Site icon Rojnameya Newroz

7 HAZİRAN’DAN 1 KASIM’A HDP NOTLARI / SİBEL ÖZBUDUN – TEMEL DEMİRER

1 Kasım 2015 seçimlerine ramak kala kaleme alınan bu yazı, bir hayli gecikti. Ekim ayı başında tamamlanması gereken yazımız, -öncesi ve sonrasıyla- Ankara Garı Katliamı’yla devreye giren alt üst oluştan nasibini aldı. Ancak “hiçbir zaman” geç değilse -ki değildir-, diyeceklerimizi, “Gerçek; anlamda altüst edilmiş bir dünyada doğru, bir yanlışlık, bir kaza anıdır,”[2] vurgusu eşliğinde aktaralım.

 

7 HAZİRAN’DAN 1 KASIM’A HDP NOTLARI

SİBEL ÖZBUDUN – TEMEL DEMİRER

“Kendini tanı.”[1]

 

1 Kasım 2015 seçimlerine ramak kala kaleme alınan bu yazı, bir hayli gecikti. Ekim ayı başında tamamlanması gereken yazımız, -öncesi ve sonrasıyla- Ankara Garı Katliamı’yla devreye giren alt üst oluştan nasibini aldı. Ancak “hiçbir zaman” geç değilse -ki değildir-, diyeceklerimizi, “Gerçek; anlamda altüst edilmiş bir dünyada doğru, bir yanlışlık, bir kaza anıdır,”[2] vurgusu eşliğinde aktaralım.

Ve de “AKP’yi geriletmeyi bir demokrasi görevi gören yurttaşlardan”[3] değil; “Para ve güç sahibi olan herkese, nefes alan herkesin eşit olduğunu göstereceğiz!” diyen Spartacus’un taraftarlarından olduğumuzun altını bir kez daha çizip, 1 Kasım seçimleri ve bağıntılı konularda diyeceklerimizin, “7 Haziran 2015 Seçimleri’ne Dair -Gerekçeli- Tavrımız”[4] ve “Açık Sözlü Olmak İyidir! (7 Haziran Sonrasına Dair Değerlendirme)”[5] başlıklı yazılarımızın ana yönelişinden muaf olmadığını hatırlatarak başlayalım…

 

7 HAZİRAN SEÇİMLERİNDE NE OLDU?

7 Haziran seçimleri, “Bugün göğsümü gere gere şöyle yazabiliyorum: Bir kişi kaybetti, Türkiye kazandı,”[6] türünden “zafer” ya da “kayıp” vurgularından çok, yol açtığı “Seçimlere rağmen yönetememe krizi”yle[7] betimlenmesi gereken bir realitedir.[8]

Evet, AKP “geriledi”, HDP ilerledi; ama her şey bu ve bu kadar değildi!

Yani “HDP olağanüstü bir başarı kazandı,”[9] söylemi ancak parlamentaristlerin “hüsnü kuruntusu”yken; Bahçeşehir Üniversitesi’nden Yard. Doç. Dr. Çağdaş Şirin ve Boğaziçi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Koray Çalışkan’ın ‘7 Haziran Milletvekili Genel Seçimi Sandık Çıkış Araştırması’na göre, HDP, son haftada yüzde 4.4 oranında bir oy kazanmıştı. Ayrıca HDP’ye son bir ayda oy vermeye karar verenlerin oranı yüzde 5.5 ve son üç ayda karar verenlerin oranı ise yüzde 7.3’ken, HDP seçmeninin yüzde 82.9’u ise kararını aylar öncesinde vermişti.

Araştırmaya göre diğer partilerden HDP’ye gelen oy oranı ise, yüzde 14 AKP, yüzde 9 CHP ve yüzde 1 MHP’dendi…

HDP seçmeninin yaklaşık dörtte biri, 2011 seçimlerinde, oyunu daha önce AKP ve CHP’ye verdiğini söylerken; HDP’ye oy verenlerin yüzde 18’i 18-24 arası genç seçmendi. Yüzde 16’sı, 25-30 yaşlarında, yüzde 14’ü ise 31-44 yaş aralığında yer alıyordu. 65 yaş üstü oy verenlerin oranı ise yüzde 7’ydi.[10]

Mehveş Evin’e göre, “Batı’dan aldığı oyları büyük oranda artıran HDP’nin, muhafazakâr Kürt seçmeni kazandığı kadar CHP’den ‘emanet’ oy aldığı herkesin malumu. Ancak HDP’nin başarısını salt AKP/başkanlık korkusu veya karşıtlığı üzerinden yorumlamak yetmez”ken;[11] “Büyük kentlerde Alevî yörelerinde HDP’ye kayış oldu.”[12]

HDP’nin başarısını bir “sol çıkış” ya da “Türkiyelileşme”yle açıklamaya kalkışmak oldukça öznel bir izahtır ve sahih olmaktan uzaktır.

Her ne kadar, Murat Belge, “HDP bu ülkede uzun zamandır ya da belki hiç olmamış bir ‘sol muhalefet partisi’ olma imkânını yakaladı”;[13] Ergin Yıldızoğlu, “HDP eş genel başkanlarının seçim sonuçları üzerine yaptıkları konuşmalar HDP’nin yeni halkçı bir ‘tarihsel blokun’ partisi olmaya aday olduğunu gösterdi”;[14] Bülent Küçük, “HDP Türkiyelileştikçe, Türkleri Türkiyelileştiriyor. Yani HDP bölgesel ve kimlik politikasını aştığı ölçekte, batının bütün coğrafyasına yayıldığı ve bütün meselelere bir yanıt verdiği ölçekte Kürtlerden çok Türkleri Türkiyelileştiriyor”;[15] Ahmet Saymadi, “Sosyalistler, emeklerini ve mücadelelerini HDP’ye aktarmasalardı, sol politikalar HDP’de hâkim olmasaydı, yüzde 13’lük seçim başarısı sağlanamazdı. Bu başarının arkasında sosyalistlerin payı büyüktür. Bunu görmezden gelmek, etkilerini sadece oy bazlı ele almak doğru değil,”[16] deseler de, gerçeklik hiç de böyle değildir…

Nuhat Muğurtay’ın, ‘Muhafazakâr Kürtler ve HDP: 7 Haziran Seçimlerini Hatırlamak’ başlıklı araştırmasında net biçimde ortaya koyduğu gibi, 7 Haziran 2015 genel seçimleri sonrası, AKP’nin çoğunluk hükümeti kuramamasına etki eden en kritik mesele Batı ve Doğu’daki Kürt muhafazakâr seçmenlerin oy verme tercihiydi. Seçimin kaderini belirleyen muhafazakâr Kürt oylarının önümüzdeki erken seçimde dikkate alınması gerekir. Muhafazakâr Kürt oyların HDP’ye kayma sebebi olarak kimi yazarlar Gezi protestolarını işaret ederken, birçok yazar ve siyasetçi Kobanê olaylarının çok etkili olduğunun altını çizdi. Bütün bunlar var olan durumu kısmen açıklamakla birlikte, oldukça yetersizdir.

Öncelikle şu sorunun cevabını verelim, sonuçların ardından, gerçekçi analizlerde üzerinde sıklıkla durulan Kürt muhafazakârları kimdir? Aile bağları geleneksel olan, köy kökenli, genelde tercihini sağ partilerden yana kullanan ve PKK’nin dine mesafeli olduğunu düşündüklerinden ötürü PKK ideolojisine sempati duymayan, yani sosyo-ekonomik kriterlerle anlamlandırmanın mümkün olmadığı, daha çok kültür ve gelenek kodlarıyla anlaşılabilecek bir kesimden bahsediyoruz.

Kürt muhafazakârları 2015 genel seçimlerinde oylarını daha önce politikasından tatmin olmadıkları HDP’ye yönlendirdiler. AKP için seçimlerin en önemli başarısızlığı, yaklaşık yüzde 5’e tekabül eden bu kesimin ve ilk defa oy veren genç kitlenin oylarını kaybetmesi oldu. HDP’nin başarısı, yüksek beklentilerin aksine, seçim kampanyasının asıl hedefi olan Batı’daki Alevî, seküler veya sol oylar değil, geniş Kürt kesimlerden ve bölgede yaşayan bir kısım Kürt Alevîler’den gelen oylar sayesinde elde edildi. Türkiyelileşme – yani kendini Türk siyasetine onaylatma çabası – projesiyle yola çıkan HDP, Kürt oylarının topluca kendisine kanalize olmasıyla, hem yüzde 10 seçim barajını yıktı hem de mecliste MHP ile aynı sayıda sandalye kazanacak şekilde oylarını tarihi bir şekilde arttırdı…

HDP seçim kampanyasında Kürt kimliği üzerinden değil ezilenler üzerinde vurgu yapması ve kendisini Batı’daki Türklere kabul ettirme çabasıyla fazlasıyla meşgulken, doğallığında AKP’ye oy veren Kürt muhafazakâr oyları alarak ciddi bir başarı elde etti…

Kürt muhafazakârlarının HDP’ye yönelmesi batı ve doğu’nun sinerjisi ya da Türkiyelileşmesi sonucunda değil, AKP’nin bugüne kadar şiar edindiği ve sadece Kürt sorununa indirgenemeyecek hedeflerden Kürt muhafazakârlarının şüphe duyması sonucunda ortaya çıktı. Öncesinde Roboskî vb. birçok etkenin varlığına rağmen AKP’yi destekleyen muhafazakâr Kürtler’in tek motivasyonu AKP’nin Kürt sorunu konusunda yaptığı hatalar değil; hâlihazırda “genel reformcu” yapısının tıkanmasıdır. Bu tıkanma seçmenlere yansımış ve mevcut durum ortaya çıkmıştır.

Bunun yanında, 7 Haziran seçim sonuçları açıklandıktan sonra bazı İslâmi yazarlar ise saf değiştiren muhafazakâr Kürtleri kast ederek “Masum Müslüman Kürtler kandırıldı,”[17] şeklinde yazılar kaleme aldı. Bazı yazarlar ise Kürt oylarının kaymasında, “AKP’nin bir rolü olmadığını, Kürt siyasetini manipüle eden örgütlerin AKP ile dindar Kürtler arasına nifak soktuğu”nu[18] vurguladı.[19]

Şunun görülmesi gerek: “HDP’nin seçmen tabanının büyük bir kısmı Kürtler. Siyasallaştırdığı taleplerin büyük kısmı Kürt sorununun çözülmesini hedefliyor”ken;[20] “Türkiyelileşme” denilen şey de geçici hükümetin eski Kalkınma Bakanı, HDP İzmir milletvekili Müslüm Doğan’ın, sanayicilerle, ticaret yapan insanlarla görüşmelerinde, HDP’nin artık parti olarak Türkiyelileştiğini söylemek değildir herhâlde![21]

 

“RADİKAL-DEMOKRAT” ŞEKİLSİZLİK

 

HDP, seçimlere doğru devreye soktuğu “radikal-demokrasi” şekilsizliğiyle birçok kimsede hayal kırıklığına yol açarken; bir yanıyla da Karl Marx’ın, “Dağınık olan sistem değil, sistemin çarkları hâline dönüşmeye meyilli olan insan aklı,” saptamasını doğruluyordu sanki…

Örneğin Alp Altınörs’ün, “7Haziran ile HDP’nin meşruiyeti”nin[22] artması yahut Juliana Gözen’in, “7 Haziran’da aldığı oylar ve ‘Yeni Yaşam’ çağrısıyla sisteme karşı olan güçleri çatısı altında toplayan ve iktidarın başkanlık hayallerine kibrit suyu döken HDP’nin tutumu da, yaşadığımız kaotik ortamda dengeleri değiştirebilir,”[23] öngörülerindeki abartılar gibi…

Ya da “7 Haziran’ın kazananı ve kaybedeni benim gönlümden geçtiği şekilde belirlendi. Bu yeni biçimlenişle HDP Kürt siyasi hareketinde ‘yeni’ dememiz gereken bir rolü oynayabilecek noktaya geldi… Bu durumda ‘dağ’ ve ‘ada’ bunu sindirir mi, kabullenir mi, bilemem. Olabilir. Ben bir Kürt siyaset adamı olsam, şu konjonktürde, varımı yoğumu sivil siyaset yoluna yatırırdım,”[24] diyen Murat Belge’den; “7 Haziran 2015 seçimleri Türkiye için yeni bir milattır… HDP Türkiye’nin yeni ana muhalefeti,”[25] diye ekleyen Kongra-Gel Başkanı Remzi Kartal’a…

Veya Kemal Bülbül’ün, “Haziran 2015 genel seçimiyle bir başka ‘diktatörlük’ hülyası efendi hazretlerinin sihirli sandığında bitti”;[26] Paris’teki Sosyal Bilimler Akademisi öğretim üyesi sosyolog Prof. Dr. Nilüfer Göle’nin, “8 Haziran sabahı uyandığımızda ilk göze çarpan, rahatlamış bir toplum, daha iyimser insanlar… HDP hem kendini, hem Türkiye’yi dönüştürüyor,”[27] saptamalarının gerçeklikle ilintisi yoktu!

