Site icon Rojnameya Newroz

‘OLMASAYDI DA OLURDUK’!

10 Kasım 2013’te Akit gazetesinde “olmasaydı da olurduk” şeklinde bir ilan çıktı ve tabi bu ilandan dolayı gazeteye hemen dava açıldı. Aynı gün CHP, Mustafa Kemal’in ölüm yıl dönümünde Eminönü Yeni Cami’de mevlit okuttu. Mevlit çıkışında ise CHP Grup Başkan vekili Muharrem İnce şu açıklamayı yaptı “Atatürk olmasaydı, bu ülkenin kurtarıcısı olmasaydı, bugün hakaret edenlere şunu söylüyorum; adınız Ahmet, Hasan, Hüseyin olmazdı. Adınız Dimitri olurdu, Yorgo olurdu. Bunları doğru bilmeleri lazım” Ertesi gün ulusal medya bir milyon yüz bine yakın bir kitlenin Anıtkabir’i ziyaret ettiğini bildirdi. Büyük bir rakam!

İki olayda gerçekten üzerinde durulması, incelenmesi gereken önemli konu başlıklarıdır.

Tanrı’dan aldıkları yetki ile ilahi düzeni yeryüzünde kurmak için vazgeçilmez Peygamberler vardır, aynı şekilde toplumsal-siyasal hayatı yeniden düzenlemek için yeri doldurulamayan kurtarıcılar da var mıdır? Başka bir ifadeyle toplumsal-sosyal hayatın yeniden düzenlenmesinde rol alan önderler vazgeçilmez midirler?

Son yıllarda Türkiye, kendisini bağlayan prangalarını kırmakta, tabular yıkılmakta ve rejim vesayet altından kurtulmaktadır. Ülke normalleştikçe, demokrasi gelişmekte, demokratikleşme yönünde ilerlemektedir. Demokrasinin gelişmesine paralel olarak halkın da bireyselleşerek özgürleşmesi kaçınılmazdır. Özgürleşen halklar, kendilerine olan güvenleri artar, geleceklerini belirleme hakkını hacıya-hocaya bırakmadan kendileri belirlemeye çalışır. Halklar kendi kaderlerini kendileri tayin eder.

Üzülerek belirteyim ki Türkiye’de gelişme tam da bu yönde olmuyor/olamıyor. Vesayet rejimi çözüldükçe, tabular yıkıldıkça, insanlar kendilerini boşlukta hissetmekte, korkuya kapılmaktadırlar. Korktukça eskiye/geriye bakmakta, eski kurtarıcısına koşmakta ona sarılmakta, ondan medet ummaktadırlar. Neden? Bu sorunun cevabı Türklerin tarihinde saklı olabilir mi? Bakacağız.

Uzun tarihleri boyunca Türkler sürekli göçmen olmuşlar, son yüzyılları saymasak belli bir coğrafyada kalıcı bir yurt da edinmemişledir. Konar-göçerler hep pederşahi bir yönetimle ümmet anlayışıyla yönetilmişledir. Kalıcı mekânları olmayanlar tedirgindirler, korkarlar, sığınaklar ararlar. Yurttaş olamadıkları veya yurttaş bilincine ulaşamadıkları için de kendilerine de toplumsal güçlerine de güvenmemektedirler. Dolayısıyla sürekli ihtişamlı bildikleri geçmişlerini yâd etmekte, geçmişin kurtarıcısında umut arar ona sığınırlar. Bu bir aczin sonucudur.

Milyondan fazla bir kitlenin bir günde Ata’sının mezarını ziyaret etmesi düşündürücüdür. Peki, Ata’yı vazgeçilmez kılan neden nedir? Tarihsel toplumsal gelişmede liderin rolü nedir? Tarihi kim veya kimler yapar? Bu sorulara tatmin edici cevaplar verilmedikçe, Anıtkabir’e koşan milyondan fazla insanın beklentisine cevap verilmemiş olur.

Konuyu bilimsel yöntemlerle çözmeye çalıştığımızda karşımıza iki önemli felsefi dünya görüşünün çarpıştığını görürüz. Bunlardan birisi idealist felsefi görüş diğeri ise materyalist felsefi görüştür.

