Site icon Rojnameya Newroz

İş cinayetleri, işçiler, sendikalar

Mustafa Korkmaz

KUNTA-KİNTE

Ben bir küçük zenciyim

Bahtım benden karadır

Yazık sana ki felek

Sende taraf tutansın

Madem ırkım köledir

Âleme maskaradır

Benim bu kara yazgımdan

Tüm insanlık utansın

Beşir KARA

Mustafa KORKMAZ / Yazarın diğer makaleleri için tıklayınız

Aslında bu sayı için farklı bir konuda Sosyalist Mezopotamya dergisinin dosya konusu olan “Kürdistan’da Ulusal Birlik” ile ilgili yazacaktım. Ancak Amasra’daki maden ocağında meydana gelen grizu patlaması ve maden işçilerinin yaşamını yitirmesi ile yazının konusu değişmiş oldu.

Her nedense bu kader, bu fıtrat; yoksullar, işçiler canlı canlı yanarken, maden ocaklarında zehirlenip yanarken, toprağın altında kalırken, suda boğulurken, tanklar içerisinde zehirlenirken, trafik kazalarında ölürken, inşaatlardan düşerken devreye giriyor. Biraz dini telkin, biraz ailelerin sırtını sıvazlama, biraz parasal vaat olmadı tekme tokat, bir ileri aşaması tazyikli su ve biber gazı… Ve bir sonraki felakete kadar her şeyin üstü örtülüp unutturuluyor. Sanki hiçbir şey olmamış gibi.

Bir defaya mahsus olsa da kabullenin artık, işçilerin yer altında diri diri yakılmasında, toprak altında kalmasında, cesetlerinin dahi bulunamamasındaki nedenin, aşırı kar hırsı ve sömürü olduğunu. Sözde yasalar var ama ne yazık ki yaşamın diğer alanlarında da olduğu gibi yasalar buralarda da uygulanmıyor. Yasalar güçlüden yana, sermayeden yana, patrondan yana işliyor, yorumlanıyor ve uygulanıyor.

Genel ve değişmez kural; yasaları kim yapar ise önce kendini güvence altına alır. Çalışma yaşamına dair, örgütlenmeye dair, iş güvencesine dair, işçi sağlığı ve iş güvenliğine dair bütün yasalar işçiler aleyhine yorumlanıyor. Çünkü bu yasaları işçiler yapmamıştır. Bütün yasalar burjuva parlamentolarında sermayenin temsilcileri tarafından çıkarılır. Çalışma yaşamına ait yasalar işçi sınıfının temsilcileri tarafından hazırlanırsa sağlıklı ve güvenceli bir çalışma ortamı oluşur. Çalışma yaşamı yasalarla güvence altına alınmadıkça hiçbir çalışan güvence altında değildir.

İşçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerini fazladan masraf olarak gören işverenler iş güvenliği tedbirlerini almaya kolay kolay yanaşmazlar. Hep ucuza kaçarlar. İşveren için kâr işçilerin yaşamları ve sağlıklarından önce gelir. Yasalar ve genel kural gereği işçi servise bindiği andan itibaren işverenin sorumluluğu altıdadır. İşçinin işe giderken trafik kazası geçirmesi, boğazına yemek kaçması, düşüp ayağını ya da herhangi bir yerini kırması, kalp krizi geçirmesi iş kazası çerçevesinde değerlendirilir ve işlem yapılır.

Herhangi bir kazada sorumluluk, kim olursa olsun o işyerinde çalışan veya çalışmayan, işyerine gelen misafir, işyeri sınırları içerisinde bulunanlara ait değil işverene aittir. İşyerine gelen bir kimseye iş güvenliği kuralları anlatılır ve koruyucu malzeme verilir. Fabrikaların açılış veya temel atma törenlerine gelen devlet insanlarının koruyucu elbise giymelerinin nedeni budur. Daha sonra kurallara uyulur uyulmaz bu ayrı bir sorun. Kaza geçirenin bütün masrafları işveren tarafından karşılanır. En azından kanunen böyledir. Ancak ne oyunlar dönüyor, insanın aklı almıyor. Kendi çalışma yaşamımdan biliyorum. İşveren veya temsilcisi iş kazası geçiren işçinin yaşayıp yaşamadığını, hastaneye götürülüp götürülmediğini sormadan önce elinde eldiveninin, ayağında botunun, başında baretinin ve belinde emniyet kemerinin olup olmadığını soruyor kendinden kaynaklı sorumluluğu üzerinden atmak için. Yüksekten düşüp ölen işçiye sonradan emniyet kemeri takıldığını zaman zaman haber kanallarından izlemişizdir.

İşyerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği birimlerinin olması yasal zorunluluktur. Az işçi çalıştırılan iş yerlerinde ise iş güvenliği uzmanlarından hizmet satın alınır. İş güvenliği uzmanlarının ve çalışanlarının ücreti işveren tarafından ödenir. İşte asıl sorun da buradadır. Ücretini işverenden alan bir iş güvenliği uzmanı ne kadar işçilerin lehine kararlar verir ve uygular. Ayrıca kamu kurumlarında da olsa, özel işyerlerinde de olsa işverenler iş güvenliği uzmanlarını sevmezler, kendilerine masraf çıkardıkları için.

Ne yazık ki Türkiye; iş kazalarında, iş cinayetlerinde, yoksullukta, yolsuzlukta, sömürüde, uzun çalışma saatlerinde, işsizlik ve düşük ücret gibi çalışanlar aleyhine ne kadar olumsuzluk varsa hepsinde kendisine dünyanın ilk sıralarında yer buluyor. 2021 yılında 2170 işçi, 2022’nin ilk dokuz ayında 1359 işçi iş cinayetlerinde yaşamını kaybetti. Sermaye sınıfı insan odaklı çalışmaz, hep kar odaklı çalışır. İş kazası grafikleri incelenirse kaç işçinin kaybedildiğinden çok işletmeye olan maddi zararlar hesaplanır. Yaşanılan kaza ve ölümler ne kader ne de fıtrattır, adı konmamış cinayettir. Bütün bunların nedeni aşırı üretim ve kar hırsı. Bu durumun önüne ancak sınıf bilinciyle sendikalaşarak ve örgütlü mücadele ederek durabiliriz.  

İş cinayetleri ve yaralanmaların hemen hepsi önlemler alınarak ortadan kaldırılabilir.  

*İş kazaları genellikle çalışma ortamı koşullarından, yönetim hatalarından, zamanında ve yeterli bakım yapılmamasından, insan faktörlerinin göz ardı edilmesinden, yeterli ve uygun eğitim verilmemesinden, denetim eksikliğinden veya bu etkenlerin birkaçı ya da tamamının birbiri ile etkileşmemesi sonucu ortaya çıkar.

*Öncelikle insanı işçileri merkezine alan yaşam odaklı bir çalışma ortamı oluşturulmaz ise kazaların, ölümlerin önüne geçilemez.

*Devletin, işletmelerin ve sendikaların, ortak bir iş güvenliği ve işçi sağlığı politikası olmalı.

*İş yerlerinde iş güvenliği eğitimleri sürekli tekrar edilmelidir. İş güvenliği kurallarına uyulup uyulmadığı gözlemlenip denetlenmeli.

*Denetimler işçi, işveren, sendika ve üretimin içinde bulunan deneyimli işçiler tarafından ortak yapılmalı.

*Çalışan bir işçinin iş güvencesi olmalı. İş güvencesi olmayan bir işçi sağlıklı düşünüp üretim yapamaz. Bu da iş kazalarına neden olur. İşçi çalışırken akşam ne yiyeceğini, çocuklarının okul masrafını, ev kirasını ve faturaların nasıl ödeneceğini düşünmemeli. Düşündüğü an kendini makinaya kaptırır. Kısacası yaşamını devam ettirebileceği bir ücret almalı.