“Washington’da HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, seçimin kazananı olarak görülüyorsa da, HDP’nin başarısının sürdürülebilir olup olmadığı konusunda şüpheler var”ken;[28] doğruyu Murat Çakır şöyle formüle ediyordu:

“7 Haziran seçimlerinde elde edilen başarının muhalif kesimler arasında yol açtığı rahatlama, rehavet ve burjuva demokrasisinin karikatüründen ibaret olan T.C. parlamenter sistemine duyulan anlaşılmaz güven, Suruç Katliamı ile çok acı bir şekilde cezalandırıldı. Kapitalist devlet ve burjuvazinin sınıf tahakkümü, kendilerini salt seçim sonuçlarıyla sınırlandırmayacaklarını Suruç’ta bir kez daha kanlı bir biçimde kanıtladılar.”[29]

Kim ne derse desin, 7 Haziran sonrasında “13 yıl önce seçimle iktidara gelen AKP-Erdoğan, bu iktidarı seçimle bırakmamak için ülkeyi felakete sürüklemeyi göze alacaktır/ almaktadır.”[30]

“Erdoğan seçim sonrası Türkiye’yi kilitlemiş, rehin almış durumda. Bu kilidi açmak, rehine durumunu ortadan kaldırmak gerekiyor. 7 Haziran seçimleri üzerinden bir ayı aşkın bir zaman geçmesine rağmen sanki Türkiye’de seçimler olmamış, AKP iktidardan düşmemiş gibi bir durum yaşanıyor…

HDP seçimin hemen ardından zaman kaybetmeden güçlü demokratik hamleler yapabilirdi. Türkiye’nin gündemini belirleyen ve politik doğrultusunu şekillendiren etkili bir performansı çok rahatlıkla ortaya koyabilirdi. Demokrasi güçleri seçimin ortaya çıkardığı olumlu sonuçları yeterince değerlendiremiyor…

Devrimci ve demokratik güçler içinden geçtiğimiz bu devrimsel süreci iyi ve doğru değerlendiremez, mücadelelerini radikalleştirerek yürütemezse çok büyük kaybederler,”[31] diyen Besê Hozat’ın altını çizdiği doğrular da unutulmamalıdır…

Gerçekten de seçim sonrası hayal kırıklığına yol açan “radikal-demokrasi” şekilsizliğiyle Saray 7 Haziran 2015’te yediği şamarın şokunu atlatacak manevralarla ilk günden beri arzuladığı yeniden seçime gidilmesini diğer siyasi partilere 1.5 ay gibi kısa zamanda kabul ettirdi.

8 Haziran günü herkese “6 ayda ne değişecek?” dedirten yeniden seçim döndü dolaştı adeta tek seçenek hâline geldi. Fakat seçimin tekrarlanması fazlaca farklı bir sonuç getirmeyecek kanısını ortadan kaldırmadı.

Bunca “erken seçim” şamatası altında asıl soru şu: Ya yeni bir seçim de Tayyip Erdoğan’a ve partisine parlamentoda başına çoğunluk getirmezse ne olacak? Kim kiminle koalisyon yapacak? Bugün Saray ve etrafının asla istemediği koalisyon kaçınılmaz olursa tekrar seçime gidelim mi denilecek?

Bu soru Tayyip Erdoğan’ın ihtirasının ötesinde önem taşıyor; Parlamentonun ve parlamentarizmin bir oyun olma niteliğini gösteriyordu.[32]

Tam da bu koordinatlarda ‘Partizan’ın değerlendirmeleri büyük önem taşımaktadır:

“HDP aldığı oyun hakkını veren, halkın gelişerek büyüyen tepkisini seçim sonuçlarının meşruiyetini ve oluşan rüzgârın etkisini de arkasına alarak kullanan bir siyasal konumlanış içinde olmamıştır. Düşük profilli bir muhalefet hattı oluşturmuş ne parlamenter zemini ne de eylem ve sokak ayağını etkin şekilde kullanmamıştır. Liberal burjuva kesimlerin ve AKP ile çelişkisi olan egemen sınıfların diğer kliğinin ‘barış’ söylemlerinin etkisi altında kalan bir kafa karışıklığı ve politik muğlaklık içinde olmuştur. Türk ve Kürt halkının ortaya çıkan çatışmada gayet sarih ve net bir şekilde tespit ettiği haklı ve haksız ayrımını, politik ve ideolojik bir cüretle güçlendirmek ve geliştirmek bir yana bu düzeyde bir netlikle ifade etmekten bile uzak bir duruş sergilemiştir.

PKK’ye tek taraflı ateş kes çağrıları yapılmasını isteyen psikolojik savaş ikliminden kurtulamamış, halkın barış isteyen tutumunu adeta ‘üçüncü’ bir taraf konumunda en fazla ‘çift taraflı ateşkes’, ‘seçim güvenliği’ gibi muğlak barış politikasıyla karşılamaya çalışmıştır… HDP, seçimde devrimci-demokrat söylemlerle elde ettiği başarıyı sistem içileşme, reformist çizgi kargaşası ve bunun doğurduğu muğlakla şekillenen siyasetten yana kullanmıştır. Sistemin kadim liberal unsurlarının psikolojik ablukasında kalmış, daha fazla başarı (daha büyük oy oranı) için geri olana daha fazla prim veren bir siyasal yönelim içinde olmuştur. Adeta seçim oyununa ve başarısına kilitlenmiş, bu anlamda halkın devrimci enerji ve iştahını bu oyunun hapishanesi içine sokma eğilimi oluşturmuştur.

HDP seçim hükümetine bakan vererek bu yaklaşımına son halkayı da eklemiştir. Karşı-devrimci dalgayı şiddet, silah ve baskıyla arttıran, bu noktada kararlılık beyan eden bir hükümet yapısının bileşeni olmuştur. Bu anlamda fiilen işlevsiz kalacağı bir yetkiyi eline almaya çalışmış, ancak halka karşı işlenecek suçların görünürdeki karar organında yer alarak ona meşruiyet katmıştır. HDP’nin ‘savaşı engellemek için’, ‘seçim güvenliği için’ gibi gerekçe ve yaklaşımları tipik bir reformizmdir. Ancak daha önemlisi bu tablo demokratik-ilerici damarlardan kan kaybeden bir tutuma işarettir. Halkın değişim ve devrim isteyen talep ve isteklerini, bunu HDP aracılığıyla gerçekleştirme hevesini siyasal olarak geri bir politikaya eklemlemek anlamına gelecektir. Bu ve benzer yönelimler HDP’nin reformist, demokratik niteliklerinin parlamenter zeminde daha fazla güçlenmesine paralel aşındıracağını, halka yönelik saldırılar karşısında sistemde daha fazla yer edinerek bu süreci aşmayı esas kılacağına dair tehlikelere işaret etmektedir.

Bu eleştirilerimiz sınıfsal çizgilerle netleştirilmiş, halkın çıkarları, devrimci yönelim, devrimin yol ve yöntemleri gibi kesin ayrım çizgilerimizle belirlenmiş eleştirilerdir. Açık ve doğrudan eleştiriler yapmak hâlâ ilerici, demokrat ve müttefik gördüğümüz bir güce yönelik olmazsa olmazımızdır. Bu bağlamda HDP’yi hâlâ halk saflarında reformist bir oluşum ve demokratik halk devriminin müttefik gücü olarak tanımlamaya devam ettiğimizi belirtelim.”[33]

Gerçekten de Selahattin Demirtaş’ın, ‘Milliyet’ gazetesine, “Biz AKP’nin ne düşmanı, ne de karşıtıyız,”[34] derken; “Peki, öyleyse nesin?” sorusunu da hak ettiği koordinatlarda hatırlanması gereken V. İ. Lenin’in şu satırlarıdır:

“Bu dönemin karakteristik özelliği, bazı ‘mutlak’ hayranlarının pratik çalışmaya küçümseme ile bakmaları değildir, tam tersine, küçük çapta pratikçilikle teoriye karşı tam bir umursamazlığın bileşimidir. Teoriyi bayağılaştırma girişimlerinde bu dönemin kahramanlarının asıl tasası ‘büyük lafları’ doğrudan doğruya reddetme değildi. Bilimsel sosyalizm, bütün hâlinde bir devrimci doktrin olmaktan çıktı, her yeni çıkan Alman ders kitabının içeriğinin ‘serbestçe’ sulandırdığı bir bulamaç hâline geldi; ‘sınıf mücadelesi’ sloganı daha geniş ve daha enerjik bir eyleme teşvik eden bir etken olmaktan çıktı, ‘iktisadi mücadele siyasal mücadeleye kopmaz bağlarla bağlı bulunduğuna’ göre, bir çeşit merhem görevini yerine getirdi; parti düşüncesi, militan bir örgütün yaratılması için bir çağrı olmuyor, tersine, bir tür ‘devrimci bürokrasili’ ve ‘demokratik’ biçimlerle çocukça oynamayı haklı göstermek için kullanılıyordu.”[35]

Olup bit(mey)eni bundan daha iyi ne anlatabilir ki?

 

HDP DEDİ Kİ!

 

Buraya kadar izaha gayret ettiklerimiz; “Jusqu’ici tous va bien/ Buraya kadar her şey yolunda” hoyratlığıyla ele alınamaz ve 80 vekil kazanmış olsa da HDP’nin dedikleri “es” geçilemez!

“Yeni dönemde kriz çıkarmak istemeyen HDP”nin[36] Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, “Seçimden birinci (AKP) ve ikinci (CHP) çıkmış partiler koalisyonu denemeli… Koalisyon içinde yer almayız fakat Türkiye’yi krize sokacak pozisyonda olmayız,”[37] vurgusuyla “Özerklik talebinin, baskılara karşı sivil bir isyan olduğunu belirterek, silah yoluyla özerklik ilanını doğru bulmadığını,” söyledi.[38]

‘El Pais’ gazetesine verdiği özel bir röportajda ise Demirtaş, “Biz açık olarak PKK’nin yaptıklarının doğru olmadığını savunuyoruz. Bazı hareketlerini onaylamıyoruz ve derhâl son vermelerini istiyoruz,”[39] derken; PKK yöneticilerinden Duran Kalkan’ın, “HDP neyi başarmış ki, bize silah bırakma çağrısı yapıyor?” sözlerine ise, “Hiçbir şey kazanmadıysa; bu çağrıyı yapabilecek kadar halkın desteğini alıp, özgüven kazandı,”[40] yanıtını verip ekledi:

“Partimiz Türkiye toplumunun hiçbir toplumsal gerçeklerini inkâr ederek siyaset yapmıyor. Bütün değerler Türkiye’nin ortak değeri olarak kabul edilecekse hiçbir şeyi dışlayamazsınız… Şiddetin panzehiri demokrasidir. Biz demokrasiyi genişletelim.[41] Şiddet şu ya da bu şekilde çözümlenecektir.[42] Türkiye’de şiddet kullanan sadece PKK değil; şiddetin panzehiri demokrasidir. Demokrasinin azaldığı yerde şiddet artıyor. Hükümetin tavrına bir bakın; PKK eylem yapıyor, HDP’yi lanetliyorlar… Bu noktaya gelmek için ne kadar kayıp gerekiyor. ‘Ben şiddet istiyorum’ diyen bize oy vermesin, biz şiddet istemiyoruz, barış içerisinde çözüm istiyoruz diyenler bize oy versinler. 6 milyon oy alan bir partiye herkesin saygı duymasını beklerdik”![43]

Nihayet HDP’yi “liberal, reformist” bir parti olarak tanıtan ABD’li gazeteci David Ignatius’a ABD’nin PKK ile devlet arasındaki “barış süreci”ne yardım edebileceğini söyleyen Demirtaş, ABD’yi sürecin devamı için “teşvikler yaratmaya” çağırırken;[44] 1 Kasım 2015 seçimleri için de “Yüzde 20 oy oranını hedefliyoruz,”[45] derken; HDP Parti Sözcüsü Ayhan Bilgen de ekliyor: “İktidara hazırlanıyoruz”![46]

Ne demeli?!

 

HDP’DEKİ İSLÂMCI SÖYLEM

 

Ha, bir de HDP patentli İslâmcı söylem var![47]

Mesela ‘Al Jazeera’ye konuşan HDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan, 7 Haziran sonrasının “Heder edildiğini” belirtip, “PKK’nın tek taraflı çatışmasızlık ilân etmesini ve HDP’ye daha fazla alan açmasını” isterken;[48] “devrimci halk savaşı” ve “iç savaş” hakkında da şunları söyledi:

“İç savaş felakettir. Suriye, Irak ve Lübnan örnekleri önümüzde. Devrimci halk savaşları 1960’ların Latin Amerikası’nda kaldı. Afrika’da, Angola’da, Kongo’da, Bolivya’da kaldı. Yapanlara da bir hayrı dokunmadı. Ardından diktatöryal rejimler geldi. Bunlar fantezilerdir. Bugünün dünyasının gerçekleri ile örtüşmez. Son kamuoyu araştırmalarında hep birlikte gördük. Kürt halkının yüzde 84.2’si bu mevcut hendek kazmaları, devrimci halk savaşı dedikleri pozisyonu benimsemiyor. Halka rağmen halkçılık olmaz. Halka rağmen de devrim olmaz. Nikaragua’da Sandinistalar devrimle gelip seçimle gittiler. “Bu halkın kafası basmıyor, ben ona doğruyu öğreteyim” demek de olmaz. İstanbul’dan, Urfa’dan, Diyarbakır’dan, Hakkâri’den, İzmir’den bu ülkenin 6 milyon insanı destek verdi, bizleri demokratik siyaset için Ankara’ya yolladı. Bunun ötesindeki yolları bu halk tasvip etmiyor. Tekrar söylüyorum: Yakarak, yıkarak, halkın yarısını perişan ederek elde edeceğiniz sonuç barış değil. Pirus zaferi, o da zafer değildir.”[49]

“Tan’a göre Kürt siyasi hareketi, üç konuda kafa karışıklığı yaşıyor.