İdealist felsefi dünya görüşüne göre, tarihi yapanlar büyük adamlardır, yani bireysel kahramanlardır. Tarih bu kahramanların bilinçli eylemleri sonucunda gelişir. Bu felsefi dünya görüşü, tarih yapmada, kitlelerin ve nesnel faktörleri hemen bütünüyle önemsiz kılar. Buna karşı, materyalist felsefi dünya görüşüne göre, kitleler gereksinimlerini karşılamaya çabalarken tarihte yapmaktadırlar. Biri kitlelerin gelişen ve değişen eylemine dayanak ararken, diğeri bireysel başarıda dayanak arar.

Daha da açarsak, tarihsel materyalist görüş, “toplumun gelişme tarihi, her şeyden önce, üretimin gelişme tarihi, yüzyıllar boyunca birbirini izleyen üretim biçimleri tarihi, üretim güçlerindeki ve insanların üretim ilişkilerindeki gelişmenin tarihi” sayar. Bu yüzden “sosyal gelişme tarihi aynı zamanda maddi değerleri üretenlerin, üretim süreci içinde temel güç olan ve toplumun varlığı için gerekli olan maddi değerlerin üretimini sürdüren emekçi yığınların tarihidir” der. Ve tarih bilimi, “gerçek bir bilim olacaksa, artık sosyal gelişme tarihini kralların, generallerin davranışlarına, o devletteki ‘fetihlerin’ ve ‘galiplerin’ yaptıklarına indirgenmekten kurtulmalı, bu bilim, her şeyden önce maddi değerleri üretenlerin tarihi, emekçi yığınların tarihi, halkın tarihi olma yoluna girmelidir.”(*1) Bu alıntıda da görüldüğü gibi tarihsel materyalizm, tarihi yapmakta bireyin rolünü yadsımakta, görevi tamamen emekçi halk yığınlara, onların ekmek ve yaşam mücadelesine dayandırmaktadır.

Tarihte, üretici güçlerin gelişimini sağlayan sonrada onları değişime zorlayan faktörler, bireyler veya kahramanlar değilse, nelerdir, bunlara bakacağız. Uygarlık tarihi boyunca üretici güçlerdeki gelişme ve değişme, birbirini karşılıklı olarak etkileyen iki önemli faktöre dayandığı gözlenmiştir. Bunlar,

1- Teknolojik gelişmeler, 2- Bilim, sanat ve felsefi alanındaki gelişmeler.

Teknolojik gelişmeler, yani üretim araçlarının gelişmesi, üretimi kolaylaştırır, maliyeti düşürür, üretimi artırarak sürümü hızlandırır. Teknolojideki bu gelişmeler, üretim üzerinde olumlu etki yaparken, beraberinde sosyal sonuçları da doğurur. Üretici güçlerin yeniden yapılanmasını sağlar ve onları yeni ittifaklar kurmaya, eski üretim sistemini yıkmaya zorlar. Demirin karasabanda kullanılması, köleci sistemin gelişmesine, buharlı makinenin üretimde kullanılması, kapitalist sistemin kurulmasına neden olmuştur. İnternetin kullanılması, yenidünya düzenine/düzensizliğine yol açmıştır. Teknolojik gelişmeler, bilinçli bir eylemin sonucunda değil, kendiliğinden ve süreç içerisinde gelişir. Tarihte bu süreç uzun asırları alırken günümüzde birkaç on yılda bir yeni teknolojik gelişmelere, oda yerini yeni toplumsal-sosyal ilişkilere bırakmaktadır.

Tarihte teknolojik gelişmelere paralel olarak hatta ondan da önde bilim, sanat ve felsefe alanındaki gelişmeler, toplumu ve üretici güçleri aydınlatarak değişime hazırladıkları gözlenmiştir. Batıda sırayla Hümanizma, Rönesans ve Reform hareketleri 18. yüzyıl aydınlanma hareketini doğurdu. Aydınlanma hareketi de burjuva devriminin zeminini hazırladı. Doğaya ve bilime yöneliş aydınlanmayı yarattı, aydınlanmada toplumsal değişmeyi hazırladı ve değişimin kazanımlarını kalıcılaştırdı.(*2)

