Site icon Rojnameya Newroz

İşbirlikçi Kürt tipinin yaratılmasında II. Abdülhamid’in rolü-2

Kürt beylikleri, bilgi birikimi yanında kozmopolit bir siyasal kültür de yaratmışlardı. Bu siyasal kültür de gerek Kürtler de gerekse de Kürt olmayanlar arasında olsun, bölgede ortaya çıkan herhangi bir iktidar boşluğunu çarçabuk dolduruyordu. Kürt yöneticileri arasındaki dini hoşgörü geleneği, ancak eski yerel yönetim düzenin ortadan kaldırıldığı XIX. yüzyılın ortalarına kadar devam edebildi. Bu dönemde kapitalizm de yavaş yavaş Kürdistan’a giriyordu. Yalnız bu giriş Kürtlerin eliyle değil, Hıristiyan unsurların ve Ermenilerin vasıtasıyla gerçekleşiyordu. 1830’lardan itibaren Mezopotamya, Kürdistan ve Ermenistan’da yaygınlaştırılan ucuz meta ihracını ve bu alanlardan geçen ticaret yollarını kontrolleri altında bulunduran güçler, İngiliz kapitalizmi ile Ermeni ve Süryani komprador burjuvazisidir. Bu dönemde kentlerde hâkimiyet Ermenilerin elindedir. Bu alanlarda kısmen Süryanilerin etkinliği de vardır. Kürtlerin egemen olduğu alanlar ise tarımsal üretime ve hayvancılığa elverişli olan alanlardır. Kürdistan’da tarımda güçlü bir feodalizm egemenken, hayvancılık ise göçebe aşiretlerin elinde bulunmaktadır. Bu durum Kürt halkının sosyal, siyasal gelişimini engellemiş, onu geri bir feodal toplum haline getirmişti.

İngiliz kapitalizminin Ermenileri ve Hıristiyan unsurları tercih etmesi, bir Hıristiyan ve Ermeni komprador burjuva sınıfının oluşmasını sağlamıştı. Hıristiyan unsurların gelir ve refah seviyeleri sürekli yükselirken, Kürt halkı giderek geriliyor ve yoksullaşıyordu. Bu durum Kürt, Hıristiyan ve Ermeni ilişkilerini bozuyordu. Buna bir de yerel dini bağnaz liderlerin kışkırtması da eklenince, iki halk giderek birbirlerine düşman oldu.

Kürt Beyliklerin yerini alan, dini bağnazlığı ön plana çıkaran, dar kafalı vizyonsuz yerel dini önderler ile aşiret şefleri, kısa sürede Kürdistan’ı kan gölüne çevirdiler. 13 asırdır birlikte barış içerisinde yaşayan, Müslüman- Hıristiyan ahali, kapitalizmin ülkeye eşitsiz ve taraflı girişi, batılı kapitalist devletlerin kışkırtmasıyla, birbirlerini boğazlamaya başladılar. İzady bu konuda şunları yazar: “19. yy’da Kürdistan da öne çıkan Kürt siyasi şahsiyetlerinin hoşgörüye ihtiyacı yoktu. Dinsel bağnazlık, bu Kürt dini liderlerin elinde demagojik bir araca dönüşmüş ve bu dinsel liderlerin gücü kraliyet yöneticileri tarafından denetlenemez hale gelmişti.” Pan-İslamist bir politika güden Sultan II. Abdülhamid de buna çanak tutuyordu ve onları alabildiğine kışkırtmaktan da geri durmuyordu. Dini bağnazlık yalnızca Hıristiyanları değil, Müslüman olamayan Kürtleri ve Alevileri de hedef alıyordu. Halklar arasındaki mezhepsel çelişkiler kışkırtıldı, Sünni mezhebindeki kesimler desteklenerek, halklar arası ayrılıklar geliştirildi. İlk saldırı, Osmanlı yöneticilerinin de desteğiyle, Yezidi Kürtlere karşı oldu. Yezidiler korkunç bir katliama uğradılar. Katliamdan kurtulanlar ise Rusya’ya sürgün edildiler. 1842 yıllında 5 bin Asurî’nin aşiret reisi Nurullah tarafından katledilmesi, Hıristiyanlara karşı başlatılan bir kampanyanın ilk habercisiydi. Daha sonra da sıra Şiilere, Kızılbaşlara ve son olarak da Yahudilere ve Babailere gelecekti. (*4) Dini bağnazlık ve mezhepsel ayrılıklar, milli baskının bir biçimi olarak uygulandı ve Osmanlı egemenliği güçlendirilmeye çalışıldı.