1-Savaş mı, barış mı?: Yeni bir demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ni mi inşa edeceğiz, yoksa savaşarak, çatışarak, ayrışarak bölünecek miyiz? Bu konuda Öcalan’ın kararı var. Dedi ki, “Bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti toprakları içinde Kürt siyasetinin silahla hak arama dönemi sona ermiştir. Bundan sonra demokratik, legal, fikri bir siyasi mücadele olacaktır”. Bu tarihi bir karardır. Burada netleşmemiz gerekir. “Ben demokratik bir Türkiye istiyorum, bu iş olmazsa vurayım, kırayım, alayım bohçamı ayrılayım” olmaz. Nikâha giderken boşanma planı da yapılmaz…

2-Batı bloku mu, Ortadoğu mu?: Biz Avrupa Birliği ve Batı bloku içinde bir Türkiye ve Ortadoğu mu tasarlayacağız, yoksa İran-Rusya ekseninde bir Ortadoğu mu? Bu konuda da hem Öcalan’ın hem de birçok arkadaşımızın kafası net: Batı içinde bir gelecek tasarlanmasından yanalar. Ama kafası net olmayan arkadaşlarımız var. Bu konuda bütün arkadaşlarımızın netleşmesi ve bir karar vermesi gerekiyor.

3-Demokratik yol mu, şiddet mi?: Türkiye’de ortak bir hayat kuracaksak bunu demokratik yollarla mı yapacağız, yoksa savaşarak mı? Mesela demokratik özerklik… Bunu silahla, savaşarak, hendek kazarak mı elde edeceğiz, yoksa Ankara’da konuşarak, yeni bir anayasa yaparak, valileri halkın seçeceği bölgesel yönetimlerin yetkilerini arttırarak mı, yani düz bir yoldan giderek mi elde edeceğiz? Silahla bu işin olmayacağı konusunda hepimizin netleşmesi lazım.”[50]

Yine Tan’a göre, “HDP’nin bu üç soruya yanıtı şu: Kürtler, Türk halkıyla birlikte, yüzü Avrupa Birliği’ne dönük, kendi geçmişini de koruyan, Ortadoğu’daki halklarla dost, demokratik bir Türkiye inşa edecektir. Sayın Öcalan da böyle düşündüğünü 21 Mart 2013’teki mektubunda yazmıştır. Geldiğimiz nokta itibari ile bu mücadele de demokratik, sivil ve fikri olmalıdır. Kandil’dekilerin önemli bir kısmı bu şekilde düşünüyor. Tabii böyle düşünmeyenler de vardır.”[51]

Buna ne demeli?! Kürtleri “ya (silahlı) çatışma ya parlamenter pasifizm/dayatmalara boyun eğme/teslimiyet sahte ikilemine teslim etmek, silahlı mücadeleyi şeytanlaştırarak reformizme teslim olmak değil mi bu?

Bir de şu durum var: Bir dini veya mezhebi tutmak, öne çıkarmak, görüşlere din üzerinden haklılık sağlamak da ilericilerin işi değildir. Ava giderken avlanırlar…

“Gerçek İslâm” tartışması fikirlerin din üzerinden onay görmesine neden olur. Fikirlere din üzerinden gerekçeler ve meşruluk arama çabası dinin referans alınmasıdır. Bu da toplumun akıl yoluyla değil din yoluyla gerçeklere ulaşmasına neden olur. Din üzerinden fikirlere meşruluk arama toplumu daha hümanist olmaya değil bağnazlaşmaya götürür. Halkı anlayacağım, bağ kuracağım diye Ramazan’da sokaklarda ilerici belediye ve örgütlerin iftar sofraları kurması, seçim çalışmasında üzerinde ayet, dini sözler yazan hediyeler dağıtılması halkı, her zaman kendisine din üzerinden ulaşılması, din üzerinden ikna edilmesi beklentisine sokar. İyi niyetle başlanılan yolun sonu halkı yobazlaştırmaktır…

Ama bir dini veya mezhebi tutmak, öne çıkarmak, görüşlere din üzerinden haklılık sağlamak da ilericilerin işi değildir. ”Gerçek İslâm”, “İslâmîyet’te bunun yeri şöyle”, o değil ben gerçek Müslümanım”, “benim kardeşim de türbanlı” tartışması dinin meşruluk alanını geliştirerek fikirlerin din üzerinden onaylanmasına neden olur ki ilericiler bu alanda İslâmcılarla, gericilerle yarışamaz. Ava giderken avlanırlar. Bu tartışmadan, din üzerinden meşruluk arama çabasından uzaklaşılmalıdır.[52]

 

GEÇİCİ HÜKÜMET (VE LEVENT TÜZEL’İN) TUTUMU

 

Geçici (savaş) hükümetine katılım (ve Levent Tüzel) tutumu, HDP için negatifinden önemli bir sınav (ve sırat köprüsü) olmuştur.

Ahmet Davutoğlu’nun geçici hükümet için bakanlık teklifi götürdüğü HDP Milletvekili Levent Tüzel’in bu teklifi reddetmesine ilişkin hikâye herkesin malumuyken; HDP’nin resmi görüşünü dillendiren parti sözcüsü Ayhan Bilgen, “Diğer iki arkadaşımızın savaş hükümetleri konusundaki hassasiyeti Tüzel’den daha geride değil. Partimizin savaşla ilgili duyarlılığa da aynı netliktedir. Biz bu konuyu parti kurullarımızda değerlendirdik. Eş başkanlarımız kamuoyuna net açıklamalar yaptı. Tüzel, partimizle seçimde ittifak yapmış olan EMEP’in hukukuyla, tercihi ile hareket etti. Bu konu şüphesiz parti kurullarında değerlendirilecektir. Ama bizim gündemimiz çok önemsemediğimiz için bir icracı hükümet olarak görmediğimiz için, bu konuda bir görev olduğunu düşündüğümüz için bu konu bizim gündemimizde değil. EMEP’le ittifak doğrultusunda yer alan bir arkadaşımızın kendi tercihi olarak değerlendiriyoruz,” derken;[53] Hollanda’nın Lahey kentindeki konuşmasında Selahattin Demirtaş, söz konusu bakanlıkları hak ettiklerini düşündükleri için hükümete girdikleri belirtip, bu bakanlıkların kendilerine oy veren seçmenlerin emaneti olduğunu dile getirerek, şunları söyledi:

“O bakanlıklar AKP’nin tapulu malı değildi, sizin malınızdı biz o emanetinize sahip çıkmak için oradaydık. Bu bakanlıklar, hem AB hem Kalkınma Bakanlığı olarak HDP’nin nasıl bir iktidar, nasıl bir hükümet anlayışıyla gelecekte ülkeyi yöneteceğinin sadece küçük bir göstergesi olacak. Bizim bakanlarımız, yani halkın bakanları siz orada kolay kolay savaş kararı almayın diye, siz orada devletin imkânlarını AKP’nin seçim çıkarları için kullanmayın diye oradalar. Sizin tam da ensenizdeler. Siz gidip sarayda Bakanlar Kurulu toplantısı yapmayın diye bakanlarımız orada. Çünkü bizim bakanlarımız, kusura bakmayın sarayda Bakanlar Kurulu toplantısına katılmazlar. Saray bizim açımızdan hükümetin başı değil. Saray bizim açımızdan Başbakan yetkilerine, Başkanlık yetkilerine sahip değil. Saray eğer anayasadaki yetkilerini kullanır, saray eğer halkın iradesine saygılı olursa biz de saygılı oluruz. Ama bizi tanımayanı biz tanımak zorunda değiliz.”[54]

Levent Tüzel’in geçici hükümette yer almaması konusunda EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan, “EMEP olarak yaptığımız değerlendirmede, yeniden seçim kararının bir seçim hükümeti ve aynı zamanda bir savaş hükümeti olacağını düşündük. Bu savaş hükümetinde yer almanın doğru olmayacağı yönünde bir karar verdik. Kurucu genel başkanımız Levent Tüzel de kendisine teklif edilen bakanlığı partimizin kararı doğrultusunda reddetti. Ama şunu biliyoruz HDP ile ittifak hâlinde seçimlere girdik. Farklı bir partiyiz ama demokrasi mücadelesinde ittifak hâlinde mücadeleye devam edeceğiz. Kimi kritik noktalarda ayrı düşünebiliriz. Bu HDP içinde bir çatlak olarak değerlendirilmemeli.”[55]

“Partimizin kararı, HDP ile olan ittifak hukuku açısından herhangi bir yanlışlık içermemektedir. Aksine ittifak hukuku böylesi farklı tutum ve yaklaşımların olabileceğini içeren bir hukuktur. Partimiz bu güne kadar üzerinde mutabık olduğumuz ittifak hukukuna uygun davranmıştır. Sayın Demirtaş bunu en iyi bilen kişilerden birisidir,”[56] derken; EMEP de konuyla ilgili şu açıklamayı yaptı:

“Türkiye, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve onun yönettiği AKP’nin yukarıdan yaptığı dayatmalarla 1 Kasım’da yeniden seçime gidiyor.

Yeterli süre olduğu hâlde, hükümeti kurmak için ikinci bir isme görüşmeler yapma hakkı tanımayan Erdoğan’ın, Türkiye’yi seçime götürecek hükümeti oluşturma görevini yeniden Ahmet Davutoğlu’ya vermesi, bu siyasi dayatmalar zincirinin bir devamıdır.

Davutoğlu bu kapsamda, HDP listesinden seçime giren ve İstanbul milletvekili seçilen partimizin önceki Genel Başkanı Levent Tüzel’e, kabinede yer almayı teklif etmiştir.

Öncelikle; bu seçim hükümetinin oluşturulma süreci, AKP’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 13 yıllık siyaset geleneğine uygun olarak, tamamen anti-demokratik biçimde gelişmiştir. Bakan olarak önerilecek isimlerin, partileri aracılığıyla belirlenmesi yoluna bile gidilmemiştir.

İkinci olarak; içeride ve dışarıda bir savaş hükümeti olarak davranan ve emekçi düşmanı politikalara imza atan Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’nin kuracağı bir hükümetin, Türkiye halklarına vereceği hiçbir şey yoktur. Bu hükümet de önceki hükümetler gibi özgürlüklere ve halka karşı bir saldırı hükümeti olacaktır.

Partimiz böyle bir seçim hükümetinde yer almayı yukarıda özet olarak sıraladığımız nedenlerle uygun görmemektedir.”[57]

Yine konuya ilişkin olarak Levent Tüzel seçim hükümetine katılmama gerekçesini basın toplantısında şöyle açıkladı:

“Bugün de öncelikle benim de diğer HDP’li vekil arkadaşlarımızın, eş başkanlarımızın çağrısı gibi, öncelikli dileğimiz bu haksız savaşın halka karşı yürütülen savaşın derhâl durdurulması. Kürt halkı adına, Türkiye halkları adına, demokrasi adına mücadele ettiğini söyleyen her kimse, bu savaşın tarafı olmaması gerektiğini söylüyorum.

Sayın Başbakan, bakanlık görevi tevdi etti. Kabul edip etmediğimizi saat 6’ya kadar iletmemizi istediler. Resmi görüşümüzü kendilerine ileteceğiz. AKP hükümeti ve aslında bir numara diyeceğimiz sayın cumhurbaşkanı ‘seçimlere ben mi giriyorum’ diye hâlâ konuşan cumhurbaşkanı, muhtarlar toplanıyor, başbakan müftüleri topluyor. Bir devlet anlayışını adım adım uyguluyor, topluma empoze ediyor. Evet seçime kendisi giriyor. 7 Haziran’da da böyleydi 1 Kasım’da da böyle. Ve ben inanıyorum ki 7 Haziran seçim sonuçları ortaya çıktığında, 1 Kasım’a kadar işleyecek süreci 8 Haziran’dan itibaren AKP kurmayları planladılar. Ve bu senaryoları simülasyon üzerinde yürüttüler. Özel güvenlik bölgeleri ilan edilmesi, iç güvenlik yasasının devreye sokulması, cenazede canı yanan insanların sözlerinin hakaret sayılıp tutuklanmaları ve bir dizi hukuksuzluk.