Toplumsal-tarihin gelişiminde bireyin hiç rolü yok mu bunu irdeleyeceğiz. Üretici güçlerin gelişimi süreç içerisinde zorunlu olarak üretim biçimini değiştirir, üretim biçiminin değişmesi sosyal ve politik sistemin tümünün yeniden kurulmasını zorlar. Her üretim tarzı kendi toplumsal yapısını oluşturur. İşte lider burada devreye girer, bireysel özellikleri, donanımı ve dayandığı politik güç odakları sayesinde toplumun kaderini olumlu veya olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Ancak bu etki toplumsal ilişkilerin izin verdiği zaman ve ölçüde toplumsal gelişmeye etken olabilir. Başka bir ifadeyle lider, bir kriz anında ortaya çıkmaktadır ve krizin şu ya da bu şekilde çözümlenmesi liderin takınacağı tavra yakından bağlıdır. Burada rastlantı denilen şans faktörü de önemli bir oynar.

RASTLANTININ ROLÜ: Toplumsal gelişim tarihi bakımından bireyin toplumsal ilişkilere etken rol oynaması, ulusların kaderinde rastlantı denilen şeylerin rolü görmemezlikten gelinemez. “Bilimin incelediği tüm süreçlerde bir miktar rastlantı öğesinin bulunduğunu söyleyebiliriz. Bu durum, olgular üzerinde bilimsel bilgi edinme olanağımızı ortadan kaldırmaz. Rastlantı görecelidir ancak kaçınılmaz olguların kesiştikleri noktadan kendini gösterir” (*3). Bu alıntı ışığında M. Kemal’e ve onun verdiği Milli Mücadele tarihine ve ardından yapılan inkılaplara baktığımızda, gerçeğin, resmi ideoloji doğrultusunda bilgi üreten aydınların anlattıkları gibi olmadığını, M. Kemal’in öyle zannedildiği gibi vazgeçilmez bir lider de olmadığını, tarihi rastlantı faktörünün M. Kemal’den yana olduğunu rahatlıkla söyleme imkânına sahibiz.

  1. Kemal’in, Ahmet İzzet Paşa’nın kabinesine çok istemesine rağmen, Paşa’nın ihtiraslarından çekinen Sadrazam tarafından harbiye nezaretine atanamaması, bunun yerine Paşa’nın görevle Anadolu’ya gönderilmesi yani Samsuna çıkması tamamen rastlantı sonucudur. Buna karşı, Yunanlıların İzmir’e çıkarma yapması ve Kurtuluş Savaşı’nın başlaması bir rastlantı sonucu değildir. Köhnenmiş Osmanlı İmparatorluğu’nun tarih sahnesinden silinmesi bir zorunluluk olmuştu ve artık hiçbir yetenekli Osmanlı Padişahı veya Paşası M. Kemal’de dâhil, bu yıkımı durduramayacaktı. Yeri gelmişken şunu da yazmakta fayda görüyorum. Kurtuluş Savaşı, resmi tarihin yazdığı gibi, emperyalist ülkeler tarafından işgal edilerek sömürülen bir ülkenin sömürgeci güçlere karşı verdiği bir mücadele değildi. Milli Mücadele, emperyalist emeller uğruna Birinci Dünya Harbine giren ve yenilen köhnemiş Osmanlı yönetimine ve yine emperyalistlerin oyununa gelerek batı-Anadolu’ya çıkarma yapan Yunanlılara karşı yapıldı. İngiliz emperyalizmi Kuzeyden gelişen Bolşevik Rus devrimini Güneye sarkar korkusuyla kendi çıkarları için tehlikeli görünce, Kemalist güçleri ve Anadolu’da kurulacak bir tampon devleti kendi çıkarlarına daha uygun gördü ve Kemalistlere yanaştı, daha önce destekleyerek teşvik ettiği Yunanlılardan da desteğini çekti. Desteksiz kalan Yunanlıları yenmek Milli Mücadele güçleri için sorun değildi ve yendiler de. Yani, Milli Mücadele emperyalizme karşı verilerek değil, tersine emperyalizmle uzlaşarak kazanılmıştır. Bunun en somut örneği savaştan hemen sonra 17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de toplanan “İzmir iktisat kongresinde” belirtilmiştir. Bu kongrede emperyalist devletlere ve içerdeki ticari burjuvaziye güvenceler verilmiş, Türkiye’nin emperyalist blok içinde kalmaya devam edeceği ilan edilmiştir.