Kürt beyliklerin ortadan kaldırılışı, Kürt hukuk sistemini de sarsmış, “Şeyhlik “gibi bir ortaçağ kurumunu da güçlendirmişti. XIX. yüzyılın başlarına kadar, Kürt beyleri yönetimi altındaki aşiretler arasında çıkan ihtilaflara çözüm getirebilecek kadar güçleri ve meşrulukları vardı. Bu beyliklerin ortadan kalkmaları üzerine, toplum aynı işlevi görecek, barışı sağlama rolünü üstlenecek yeni bir otorite arayışına girmiş ve buna en iyi adaylar da Şeyhler olmuştur. Şeyhlerde bundan faydalanarak otoritelerini Kürdistan’da yaygınlaştırmışlardı. Hatta ulusal devletlerin kurulduğu XX. yüzyılda, merkezi hükümetin aşiret kanunlarını yasaklayıp, yerine medeni kanun ve ceza kanunu yerleştirmeye çalışması da pek de başarılı olmamış, hata bazı durumlarda merkezi hükümetçe de teşvik edilerek, Şeyhlerin gücünün günümüze kadar devam etmesini sağlamıştır. Bazı siyasi partiler de Şeyhlerle işbirliği yaparak, onların potansiyel oy depolarından faydalanarak iktidarlarını kalıcılaştırdılar. Kürdistan’da aşiret ve Şeyhlerin gücü ancak 1970’lerde ulusal uyanışın canlanması ile zayıfladı. Bu tarihten itibaren aşiret ahlakının köhneliği ve kan davalarının gereksizliği halka açıklandı ve bundan vazgeçilmesinin gerekliliği vurgulandı, Bu tür gereksiz hareketlerin ve gerici ideolojilerin Kürt ulusal hareketinin güçlenmesini etkileyerek, asıl sorun olan ulusal ve sınıfsal çelişkilerin göz ardı edilmesine neden olduğu belirtildi.

FEODALİTENİN YENİDEN DİRİLTİLMESİ VE HAMİDİYE ALAYLARI

1870’li yıllara gelindiğinde, kendi iç dinamiğiyle gelişen, belli bir siyasi-ekonomik ve askeri gücü ellerinde bulunduran Kürt beyliklerin gücü, kapitalist devletlerin de yardımıyla tamamen ortadan kaldırılmıştı. Bunun yerine işbirlikçi, yoz ve gerici bir feodalite geliştirildi. Geniş ekonomik çıkarlara sahip olmakla birlikte, böyle bir feodalitenin ülke çıkarları doğrultusunda ve uluslaşmanın hizmetinde olan bir siyasal ve askeri güce sahip değildi. Kürt toplumunda ki bu kesim, İmparatorluğun ulusal kurtuluş hareketlerini ezmek için kullandığı karşı devrimci bir güç odağı durumuna getirilecekti.

Kapitalizmin Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde gelişmesiyle birlikte, Ermeni ulusal kurtuluş hareketi de gelişmeye başladı. Sultan Abdülhamid tahta oturduğunda, Ermeni ulusal kurtuluş hareketi yaygın bir örgütlenme ve eylem dönemine girmişti. Abdülhamid bu hareketin kendi rejimi için büyük bir tehlike oluşturduğunun bilincindeydi. Dolayısıyla etkin önleyici tedbirler almakta gecikmedi. Gerici ve yoz Müslüman din adamlarından ve derebeylerinden kendine bağlı özel güçler oluşturdu. Özellikle Kürdistan’da Kürtlerle Ermenilerin iç içe yaşadığı ve iki halkın daha önce kapitalistler yüzünden bozulmuş olan ilişkileri temelinde geliştirilen düşmanlıkları değerlendirerek, Kürtlerden kendisine bağlı bir kesim yaratma faaliyetine hız verdi.