Anayasa yok, hukuk yok, teamül yok. Her şey cumhurbaşkanı başbakan ikilisinin keyfiyetleri çerçevesinde uygulanıyor. Ve şimdi bizim katılmamızı istedikleri, tekrarlanacak seçimin yürütülmesini sağlayacak seçim hükümetinin de bu işleyişin bir devamı olacağı çok açık. Hem halka karşı yürütülen savaş, hem baş gösteren ekonomik kriz, işte kamu emekçileriyle imzalanan toplu sözleşmede örnekte olduğu gibi, hem ülkedeki halkları refaha kavuşturacak bir dil tersine nefret söylemini hâlâ sürdürüyorlar. Hâlâ HDP’yi düşmanca hedef gösterir hâlde olmaları aslında bu hükümetin aynı çizgide iş yapacağını gösteriyor.

Teslim edelim, kabul edelim ki yeni hükümetin de ana işlevi bu olacaktır. Her tür keyfiyetle, entrikayla arzu ettikleri sonucu elde etmek için her şeyi göze almak… Ama bu hepimizden kaybettiriyor. Canımızdan, geleceğimizden, ortak yaşamımızdan. Temsil ettiğim Emek Partisi’nin de esas kaygısı budur.

Bölgede olanlar hayli kaygı verici. AKP hükümeti çok açık Kürt hareketine, barış isteyen güçlere, HDP’ye tuzak hazırlıyor. Bugün hükümette HDP’nin varlığını bile sindirmekten çok çok uzakta demokrasi kültürü kesinlikle yok. Yılların teamülü Kılıçdaroğlu’na işlemedi. En küçük bir saygı gereği parti yönetimlerine, önerecekleri vekillerin isimleri sorulmadı. Başbakan benim hakkımdır benim anayasal yetkimdir deyip işin içinden çıkmaya çalışıyor.

Emek Partisi olarak biz bu politikayı hiçbir zaman onaylamadık. HDP olarak da elbette hiçbir zaman onaylamadık. İttifak gücü olarak katıldığımız, kader ortaklığı yaptığımız güçler, demokrasi güçleri bu dayatmaları, entrikaları hiçbir zaman kabul etmedi. Halka sığındık. Bundan sonra da bu süreç böyle olacak böyle işleyecektir. Barış bloğunun hepimizi içine alan Türkiye halklarının, bloğun çağrıları önemli. Bugün bile bu haksızlık, kirli operasyonlar durdurulmalı diyoruz. Siyasi iktidara çağrımız budur.

Böyle oldukça şimdi bu hükümetin devamı olarak gördüğümüz, kural tanımayan, HDP üzerinde de baskı kurmaya çalışan bu halka saldırı hükümeti karakteri taşıyan geçici de olsa bu seçim hükümetinde görev almayı doğru bulmuyoruz. Kurucu genel başkanı olduğum ve HDP ile ittifak kurduğumuz vekil olarak temsil edilmiş olduğum bu çalışma içerisinde, kararımız bu yönde teşekkül etti. HDP parti yönetimi ile de paylaştık. Sayın Başbakan’a bu görevi bu nedenlerle kabul etmeyeceğimizi bildirmiş olacağız.”[58]

Yine EMEP GYK üyesi Mustafa Yalçıner de, twitter hesabından “Bir sosyalist, hiçbir ‘ulvi’ gerekçeyle, geçici ya da değil, bir gerici burjuva halka karşı saldırganlık hükümetinde yer almaz,” dedi![59]

Tam da bu tabloda Levent Tüzel (ve EMEP)’in tavrı konusunda Erdal Karayazgan, “Selahattin Demirtaş (ve MYK) temeli olan bir yaklaşım ile seçim hükümetinde görev alınması kararı aldı. Levent Tüzel de temeli olan başka bir yaklaşım ile kendi demokratik hakkını kullanarak görevi kabul etmedi. Aklın yolunun bir olmadığının ‘doğallığına’ (farklıların ve farklılıkların olduğu gerçeği) tanık oluyoruz.

AKP de (yani Erdoğan) sanki her bakanlık teklifinin kabul edilmesi zorunluluğu varmış gibi ‘totaliter’ ve de her zamanki fırsatçı ve etiğin/ ahlâkın en dip noktasının bile altında (eksi durumunda) olan ‘siyaset’ anlayışıyla bunu beklendiği gibi kullanmaktan (yani başka bir isim vermekten imtina ederek) her zamanki pervasızlığı ile kaçınmadı.

HDP değil AKP (Erdoğan) pas pas oldu bana göre. Reel siyasettir AKP (Erdoğan) kazançlı çıkmış olabilir. (bir bakanlığı daha elde etmiş olabilir vb.) AKP’ye (Erdoğan) belirsiz bir ‘kazandırmama’nın karşılığı Levent Tüzel’in demokratik hakkı olarak kabul edemediği bir kararı ‘zor’ altında (Parti kararının parti üyesine baskın çıkması) uygulaması olabilir mi?”[60] derken; Murat Çakır da çok haklı olarak ekliyordu:

Devlet, HDP’nin başarısını engelleyemediği için yeni bir manevra ile HDP’yi sisteme entegre etmeye çalışıyor. Hâlbuki HDP’nin yapması gereken seçim sürecinde ve sonrasında yaşanan politik gelişmeleri dikkate alarak Seçim Hükümetinin meşru olmadığını ilan etmek ve sine-i millete dönmektir. Parti olarak meşru sayılmayan uygulamalar sonucunda, bütünsel bir senaryonun parçası olarak oluşturulan bu hükümete katılmak doğru değildir. HDP açısından bunun pratiği ise 7 Haziran seçimlerinin meşru sonuçlarının devlet tarafından yok sayılarak, burjuvazinin bu çarpık demokrasi anlayışını halklar nezdinde deşifre etmek, 1 Kasım seçimleri için yerellerde bütün gücüyle, Türkiye’nin tüm barış ve demokrasi güçleri, onların siyasal örgütleri ile en geniş ittifakı sağlayarak oy oranını yükseltmek için aktif bir seçim kampanyası yürütmektir. Aktif bir seçim kampanyası, yerellerde Halkların Demokratik Meclisleri’nin oluşturulması, Demokratik Halk İktidarının nüvelerinin oluşturulması ve bu organlar ile seçim kampanyalarının yürütülmesidir.

Bazıları bizi ‘politik vizyonumuzun darlığı’ ile suçlayabilirler. Politik vizyonun genişliği ve darlığı onun sınıfsal analizine bağlıdır. Biz, aktif, kıvrak, popüler ve güncel politikaya müdahale eden bir siyaset tarzına kesinlikle karşı değiliz. Belirleyici olan onun niteliği ve ilkeselliğidir, biçimi değildir.

Bu anlamda EMEP MYK’sının Levent Tüzel arkadaşımıza yapılan bakanlık önerisi ile ilgili olarak almış olduğu kararı da yerinde buluyoruz. Levent Tüzel yanlış yapmamıştır. Evet, kendisi HDP Milletvekilidir ve HDP PM üyesidir. Ancak buradan yanlış sonuçlar çıkarmamak gerekir. EMEP, HDP bileşeni değildir, HDK bileşenidir.”[61]

Gerçekten de Kültür Bakanı Yalçın Topçu’nun, iki HDP’li bakan için “ya istifa etsinler, ya azledilsinler” dediği;[62] “Geçici hükümet için Başbakanlık, istisnalar haricinde tüm kamu kurum ve kuruluşlarındaki naklen veya açıktan atamaları durdurdu. İlk seçim hükümetinde yer alan bakanlar ‘takdirlerine dayalı’ hiçbir atama yapamayacak,”[63] notunun düşüldüğü; “Ben HDP’yle koalisyonu doğru bulmadım, tavırlarından dolayı. Barışçıl bir siyasete geçmedikçe bizim HDP’yle işimiz yoktur. HDP Türkiye’yi kardeş kavgasının eşiğine getirdi. Biz HDP seçmenine saygıda kusur etmeyiz. Anayasal bir zorunluluk olarak o partiden 3 isme teklif götürdük,”[64] diyen Başbakan Davutoğlu’nun Bakanlar Kurulu listesini açıkladıktan sonra HDP’li iki bakanın görev alanlarına gönderme yaparak “Bakalım kendi arkadaşlarının başında olduğu bir bakanlığın yatırımlarına ‘savaş barajları’ demeyi sürdürecekler mi?”[65] sorusunu dillendirdiği dizaynda geçici hükümette HDP’lilerin ne yapıp, yapamadığı herkesin malumu ve olan sakın estetize edilip, abartılmasın!

Nihayetinde HDP’li bakanlar Müslüm Doğan ve Ali Haydar Konca istifa etti[66] ve istifa eden HDP’li Bakan hakkında Figen Yüksekdağ, “İki bakanın kararı oldukça doğru ve yerinde bir karardır,” derken; partilerinin bilgisi ve onayı dahilinde bu kararı alan her iki bakanın, “Hükümetin uyguladığı savaş koşullarının giderek ağırlaşması” ve “HDP’li iki bakanın karar mekanizmalarına dahil edilmemesi” nedeniyle istifa ettikleri açıklandı![67]

Bakanlar Kurulu toplantısı sürerken istifa edip, Cizre ve Varto’daki çatışma ortamını istifalarına gerekçe olarak sunan[68] HDP’li AB Bakanı Ali Haydar Konca ile Kalkınma Bakanı Müslüm Doğan geçici hükümette ne yaptı?

Mesela AB Bakanı Ali Haydar Konca, “Seçim Hükümeti’nde bakan olarak yer almamızın nedeni, tam da içinden geçtiğimiz bu çatışmalı ortamı durdurmak üzerinedir. Bir an evvel, hemen bu sokağa çıkma yasakları dahil, bölgedeki güvenlik odaklı yaklaşımların son bulması, operasyonların bitirilmesi ve ellerin tetikten çekilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Derhâl bu yaklaşımlar son bulmalı, yeniden barış ortamına dönebilmenin ortamını yaratmaya çaba göstermeliyiz… Önümüzdeki ilk Bakanlar Kurulu toplantısında bu konuyu gündeme getireceğimizi ve bir sonuç alıncaya kadar konuyu gündemde tutacağımızı ifade etmek isteriz.”[69] “HDP’nin komplolarla barajın altına itilmesi Türkiye’nin bölünmesini getirecektir,”[70] dedi demesine de, sonuçta bunlar sadece denilmiş oldu!

Tıpkı, “Bakanlığımız süresince, haksız, adaletsiz, halktan ve emekten yana olmayan politikalar terk edilecektir,” vurgusuyla akan kanın durması ve barışın tesisi konusuna önem verdiklerini, bu kapsamda Bakanlar Kurulu’nda gündeme getireceklerini ifade edip, “Araç ve makinelerin yakılmasına karşıyız,”[71] diye eklemeyi ihmal etmeyen Müslüm Doğan gibi.

Çünkü “Bakanlar Kurulu toplantısında ‘Ne oldu da çatışma başladı?’ diye sordunuz mu?” sorusuna Kalkınma Bakanı Müslüm Doğan, “Böyle bir fırsat olmadı. Bakanlar Kurulu’nda belli konular ele alındı. Eğitim ve bütçeyle ilgili görüşmeler oldu. Ama özel görüşmelerimizde ifade ettik. Bunun neden kaynaklandığını devlet bilmek zorunda. Ortak vatanımızda barış içinde yaşama koşullarını yaratmak zorunda. Bunu biz de sorguluyoruz. 7 Haziran öncesi şartlar neden bir tarafa bırakıldı? Bakanlar Kurulu toplantısında bu konu bire bir gündeme gelmedi,”[72] yanıtını verecekti!

Tüm bunlar böyleyken; şu an itibariyle yazdıklarına bin pişman olduğunu düşündüğüm Tuncay Yılmaz, “İstanbul Milletvekilimiz Levent Tüzel, Kocaeli Milletvekilimiz Ali Haydar Konca ve İzmir Milletvekili Müslüm Doğan arkadaşlarımızın seçim hükümetine girmeyi kabul etmeleri ve bakanlıkları iktidar yürüyüşümüzün yeni bir etabı olmuştur. Düzen güçleri her türlü engelleme çabasına rağmen HDP’nin iktidar yürüyüşünü durduramıyorlar. Şimdi seçim hükümetinin bakanlar kurulunda yer alacak üç arkadaşımız seçim sonrasının kalıcı hükümetinde yer almaya devam edecekler ve Erdoğan çetesinin döküntüleri o alanı terk etmek zorunda kalacaklar,”[73] derken; “HDP bir savaş kabinesinde mi?”[74] “Vurun HDP’ye, kırılsın beli!”[75] nidalarıyla Aydın Engin’in zırvası da şöyleydi:

Şimdi anayasa gereği bir seçim hükümeti kurulacak… Anayasa gereği bu hükümette HDP’li 3 milletvekili de yer alacak. Bakanlar Kurulu’nda herhangi bir dümen çevrilmeye kalkışıldığı anda 3 HDP milletvekili bunu anında biz yurttaşlara aktaracak. Birisi hükümeti Beştepe’den idare etmeye kalkışıldığında “Hooop dedik efendi” denecek ve dikensiz gül bahçesinde siyaset yapmaya çabalayan o zat mosmor olacak… Yani şu içimizin karardığı günlerde birazcık da olsa keyifleneceğimiz günler bizi bekliyor. Müjdeyi benden aldınız. Haydi hep birlikte: Keh keh…[76]

Bu kadar da değil, Tüzel’in tutumu üzerine Demir Küçükaydın da, şunları kaleme alabildi:[77]

“Şimdi muhtemelen Erdoğan şöyle yapacaktır. Levent Tüzel’in yerine başka bir HDP’li değil; HDP ile hiçbir ilgisi olmayan başka birini atayacaktır… İnşallah Erdoğan böyle davranmaz. İnşallah basireti bağlanır da başka bir HDP’li atar… İnşallah Erdoğan Leven Tüzel’in yerine başka bir HDP’liyi görevlendirir de HDP’yi iyice paspas etmez”![78]

Kabul edilmelidir ki orta yerde parlamentarist bir pragmatizm söz konusudur!

