Site icon Rojnameya Newroz

MADURO’YA SAHİP ÇIKMAK VE SOLUN SİYASİ KÖRLÜĞÜ

Ali Gökkaya / Yazarın diğer makaleleri için tıklayınız

Latin Amerika ülkesi Venezuela’da geçen hafta patlak veren ve hala gündemdeki yerini koruyan gelişmelerle ilgili olarak Yasin yoldaşın bu konuda yaptığı bir paylaşıma eklediği “illaki egemenler arasında bir tercih yapma zorunluluğumuz mu var? Kahrolsun halkına ve halklara huzuru, özgürlüğü, barışı, adaleti, eşitliği çok gören emperyalist ve otoriter devletler” şeklindeki cümle biz komünist-sosyalist kesimler açısından her şeyi özlü olarak özetler durumda olması gerekirken tam tersi gelişmeler söz konusu olmaya başladı.

Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya karşı başlayan ve muhalif kesimlerce hız kesmeden halen sürdürülen gelişmelere emperyalist ABD’de gecikmeksizin eklemlenerek karşı pozisyonunu aldı. Gazete ve televizyonlara da yansıdığı gibi, yaşanan seçimler sonrasında devlet başkanlığına Maduro’nun yeniden seçilmesine rağmen, muhalefetin şaibeli saydığı bu seçimden ötürü devlet başkanlığını tanımadığı gerekçesini arkalayan ABD de Maduro’ya karşı muhalif lider Juan Guaido’yu devlet başkanı olarak tanıdığını ilan etti. Ve zirveye çıkan kriz sadece dünyayı ikiye bölmedi, sol-sosyalist kesimi de ikiye bölmüş durumda.

Önemli petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip Venezuela’da yapılan devlet başkanlığı seçiminde halkın %46’sının katıldığı seçimde aldığı %67 oyla kendini devlet başkanı ilan eden Maduro’ya karşı muhalif kesimin kazan kaldırması da gecikmeksizin gelmişti. Venezuela başta olmak üzere kimi Latin Amerika ülkelerinde ABD karşıtlığı üzerinden iktidara gelmelerden ötürü buraların öteden beri ABD’nin yakın markajı içinde olduğu bilinmektedir. Bu yakın markajın kendisi sadece bu ülkelerin sahip olduğu yer altı ve üstü zenginlik kaynaklarının kontrolünü ele geçirmek değil, reel sosyalist cephedeki çöküş sonrası kimi sosyalizan gelişmelerin buralarda açığa çıkmasını hazmedememesi esas nedenler içinde sayılabilir.

Elbette ki ABD başta olmak üzere tüm emperyalist ülkelerin kendi çıkarları söz konusu olduğunda (ki öyledir) yeryüzünde var olan yer altı ve yer üstündeki bütün zenginlik kaynağını gasp etmek ve gözleri dönmüş halde bunları elde etmek için başvurmayacakları alavere yok değildir. Sayamayacağımız kadar örneklerin en sonuncusu Venezuela’da sahnelenmektedir. Venezuela sahip olduğu petrol ve doğalgaz rezervi ile dünya sıralamasında birinci sıradadır. Lakin sahip olduğu bu zenginliğe rağmen ülke nüfusunun yarıdan fazlası yoksulluk içinde yaşamaktadır.

Bu anlamda ABD’nin emperyalist yaklaşımlar içinde Venezuela’ya müdahale etmesi, darbeci kalkışmalar içinde olması elbette ki kabul etmemiz mümkün değil, komünistler-sosyalistler olarak reddediyoruz. Ama aynı zamanda, komünistler-sosyalistler açısından da bir kişinin ya da yönetimin sadece ABD karşıtı olması onun sosyalist olduğu, desteklenmesi gerektiğinin ölçütü olmaz, olmamalıdır da. Ülkesindeki petrol ve doğalgaz gelirlerine rağmen sürekli artan işsizlikten, otoriter, despotik davranışları asla sosyalistlikle bağdaşmamasına rağmen sırf “ABD emperyalizminin planlı saldırısına uğradığı” gerekçesiyle kimi sol-sosyalist kesimlerin Maduro’ya sahip çıkma çağrısı doğru bir siyasi tutum değil olsa olsa siyasi körlüktür.

Başlıkta da ifade edildiği gibi kimi sol-sosyalist kesimlerin siyasi körlüğünün halen devam ettiğinin örneği sadece Maduro’yla sınırlı değil. Aynı hatanın yakın zamanda Ortadoğu’da da yaşandığına hepimiz tanık olduk. Başta Kürt halkı olmak üzere kendi halkı Araplar ve öteki azınlık halklara kan kusturan Saddam’ın devrilmesi esnasında da aynı şeyler yaşandı. Ve o zamanda kimi sol-sosyalizan kesimler “Kahrolsun İşgalci ABD Emperyalizmi” sloganları eşliğinde zalim Saddam’a sahip çıkmışlığı hala zihinlerdeki tazeliğini korumaktadır. Aynı şey, reddedilmesi gereken aynı yanlış tutum Suriye’de Beşar Esad’a da sahip çıkmakla yaşanıyor olmasından ötürü solun siyasi körlüğünün devam ettiği ortadadır.

alixzahidex@hotmail.com

27.01.2019

Exit mobile version