Gelmiş geçmiş en akıllı ve politik padişah olan Sultan II. Abdülhamid, yeniden canlandırdığı gerici Kürt feodalitesini pek çok amaç için kullanmak istiyordu. İlk başta ele avuca sığmaz savaşçı ve gözü pek dağınık dağlı Kürt aşiretlerini Sünni-Hanefi mezhebi ideolojisi içinde eğitip, Sultana sadık kul haline getirmek, Yükselen Ermeni Ulusal Hareketine karşı kullanmak, Kürtler arasında doğabilecek ulusal duyguları önlemek ve en önemlisi de devletin İslam dışı gördüğü ve zındık ilan ettiği Kızılbaş/Kürt inancına karşı kullanmaktı… Sultan bu amaçla 1890 yıllarında Rus-Kazak alaylarını model alarak Hamidiye Alayları’nı kurdu. Bu konuda tarihçi S. Deringil şunları yazacaktı, “Kürt aşiretlerinden Hamidiye Alayları’nın kurulmasında yararlanılması iki amaca birden hizmet etmekteydi. Kürtleri güvenilir İslam’ı nüfus içine dâhil etmek ve Ermeni bağımsızlık hareketlerine karşı kendilerinden yararlanmak. Osmanlı hükümetinin önündeki seçenek “havuçla-sopa” yöntemlerini kullanmaktı. Bölgedeki Kürtler ya tamamıyla bastırılması –zamanın ve yönetimin karakteri göz önüne alındığında pek de makul olmayan bir yol –ya da gevşek bir kontrolün altında pohpohlanıp tatmin edilmesi gereken potansiyel bir tehlikeydi.”(*5)

Sultan Abdülhamid, bu faaliyetleri geliştirirken, Çarlık Rusya’sında devrimci mücadelenin ve ulusal kurtuluş hareketlerinin ezilmesi için, Çarın geliştirdiği Kazak Alaylarını model aldı ve Kazak Alayları türünde alaylar oluşturmayı hedefledi ve bu amaçla bazı Osmanlı subaylarını “Kazak Usulü talim” öğrenip daha sonra Hamidiye’de uygulamak amacıyla St. Petersburg’a gönderdi. Birkaç süvari yüzbaşısı 1886 yılında Petersburg’daki “Kazak usulü talimlerini itmam edip” ülkeye dönmüşlerdi. Artık öğrendiklerini Dördüncü ve Beşinci Ordular’daki Hamidiye kuvvetlerine aktarmaya hazırlardı. Bu kuvvetlerin ilk başta Ermeni çetelerine karşı kullanılacağı açıkça belirtilmişti. Böylece bir yandan Hıristiyan halkların mücadelelerine karşı kullanmak, diğer yandan dini taassuplarından yararlanarak Müslüman halkları egemenliği altında tutmak amacıyla, Müslüman toplumların içindeki feodal derebeyleri yeniden güçlendirdi. Bunları siyasal ve askeri destekçileri haline getirdi. Böylelikle tamamen halkların kurtuluş mücadelelerini ezmeyi temel görev edinen karşı devrimci ve işbirlikçi bir feodalite oluşturuldu. Bu işbirlikçi feodaliteyi kendi halklarının ve Hıristiyan halkların ulusal kurtuluş hareketlerine saldırtırdı.

BÖL-PARÇALA VE BİRBİRİNE KIRDIRT POLİTİKASI

Kürtleri ve Ermenileri birbirlerini kırdırmak amacıyla, Kürdistan’da Ermenilerle Kürtlerin iç içe yaşadığı Van, Muş, Harput, Bitlis ve Diyarbakır gibi yerlerde yaygın bir biçimde Sünni Kürt Aşiretlerinden Hamidiye Alayları’nın teşkiline gidildi. Bu yerlerde başlangıçta ezilmiş olan Kürt feodal güçleri yeniden canlandırıldı. Bunların reislerinin büyük bir bölümü İstanbul’da toplatıldı. Böylelikle Kürdistan’dan uzaklaştırılan bu güçlerin denetim altında tutulması kolaylaşmış oluyordu. “Abdülhamid’in Kürdistan politikasının temelinde Kürdistan’la iç içe olan Ermenistan’daki kurtuluş hareketini ezmek ve Kürdistan’ın Ermeni ulusal hareketinden etkilenmesini önlemek amacı yatmaktadır. İki halk arasında gelişebilecek olan dostluğu düşmanlığa dönüştürmek için böylesine art niyetli amaçlarla kendisine bağladığı Kürt beyliklerini diriltip güçlendirerek, Kürdistan’da gelişecek olan ulusal hareketi bu beylikler vasıtasıyla engellemek istemiştir” (*2) Abdülhamid, Hamidiye Alayları’nı kurmakla Kürtleri iyice kendisine bağlamış ve Kürt aşiretlerin yönetime karşı birleşmelerini önlemişti. Bu işbirlikçi Kürtler, Abdülhamid’i kendileri için en “İyi Sultan” olarak görüyorlar ve ona ‘Bavê Kurdan’ (Kürtlerin babası) diyorlardı. Baba ise Kürtleri bir kez daha bölerek, oluşacak ulusal hareketleri de önlemiş oldu. İngiliz kaynakları ‘Hamidiye Alayları’nın asıl amacı aşiretler arasındaki kan davalarından yararlanarak yönetime karşı birleşmelerini çok zor hale getirecek bir sistem yaratmaktı’(*6) İlk başta Ermeni ulusal kurtuluş hareketini ezmek ve Hıristiyan ahaliyi kontrol altında tutmak amacıyla kurulan bu alayların bir gün mutlaka kendi halkını da ezmek için kullanılacağı kesindi. Bu bilinçte olan Şeyh Ubeydullah, kendisine Urmiye Hıristiyanlarını kılıçtan geçirmeyi öneren taraftarlarına şu ibretlik meşhur cevabı verdiği söylenir. ‘Biz Kürtler, Türkler için, ancak Hıristiyanlara karşı bir ağırlık unsuru olarak gerekliyiz. Hıristiyanlar kalmayınca, Türkler işkencelerini bize karşı yönelteceklerdir’ (*3) Bu sözleri kehanet ve gerçek olarak değerlendirirsek yerinde olur.