Ve bu konuda KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı, HDP’li vekillerin kabineye girmesinin kendileri açısından durumu değiştirmeyeceği vurgusuyla, “Şimdi bu ortamda hangi seçimden, seçim sürecinden, seçim hükümetinden söz edilebilir? Normal bir zamanda anayasanın hükmü olan farklı partilerden oluşan bir seçim hükümetinden söz edilebilirdi… Bir iki HDP milletvekilinin bu seçim hükümetinde olması bu hükümeti anayasa gereği oluşmuş bir seçim hükümeti hâline getirmeyecektir… Şu anda tüm demokrasi güçlerinin görevi, Kürt halkının kendi kendini yönetmesine saldıran AKP hükümetinin bu politikalarına karşı mücadele etmek ve mücadeleyi yükseltmek olmalıdır,”[79] derken; 1 Kasım seçimlerinde HDP listesinden aday gösterilmeyen Levent Tüzel de haklı olarak ekledi: “Bakanlığı kabul etmediğim için aday gösterilmemem eleştirilecek bir durum”![80]

 

KABULLENEMEDİĞİMİZ REEL POLİTİKER PRAGMATİZM

 

Kabul edilmemesi gereken bir reel politiker pragmatizmle yüz yüzeyiz!

HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, sivil toplum örgütleri tarafından Ankara’da 17 Eylül 2015’de yapılan yürüyüşte bayrağın sembol olarak kullanılmasına tepki gösterip, “Bizim karşı çıktığımız, itiraz ettiğimiz şey, bayrağın, bayrağın kutsiyetinin ve bayrağın birleştirici değerlerinin ırkçılığa, şovenizme ve devlet terörüne alet edilmesidir. O bayrağın alında, kızılında Kürt’ün, Türk’ün, Laz’ın, Çerkez’in, bütün Türkiye halklarının kanı var. O bayrağın kızılı oradan gelmiş. O bayrağın kızılının gölgesini Türkçülüklerine, kafatasçılıklarına, faşizmlerine alet etmeye kalkmasınlar. Bu halklarının kanının oluşturduğu bayrağını bir ulus adına başka bir ulusa karşı kimse kullanamaz. Biz o nedenle Türk bayrağının kullanılmasını, bayrağın kutsiyetine ve değerlerine yapılmış bir hakaret görüyoruz,” dedi![81]

Bunu kabul edebilir miyiz? Etmiyoruz![82]

Kalkınma Bakanı Müslüm Doğan, bayrak yürüyüşünün demokratik bir hak olduğunu belirtti![83]

Buna “Evet” demek mümkün mü? Elbette değil!

TBMM Genel Kurulu, 25. Dönem 2. Yasama Yılı açılışında HDP Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, Başbakan Davutoğlu’nun da PYD’ye teşekkür ettiğini, bunun belgelerle kayıtlarda mevcut olduğunu belirterek, “O dönem Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı olan Sayın Feridun Sinirlioğlu ile birlikte ben Süleyman Şah Türbesi’nin taşınmasını organize ettik.”[84] “Taşınma sonrası Davutoğlu Rojava’ya teşekkür etti,”[85] dedi.

Bu iş size mi düştü? Keşke düşmeseydi! Ve keşke T.C.’nin “alengirli” işlerinin ihalesine, hatta “düzen-içi” bir misyona bu denli hevesli olmasanız!

“HDP’li Celal Doğan Erdoğan’la görüştü”…[86]

“Erdoğan’la yaptığı görüşmesine ilişkin olarak, Tayip bey, ‘Çözüm sürecinden vazgeçmedim ama kırgınım’ dedi.”[87] “Kimse AKP ile müzakere etmiyor. Müzakere, Cumhurbaşkanı ile partiler arasında oluyor,”[88] deyip; “HDP şiddetle, silaha el vurduğu zaman o partide olmam”[89] vurgusunun altını çizen (7 Haziran 2015 seçimleri öncesi CHP’den ayrılarak HDP’ye geçen!) HDP G. Antep Milletvekili Celal Doğan’ın Erdoğan ile gerçekleştirdiği sürpriz görüşmenin parti yönetiminin bilgisi dahilinde olduğu belirtildi.[90]

Erdoğan’ı meşrulaştırmaktan başka neye yaradı? Olmasaydı keşke!

HDP Mersin Milletvekili Dengir Mir Mehmet Fırat, 14 Ağustos 2015 tarihinde “Sayın Cumhurbaşkanım” hitabıyla Erdoğan’a yazdığı mektupta barışın tekrar tesis edilmesi için rol oynaması çağrısında bulunarak ekledi:

“Şu anda mensubu olduğum ve siyasi mücadelemi bünyesinde sürdürdüğüm Halkların Demokratik Partisi’ni ve O’nun Eş Başkanlarını siyasi rakip olarak görmenizin, bu saatten sonra ülke çıkarları ile bağdaşmadığı kanaatini taşıyorum…

HDP hiç bir silahlı yapının siyasi uzantısı ve kolu değildir.IRA-Sınn Fein ilişkisine benzer bir ilişkinin HDP-PKK arasında da olduğunu düşünmek yanlıştır, yanıltıcıdır.

Bu durum HDP’yi savunma adına ortaya koyduğum bir tespitten çok bir realiteyi ifade etmektedir.

Zira Partimiz; ‘PKK’ye silah bıraktırabilecek olan parti biziz’ de demiştir. Ancak bunun altı boş çağrılarla olamayacağını da ifade etmiştir.”[91]

Ya sonra mı? Dengir Mir Mehmet Fırat’ın, Cumhurbaşkanı’na hitaben yazdığı açık mektuba Saray’dan bir ses gelmezken, “Çözüm masası yeniden kurulur mu?” sorusunu, “HDP erken seçimde almış olduğu oyu korur veya artırırsa AKP’nin yeniden tek başına iktidar olma süreci sona erer ise evet kurulur,” diye yanıtladı![92]

Bu ne perhiz, bu ne lahana… demezler mi?

Son bir şey daha: Vay Celal Doğan’dan, Dengir Mir Mehmet Fırat’dan medet uman barışa!

 

ELEŞTİREL HDP DEĞERLENDİRMELERİ

 

HDP konusunda, onları doğrudan etkilemese de birçok eleştiri söz konusudur.

Örneğin Ömer Ağın, “HDP devrimci duruşunu güçlendirmelidir!”[93] ya da Metin Yeğin, “Liberal söylem olayları açıklamaya yeterli değil. Liberallere gösterilen ‘teveccüh’ ise tamamen gereksiz. HDP de, KÖH de, sol da liberal söylemden kurtulmak zorundalar”[94] veya Murat Çakır, “AKP, CHP ve MHP esas itibariyle sermaye fraksiyonlarının çıkarlarını gözeten bir siyaseti temsil etmektedirler. HDP ise bu cephe karşısında Gezi ve Kobanê ‘ruhlarını’ birleştiren bir alternatif potansiyeli içerisinde barındırmaktadır. Bu potansiyeli ete-kemiğe büründürmek; barışçıl, demokratik, eşitlikçi, sosyal ve ekolojik yönelimli halklar hareketine dönüştürmek, en başta HDP bileşenlerinin sorumluluğundadır. Sokağın gücünü kullanabilen, işçi sınıfının – örneğin metal işçilerinin direnişi ile kimlikler ve milliyetler sorununun çözümünü birleştiren, emperyalist stratejilere ve kapitalist sömürüye karşı çıkan bir HDP, halkların gerçek alternatifi hâline gelebilir. HDP ayaklarını yere basmalıdır, aksi takdirde düzenin çarklarından birisi olmaktan kurtulamayacaktır,”[95] türünden içeriden eleştirilerini dillendirirlerken; Mustafa Peköz de, şunların altını çiziyordu:

“7 Haziran seçimlerinde güçlü çıkan ve hatta seçimlerin tek galibi sayılan HDP, tuhaf bir şekilde edilgen kaldı ve politik sürece müdahalede beklenilen etkiyi gösteremedi. HDP henüz bir parti gibi hareket edemiyor. Kurumsal yapılarını işletmede ciddi sıkıntılar yaşıyor. 7 Haziran seçimlerinde olduğu gibi bugün de seçim çalışmalarının önemli bir kısmı Selahattin Demirtaş’ın sırtında yürüyecek gibi görünüyor. 80 milletvekili olan bir parti olarak toplumsal dinamikleri harekete geçirmede beklenilen refleksleri gösteremiyor. Kendi misyonunu oynamayan ve politik bir merkez kurmada ciddi sıkıntılar yaşayan HDP, devletin çok yönlü saldırılarına karşı halkın toplumsal tepkisini yeterince harekete geçiremiyor, dahası böylesi bir rol üstlenme sorumluluğundan kaçıyor izlenimini veriyor. Yüzde 13 oy almış bir partinin savaşa karşı güçlü bir barış refleksi göstermesi son derece önemli olmasına rağmen, buna yönelik ciddi bir politik karşı koyuşu örgütlemiyor. Örneğin devletin topyekûn savaş gerekçesi hâline getirdiği Suruç katliamını ne iç kamuoyunda ne de uluslararası alanda gündemleştirebildi. Türkiye’nin politik gündeminin merkezine konulması gereken bu katliam bir ay içerisinde fiilen unutuldu.

HDP, seçimlerden sonra belirlemiş olduğu politikaların birçoğunda yanlış bir yönelim içerisine girdi. Politik yönelimlerinin hatalı olmasının çok ötesinde sistemle ilişkilenişi esas alan bir hatta ilerliyor. Bu bakımdan HDP’nin yanlışlarına dikkat çekmek hem gerekli hem de bir görevdir.

Birincisi, HDP’nin rejimin önemli isimlerinden biri olan Celal Doğan’ı Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmeye göndermesi bütünüyle yanlıştı. Doğan kendi kafasına göre gitmedi, Eş Başkanların bilgisi dahilinde Erdoğan ile görüşmeyi gerçekleştirdi. Erdoğan, her parti içerisinde devletin geleneksel çizgisine yakın olanları tercih etti ve böylelikle aslında kendi pozisyonunu meşrulaştırdı. Seçimlerde kendisi hakkında söylenilenlerin ne kadar geçersiz olduğunu partilere kabul ettirdi. Ayrıca Celal Doğan neden HDP’den aday oldu? Bu soruya verilecek yanıt, aynı zamanda HDP’nin devlet tarafından denetlenmesi ve sistem içerisine çekilmesi bakımından üzerinde düşünülmesi gereken çok önemli bir nokta. Bu nedenle Mart 2015’te yayımlanan makalemde Celal Doğan’ın aday gösterilmesinin yanlış olduğuna dikkat çekmiştim. Bugün de aynı düşüncemi koruyorum.

İkincisi, Figen Yüksekdağ’ın bütün koalisyon görüşmelerine açığız değerlendirmesi ve daha sonra iki Eş Genel Başkan’ın AKP-CHP Koalisyonuna destek veririz açıklamaları yanlıştı. HDP, sorunların çözümünü sistemin iki önemli partisi arasındaki koalisyon üzerinde olacağına kendisini ikna etti. Üzerinde yükseldiği toplumsal dinamikleri canlı tutmak yerine, egemen sınıfların belli bir kesiminin ‘uzlaşıcı’ görünmesi ve mutlaka olası bir ‘koalisyon içerisinde yer alması gerektiği’ uyarısının etkisi altında kaldı. İktidar gücü olan AKP ile iktidardan pay almak isteyen CHP’nin sistemin sürekliliği bakımından stratejik politikaları esasen aynıdır. Bunlara destek vermenin kimseye bir yararı olmayacağı çok açıktır.