Tarihte liderlerin çoğu kez toplumların kaderi üzerinde önemli etkiler yaptığı gözlemlenmiştir, fakat bu etki toplumun içyapısı ve öteki toplumlara göre konumu tarafından belirlenir. Ancak bireyin tarihteki rolü üzerine üretici güçlerin gelişmişlik düzeyi göz ardı edilemez. Toplumsal ilişkileri son çözümlemede belirleyen üretici güçlerin durumudur. Çünkü burada güçlerin ve çıkarların mücadelesi yatmaktadır. Yükselen bir sınıfla henüz tüm gücünü yetirmemiş fakat çökmekte olan bir sınıf arasında mücadele en yüksek düzeye çıktığında, liderin müdahalesiyle dengenin sürekli ve kesin olarak değişebileceği bir gerçektir. Ancak lider, bir devrim hareketinin sonucunu, gerçekten olmuş olanı tersine çeviremez. Lider “akıl ve yeteneklerinin özgün nitelikleri sayesinde, olayların kısmi özelliklerini ve belirli kısmı sonuçlarını değiştirebilir ama başka kuvvetler tarafından belirlenen genel yönelimleri değiştiremezler”(*3) Görüldüğü gibi lider, ancak toplumsal gelişmenin uygun olduğu yerde ve zamanda ortaya çıkmaktadır ve olayların kısmi yanlarını belirler ve rastlantı öğesi de bu olayların akışı sırasında her zaman belirleyici bir rol oynar. Toplumların tarihsel gelişmişlik yönünde aktif rol oynamayan liderler, o zaman neden yüceltilir? İncelenmesi gerekir.

LİDERLER NEDEN YÜCELTİLİR: Devrim bir halk hareketi sonucunda gerçekleşmemişse, sadece yönetici klik içinde bir el değiştirme ise, toplumda bir hegemonya boşluğu var demektir. Yeni yönetici elit, elde ettiği çıkarlarını korumak, savunmak ve halktan gizlemek için liderine sarılır, hegemonya boşluğunu, yeni uydurdukları ideolojiyle doldurur. Burada lideri yücelten eylemleri değil, uydurulan ideolojidir. Sahip olduğu mevki-makamı kişiyi yücelterek kazananlar yine ancak onu yücelterek koruyabilirler. Bu kişiler için lideri yüceltmekten başka yol yoktur. Artık tarihi yapanlar, kitleler değil büyük adamlardır ve bunların başında da M. Kemal gelmektedir. O artık ilahi düzeye çıkarılmış tapınılması gereken eşsiz bir önderdir, yapamayacağı hiçbir şey yoktur.

Görüldüğü gibi kişiyi yüceltmekle kişiye tapma arasında doğru yönde bir ilişki vardır. Fakat asıl amaç yüceltilen kişi değildir. Yüceltme belirttiğimiz gibi çıkara dayalı yalan/yanlış üretmek içindir. “Böylelikle tarihsel olaylar çarpıtılmak istenir. Tarihsel olayların çarpıtılmaktan amaç da sınıfsal çıkarları gizlemektir. Tarihsel olayların çarpıtılmasında bir liderin arkasına gizlenmek ekseri başvurulan bir yoldur.” (*4) M. Kemal’i putlaştıranlar bunu tesadüfen yapmadılar, sınıfsal çıkarları gereği olarak yaptılar ve amaçları gerçekleşen şeylerin büyüklüğünde değil, çıkarlarını emekçi kitlelerden gizleme gereğini duydukları için yaptılar.