KENDİ HALKINA DÜŞMAN İŞBİRLİKÇİ KÜRT TİPİNİN YARATILMASI

Daha önceki Kürt beyliklerinin, kendi iç dinamikleri ile gelişen, ellerindeki siyasi-ekonomik ve askeri güçleri ile giriştikleri ayaklanmalarının, olumlu ve ilerici yanları olduğu muhakkaktır. Ama bu dönemde oluşturulan işbirlikçi feodalitenin böyle bir özelliği yoktur. O tamamen Sultanın hizmetine adapte olmuş, halklara düşman, işbirlikçi, gerici bir güruhtur. Kendisine bağlı bu gerici Kürt güruhunu yaratmak II. Abdülhamid’in en büyük hedeflerinden biriydi ve bunu anılarında da anlatmaktadır. “Rumeli’nde bilhassa Anadolu’da Türk unsurunu kuvvetlendirmek ve her şeyden evvel de içimizdeki Kürtleri yoğurup kendimize mal etmek şarttır.”(*7) Bu sözlerden de anlaşılıyor ki güdülen amaçlardan birisi de Kürtleri Türk kültürü içinde eritmektir. Yapısı itibariyle Kürt ama zihniyeti, ahlakı, düşüncesi ve yaşam biçimi bakımından Türk olan bir kitle yaratmaktı. Osmanlı yönetimi bu politikasında oldukça da başarılı olmuştu. Kendisi Kürt ama düşünce, ahlak, kültür ve yaşam biçimi olarak Türk olan bu insan tipi Kürtlerin genel bir karakteri olmaya başlamıştı. Oluşturulan bu insan tipi varlığını bütün XX. yüzyıl boyunca yaşatacak ve Kürt Ulusal bilincin oluşmasını engelleyecekti. Bu konuda S. Deringil şunları yazacaktır. “Seçilen aşiretlerin bölgelerinde ‘iptidai mektepler’ açılmasının öngörülmesinin de gösterdiği gibi Hamidiye Alayları, aynı zamanda bir sosyal mühendislik pratiği olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca önde gelen aşiret mensuplarının çocukları İstanbul’a getirilecek ve buradaki meşhur Mekteb-i Aşiret’te Türk dili ve görüşüyle eğitileceklerdi. Bu mektep uzun vadede Kürtler üzerinde ‘medenileştirici etki’ yaratmak amacıyla tasarlanmış ve hususiyetle, elit Kürt çocuklarını yararlı Osmanlılar olarak sosyalleştirmeye kendisini adamıştı. Kürtlerin yanı sıra nüfuslu Arap Şeyhlerinin ve Arnavut ileri gelenlerinin çocukları da mektebin hedef kitlesi arasında yerini almıştı. Bu bağlamda, bu deneyin arkasındaki mantık Thomas Babington Macaulay’ın İngiliz Hindistan’ında amaçladığı ‘Hint kanı ve rengini taşıyan ama zevkleri ve ahlakı ve düşüncesi İngiliz olan bir zümre yaratmak’ projesini anımsatmaktaydı.”(*5) Gerçekten bu proje, Kürt duygu ve düşüncesini parçalamış, kendi tarih ve kültürüne düşman, halkına yabancı, hatta zaman zaman düşman bir yoz kitle yaratmasına sebep olmuştu. Kürtler bu insan tipinden çok çektiler. Özellikle Türkiye’nin metropollerinde tahsil gören bu tipler o kadar halklarından uzaklaşmıştılar ki, annelerinden dahi utanır hale gelmişlerdi. Hiçbirisi annesiyle sokağa çıkmak istemezdi, arkadaşları veya misafirleri geldiklerinde Türkçe bilmeyen annelerini tanıştırmaz hatta zavallı kadınları bir odaya kilitlerlerdi. Annelerimiz bu tiplerin elinden neler çekti neler…