Üçüncüsü HDP’nin geçici hükümete bakan vermesi de son derece yanlış ve politik sonuçları da ağır olan bir sürecin başlangıcı olarak görmek gerekir. Gündemde olan seçim hükümeti değil, savaşı yoğunlaştıracak ve toplumsal muhalefeti bastırmakla görevlendirilmiş bir teknokrat bakanlar kuruludur. HDP, hükümete iki temsilci vererek Erdoğan tarafından organize edilen ve savaş politikalarına ağırlık verecek olan teknokrat hükümetini meşrulaştırdı. İki HDP’li bakanın, devir-teslim işlemi yaptırmaması veya kırmızı plakalı arabaya binmemesinin ciddi bir değişim olarak gösterilmesi de çok basit ve tuhaf bir davranıştır…

Dördüncüsü, uzlaşma ve birleştirici kavramlarını uygun yerde ve zamanda kullanmayan, bunu daha çok sistem dışında kalan ve demokrasi mücadelesinde yer alan kurumsal yapılar arasında geliştirmek yerine parlamentoda sistem partileri arasındaki uzlaşıya indirmek de son derece yanlış ve tehlikelidir. Politika belirli ilkeler ve değerler içerisinde yapılır. Örneğin egemen sınıfların bir kesiminin taleplerini dikkate alarak uzlaşıcı görünmek için sistemin en önemli iki partisinin kuracağı koalisyona destek vermeyi savunmak, bugünkü rejimi kılcal damarlarına kadar desteklemektir. Bunu ‘parlamentoda politika yapıyoruz, toplumda gelen talepleri dikkate alıyoruz’ gibi bir bakış açısıyla savunmaya çalışmak da, sistem partilerine benzemektir…

Beşincisi, HDP, Kürtlere yönelik çok yönlü sürdürülen savaşa karşı 80 milletvekiliyle içte ve uluslararası alanda aktif bir rol üstlenmesi gerekirken oldukça pasif ve kendiliğindenci bir politika izliyor. Hemen her gün Kürtlerin seçilmiş yerel yöneticileri tutuklanıyor. Belediye Eş Başkanları, HDP ve DBP yöneticilerinin tutuklanmaları öyle sıradanlaşmış ki haber değer bulunmuyor. Bunlar halkın yereldeki temsilcileridir, halkın gerçek iradesini temsil ediyorlar. Ancak HDP, bu tutuklamalara karşı gerekli politik refleksi örgütleyemiyor. Hatta biraz ağır olacak ‘yok hükmünde’ sayıyor.

Altıncısı, 7 Haziran’da Türkiye’nin iç politik dengeleri ve iktidar çatışması nedeniyle egemen sınıfların bir kesimi belki de bir kereye mahsus olmak üzere HDP’yi destekledikleri biliniyor. HDP, bu desteği süreklileştirmek isterken, karşıdaki güçler ise HDP’nin bütünüyle sistem içerisine çekilmesinde ısrar ediyor. Bunun en somutlaşmış biçimi de Kürt Hareketiyle arasına mesafe koyması ve ondan bağımsız hareket ettiğini göstermesidir. HDP, bu modaya uymuş olacak ki, görüşmeleri bütünüyle sonlandıran, ateşkesi tek taraflı bozan ve savaşa karar veren devlete yönelik politikalarını çok daha aktifleştireceğine PKK’ye yönelik eleştirel söylemlerini arttırmaya başladı. S. Demirtaş’ın PKK’ye çağrı yaparak ‘ama’sız silahların bırakılmasını dillendirmesi ne anlama geliyor?”[96]

Bunlara Celal Başlangıç’ın, “Haziran 2015 seçiminin bildirgesinin açıklanmasından tam 163 gün geçmişti ve HDP’nin 2 Ekim 2015 tarihinde 1 Kasım seçimleri bildirgesinin bir önceki bildirgeyle 2 Ekim 2015 tarihli arasındaki en büyük fark, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ne yapılacağı konusuydu.

21 Nisan’da bildirgede yer alan ilgili maddeyi Yüksekdağ okumuştu: ‘Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılarak devletin din ve inanç alanından elini çekmesi sağlanacak.’

Diyanet İşleri’ni kaldırma konusu HDP içinde de çok tartışılmıştı. AKP sözcüleri tarafından da ağır biçimde eleştirilmişti HDP. Ancak okunan bildirgede görüldü ki, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı ‘kaldırmak’ yerine her inancın temsil edileceği Din ve İnanç İşleri Kurulu’na ‘dönüştürmek’ önerisi geliştirilmişti. Anlaşılan tartışmalar ve eleştiriler bu bildiride dikkate alınmıştı,”[97] diye formüle ettiği konuda şunlar da eklenmeli:

“Dini, devletten devleti de dinden özgürleştirecek çözüm önerisi yok. Tek mezhepli devletten, çok dinli devlete yol açan yaklaşımlar var. Şöyle ki; HDP ‘Diyanet İşleri Başkanlığı ‘Din ve İnanç İşleri Kurulu’ olarak yeniden yapılandırılacak’ diyor ama bu kurulun sivil mi, özerk mi yoksa kamu kurulu mu olduğunu belirtmiyor.

‘Devletin din ve inanç alanından elini çekmesi sağlanacak, din ve inanç işleri topluma, inanç sahiplerine bırakılacak’ diyor ama sonraki paragrafta 150 bin Sünnî İmamı ilgilendiren ‘Diyanet İşleri çalışanlarının özlük hakları korunacak’ diyerek dinin finansmanını kamuya ait ‘diyanet bütçesi’ üzerinden korumayı taahhüt ediyor. Bu ise ciddi bir çelişki barındırıyor.

HDP’nin ‘Din ve İnanç İşleri Kurulu inanç topluluklarının temsilcilerinden oluşacak, aralarındaki ilişkiyi düzenleyecek ve koordinasyonu sağlayacak’ tutumu ile CHP’nin ‘Devlet tüm inançlara ve bireysel tercihlere eşit mesafede duracak, Diyanet İşleri Başkanlığı çoğulcu ve kapsayıcı bir yapıya kavuşturulacak’ tutumları farklı ifadelerle dile getirilmiş olsa da, öz itibariyle çok benzerlik taşıyor.

HDP devlet kurumu olan ‘Diyanet’in’ ya da ‘Din ve İnanç İşleri Kurulu’nun, ’din, teoloji üretim’ faaliyetine ilişkin tek bir söz söylemezken, HDP Din ve İnanç İşleri Kurulu için ‘din siyaseti üreten bir kurum olmayacak’ derken, CHP de benzer bir anlayışı savunarak ‘Diyanet gündelik siyasetin dışında tutulacaktır’ diyor. Bunu söylemek tek başına yetersiz. Bu yeni bir şey de değil. Mevcut Anayasanın 136. Maddesine göre ‘Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak’ hizmet vermesini buyurmuş. Fakat varlığı laikliğe aykırı olan Diyanet hiç bir zaman siyasetin dışında kalmamıştır.

Diyanetin adı değişse de, mezhepçi yapısı çoğulcu ve kapsayıcı hâle getirilse de, devletin kurumu olarak kaldığı sürece, Türkiye gibi bir ülkede çoğunluk inancına dayalı siyasetin ve iktidarların vesayetinden kurtulma şansı ve imkânı olmaz.”[98]

Eleştiriler daha da çoğaltılabilir. Ancak en hayatilerinden birini daha belirterek ilerleyelim!

  1. İ. Lenin’in, “Emperyalizmin mümkün olan en kısa tanımını yapmak gerekseydi, emperyalizm, kapitalizmin tekelci aşamasıdır derdik. Bu tür bir tanım en önemli öğeyi içermiş olurdu, zira bir yandan, mali sermaye, çok büyük birkaç tekelci bankanın banka sermayesinin, tekelci sanayi birliklerinin sermayesiyle birleşmesidir; öte yandan, dünyanın paylaşılmasında, herhangi bir kapitalist devletçe el konulmamış topraklara kolayca yayılan sömürge siyasetinden, tamamıyla paylaşılmış yeryüzü topraklarının tekel hâline gelmesi için uygulanan sömürge siyasetine geçişi ifade etmektedir.”

“Gerek sömürgecilik gerekse emperyalizm, kapitalizmin son aşamasından, hatta kapitalizmden önce de vardı. Kölelik üzerine kurulu olan Roma da sömürgeci bir siyasal çizgi izlemiş ve emperyalizm uygulamıştı. Fakat sosyo-ekonomik şekillenmeler arasındaki temel farkı görmezden gelerek ya da geri plana iterek emperyalizm üzerine ‘genel’ mülahazalarda bulunmak, bizi, tıpkı “büyük Roma ile büyük Britanya” mukayesesi gibi en anlamsız klişelerin ya da ‘büyük’ lafların esiri yapar. Zira kapitalizmin önceki aşamalarında bile kapitalist sömürge siyaseti, mali sermayenin sömürge siyasetinden özünde farklıdır,”[99] diye tanımladığı kapitalizmin en yüksek aşaması emperyalizm konusunda -örneğin- tarih(imiz)e şu kayıtlar düşülmüştür:

Che Guevara’nın, “Bizim her eylemimiz emperyalizm’e karşı bir savaş çağrısı ve insanlığın düşmanı ABD’ye karşı halkların birliği için savaş marşıdır…” “Emperyalizm hayvanlıktır. O hayvan hiç doymak bilmez o ulusal sınırları bilmez. Hitler’in hayvan orduları gibi, Kuzey Amerika’nın hayvanları gibi, Belçika’nın emperyalistleri gibi… Çünkü emperyalizmin özü insanları hayvana çevirmektir, delirmiş kana susamış birer hayvan”…

Deniz Gezmiş’in, “Bugün ezilen halkların tek ve ortak düşmanı emperyalizmdir”…

Yusuf Aslan’ın, “Savaşımız, çağımızın yüz karası emperyalizme ve onun işbirlikçilerine karşıdır”…

Ulaş Bardakçı’nın, “Emperyalizme ve oligarşiye silah çektiğimizi ilan ettik. Bağımsız ve demokratik Türkiye için”…

Hugo Chávez’in, “ABD emperyalizmi tarihi gördüğü en sapkın, en katliamcı, en ahlâksız imparatorluktur”…

George Bernard Shaw’ın, “Kan kokusu almış bir köpek balığından daha tehlikelisi, petrol kokusu almış Amerikan emperyalizmidir”…

Bunlar böyleyken; HDP’nin (AB’den ABD’ye) emperyalizm konusunda suskunluğu kabul edilemez bir hâldir. Çünkü Ahmed Pelda’nın ifadesiyle, “Amerika tüm Ortadoğu’daki savaşta büyük pay sahibidir. Bunu isteyerek de yapıyor. Bu güçlerin birbiriyle didişmesini, çatışmasını, küçülmesini, yıpranmasını ve ABD’nin iradesini kabulünü bekliyor. Bunun içinde Kürdistan da ver elbet”![100]

Evet, evet, kabul edilemez bir hâldir bu!

Tıpkı ‘The Daily Telegraph’ın, ‘PKK Türkiye’yle Çatışmaları Bitirmek İçin ABD’yle Gizlice Görüşüyor’ başlıklı haberinde, PKK’nın ABD’nin arabuluculuğuna sıcak baktığı da aktarılıp, Bayık’ın “ABD’nin Türkiye ile aramızda arabuluculuk yapması gerektiği çağrımı yineliyorum. Bize bir garanti verirlerse üzerimize düşen rolü yerine getiririz,”[101] sözlerini aktardığı hâlin de kabul edilemez olduğu gibi…

Geçerken hatırlatalım: James Connolly, “İngiliz ordusunu yarın ülkeden çıkarsanız ve yeşil İrlanda bayrağını Dublin kalesine çekseniz bile, eğer Sosyalist cumhuriyeti kurmaya girişmezseniz tüm çabalarınız boşa gidecektir. İngiltere sizi yönetmeye devam edecektir. O sizi kapitalistleri, toprak beyleri, finansçıları, bu ülkeye yerleştirmiş olduğu ve analarımızım gözyaşları ve şehitlerimizin kanlarıyla sulayarak yeşerttiği tüm bir dizi ticari ve bireyci kurumlarıyla sizi yönetmeye devam edecektir”…

  1. İ. Lenin, “Hükümetlerinin başlattığı bir savaşın, ancak hükümetler arasında bir savaş olarak biteceğine inanan ve bunun böyle olmasını isteyen bir burjuva; bütün hasım ülkelerin sosyalistlerinin ‘kendi’ hükümetlerinin yenilgisini istemelerini ve bunu söylemeleri ‘gülünç ve saçma’ bulur. Tersine bu tür bir söz, sınıf bilincine varmış her işçinin beslediği düşünceyi doğrular, ve bizim, bu emperyalist savaşı bir iç savaş durumuna çevirme çabalarımız ile aynı doğrultuda olur,” uyarısını yıllar önce dillendirmişti ve bu uyarılar hâlâ da geçerlidir…

 

PARLAMENTARİZM “AÇMAZI”NDA MEVCUT HÂL(İMİZ)

 

Aslı sorulursa; HDP’nin bu soru(n)larının ardında yatan parlamentarist sınırlarıdır!

Murat Çakır’ın -haklı olarak-, “Parlamentoda yer almak ayrı bir şeydir, parlamentarizm çok farklı bir olgudur. Parlamento mücadelesinin beslendiği kaynak parlamento dışı mücadeledir. Belirleyici olan odur. Bu ikisinin uyumunu sağlamak ayrı bir meziyettir. Kantarın topuzunu hiç bir zaman elden kaçırmamak gerekir,”[102] notunu düşmesi boşuna değildir.