Milli Mücadelede yukarıda izah ettiğimiz gibi emperyalizme karşı değil, onunla uzlaşarak ve çıkarlarını korumak amacıyla verilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu 1912 Balkan savaşında yenilgiyle çıkınca Balkanlarda ki topraklarını yetirdi ve Anadolu’ya sıkıştı. İktidardaki İttihattı-Terakki partisi Anadolu’da Türk ırkına dayalı yeni bir ulus inşasına girişti. Engel olarak gördükleri, ticaret ve sanayiyi ellerinde tutan Ermeni ve Rumlardan kurtulmak bunların yerine milli bir burjuvazi yaratmak istiyordu ve bunu da ancak gayri Müslimlerden servet transfer etmekle sağlayacaktı. Bu yüzden, önceleri Rumlara baskı yaparak onların önemli bir kesimini Yunanistan’a göçertmeye mecbur bıraktı. Birinci Dünya Harbi, İttihatçılara, Ermenilerden kurtulma imkânı sağladı, İstanbul ve Anadolu’daki tüm Ermeniler ya öldürülerek imha edildi ya da sürgüne yollanarak yollarda imha edildiler. Ancak Mondros mütarekesinin akabinde sağ kalabilen bu gayri Müslim unsurların geri dönmesine ve mallarını geri almalarına olanak sağlıyordu. İşte bu malları ellerinde bulunduran eşraf-ağa-şeyh ve mütegalibe takımı ile bürokratlar her yerde işbirliği yaparak örgütlenerek Kuvayi Milliye hareketlerini oluşturdular. M. Kemal Anadolu’ya geçmekle bu hareketlerin birleşmesini hızlandırdı. Hareketin liderliğini bir başka Osmanlı Paşası örneğin Kazım Karabekir’de üstlenseydi, bu hareket mutlaka başarıya ulaşacaktı. Çünkü temelinde izah etmeye çalıştığımız gibi çıkar çatışması yatıyordu. Belki olayların seyri biraz farklı bir yol izlerdi ama sonuçta önemli bir değişiklikler olmazdı. Ama Cumhuriyet aydınları bu olasılığı her zaman halkta gizleme gereğini marifet saydılar.

TÜRK İNKILABI BİR DEVRİM DEĞİLDİR: İzah ettiğimiz gibi devrim, ilk önce toplumun üretim güçleri gelişir ve değişir sonrada bu gelişmelere bağlı olarak toplumlar arasındaki üretim ilişkileri, onların ekonomik ilişkileri değişikliğe uğrar. Ayrıca üretim biçimindeki değişmeler, kaçınılmaz olarak sosyal sistemin tümünde, sosyal düşünde, politik görüş ve politik kurumlarda değişmeler yaşanır. Bu anlamda Kemalist hareket hiçbir köklü değişim yapmamıştır/yapamazdı da. “Zaten toplumsal güç dengeleri ve geçerli hâkim sınıf ittifakı köklü dönüşümlere asla izin veremezdi. Toplumsal (egemen) sınıfların gücü onun kişisel iradesinde daha önemliydi. Böylesi bir ortamda (üretim ilişkilerine dokunmadan) yapılan inkılaplar Türkiye’nin azgelişmişlik yolunda daha hızlı ilerlemesinden öteye bir anlam taşımazdı. Milli Mücadele’yle çıkarları tehlikeye giren mülk sahibi sınıfların sömürü olanakları güvence altına alındı. Doğrudan üreticiler(emekçi kitleler) cephesindeyse sömürü ve baskının derinleşmesinden öte bir yönelim söz konusu olmadı” (*4) Resmi ideologların diline dolandırdığı ‘devrimler/inkılaplar’ emekçi kesimler için bir anlam taşımıyordu. Halkın ekonomik gelişmesine bir katkı sunmayan, yaşam biçimini değiştirmeyen bu inkılaplar üstelik takrir-i sükûn terör rejimi altında halka zorla benimsetilmeye çalışıldı. Çok haklı olarak Samet Erdoğdu köşesinde bu inkılaplara “ikinci büyük gardırop inkılabı” demektedir. Birinci büyük gardırop inkılabı sarığı atıp, fesi alan II. Mahmut’ta aittir.(*5) Arap harflerini kaldırıp yerine Latin harflerinin kabulü kültürde ve dilde sürekliliği önledi. İnsanlar köklerinden, kültürlerinden koptu, tarihleriyle bağları kesildi. Beraberinde emperyalizmin tekçi kültürü dayatıldı ve bütün bunlar milliyetçilik adına yapıldığı söylendi.