Bu tipin yaratılmasında II. Abdülhamid birinci derece de rol oynamıştır. XIX. yüzyılda Anadolu’da ve Kürdistan’da Batılı misyonerler, özellikle de Katolik ve Protestan papazlar cirit atıyordu. Bu misyonerlerden oldukça rahatsız olan Sultan, onlara karşı sahaya, onların silahı ile çıkmak istiyordu. Eğitimin önemini kavrayan II. Abdülhamid bilinenin aksine eğitime çok önem verdi. Çünkü kendisine sadık, rengi, tipi ve etnik yapısı farklı, ama kültürü, ahlakı, düşünce ve zevki itibariyle Türk bir kitle yaratmanın ancak eğitimle sağlayacağına inanmıştı. Bu yüzden eğitime önem verdi ve bu eğitim kurumlarında yetiştirdiği düşürülmüş (asimile edilmiş) bu insanları, misyoner göreviyle kendi ülkelerine yani Kürdistan’a gönderdi. Aynı misyonu İttihat Terakki’de ve ardından gelen dönemde Kemalistler daha da geliştirerek devam etiler. Öğretmen okullarında yetiştirilen fakir Kürt çocukları, kendi soydaşlarını asimile etmek için kendi bölgelerine, köylerine gönderildiler. Bu, aslı Kürt, özü Türk olan öğretmenlerin yaptığı tahribatı, o zamana kadar hiçbir güç başaramamıştı. Bu öğretmenler o kadar ileri gitmişlerdir ki, köylerinde, bölgelerinde Kürtçe konuşmayı yasaklamışlar; yasakla da yetinmemişler, bir de Kuran’a el bastırtarak, kutsallık aracılığıyla kalıcı hale getirmişlerdir. Daha sonra açılan “Yatılı Bölge Okulları” ise bambaşka trajedilerin yaşanmasına sebep oldu.

İmparatorluk açısından bu yeni politika son derece başarılı sonuçlar vermiştir. Oluşturulan işbirlikçi feodalite bir yandan Kürdistan’da ulusal nitelikli kıpırdamaların oluşmasına olanak tanımazken, öte yandan ileri de Kürt ulusal hareketlerinin etkilenmesi olasılığı bulunan Ermeni ulusal kurtuluş hareketini ezerek ve o dönemde her iki halkın kurtuluşunu olanaksız hale getirerek Kürdistan halkının aleyhine iki kat elverişsiz ortam yaratmıştır.

1890’lardan sonra Kürdistan’da otuza yakın Hamidiye Alayı kurulmuştur. Her alayın emrine binlerce insan verilmişti. Sultandan aldıkları desteğe ve silahlara güvenen bu hain Beyler Kürdistan halkının daha ağır bir feodal baskı altına sokulması, küçük Beyliklerin topraklarının zorla elinden alınması ve halk kitleleri üzerinde amansız bir baskı ve sömürünün sürdürülmesi için mutlakıyet rejimini sürekli desteklemişlerdir. Sırtını Sultana dayayan bu hain Kürt kesimi, bu dönemde Kürdistan’ı kasıp kavuracak ve Kürdistan boydan boya talan edilecektir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altında bulunan diğer halklar, XIX. yüzyılın sonları XX. yüzyılın başlarında kendi devletlerini kurmaya yönelirken, işbirlikçi Kürt feodalleri Osmanlı mutlakıyet rejiminin güçlendirilmesi için çaba harcamışlardır. Çünkü bunlar için milliyetçilik ve ulusal çıkarların öncelik sıralamasında yeri yoktu. Ve bu güçler Kürt ulusal güçlerin gelişimini de engelliyorlardı. Şayet bu devirde Kürt ulusal hareketi gelişmesi için gerekli uygun ortamı bulabilseydi, Osmanlı İmparatorluğu yıkıldığında Kürdistan sorunu da kuşkusuz çözülmüş olacaktı.

