ANASAYFASİYASETKemalizm mi, Yoksa Siyasal İslam mı?

Kemalizm mi, Yoksa Siyasal İslam mı?

Kemalizm ve Siyasal İslam arasındaki yüzyıllık iktidar mücadelesinde kaybeden yine halk oldu. Eyüp Yalur, iki ideolojinin ortak vesayetçi yönlerini tarihsel ve siyasal bağlamda ele alıyor.

Kemalizm ve Siyasal İslam: Yüzyıldır Kürdistan ve Anadolu’da yaşayan halklar; etnik yapıları, inançları, dilleri ve kültürleri nedeniyle adeta bir girdaba sürüklenmiştir.
Yine yüzyıldır demokratikleşemeyen, demokratikleşememe sancıları yaşayan Kemalist Türkiye’nin son yirmi beş yılı ise Siyasal İslam tarafından esir alınmıştır.

Kemalizm ile Siyasal İslam arasında yüzyıldır devam eden iktidar ve rant mücadelesini son yirmi beş yılda Siyasal İslam kazanmıştır; ancak yine kaybeden halk olmuştur.
Ülkenin çıkarının ne olduğuna dün Kemalizm karar verirken, bugün karar mekanizması Siyasal İslam’dır.
Her iki sistemde de halkın özgür iradesiyle “söz, yetki, karar” verme hakkı yoktur.

Melbourne Üniversitesi profesörü ve siyaset bilimci Şahram Akbarzadeh, Siyasal İslam’ı şöyle tanımlamaktadır:
“Siyasal İslam, dini kullanarak siyasi sistemi şekillendirmeyi amaçlayan modern bir olgudur. Kökenleri; milliyetçilik ve sosyalizmin laik ideolojilerinin antiemperyalizm ve refah vaatlerini yerine getirememesi algısına dayanmaktadır.”

Seksen yıllık başarısız Kemalist rejimin ardından iktidara gelen Siyasal İslam, sistemi şekillendirmesine rağmen daha da başarısız bir iktidar profili çizmiştir.
Siyasal İslam ve “Türk-İslam sentezi”, 12 Eylül sonrası devlet politikası hâline getirilmiştir.
Din, gelişen sol ideolojiye karşı bir denge unsuru olarak kullanılmıştır.
Kemalist ordu, Siyasal İslam’ın önünü açmıştır.

İlk Siyasal İslam deneyimi Refah Partisi ile başlamış, ancak 28 Şubat süreciyle geriletilmiştir.
AKP iktidarı bu süreçten gereken dersi çıkararak 2000’li yıllarda daha yumuşak ve pragmatik bir söylemle, “Refah Partisi gömleğini çıkardık, Milli Görüş gömleğini çıkardık” diyerek iktidara gelmiştir.

1876 Anayasası; çok kimlikliliği esas alması, ulusal ve dinsel bir kimlik dayatmayan Osmanlı vatandaşlığını temel alması itibarıyla her ikisinden de daha ilerici ve çağdaştı.

Ortak Paydaları

Birbirine hasım olan bu iki düşüncenin, şüphesiz ortak paydaları da vardır:

Her ikisi de, zoraki de olsa, ülkenin bütünlüğünü savunur.

Güçlü devlet isterler.

Her ikisi de kendilerini Anayasa’nın ve Meclis’in üzerinde görür.

Halka rağmen; dil, giyim tarzı, hukuk ve ibadet gibi alanlarda kendi doğrularını dayatır ve savunurlar.

Dil, inanç ve etnik yapı gibi farklılıkları inkâr ederek yok sayarlar.

Tekçilikte (tek vatan, tek bayrak, tek dil vb.) birbirleriyle yarış hâlindedirler.

İkisi de vesayetçidir: Kemalizm seküler vesayeti, Siyasal İslam ise dini vesayeti savunur.

Tüm kurumları kendilerine göre dizayn edip siyasallaştırmışlardır.

Her ikisi de iktidara geldiklerinde Kürtlerden büyük destek almıştır.

Kendi amaçları için devleti kullanmışlardır.

Gücü paylaşmayı sevmezler; tek merkezden yönetilir, tek adam rejimini savunurlar.

Yargıyı siyasallaştırmış, kendi kadrolarının yargılanmasının önünü kesmişlerdir.

Her ikisi de 1921 Anayasası’nı dillendirmekten ve gündeme getirmekten korkar.

Sistemi kendilerine göre dizayn ederler.

Her ikisinde de çağdaş tebaalar, liderlerine tapar; çoğulculuktan ve çok seslilikten rahatsız olurlar.

Her ikisi için de “söz konusu vatansa, gerisi teferruattır.”

Devletin tüm kurumlarını ele geçirerek kendilerini devletin sahibi olarak görürler. Bu nedenle kendilerini toplumun üzerinde konumlandırırlar. Toplumu olgunlaşmamış, güvenilmez, karar veremez ya da yanlış karar verir olarak değerlendirirler.

Kemalizm, kendince modernleşme olarak gördüğü değişimleri yukarıdan aşağıya dayatmıştır. Toplumun özlem ve talepleri dikkate alınmamıştır.
Siyasal İslam ise 1600 yıllık İslamiyet’i “güncellemek” istemekte, kendini İslam’ın sahibi sanmaktadır.
Her ikisi de toplumun emrinde değil, toplumun üzerinde yer alır.

Sonuç olarak her ikisi de ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalışmaktadır.
Oysa her ikisinde de halkın lehine olan bir şey yoktur; çağın çok gerisinde kalmışlardır.

  1. yüzyılda hâlâ Türk ve Müslüman olmayan milyonlar bu dar kalıplara hapsedilmek istenmektedir.
    Sanki yeryüzünde bu iki düşünce ve ideolojiden başka bir düşünce, ideoloji ya da inanç yokmuş gibi.

Oysa üçüncü bir yol elbette vardır.
Demokrasinin rafa kaldırılmadığı, insan haklarının egemen olduğu, yargının iktidarın güdümünde olmadığı, hiçbir inancın zorla dayatılmadığı ve gerçeklerin inkâr edilmediği bir yol mutlaka mümkündür.

GIŞTÎ