ÖNCÜ KİMDİR, M. KEMAL BİR ÖNCÜ MÜDÜR? Yazdık, yine yazacağız, üretici güçlerin gelişimi tarihin herhangi bir anında öyle bir aşamaya gelir ki, değişim kaçınılmaz olur. Bu aşamadan sonra üretici güçlerin daha fazla beklemeye tahammülü yoktur. Yeni ile eskinin savaşımı en acımasız döneme girmiştir, saflar netleşmiş kriz alabildiğine derinleşmiştir. Her iki tarafta indirilecek son darbenin hazırlığı içindedir. Bu aşamada devreye giren lider, tüm kişisel özelliklerini kullanarak eylemi olumlu veya olumsuz yönde etkilemenin ötesinde inisiyatif alarak kurulacak yeni toplum düzenin de tüm gereksinimlerini karşılayacak niteliklere sahip olması gerekir. Bu bir öngörmedir, öngörmeyi de ancak öncüler görebilir. Öncü, herkesten daha çok ilerisini görür ve istediklerini herkesten daha güçlü hisseder. O toplumun “düşünsel gelişiminin önceki evresinin getirdiği bilimsel sorunları çözer, toplumsal ilişkilerin önceki gelişiminin yarattığı yeni toplumsal gereksinimleri gösterir; bu gereksinimleri karşılamak üzere inisiyatifi ele alır.”(*3)

Öncü, eşyanın doğal akışını durdurabildiği, ya da değiştirebileceği anlamda değil, eylemlerin bu kaçınılmaz ve irade dışı akışını bilinçli ve özgür ifadeleri olması anlamında bir büyük Liderdir. Ama hiçbir büyük lider, üretici güçlerin durumuna şimdi ya da sonra uygun düşmeyen ilişkileri topluma kabul ettiremez. Bu anlamda, gerçekten onun tarih yapmasına olanak yoktur ve bu anlamda istediği kadar saatini ileri ya da geri alsın ne zamanın akışını hızlandırabilir ne de zamanı geri döndürebilir.

Öncü, toplumsal-ekonomik üretim sürecindeki değişmeler yüzünden toplumsal ilişkilerin hangi yönde değişeceğini tahmin ediyorsa, aynı zamanda toplumsal ruh durumunun da hangi yönde değişmekte olduğunu bilebilir ve böylece onu etkileme olanağına sahip olabilir. Toplumun ruh durumunu etkilemek, tarihi etkilemek demektir. Şu halde öncü, bir anlamda tarih yapabilir, onun kendi kendine olmasını beklemeye gerek yoktur. Bu anlamda tarihi hızlandıran öncünün dayandığı en büyük güç, oluşturduğu çelik iradeli, disiplinli politik öncü örgütlenmesidir. Teorik-ideolojik üretim esas olarak bireyselken, politika ve özellikle örgütlenme, yapısı gereği kolektif olup takım çalışmasına dayanır. Öncüyü başarıya götüren de bu takım çalışmasının özverili mücadelesidir.(*2) M. Kemal’in dayandığı politik güç, emekçi halk kesimleri değil, militarist güç olan ordu ve onun bağlaşığı olan emeklemeye çabalayan burjuvazidir. Bunların öngörüsü de, toplumun gereksinimlerini karşılamak, refahını artırmak değil, emperyalizmle uzlaşarak, azgelişmişlik yolunda hızla ilerlemektir. Bu anlamda M. Kemal’e öncü değil, uzlaşmacı pragmatik liderdir.

OLMASAYDI DA OLURMUYDUK? Bu sorunun cevabı sanırım en çok Kürtler özellikle de Kızılbaş-Kürtler kendilerine sormaları gerekir. M. Kemal, Samsuna çıktığı günden itibaren Kürt ileri gelenleri ile ilişkiler kurmuş, onların desteğini aramıştır. Aradığı desteği fazlasıyla almıştır. Lozan’da Kürdistan ebediyen tarih sahnesinde silinmenin pazarlığı yapılırken, kimini ikna yoluyla, kimilerini de satın aldığı 72 Kürt mebustan Lozan’a Türklerden ayrılamayacağımıza dair telgraf çekilmesini buyurmuş, buyruk derhal yerine getirilmiştir. M. Kemal bununla da yetinmemiş, başta Dersim mebusu Hasan Hayri Bey’den Meclise Kürt milli kıyafetleriyle gelmesini buyurmuştur. Kürt milli kıyafetiyle meclise gelen Hasan Hayri Bey bunun bedelini 1925’de Şeyh Said ayaklanmasında idam edilerek almıştır.