*Uluslararası çalışma örgütü (ILO) tarafından hazırlanan sözleşmelerin kabulü ve uygulanması gerekmektedir. Ama çoğu zaman devlet ya da siyasi iktidar, uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülüklere uymamakta, istenilen iş güvenliği tedbirlerini almamaktadır. Örneğin 6 Haziran 1995 tarihinde Cenevre’de ILO tarafından hazırlanan ve birçok ülke tarafından imzalanmış olan 176 sayılı Madenlerde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesini Türkiye tam 20 yıl sonra imzalamıştır. Ancak ne acı ki ILO’nun 176 saylı sözleşmesini Soma ve Ermenek’teki katliamdan sonra utanma belasına imzalamışlardır. İmzalamış olsalar da değişen bir şey yok, Amasra Taş Kömürü Ocağı’ndaki katliam da bunu kanıtladı.

Şu an ki siyasal iktidarın uluslararası sözleşmelere uyma diye bir derdi yoktur. İstanbul sözleşmesinden bir çırpıda çıkıldığı gibi uluslararası sözleşmelerden canları istediğinde hemen çıkabiliyorlar.

İş cinayetlerinin en büyük nedenlerinden birisi denetimsizliktir. İş yerlerindeki denetimler kesinlikle formaliteden ibarettir. Her iş yeri girişinde büyük harfler ile şöyle yazar” önce iş güvenliği”. İş güvenliği uzmanı gelir, güzel bir şekilde karşılanır ve ağırlanır. Daha sonra kontrol ve denetimlere başlanır. Eldiven, baret, bot ve tulum var ise her şey yolundadır. Ama denetimci haftada işçinin kaç saat ve kaç gün çalıştığını sormaz, soramaz. Aldığı ücret ile geçinebiliyor mu onu sormaz. İşverenin ya da işveren temsilcilerinin baskılarından bihaberdir. İşçiler, işçi sağlığı ve güvenliği ile ilgili eksiklikleri, yaşanılan sorunları dile getirmekten korkarlar. Sigortalı olup olmadıklarını bile sormaz. İşyerinde sendikanız var mı sorusu akıllara bile gelmez.  

Bütün dünyada izlenen liberal politikalar gereği sendikaların gereksizliği ya da gerek olmadığı yönünde bir eğilim gelişmiş ve giderek bu düşünce birçok ülkede temel bir anlayış olarak benimsenmiştir.   

Antep organize sanayi bölgesinde çalışan bir yakınımla çalışma yaşamı üzerine sohbet ederken, neden sendikaya üye olmadığını sorduğumda olumsuz bir düşünce belirterek, yaşanmış bir olayı anlattı.

“Toplu iş sözleşmelerinin görüşüldüğü bir dönemde işverenin ofisinde görüşmeler yapılıyor.* İşveren sendikayı hem bitirmek hem de istediği şartlarda toplu sözleşmeyi imzalatmak için planını hazırlamıştır. Görüşmenin ses ve görüntüleri işçilerin görebileceği ve duyacağı bir şekilde dışarıya aktarılmaktadır. İşveren sendika başkanını para karşılığı satın alıyor ve işverenin istediği şekilde toplu sözleşmeyi imzalıyor. Olayın akabinde işçiler sendikadan istifa ediyor ve o tarihten sonra sendikalar o işyerine giremiyor.” Sermaye açısından ne büyük başarı değil mi.

Bir başka örnek, Adıyaman’da tekstil işçileri sendikalı olmak isterler. Üye olmak istedikleri sendika Hak-İş’e bağlı Öz İplik-İş sendikasıdır. Gerekli görüşmeler yapılıp üye olurlar. İşveren anında hepsini işten çıkarır. Aslında sendikalı olduğundan dolayı işçi çıkarmak kanunen yasaktır. Haliyle işçiler eylem ve direnişe başlarlar. Organize sanayi bölgesinin çıkışına direniş çadırı kurulur. Oturma eylemleri, basın açıklamaları, AKP önünde eylemler, parti, dernek ve sendika ziyaretleri, kurumların iadeyi ziyaretleri sonuç vermedi. Hiçbir resmi kurum olumlu olumsuz tepki vermedi, görmemezlikten geldiler. Yerel basın dahi haber yapamadı. Adeta tüm şehir işverenin lehinde kenetlenmişti.