Çünkü Nabi Yağcı gibilerin, “Çağımız kapitalizminde, ‘süper-ego’ buyruğu -Badiou’nun deyişiyle- şu: Demokrasiyi kabul edeceksiniz! Etmemek yasak!”[103] uyarısını görmezden gelerek hâlâ şunları diyebildiği bir açmazın orta yerindeyiz:

“Esas olarak parlamentonun etkin kullanımı üstünde durmak istiyorum, zira bu durum geçmişi değil esas olarak bugünümüzü ilgilendiriyor ve ne olmalı sorusuna bir yanıt veriyor.

Parlamenter demokrasi konsepti, parlamenter mücadele yöntemleri, seçimlere, parlamentolara (ulusal meclislere) katılıp katılmama konusu tüm dünya solunun öteden beri üzerinde sonu gelmez tartışmalar yaptığı konulardır. Yakın zamanlara kadar solda baskın eğilim parlamenter mücadele yöntemlerine kötü gözle bakmak, bunları revizyonist, oportünist bir sapma olarak görüp reddetmek olmuştur. Bir başka yanılgı ise parlamentoyu yalnızca bir ajit-prop kürsüsünden ibaret görmekti.

Kısacası, parlamento ile halk, kamuoyu, parlamentoyla sokak arasındaki sayısız köprüleri, karmaşık ilişkileri; oy mekanizmasının ve parlamenter kurumların halk için anlamını göz ardı etmek; bu karmaşık ilişkileri içlerine girerek, katılarak anlamak, analiz etmek yerine steril devrimcilik adına kolaycılığa kaçıp reddetmek yada küçümsemek tüm dünya solunun gelenekleşmiş yanlışıdır…

Özet şu ki, ulusal meclisler ( parlamentolar) yalnızca egemen sınıfların/güçlerin kendi çıkarlarını halkın gözünde meşrulaştırma aracından ibaret değildir; parlamentolar ezilenlerin, sömürülenlerin, dışlanmışların çıkarlarını, taleplerini de meşrulaştırabilir, ama bunun olabilmesinin koşulu güçlü ve etkili bir demokratik muhalefetin hem parlamentoların içinde ve hem de dışında varolabilmesidir.”[104]

Yağcı yanılıyor! Parlamentarizm konusunda Karl Marx’ın, “Eskiyen şey, yeni edindiği biçim içerisinde, kendisini onarmaya ve varlığını sürdürmeye çalışır”; M. Bakunin’in, “Ekonomik eşitlik olmaksızın verilen politik eşitlik bir teranedir, bir sahtekârlıktır, bir yalandır”; Amadeo Bordiga’nın, “Parlamentarizmi komünizmin devrimci davası için kullanma olanağı kalmamıştır,” uyarılarını “es” geçmeden öncelikle ekleyelim:

Evet, V. İ. Lenin’in dediği gibi en gerici parlamentolarda bile çalışılabilir, o alanlar bir kürsü olarak kullanılabilir. Evet, AKP’yi ve onunla ifadesini bulan topyekûn saldırıları geriletmek, topyekûn direnişle her zeminde büyütülecek barikatlarla yanıt vermek doğrudur, gereklidir ve acil görevler arasındadır.

Çünkü burjuva parlamentarizmi kapitalist düzene özgü politik temsil biçimidir. Marksistlerin burjuva parlamentarizme ve demokrasisine yönelik ilkeli eleştirilerinden vazgeçemeyecekleri gibi, komünistler işçi sınıfının her hangi bir parlamenter çoğunluk elde etme yoluyla iktidarı alabilme olasılığının asla olmadığını savunurlar.

İşçi sınıfını iktidar hedefine ancak silahlı devrimci mücadele taşıyabilir. Burjuva toplumunda ilk yıkılması gereken kapitalist mülkiyetin temsili demokrasi formu, yanılsamasıdır. Parlamentarist temeller üzerinde örgütlenen temsili demokrasi illüzyonu aşılması gereken bir yozlaşmayken; aslolan iktidarın fethi fikrinin canlı tutulması ve örgütlenmesidir. Çünkü devrim davası, tek cümleyle kapitalist sömürü düzenine karşı doğrudan eylemi gerektirir.

Kaldı ki Columbia Üniversitesi’nden Prof. Saskia Sassen’in bile, “Liberal demokrasinin sonuna gelmiş olabiliriz,”[105] diyebildiği koordinatlarda Fikret Başkaya da hepimizi uyarır:

“Aylardır, haftalardır ülkenin gündemi bir tek soruya kilitlendi: Kim kazanacak? Oysa, sorunun cevabı belliydi. Her zamanki gibi 70 yıldır kim/kimler kazanıyorduysa yine onlar kazanacaktı… İnsanlar oy kullandıklarında, şeylerin seyri üzerinde etkili olduklarını, bir şeyleri değiştirdiklerini, değiştirebileceklerini sanıyorlar… Oynanan bu demokrasi oyununa ‘temsilî demokrasi’ deniyor.

Demokrasinin bir tanımı var ve olması gerekiyor. Demokrasi ‘halkın yönetimi’ ‘halkın kendi kendini yönetmesi’ demek… Eğer demokrasi halkın yönetimi, halkın kendi kendini yönetmesi demekse, orada oligarşiye, monarşiye, aristokrasiye, her türden dikta rejimine yer olmaması gerekir. Başka türlü ifade edersek, demokrasinin olduğu yerde ‘parazitlerin’ yaşama şansı yoktur…”[106]

“Eğer bu rezil düzeni değiştirmek, haysiyetli insanlar olarak yaşamak istiyorsak ve gerçekten öyle samimi bir niyet varsa, biraz vakit ayırıp, bu yağma ve talan düzeni hakkında birazcık kafa yormak gerekecek… Radikal eleştiri yoksa eleştirinin bir kıymet-i harbiyesi de yoktur… Ve radikal olmak demek, sorunları kökeninden ele almaktır… Aksi hâlde bu rezil, bu gayri insani soygun düzeninin efendilerinin ve ideolojik uşaklarının ağzıyla konuşmaktan kurtulmak mümkün olmayacak… Başkalarının ağzıyla konuşmak… Daha ne zamana kadar?”[107]

Kaldı ki Sabahattin Ali’nin, “Bu ölü toprakların üstünde hiçbir şey ölmek ve öldürmek kadar kolay değildir,” saptamasını bir kez daha kanıtlayan 10 Ekim 2015 Ankara’sından “demokrasi adına” yaşatılanlara her şey parlamento ve parlamentarizmin ne olduğu/ olabileceğini ortaya koymaktadır!

  1. Zizek’in, “En iyiler artık kendilerini herhangi bir şeye adamaktan aciz, en kötüler ise ırkçı, dinci, cinsiyetçi bir fanatizme adanmış durumda,” formülasyonuyla tarif edilmesi mümkün olan mevcut hâl(imiz)e ilişkin James Petras’ın düştüğü not şöyle:

“Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan da Kürt halkına ve onların Kürt devleti arzularına karşı büyük bir savaş başlatmış durumda. Erdoğan’ın Kürtlere yeniden açtığı savaşın içeride ve bölgede karmaşık bileşenleri var.[108] Türkiye içinde baskılar Kürtlerin seçimlerde yükselen partisi HDP’nin baskı altına alınmasına yönelik. Erdoğan son seçimlerde şaşırtıcı ölçekte fazla milletvekilinin seçildiği bu siyasi partiyi itibarsızlaştırmayı veya kapatmayı, yeni bir seçimin yapılmasını ve böylece Meclis’te ‘çoğunluğu’ sağlayarak diktatoryal ‘yürütme gücüne’ sahip olmayı planlıyor.”[109]

Bu madalyonun bir yüzüyken; içinden geçtiğimiz süreçte emperyalist-kapitalizm bir yandan büyük bir iktisadi krizle boğuşurken diğer yandan da bir küresel ölçekte dünyanın yeniden paylaşılması mücadelesini yürütüyor. Bu durum bir yanıyla küresel ölçekte işçi sınıfı hareketlerinde büyük ve önemli bir canlanmaya yol açarken, diğer yanıyla da bölgesel, yerel çatışmaları tetikliyor ve bağımlı ve yarı bağımlı coğrafyalarda siyasi haritaların yeniden çizilmesini dayatıyor. Söz konusu çatışmanın en net ve yoğun şekilde cereyan ettiği yer ülkemizin de içinde bulunduğu Ortadoğu’dur.

Türkiye’de bu hâlden bağışık değilken; Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin, ‘2015 Nisan-Mayıs-Haziran Medya Raporunu’na göre, muhabir, yazar, sorumlu yazı işleri müdürü ve genel yayın yönetmenine yönelik 26 yeni soruşturma açıldı ve bu soruşturmalarda 19 gazeteciye çoğunluğu hapis istemli dava açıldı. Yine aynı rapora göre, farklı basın yayın organlarında çoğunluğu muhabir, 3’ü yabancı 18 kişi gözaltına alındı, 1’i tutuklandı.[110]

Kim ne derse desin: “Türk devleti her zaman bir milli güvenlik devleti olarak kaldı.[111] 60 – 80’li yıllarda kopya çekilen model ağırlıkla Latin Amerika’daki askeri diktatörlükler ve onların siyasal mühendisliğe soyunmaları idi. Şimdi arka kapılar ardında tartışılan ‘çözüm’ ise yeniden Sri Lanka modeli… İlkin 2010’dan itibaren acaba deyip bu modeli izlemeye başladılar… Sri Lanka’da kasaplar ‘nihai çözüme’ yönelmeden önce, sözde bir barışçıl çözüm denenmişti,”[112] Ragıp Zarakolu’nun altını çizdiği gibi!

 

1 KASIM GÜZERGÂHI

 

Orhan Miroğlu’nun, “7 Haziran seçimlerinde HDP’ye verilen oyların maalesef silahların konuşmasında belirleyici bir rolü var. İşte bu nedenle, 1 Kasım seçimlerinde HDP’ye verilecek oyların, çatışma sürecini daha da derinleştirmekten ve PKK’yı doğru yaptığına daha da inandırmaktan başka bir şeye yaramayacağı açıktır,”[113] hezeyanlarıyla desteklenen liberal zırvalarla[114] 1 Kasım 2015 seçimlerine böylesine bir tabloda gidiliyorken; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “7 Haziran’da yaşananlar 1 Kasım’da yaşanmayacaktır diye düşünüyorum,”[115] notunu düştüğü 26. Dönem parlamentosunu belirlemek üzere yurtiçinde 54 milyon 75 bin 851, yurtdışında 2 milyon 895 bin 885 olmak üzere toplam 56 milyon 971 bin 736 seçmen oy kullanacak. 7 Haziran seçimlerine göre de, yurtiçi ve yurtdışı seçmen sayısı yüzde 0.59 oranında 338 bin 847 arttı.[116]

Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in, Erdoğan’ın, 1911’deki seçim sonuçlarını beğenmediği için 1912’de şiddet ve baskıyla yeni bir seçim yaptıran İttihat ve Terakki’nin yöntemini uyguladığını belirtip, “Sopalı Seçim”[117] diye nitelediği; Tarık Şengül’ün, “Zamanı belli, mekânı karışık, zemini kaygan bir seçime gidiyoruz. Seçimin adil olmayacağı gelişinden belliydi,”[118] notunu düşmeden edemediği 1 Kasım seçimleri için CHP, 3.5 aylık sürede 1 milyon 73 bin kişilik seçmen hareketliliği yaşandığını saptadı. 7 Haziran’da oy kullanan 672 bin 649 seçmen, 1 Kasım listelerinde yer almazken, oy kullanmayan 400 bin 354 seçmen listelere girdi. İstanbul’da 145 bin 98, Ankara’da 45 bin 99, İzmir’de 36 bin 601 seçmen kayboldu![119]

Demirtaş’ın, “Doğu’da seçim yapılacak bir koşul yok. Bölgeden gelen arkadaşlarımızdan iyi haber yok. Bu koşullarda sandık kurulması imkânsız. Eğer anketler AKP’yi çok düşük gösterirse seçimi erteleme yoluna da gidebilirler,” derken; bölgede yaşanan çatışma ve gerilim ortamında HDP’li milletvekilleri silahların konuştuğu bir dönemde bölgede seçim yapılmasının gerilimi daha da artıracağı uyarısı dillendirdiği[120] tabloda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı aracılığıyla 7 Haziran seçimlerden önce 44 ile “bir defaya mahsus” 63 milyon lira doğum, çeyiz, öksüz-yetim-şehit aileleri ve çocukları gibi kalemlerde yardım dağıtıldığı belirlendi. Yardım yapılan 44 ilin 23’ünün gelir seviyesinin düşük olması ve HDP’nin yüksek oy aldığı Doğu Güneydoğu Anadolu bulunmasıyla dikkat çekiyor. Bakanlık, 1 Kasım seçimleri öncesinde de sosyal yardımların dağıtımı için yeni bir çalışma başlattı![121]

CHP’nin Alevî oylarını konsolide etmek için “eski solcular”a müracaat edip, müthiş bir efor sarf ettiğinin[122] de gözlemlendiği 1 Kasım güzergâhında sosyalistlerin HDP’ye ilişkin eleştirel destekleri -seçim tavır(lar)ı- de öne çıkıyordu.

