‘ismi ile müsemma’ bir çoban yıldızı gibi”ydi derdirtendi…

Şair Attilâ İlhan’ın kız kardeşi olan Çolpan İlhan, 8 Ağustos 1936’da İzmir’de doğdu. Kandilli Kız Lisesi’nden mezun olan sanatçı, daha sonra İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda tiyatro bölümü ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi resim bölümünden mezun oldu.

Akademideki arkadaşlarıyla birlikte ‘Akademi Tiyatrosu’ adlı bir tiyatro grubu kurdu ve oyunlar hazırladı. 1957 yılında ilk sinema filmi ‘Kamelyalı Kadın’da rol aldı. Aynı yıl Küçük Sahne’de Münir Özkul ve Uğur Başaran’la ‘Sevgili Gölge’ adlı ilk profesyonel oyununu oynadı.

1959 yılında Sadri Alışık’la evlendi. Oğlu Kerem’in doğmasıyla tiyatroya ara verdi. 1960’ların ortasında sinema filmleriyle sanat yaşamına geri döndü ve 300’e yakın filmde rol aldı.

Selim İleri’nin, “1960’ların sinemasında başkadın oyuncuların soy rolleri üstlenmeleri imkânsız gibiydi. Sinemanın ve oyunculuğun sanat olduğuna gerçekten inanan Çolpan İlhan başarıyla canlandırdı bu rolleri,” notunu düştüğü O, daha sonra sinemadan koptu ve moda çizimleri yapmaya yoğunlaştı.

1998 yılındaki röportajda hayatının bilinmeyenlerini anlatan Çolpan İlhan, Sadri Alışık’la evlenmeden önce üç kez nişanlandığını açıklamıştı.

Yönetmen Metin Erksan, oyuncular Fikret Hakan ve Münir Özkul’la evliliğin eşiğinden dönen sanatçı, eşi Sadri Alışık’la ise ‘Yalnızlar Rıhtımı’ filminin çekimlerinde yakınlaştıklarını anlatmıştı. Yönetmenin uzun süre sarmaş dolaş durmalarını istediğini belirten İlhan, şöyle konuşmuştu: “Çok büyük bir aşkla evlenmedik açıkçası. Sadri’yi çok sıcak ve samimi buldum”…

* * * * *

Sonra; Demokrat Parti döneminde, Nâzım Hikmet’in adının bile söylenmesinin yasak olduğu yıllarda, Erdek Şenliği’nde sahneye çıkıp Nâzım’dan şiirler okuma cüretiyle gencecik bir sanatçı; Yıldız Kenter…

Ülkü Tamer’in, “1950’lerin sonları. Devlet Tiyatrosu’nda Çöl Faresi’ni izliyorum. Gencecik bir oyuncu, benim için yepyeni bir oyuncu var sahnede. Oynamıyor, büyü saçıyor sanki. On beş saatlik otobüs yolculuğundan sonra otel yerine tiyatroya gitmeye karar vermiş, nasılsa bir bilet bulup kendini salondaki koltuğa atmış beni, oyun başlamadan önce başı sürekli önüne düşen, saç diplerine kadar yorgun olan beni bile diriltiyor.

Adı Yıldız Kenter. Altmış yıl tiyatro seyircisi olmak bile büyük başarı. Peki, altmış yıl sahnede kalmak nedir? Çılgınlık… Yıldız Kenter de çılgınlığını yaşamına iliştirmiş. Hayır. İliştirmemiş. Yaşamının özü, yaşamının gerekçesi yapmış onu. Onurla taşıyor,” diye betimlediği Yıldız Kenter hakkında, Zeynep Oral’ın da şu notu düşmesi boşuna değildir:

“Yıllar boyu çevrelerindeki sanatçılarla dayanışma içinde, adeta suç ortaklığı içinde yaşadı. Biz ölümlü seyircileri de o dayanışmaya ve suç ortaklığına kattılar! O dayanışmanın gerisinde sevgi ve saygı vardı. Disiplin vardı. Çalışma azmi vardı. En çok, en çok, mesleğe, birbirlerine ve yaşama karşı duyduğu saygı vardı.”

* * * * *

Nihayet ‘Asiye Nasıl Kurtulur’un Zeliha Berksoy’u…

“O, çok yönlü bir sahne sanatçısıdır. Bertolt Brecht’in yüzüncü doğum yılı nedeniyle sahnelediği tek kişilik oyunuyla belleklere kazınmıştır…

Brecht oyuncusu olarak da anılan Zeliha Berksoy 1965 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü Yüksek Devresi’ni birincilikle bitirdi. Devlet Tiyatroları’nda bir süre başrol oynadıktan sonra kurum tarafından Berlin’e gönderildi. Berlin’de Schiller tiyatrosu ile Brecht’in Berliner Ensamble tiyatrosunda sahne aldı.

Brecht şarkıları ve oyunlarına büyük ilgi duydu. Türkiye’ye döndüğünde ‘Asiye’ rolü ile büyük ilgi topladı; unutulmazlar arasına girdi.