HAMİDİYE ALAYLARINDAKİ PARADOKSAL DURUM

Kendilerine tanınan bunca muafiyete ve kolaylığa rağmen bu Alaylar yine de istenilen düzeyde kontrol altına alınmamıştı. Çoğunluğu Sünnilerin oluşturduğu Hamidiye Alayları sadece savunmasız Ermeni köylerine saldırmakla kalmamış aynı zamanda diğer Kürtlere, özellikle de Kızılbaş-Kürtlerle amansız savaşmıştı. Hamidiye Alayları, yıkılmaya yüz tutmuş aşiret ilişkilerini yeniden canlandırmak ve buradan çıkacak yerel liderler aracılığıyla bölgeyi kontrol altında tutmayı hedeflemişti. Abdülhamid anılarında şöyle der: “Rusya ile harp vukuunda, disiplinli bir şekilde yetiştirilen bu Kürt Alayları, bize çok büyük hizmetlerde bulunabilirler. Ayrıca orduda öğrenecekleri ‘itaat’ fikri kendileri için de faydalı olacaktır. Zabit unvanı verdiğimiz Kürt Ağaları ise, yeni mevkileriyle övünecekler ve bir miktar zaptu rapt altına girmeğe gayret edeceklerdir. Çıraklık devirlerini bu şekilde tamamlayacak olan Hamidiye Alayları sonunda kıymetli bir ordu haline geleceklerdir”(*7) Bütün bu çabalara rağmen, Hamidiye Alayları içinde de Kürt ulusal uyanışının doğmasını engelleyememiştir ve durum devleti oldukça kaygılandırmıştır. S. Deringil şunları yazacaktır: “Hamidiye projesi çoğu zaman görüntüsü yüksek bir başarısızlık örneği olarak görüldü. Hamidiye Alayları’nın çoğunluğunu oluşturan Sünnilerin devlet tarafından korunup kollanması, onlara Alevilerin yanı sıra Şiileri ve Zaza Kürtlerini de ezip katletme imkânı vermişti. Bununla beraber bazı araştırmaların iddiasına göre “Hamidiye Alayları 1891-1914 yılları arasında Kürt Milliyetçiliğinin ortaya çıkmasında önemli bir safhayı temsil ederek yirmi yıl boyunca Kürt nüfusunun dayanak noktası olmuştu. Kaynakların da açıkça belirttiği gibi, Osmanlı merkezi bu alayları yalnızca askeri anlamda kullanmamış, aynı zamanda sadık Osmanlı vatandaşı prototipiyle güvenilir bir Müslüman nüfus olarak harekete geçirmeyi ümit etmiştir. Fakat paradoksal bir şekilde nasıl ki Abdülhamid’in İslamcı siyaseti Türk Milliyetçiliğinin potası olduysa, aynı şekilde Kürt milliyetçiliğinin oluşumuna da hizmet etti”(*5) Fakat bu milliyetçilik bağımsızlıkçı değil işbirlikçi ve otonomiyi savunan bir milliyetçilikti. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla, İmparatorluğu oluşturan halklarda özgürlük arzularını kamçılarken, Kürt aydınları, ulusalcı-özgürlük fikirleri değil, ilkel milliyetçiliğe dayalı, Abdülhamid’in “Pan-İslamist” hareketin bir numaralı savunucularıydılar.

Sultan Abdülhamid, Hamidiye Alayları’nı kurmakla, yalnız Kürt feodallerini kendine bağlamamıştı, kendisine sadık bir Kürt aydını da yaratmıştı. Sultan Abdülhamid’in hem Kürt hem de Ermeni halkının kurtuluş mücadelesini engellemek için meydana getirdiği yapay Kürt feodalitesi, buna dayalı olarak örgütlenen Hamidiye Alayları ve İstanbul’da kurulan aşiret okullarında yetiştirilen aydın tabakası, bu ilkel Kürt milliyetçiliğinin temelini ve tarihsel mirasını oluşturdu. Böylesi bir temelden kaynaklanan Kürt milliyetçiliği, özgürlükçü değil, işbirlikçidir ve doğası gereği ulusal hareketin gelişmesiyle hiçbir alakası yoktur. Bunlar daha çok Osmanlı Mutlakıyet rejiminin devamını savunmuşlardır.

