Site icon Rojnameya Newroz

Kafeste ölmek

deprem

Bülent Tekin / Yazarın diğer makaleleri için tıklayınız

Yazar (1) şöyle anlatıyor: “Orada, suları billur gibi bir ırmağın kıyısında, bir tarlanın ortasında, parmaklıkları usta ellerce örülmüş bir kafes gördüm. Kafesin bir köşesinde ölü bir kuş yatıyordu, öbür köşesinde ise, biri su, öbürü yem için iki boş tabak vardı. Derin bir sessizliğe gömülmüştüm; bu ölü kuşta ve ırmağın çağıltısında, vicdanı konuşturmaya, yüreği de bilgilendirmeye çalışan bir vaiz varmış gibi, durdum ve saygıyla dinledim. Bir an düşündükten sonra anladım ki bu zavallı kuş ırmağın tam yanında susuzluktan, tarlanın tam ortasında açlıktan ölmüştü. Hayatın beşiğinde bulunduğu halde ölüme karşı savaşmak zorunda kalmıştı, kasasına kapatılmış, altın yığınları içinde olmasına rağmen açlıktan ve susuzluktan ölen zengin bir adam gibi…”

Kafesine kapatılmış kuş metaforu gibi bizim insanımız da Kürt ya da Türk olarak 6 Şubat depreminde yaşamak zorunda kaldıkları evlerin enkazları altında kalıp öldüler. Böylesi büyük ve zengin bir coğrafyada on binlerce insan-ölenlerin sayısı şimdiden 38 bini geçmiş durumda-edindikleri ya da kiraladıkları evlerde zorunlu ikametleri sırasında enkaz altında kaldı. Ölenlerin çoğunun yoksul, emekçi olması bir şeyi değiştirmez. Zengin ya da yoksul, sistemin (rejimin) kendisine sınır çizdiği kafes içinde enkaz altında kaldı. Nihayetinde ölen bir insan ve bir insanın ölmesi tüm dünyanın ölmesi demektir.  

AKP-MHP iktidarı depremlerin çok büyük olması ve on kenti etkilediği bahanesiyle “her yere ulaşmak kolay değil”, “yüzyılın depremi”, “asrın felâketi” gibi açıklamalar yaptı. İktidar hangi ülkede olursa olsun böylesi büyük bir depremde yıkım yaşanacağını, hatta yıkımın daha da büyük olabileceğini iddia etti. Oysa bu depremde asıl suçlu devlet ve onu yöneten hükümettir.

 Suçu büyük depremler üreten doğada arama yerine, bunun böyle olacağını bilen, ciddi hiçbir önlem almayan siyasi iktidar, çürük binaları inşa eden kapitalistler ve onlara yol veren, onay veren makamlarda aramak gerekir. Türkiye’nin büyük bir kısmının fay hatları üzerinde olduğu bilinmektedir. Bu konuda devletin ilgili kurumları tarafından hazırlanan ayrıntılı raporlar vardır. 20 yılı aşkın işbaşında olan bu siyasi iktidarın riskin boyutunu farkında olması ve ne yapması gerektiğini bilmemesi düşünülemez. Bu süre zarfında, felaketlerin yaşanmaması için gerekli önlemleri almayan iktidar, ülkeyi insanlarıyla birlikte enkaza dönüştürmüştür.

Konutların, hastanelerin, kamu binalarının yıkılması, altyapının çökmesi, yolların ve havaalanlarının kullanılamaz hale gelmesi ortada nasıl bir yağma ve rant düzeni olduğunu gösterir. Bu depremde sadece emekçilerin, yoksulların evleri yıkılmadı, “deprem yönetmeliğine uygun” olduğunu iddia eden, “cennetten bir köşe” sloganıyla reklâmı yapılan lüks konutlar, rezidanslar da yıkıldı. Deprem bölgesinde tam bir savaş manzarası vardır. 13 milyon nüfuslu bir bölge saniyeler içinde yıkılmıştır. Savaşta bu kadar çabuk bir yıkım olur muydu acaba? Depremin ilk gününden itibaren acil sorunları ivedilikle çözme gücü olan AFAD ve Kızılay’ın gösterdiği beceriksizlik sonucu insanlar günlerce açıkta kalıp perişan oldu. Depremden yaklaşık bir hafta sonra çadırlar, yemek, yatak, tuvalet, hijyen, ısınma gibi sorunlarla ancak kurulabildi.