* * * * *

Zikrettiklerim ya da zikredemediklerim tiyatroda yaptıklarıyla, “Kadının gelişimi, bağımsızlığı özgürlüğü kendisinden gelmelidir. İlk olarak kendisini bir seks objesi değil, bir kişilik olarak ortaya koymalıdır. İkincisi, hayatını basit, fakat zengin ve derin kılarak; kendi bedeni üzerinde başkalarının iddia ettiği tüm haklara karşı koymalı, istemediği sürece çocuk yapmamalı, tanrının, devletin, kocasının, ailesinin bir kulu olmaya karşı çıkmalıdır. Bu da hayatın tüm karmaşıklığını ve özünü anlamaya çalışarak, yani kendini toplumun fikirlerinden ve yargılarından özgürleştirerek olur,” diyen Emma Goldman’ı doğruladılar…

Hem de Recep Tayyip Erdoğan’la, “Ben kadın erkek eşitliğine inanmıyorum… Kadın erkek eşitliği fıtrata ters… Kadınlar erkeğin yaptığı işi yapamaz… Herkes Müslüman olursa kadın cinayeti olmaz… Kadın Allah’ın erkeklere emanetidir”!

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’le, “Kadınlar iş aradığı için işsizlik yüksek”!

AKP il Genel Meclis Üyesi Erhan Ekmekçi’yle, “Kızlar okuyunca erkekler evlenecek kız bulamıyor”!

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’yla, “Evdeki işler yetmiyor mu?”

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’le, “Anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün? Anası ölsün”!

AKP’li İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstün’le, “Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masumdur,” diyenlere karşı!

13-14 yaşındaki kız çocuklarına tecavüz edenleri “rızası vardı”(!?) gerekçesiyle beraat ettiren ve bir Arap deyişinde, “Kadınlara itaat cehenneme götürür” ya da Aziz Pavlus’ca, “Erkek kadın için yaratılmadı, kadın erkek için yaratıldı,” diye tarif edenlere rağmen!

Tam da onlar karşısında “Hareket etmeyen zincirlerini fark edemez,” der Rosa Luxemburg ve haykırır tam da bunu için bir Latin sözü “Acta, non verba/ Laf değil, iş/ icraat!” diye…

Hayır kimsenin kuşkusu olmasın: Nâzım Hikmet’in, “Kadınlarımızın yüzü acılarımızın kitabıdır,” betimlemesi dört yanı kuşatmışken; Çiçeron’un, “Fac id, quod est humanitatis tuae/ Harekete geç; bu, insan olmanın gereğidir,” vurgusundaki üzere aşılacaktır ataerki her yerde…

“Gelsin koca, gelsin hoca, gelsin patron, gelsin paşa, inadına isyan, inadına özgürlük” haykırışıyla; sömürü ve tahakkümün bütün biçimlerine başkaldırarak…

Ludwig Feuerbach’ın, “Ahlâkın temeli ne zaman ilâhiyata dayandırılırsa; haklar ne zaman ilâhi otoriteye bağımlı hâle getirilirse; en ahlâksızca, en adaletsiz, en kepaze şeyleri mâzur gösterip yaygınlaştırmanın yolu açılmış demektir,” uyarısını bir an dahi unutmadan/ unutturmadan…

Ve dünyanın bütün meydanlarında, bütün sokaklarında, Benoît Malon ile birlikte bir kez daha, “Eski düzenin son ezilmişleri, kadın ve proleter, ancak geçmişin tüm biçimlerine karşı güçlü bir şekilde birleştiklerinde kurtulabilirler!” gerçeğini anımsatarak…

14 Haziran 2015 14:34:32, Ankara.

N O T L A R

[*] Sancı Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, No:4, Ağustos-Eylül 2015.

[1] Chuck Palahniuk, Tıkanma, Çev: Funda Uncu, Ayrıntı Yay., 12. baskı, 2014, s.77.

[2] Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda, Çev: Suğra Öncü, İletişim Yay., 15. baskı, 2014.

[3] İlyas Tunç, “Olympe De Gouges: Cinsiyetsiz Aklın Öncüsü”, Birgün Pazar, Yıl:11, No:399, 2 Kasım 2014, s.19.

[4] Refik Ahmet Sevengil, Türk Tiyatrosu Tarihi V-Meşrutiyet Tiyatrosu, Devlet Konservatuarı Yay., 1968.

[5] Bahar Çuhadar, “Başkaldıran Bir Kadın: Afife Jale”, Radikal, 24 Temmuz 2013, s.19.

[6] Hasan Bülent Kahraman, “Mavi-Siyah Sonbahar Kadın: Çolpan İlhan”, Sabah Pazar, 3 Ağustos 2014, s.9.

[7] “Türker İnanoğlu: Tüm Zamanların Zümrüdü”, Cumhuriyet, 28 Temmuz 2014, s.14.

[8] Seçkin Şenvardar, “Kerem Alışık: Asaletin Sembolü Örnek Bir Kadındı”, Milliyet, 28 Temmuz 2014, s.5.

Exit mobile version