  1. Kemal içerde Kürt ileri gelenlerin desteğini ararken, dışarıda İngiliz ve Fransız emperyalizmiyle pazarlığa oturmuş, Kürdistan’ın bölünmesini, parçalanmasını ve paylaşılmasını sağlayarak, en büyük parçasına konmuştur. Kürdistan’ın bu şekilde parçalanması ve bölüşülmesi Kürt ulusunun beynini dağıtmış, iskeletini parçalamıştır. Böylesine bir böl-yönet politikasının hedefi olmuş bir ulusun, bir daha kolay kolay derlenip toparlaması da güç olmaktadır.(*6) Türkler içerde bunu yaparken de dışarıya karşı antiemperyalist olduklarını, ilk ulusal kurtuluş mücadelesini vererek mazlum halklara örnek teşkil ettiklerini de söylemekten sakınmamışlardır.

Birinci Dünya Harbi’nin bitiminde, Kürdistan Kemalistlerin öncülüğünde bölünüp, parçalanıp paylaşılmasaydı, bir bütün olarak İngiliz ya da Fransız emperyalistlerinden birisinin mandası olsaydı, tıpkı Irak ve Suriye’de olduğu gibi Kürdistan’da şimdi bağımsız bir devlet statüsünde olurdu ve bunca ağır bedeller ödemez, bu kadar acılar çekilmez olurdu. Doğuya medeniyet götüreceğiz bahanesiyle Dersim üzerine gidilmezdi. Kızılbaş-Kürt inancı tarumar edilmez, yoksul halk kırımdan geçilmezdi. Munzur çayı kan akmaz, Zilan deresi cesetlerle dolmazdı. Kürtler zorunlu iskâna tabi olmaz, yollarda ve yad ellerde mahf-u perişan olmazlardı. Her sabah zavallı Kürt çocukları okulların bahçesinde soğuktan titremeden varlığını yıllarca Türk varlığına armağan etmezdi. Dere-tepe “ne mutlu Türküm diyene” yazılmazdı. Her toplumsal olayda en büyük bayraklar açılmaz, adeta Kürtlerin gözünün içine sokulmazdı ve sonra da dönüp Kürtlerden milli değerlere saygı beklenmezdi. Üç bin köy haritada silinmez, on yedi bin faili meçhul/belli cinayet işlenmez. Kırk bin gencimiz dağlarda şehit düşmezdi. Bunların da ötesinde okuyanlarımız annelerinin dillinden utanmaz, aileleriyle yabancılaşmaz, toplumlarından kopmazdı. Hiç kimse ötekileştirilmeden, geçmişiyle kökeniyle, inancıyla barışık yaşardı. Bunları saymakla bitmeyen yaşanmış olumsuz örneklerden bir kaçıdır. Burada şunu açıklıkla belirtmeliyim ki, M. Kemal olmasaydı, Türk kardeşlerimi bilmem ama Kürtler daha müreffeh ve mutlu bir halk olacakları kesindi.

SONUÇ: Materyalist felsefe bize anlatıyor ki, doğada durgun yani hareketsiz hiçbir şey yoktur. Her şey karşılıklı etkileşim içinde hareket halindedir. Toplumun en hareketli kesimi ise üretici güçleridir. Üretici güçler sürekli bir gelişim ve değişim içindedirler ama bu gelişim öyle birden olamaz. Süreç içerisinde adım adım gelişirler ama öyle bir an gelir ki bu gelişim bir değişimi zorlar ve değişim kaçınılmaz olur. Artık hiçbir güç bu değişimin önünde duramaz, onu engelleyemez. Lider, bu değişim anında ortaya çıkar, kişisel marifetiyle, değişimi hızlandırır veya yavaşlatır ama değişimi asla durduramaz, oynayacağı rol talidir, gerçek rolü emekçi halk kitleleri oynar.