Depremin ilk anından itibaren AFAD (Afet ve Acil Durum Yönetimi) ve devletin tüm diğer kurumlarının geç harekete geçmesi, organizasyon beceriksizliği on binlerce insanın hayatına mal oldu. Mesela, deprem bölgesine gitmekte olan iş makineleri, kurtarma ekipleri kentlerin girişinde “talimat” almak üzere saatlerce bekletildi. Yabancı ülkelerden gelen arama kurtarma ekipleri için de aynı durum oldu. Mesela HDP’nin ve sivil inisiyatiflerin bölgeye gönderdikleri yardımlara el konulduğu, hatta bazı durumlarda yardım kamyonlarının önüne AKP ya da valilik pankartları asıldığı görüldü. Oysa böylesi afet durumlarında on binlerce insanı ve yardımları organize edebilmenin zamanla yarışacak kadar hayati bir önemi var. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan depremden sonra yaptığı açıklamalarda, 1 yıl içinde yeni konutların teslim edileceğini söyledi. Ne kadar insanın enkaz altında olduğu henüz tam olarak bilinmezken, rejim alelacele enkaz kaldırıp inşaata girişme planları yapabiliyor. Milyonlarca insan soğukta, sağlık, hijyen gibi sorunların çözülmesini bekliyor. Oysa iktidar böyle bir günde bile algı yaratmaya çalışıyor. Türkiye bir deprem bölgesi ve bu topraklarda yaşayanlar felaketi ilk kez yaşamıyor. En azından önceki depremlerde evi yıkılan ve ağır hasar gören emekçilere verilen sözler ve bunların yerine getirilme biçimi ortadadır.

İktidar sözcülerinin açıklamaları, rejim yanlısı medya, sosyal medya trolleri, rejim lehinde konuşan uzmanlar, yazarlar, siyasetçiler hiç durmuyor. Bu durum yaratılmaya çalışılan algının boyutlarını gösteriyor. OHAL zaten ilan edildi, şimdi de genel seçimlerin ve cumhurbaşkanı seçiminin ertelenme çabası var. Vatan, millet, Sakarya gibi “milli birlik ve beraberlik” söylemleri en son, televizyonlar aracılığıyla deprem için de para toplama sahnesiyle sona erdi. Sistemin şöhret ettiği programcılar, televizyoncular, artistler, zenginler ve hatta siyasetçilerin nasıl yardımsever oldukları yeniden kanıtlandı. Yani iş her zaman para toplamaya düşüyor.

Zenginin ve güçlünün mutluğu hep kendinedir. Yoksulun bundan bir kazancı olmaz. Yazarın (2) bir “bebek” anlatımıyla (bu bebeğin öyküsü enkaz altında kalan bebeklerin öyküsüyle benzemese de) yazıma son vermek istiyorum: “Prens sarayının balkonundaydı, bahçeye yığılan kalabalığa seslendi: ‘Size mutlu bir haber vereceğim: Bütün ülkeye olduğu gibi, size de tebriklerimi sunuyorum, çünkü prensesimiz az önce, yüce hanedanımın onurun sürdürecek bir erkek çocuk getirdi dünyaya; onunla gururlanacak, onun yanında himaye edileceksiniz. O büyük ve ünlü bir soyun güvencesi olacak. Şarkılar söyleyin, mutlu olun, çünkü ışıltılı geleceğiniz ona bağlı.’

Kalabalık sevinçten coştu ve neşeli şarkılarla doldurdu havayı. Zenginlik beşiğinde yetişip, şan şeref sahnesinde büyüyecek bebeği hoşça karşıladılar. Daha sonra bu çocuk zayıfların ensesine zulüm boyunduruğunu vuracak, kimseye hesap vermeden, onların bedenlerini sömürüp ruhlarını harap edecek olan mutlak güç sahibi bir yönetici olacaktı. Kalabalık bundan dolayı seviniyor, şarkılar söyleyip kadeh tokuşturuyordu.”

(1), (2) Halil Cibran (1883-1931): Lübnan asıllı Amerikalı felsefe yazarı, romancı, mistik şair ve ressam.

Siyasi Haber

Exit mobile version