Meşrutiyettin getirdiği özgürlükçü ortamdan faydalanan geleneksel hâkim sınıflardan gelen bu Kürt aydınları aralarında örgütlenerek, (1908’de kurulan Kürdistan Teali ve Terakki Cemiyeti ve bu cemiyetin yayınladığı Kürt Teavün ve Terakki gazetesi gibi) bazı yayınları çıkarabildiler. Bu yayınlar özgürlükçü fikirleri yeterince savunamasalar da yine de ulusal bilincin yükselmesinde önemli katkıları oldu. Ama uygun ortam hiçbir zaman yeterince değerlendirilmedi. Başta çıkarılan gazete ve dergiler anavatana oldukça uzakta, İstanbul merkezliydiler. İkinci olumsuz etki, okur-yazar oranının Kürtler arasında yok denecek kadar az olmasıydı. Fakat bunları da aşan en önemli sebep, geleneksel hâkim sınıflardan gelen örgüt liderlerinin halktan kopuk oluşları ve sürekli bir birleriyle rekabet halinde olmalarıydı. Tarihi kökenden gelen bu rekabet, Kürtlerin birlik olmalarını engelleyerek, kitleselleşmesini önlemişti. Örgüt kurucu liderleri ve yöneticileri çoğunlukla Feodal Bey aileleri ile yerel dini önderlerinden Şeyh ailelerinden oluşuyordu. Her iki kesimde mutlakıyete bağlı ve güçlerini ondan aldığından, özgürlükçü olmayıp, reformisttiler, merkezi otoriteyle uzlaşarak bazı ulusal haklar elde edeceklerini sanıyorlardı. “Özgür, Bağımsız Bir Kürdistan”ı değil, Sultana bağlı kendi hâkimiyetlerinde “Otonom Bir Kürdistan” en büyük arzularıydı. Hedefleri küçüktü, halkı benimsemedikleri için de toplumla ilişkileri zayıftı. Bu yüzden her iki kesimde Kürdistan ile ciddi hiçbir ilişki içinde değillerdi. Bruinessen kitabında, Binbaşı Noel’in 1919’da Bedirhan ailesine ilişkin verdiği raporda “Onlar (Batı) Kürdistan’da sadece bir isimdiler, ancak saygı uyandıran bir isim. …. aileye hâlâ kendi bölgesinde bağlılık duyuluyor ve hizmet görülüyor”(*6) o kadar. Halklarından kopuk, coğrafyalarının uzağında yaşayan bu iki grup (Beyler ve Şeyhler) Kürdistan önderliği ve siyasi durumu üzerinde anlaşamıyorlardı ve birbirleriyle çatışıyorlardı. Özellikle bağımsızlık yanlısı Botan Beyliği’nin temsilcileri ile otonomiyi savunan Nehri Şeyhleri arasındaki iktidar mücadelesi, bir halkın özgürlüğüne mal olmuştu. “Çünkü iki klan, yani Bedirhaniler ile Nehri Seyyidleri hemen rekabete geçmişler, birbirlerini casuslayıp ihbar etmişlerdir. Böylece gazete askıda kalır, birleşik yürütülmeyen hareket dağılır’(*3) Bağımsız Kürdistan fikri ise başka baharlara kalır.

  1. Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu yenilerek dağılmaya yüz tuttu ve herkes yeniden kendi halklarının kaderini tayin etme sorunuyla ilgilenmeye başladı. Kürtlerin Bey ve Şeyh takımı da zorunlu olarak kendi aralarında yeniden örgütlenerek, çeşitli cemiyetler kurdular ve yayınlar çıkarmaya başladılar. Ancak bu cemiyet ve dergilerin de pek devrimci ve ilerici nitelikleri yoktu, çünkü bu insanlar İmparatorluğa bağlı kalmayı yeğlemişlerdi. Bunun için Kurulan bu örgütler, taban bulmamış, kitlelere mal olmamış ve kitleleri sürükleyememişlerdi. Bruinessen’inde belirttiği gibi “Onlar (örgüt liderleri) için politika bir salon efendisi oyunuydu”(*6) Hâlbuki Kürdistan dağlarında efendilik değil, mücadele kendisini dayatmıştı.

Bu örgütlerin içerisinde en geniş tabana yayılanı 1918’de kurulan Kürt Teali Cemiyeti’ydi. Cemiyet ilk kez tüm Kürtleri, Alevi’si-Sünni’si, Kurmancı’sı-Kırmancı’sı (Zaza) bünyesine toplayabilmişti. Cemiyetin başkanı Şeyh Abdülkadir’di. Aynı zamanda Osmanlı Ayan Meclisi Başkanı da olan Şeyh Abdülkadir, işbirlikçi tutumundan vazgeçmiyordu ve tarihin bu en müsait zamanında şunları diyecekti: “Türklerin bu zor zamanında onlara sırt çevirmenin Kürtlük gururuna yakışmadığını, şimdilik Türklere yardım etmek gerektiğini ve esasen Türklerin bir Kürdistan kurmak istediğini” sık, sık tekrarlayarak, halkın önüne çıkan fırsatları tepecekti ve Şeyh’in bu sözleri gün gelecek hayatına mal olacaktı.