Türk Kurtuluş savaşı öyle iddia edildiği gibi M. Kemal’in önderliğinde, Anadolu’da halkın ayağa kalkmasıyla emperyalizme karşı verilmedi. Tersine emperyalizmle uzlaşarak köhnemiş Osmanlı bürokrasisine ve Yunanlılara karşı, bir avuç elitist kesimin yerli işbirlikçi kesimlerle uzlaşarak verildi. Kurtuluş Savaşında halk desteği hiçbir zaman istenilen düzeyde olmadı. Bu yüzden savaşın hemen ardından yapılan İnkılaplar, halkın yararına olduğu için değil, kapitalizmin gelişmesine engel olan demode faktörlerin giderilmesi içindi. Mevcut üretim ilişkilerine dokunmadan yapılan bu inkılaplar halkın yaşamında bir değişiklik yapmadığı gibi, ülkenin azgelişmişlik yolunda hızla ilerlemesine ve emperyalizmle bütünleşmesini sağlamıştır. Bu anlamda Türk Kurtuluş Savaşı ve İnkılabı bir halk hareketinin sonucunda değil, dar bir yönetici elit tarafında gerçekleştirilmiştir. Buna rağmen bütün bunlar Türk aydını tarafında halka devrim diye anlatılmış, M. Kemal’de yanılmaz, geleceği öngörebilen ölümsüz lider olarak tanıtılmıştır. Bunun sebebi de yukarıda açıkladığımız gibi, üzerine kondukları sömürü düzenini halktan gizlemek için yapmışlardır.

Toplumsal gelişim tarihinde gördüğümüz gibi toplumlar üretici güçlerin gelişmesine paralel olarak kendi kaderlerini, bir lidere veya bir kurtarıcıya gereksinim duymadan kendileri belirlemişlerdir. Halklar, azar azar ama giderek artan oranda biriken sıkıntılarını, çekilmez bir noktasında son bulması için harekete geçerek değişimi gerçekleştirirler. Buna siyasal tarihte devrim diyoruz. Lider ve kadrosu veya halkın örgütlü öncü güçleri değişimi yani devrimi halkın istediği hedefe ulaşmasında yardım eder. Devrim halkın kendi eseridir ve halklar kendi kaderlerini kendileri tayin eder. Lider ancak gerekli olduğu yerde ve zamanda ortaya çıkar ve önlenemeyen toplumsal değişmeyi ya hızlandırır ya da yavaşlatır ama değişimi önleyemez. Bu anlamda toplumda kurtarıcı diye kimse yoktur, hiç kimse vazgeçilmez değildir, M. Kemal olsa bile. Yazımızı bir şiirle noktalayalım.

Al kanlı tarihinizi biz yazmadık/ama bu tarihi siz/bizim kanımızla yazdınız…

varın gurur duyun Türklüğünüzle/size enternasyonal densin…

biz Rum’uz, Laz’ız, Ermeni’yiz, Kürt’üz/bize milliyetçi densin…

sizin sizden başka dostunuz olmasın/size enternasyonal densin…

biz Rum’uyla, Laz’ıyla, Ermeni’siyle, Kürt’üyle dostuz/bize milliyetçi densin…

biriniz bile/dünyaya bedel olsun/Nato sizin olsun/ABD üsleri de/ama size antiemperyalist densin…

biz yoksulların, emekçilerin/ezilenlerin yanındayız/varsın bize milliyetçi densin…(*7)

Hüsnü GÜRBEY.

*1-J. Stalin, Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm.

*2-S. Çiftyürek, Aydınlanma ve örgüt.

*3-G. V. Plehanov, Tarihte Bireyin Rolü.

*4- Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası.

*5-Samet Erdoğdu, Hikaye-i Turgut, Newroz gazetesi, 18/11/2013 , 243 sayı.

*6- İsmail Beşikçi, Kürt aydını üzerine düşünceler.

*7-Devrimci Karadeniz sitesi.

Newroz Gazetesi

Sayı: 244

Tarih: 25 Aralık 2013

Exit mobile version