1992 yılında Petrol-İş Şube Başkanı** ile sendikaların geldiği noktayı konuşurken başkanın bana aktardığı bir bilginin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Toplu sözleşme döneminde, görüşmeler esnasında yetkili işveren temsilcisinin şöyle bir önerisi olmuş. “Başkan istediğiniz zam oranından %1 eksik talep edin sıfır kilometre istediğiniz arabayı alıp gidin.”

Bunları niye yazdım. İş kazalarıyla ne alakası var diyeceksiniz ama işte sorun tam da burada.

Bilindiği gibi sendikalar çıkar örgütleridirler ve işçi sınıfının çıkarlarını korur her platformda işçileri temsil ederler. Ancak şu an kimi temsil ettikleri belli değil. Ana akım sendikalar devletten daha militarist bir konumdalar. Egemen sistemin ayakta kalmasını sağlayan en büyük dayanaklardan birisi sisteme eklemlenmiş olan mevcut sendikalardır. Düşünün bir defa, Afrin’in işgaline 1 Mayıs’ı Hatay’da kutlayarak destek veren bir sendika, işçilerin nasıl geçindiği, nasıl çalıştığı konusunda kafa yorabilir mi? Onların hakkını nasıl koruyabilir?

Bir iş yerinde işçilerin iş kazalarından korunmasını, işçi sağlığını, iş güvencesi ve bütün haklarının korunmasındaki en büyük teminat sendikalardır. Çalışanların örgütsüz ve sendikasız olduğu bir iş yerinde iş kazası da olur, işten atmalar da olur, fazla çalıştırma da olur yani haksızlık ve hukuksuzluk alır başını gider. Var olan sendikalar sarı sendikacılığın da gerisinde bir konuma sahipler.

Sendikalara her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. İşçi eylemlilikleri ve sendikalar sınıf partilerini mücadele içerisinde tetikleyip ileriye taşımalarına neden olurlar.

Sermaye sınıfı işçi sınıfını böl parçala yönet yöntemi ve ekonomik krizin de etkisi ile tüm zamanlardan daha fazla saldırıyor. Çözüm örgütlü mücadeledir.

Bir iş yerinde, işletmede, fabrikada; iş sağlığı ve iş güvenliği için bütçe ayrılmalı. İş güvenliği birimi olmalı ve planlı programlı eğitimler yapılmalı. İnsan yaşamının her şeyden daha önemli olduğu tüm beyinlere kazınmalı.

İş güvenliği önlemleri bir yaşam biçimi ve kültür haline getirilmeli. Çözüm sendikalı ve örgütlü mücadeledir.

Hafızalardan silinmedi daha: Düzce’de iş güvenliği önlemleri alınmadığı için infilak eden bir fabrikada yaşamını yitiren ve yaralanan işçiler varken patrona teselli yemeği verildiğini unutmadık işçi sınıfı olarak.

Gözden kaçırılmaması ve unutulmaması gereken en önemli noktayı sona bıraktım. Kürdistan’da işçi sınıfının durumu, çalışma koşulları çok daha vahim ve içler acısıdır. Hiçbir güvenceleri yoktur. Örgütsüz, bilinçsiz ve dağınık olan işçiler iş güvenliği kuralının uygulanmadığı koşullarda çalışmakta ve yaşamaktadırlar. Kürt sermayesi işçilere karşı, çok daha acımasız, tükenmek bilmeyen bir kar hırsıyla işçileri sömürmektedirler. Yani göbekten bağlı oldukları Türkiye sermayesine rahmet okutmaktadırlar. Kürdistan’daki komünistlerin gözü kulağı Kürdistan işçi sınıfı üzerinde olmalı.

Bu makale: Sosyalist Mezopotamya / Sayı: 13 / Aralık 2022 (PDF) yayınlanmıştır.

*Toplu sözleşmeler sendika yönetim kurulları, işçi temsilcileri ile işveren ve temsilcileri arasında olur. Ve sırası ile ev sahipliği yaparlar. Bir kişi ile toplu sözleşme masasına oturulmaz.

**Dönemin Batman Petrol-iş şube başkanı Ahmet Timurtaş  

Exit mobile version