Kemalistler, Yunan’ı denize döküp, kendi meşrutiyetlerini ilan etikten sonra, Kürtlere verdikleri sözleri unutarak, onların varlıklarını reddettiler. Önceleri bir tereddüt geçiren Kürtler, kısa bir zaman sonra yeniden toparlanarak örgütlenmeye başladılar. Paradoksal bir biçimde yeniden örgütlenen bu Kürtler de Aşiret Mekteplerinde yetişenler arasında çıkacaktı. Şeyh Said ayaklanmasında önce ayaklanmayı hazırlayan ve Kürtler içinde hızla örgütlenen “Azadi Örgütü”nün lider kadrosu yine Hamidiye Alaylarının içinde yetişmişlerdi. Hareketin lideri Miralay Cibranlı Halit Bey, Rus cephesinde çarpışan bir Hamidiye Alayı komutanıdır.

SONUÇ: Hamidiye Alayları içinde yetişen bazı şahsiyetler, süreç içerisinde Kürt Ulusal hareketin gelişmesine katkı sunmuşlarsa da genel olarak işbirlikçi Kürt kişiliğin oluşmasında önemli bir rol oynamışlardır. O günlerden oluşturulan, kişiliksiz ve işbirlikçi ruh, Kürt insanı üzerinde derin etki bırakacaktı. Daha sonra Kemalist rejim, bu işbirlikçi ve kişiliksizleştirilmiş güruh üzerinde Kürdistan’a yöneldi. Kürtleri tüm ulusal değerlerinden soyutlayarak kendisine bağlı bir kişilik oluşturdu. Nasıl bir kişilik oluştu? Egemen güç, öncelikle egemenliğine aldığı toplumun ruhunu almak için projeler geliştirir. Ondan gelecek direnme refleksini devşirerek yok saymakla yetinmez, kendisine saldırtmak üzere cephesine, kavgasına katar ve hatta savaştırır. Ancak kendisinin değil, egemene iltihak ettirilir, egemen için çarpışan ve çırpınan bir güruh haline sokar. Bu kişilik hali ancak ulusal mücadelenin ivme kazandığı 1970’li yılarda kırılmaya başlar ama tortuları devam eder. Bugünkü “Köy Korucuları”nın Hamidiye Alayları’ndan bir farkı yoktur, onlar da mallarına el koymak için yoksul köylüleri ve özellikle Müslüman olmayan halkları göçe zorlamaktadırlar. Sayıları iyice azalan Êzidi Kürtlerin ve son tortuları kalan diğer azınlık halkları da bu köy koruyucuları göçerttiler.

**Araştırmacı yazar Asos Zağrosi, bu rakamların çok abartılı olduğunu yazar. Katledilen Kızılbaş ve Êzidi Kürt’ünün, 120 bin değil 12 bin olduğunu, bunu da Bedirhan Bey’in değil, Mirê Kore’nin yaptığını yazar. Aynı şekilde katledilen 30 bin civarındaki Süryani’nin de doğru olamayacağını, rakamın o dönem bölgede bulunan misyonerler tarafından bilerek abartıldığını belirtir. Zira o dönemde bölgede yaşayan Hıristiyan nüfusa bakıldığında bu abartının bariz bir şekilde görüleceğini yazar. Ancak gerçek olan bir şey var ki, rakamlar abartılı da olsa bölgede korkunç katliamların yaşandığı ve Kürtler arasında kapanmaz yaralar açtığıdır.

Kaynakça:

*1– W. Köhler, Kürt Şehri Bitlis,

*2– M. Erener, Ulusal Sorun ve Kürdistan

*3–B. Nikitin, Kürtler.

*4—M. R. İzady, Kürtler, bir el kitabı.

*5–Selim Deringil, Simgeden Millete(II. Abdülhamid’den Mustafa Kemal’e Devlet ve millet.

*6—Marin Van Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet.

*7-Sultan Abdülhamid, Siyasi Hatıram, Dergâh yayınları.

 

Exit mobile version