 

PARTİZAN “Partizan olarak 7 Haziran seçimlerinde olduğu gibi 1 Kasım’da da HDP’yi destekleme tavrımızı sürdüreceğiz. Meclis ve legal siyaset Kürt ulusunun özgürce siyaset yapma hakkının bir parçasıdır. Bizler elbette bu hakka karşı uygulanan faşist baskıya karşı dün olduğu gibi bugün de Kürt ulusunun ve onun legal alandaki siyasal temsilcisi HDP’nin yanında yer aldık/alıyoruz. Ancak Kürt ulusunun haklı ve meşru taleplerini desteklerken, bu taleplere omuz verirken, sorunun gerçek anlamda bu yöntemle çözülemeyeceğinin de bilincindeyiz. Bu bağlamda HDP milletvekili listesinde yer alarak aday göstermeyi yerinde ve doğru bir tutum olarak görmüyoruz. Bu dönemde 7 Haziran seçimlerinde olduğu gibi aday gösterme üzerinden bir faaliyet yürütmeyeceğiz.

Parlamentoyu -özellikle de- 7 Haziran seçimleri sonrası taktik olarak bir araç veya olanak olarak görmediğimizin altını çizmeliyiz. Öyle ki, sadece son süreçte yaşanan gelişmeler dahi meclisin göstermelik karakterini ve incir yaprağı rolünü çok daha fazla açığa çıkarmıştır. Parlamento kürsüsü bu süreçte taktik değerini ve önemini dünden daha fazla kaybetmiştir. Artık bizzat cumhurbaşkanının, başbakanın ve bilumum devlet kadro ve mekanizmasının üstünde tepindiği, meşruiyetini alaşağı ettiği ve bunu da politik krizi harlayarak yaptığı koşullarda bu kürsüden çıkacak sesten çok, ezilenleri bu ahıra mahkûmiyetten kurtaracak bir taktik politik yönelim daha fazla hasıl olmuştur.”[123]

DHF 1 Kasım seçimlerini 7 Haziran seçimlerinin bir devamı olarak gören Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) 7 Haziran seçimlerindeki hedeflerle seçimlere katılacaktır… DHF tüm bu çalışmalarını elbette ki sadece seçim sürecine endeksli ele almamaktadır. Seçimler olsun olmasın ana hedef olarak tüm bu çalışmaları kesintisiz sürdürecektir.

DHF olarak parlamentoya bakış açımız bilinçli tüm kitleler tarafından bilinmektedir. Fakat siyaset arenasına atılan yeni gençler için tekrarlamakta fayda görmekteyiz… Asıl amacımız ise her türlü geçici kazanımdan koparak ve temsili parlamenter sistemin yanlışlığını kitlelere anlatarak kitlelerin proletarya önderliğinde gerçek kurtuluşları olan kendi iktidarlarını kurmalarını sağlamaktır.”[124]

DİP “Türkiye’nin Suriyeleştirilmesine karşı oylar HDP’ye… Hak istemek yetmez, hakkımızı gasp edenin elinden onu çekip almamız gerekir. Özgürlük istemek yetmez, firavunlara karşı başımızı kaldırmak gerekir. Barış istemek yetmez, savaşı çıkartanları, Erdoğan’ı ve AKP’yi yenmeden savaş bitmez!”[125]

 

Ali Turgay Ali’nin, “7 Haziran genel seçimlerinde, Kürtler, Türkler, Lazlar, Alevîler, Ermeniler, Rumlar, Romanlar, LGBTİ’ler ve daha pek çok kesim güzel günlere inandığından ötürü HDP’yi destekledi. Peki ya şimdi?”[126] notunu düştüğü 1 Kasım güzergâhındaki HDP’nin Seçim Beyannamesi’nde “demokratik özerklik”in “ılımlılaştırıldığı”, Diyanet’i kaldırmanın “es” geçilip, seçim listesinde LGBTİ’li adaylara ve Levent Tüzel’e yer verilmemesi,[127] HDP açısından -doğru olmayan- bir tercihti![128]

HDP’de, Kürt hareketinin simge isimlerinden DTK Eşbaşkanı ve İmralı heyeti üyesi Hatip Dicle’nin aday olması yönünde hem parti yönetimi hem de parti tabanında büyük bir beklenti bulunduğu dile getirilip, parti yönetiminin de 1 Kasım seçimlerinde aday olması için Dicle’yi razı etmeye çalışsa da Dicle’nin aday olmazken;[129] Ethem Sarısülük’ün ağabeyi Mustafa Sarısülük Ankara 2. bölge 1. sıradan milletvekili adayı gösterildi.[130]

Ayrıca Suruç katliamında HDP parti meclisi üyesi olan eşi Ferdane Kılıç ile oğlu Nartan’ı yitiren Metin Kılıç, HDP’nin Bursa listesinde 2. sıradan milletvekili adayı oldu.

Yine Suruç katliamında yaralanan Şerife Erbay, İstanbul 2. bölgeden 4. sıradan milletvekili adayı gösterirken; Roboskî katliamında 11 yakınını kaybetmişti Ferhat Encü yine Şırnak adayı oldu…

“En radikal değişiklik çok az farkla milletvekilliği yitirilen ya da hiç vekillik kazanılamayan yerlerde vardı. Örneğin Aydın ve Manisa gibi kentlerde daha çok sosyalist kimliği önde olan adaylar gösterilmişti 7 Haziran’da ve bu kentlerde çok az farklarla seçimler yitirilmişti. Bu kez HDP yönetimi bu kentlerde Doğan Erbaş ve Mustafa Avcı gibi Kürt kimliği önde olan adayları liste başına yerleştirdi.

En belirgin değişikliklerden biri de geçen seçim Gaziantep’ten seçilen CHP kökenli Celal Doğan’ın bu kez İstanbul 2. bölgeye kaydırılmış olmasıydı. Doğan bu değişikliğe ‘Bizim İstanbul’da daha çok katkı sunacağımız düşünüldü herhâlde’ derken bu değişikliğin özel nedenlerden dolayı kendisi için de iyi olduğunu söylüyordu.

Özellikle seçilecek milletvekilliklerinin garanti olduğu yerlerde çok büyük bir liste değişikliği yapmadı HDP yönetimi 7 Haziran listesine göre. Ancak bu durum, parti içinde 7 Haziran sonrasında başlayan liste tartışmalarının da sonlandırıldığı anlamına gelmiyor. Yani HDP yönetimi 7 Haziran sonrası yapılan ilk Parti Meclisi toplantısında tartışmalara neden olan ‘aday belirleme yöntemi’ ve ‘parti içi demokrasi’ tartışmalarına, eleştirilerine bugüne dek yanıt verme fırsatı bulamadı. O nedenle eğer ‘ortalık biraz durulursa’, HDP’yi ‘milletvekili adaylarını belirleme’ yöntemi dışında Parti Meclisi’nin belirlenmesi, Merkez Yönetim Kurulu’nun seçilme yöntemlerine kadar hayli kapsayıcı bir ‘parti içi demokrasi’ tartışması bekliyor,”[131] diyordu Celal Başlangıç…

Gerçekten de Mardin’den bir kez daha aday gösterdiği 4. sıra milletvekili adayı Mehmet Ali Aslan ile Batman’dan yine 4. sırada aday gösterdiği Ali Atalan’ın, yer değişikliği nedeniyle il seçim kurullarına dilekçe vererek adaylıktan çekildiği[132] dizaynda “Türkiye Partisi” olma iddiasındaki HDP 1 Kasım seçimlerine de Êzîdî’den Ermeni’ye Alevî’den Süryanî’ye sosyalistten feministe toplumun pek çok kesiminden adayla hazırlanırken; İslâmi kimlikli isimleri seçilebilecek yerlerden tekrar aday göstermesi dikkat çekiciydi ve bu isimlerden bazıları şunlardı: Ayhan Bilgen… Adem Geveri… Hüda Kaya… Seher Akçınar Bayar… Prof. Dr. Kadri Yıldırım… Nimetullah Erdoğmuş… Altan Tan…

Türkiye partisi olmayı temel ilke olarak belirleyen HDP’nin 1 Kasım’da listelerinde Kürt siyasetinin en sıkıntılı dönemlerine damgasını vuran isimlerden sadece Leyla Zana’ya yer verildi. Kürt siyasetindeki değişim rüzgârı 2011 seçimi ile başladı. Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) kapatılmasının üzerinden henüz iki yıl geçmişti. Hareketin en önde gelen isimleri arasında 90’lı yılların çatışmalı ortamında tanınan Mahmut Alınak, Hatip Dicle, Leyla Zana, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Selim Sadak, Aysel Tuğluk vardı.

Ayrıca İstanbul 3’nci bölge 3’ncü sıra adayı Erdal Ataş Demokratik Halklar Federasyonu (DHF); Adana’dan yeniden aday gösterilen Rıdvan Turan genel başkanlığını yaptığı Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP); Van adayı HDP Eş Başkanı Figen Yüksekdağ Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP); İzmir’den yeniden aday gösterilen Ertuğrul Kürkçü Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP); Antalya milletvekili ve bu kentten 1’nci sıra milletvekili adayı olan Saruhan Oluç Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nde (YSGP) siyaset yapıyordu.[133]

 

AKP VE BEYAZ KÜRTLER(İ)

 

HDP cephesi bu görünümle karşımızdayken; AKP[134] ile beyaz Kürtler(in)e tutumu da netleşiyor.

HDP’ye, “Terör örgütü ile selfie çekmekten vazgeç,”[135] diye seslenen Başbakan Ahmet Davutoğlu ekliyor: “HDP ‘inadına Barış’ı Kandil’e söylesin!”[136]

Aynı biçimde çiçeği burnunda AKP’li Başbakan Yardımcısı Tuğrul Türkeş, “PKK’nın siyasi kanadıdır HDP. O bakımdan onun önündeki şahısların barış, demokrasi gibi söylemleri, üzülerek söylüyorum ki gerçeği yansıtmıyor”;[137] AKP Genel Başkan Yardımcısı Mevlüt Çavuşoğlu, “Hiçbir güç, bizi inandığımız yoldan çeviremez. PKK’dan en çok zulmü Kürt vatandaşlarımız çekiyor. Şimdi o kardeşlerimiz PKK zulmü bitsin istiyorlar”;[138] AKP İzmir milletvekili Hüseyin Kocabıyık, “Şehitlerimizin vebali HDP ye oy veren şerefsizlerin üzerindedir. Allah onların belasını versin,”[139] derlerken; TRT Haber’de, bölgede halkın HDP’ye oy vermesinin çözüm sürecini bitirdiğini açıkladı[140] Yalçın Akdoğan da![141]

Özetle Albert Camus’nün, “İnsanlara boyun eğdirmek isteyenin kulağı sağırdır. Onun önünde ya dövüşeceksin ya öleceksin,” ikilemiyle karşı karşıya olan coğrafyamızda beyaz Kürtlerden birisi, Orhan Miroğlu, “Evet, Tuğrul Türkeş’le aynı partide olmak beni memnun ve mutlu ediyor. Kürtlere ve Türklere büyük acılar yaşatmış İttihatçılığın, bugünkü temsilcileriyle ve kendini solcu sayan Kemalistlerle aynı partide olmaktansa, yurtsever duygularından hiç şüphe duymadığım, Kürtler’i kardeş bir halk olarak gören bir Türk milliyetçisiyle AKP’de politika yapmayı tercih ederim,”[142] demekle de kalmayıp ekliyor:

“Bu zulüm sizin, hep sizin yüzünüzden”![143] “PKK silah bıraksın, sudan çıkmış balığa dönersiniz!”[144]

Onlar ne derse desinler bizim ne dediğimiz de, yaptığımız da açık, net ve herkesin malumdur!

“Komünistler, her milliyetten işçilerin ve diğer emekçilerin ‘birliğini’ savunurlar. Toprakların birliğini veya devletin birliğini, her milliyetten emekçilerin birliğine hizmet ediyorsa savunurlar, etmiyorsa toprakların ve devletin bölünmesini, ayrılmasını savunurlar. ‘Toprakların birliği’ veya ‘devletin birliği’ sloganı, hâkim ulusun burjuvalarının ve toprak ağalarının sloganıdır. Komünistler, her milliyetten ‘işçi sınıfının ve emekçi halkın birliği’ şiarıyla, ‘toprakların ve devletin birliği’ şiarını birbirinden kesin ve kalın çizgilerle ayıretmek zorundadırlar. Yoksa, hâkim ulusun milliyetçilikleriyle bir anda aynı paralele düşüverirler. Bu durum da, çeşitli milliyetlere mensup işçilerin ve emekçilerin birliğini kökünden baltalar”…

“Kürt ulusu ayrılmaya karar verirse, sınıf bilinçli Türkiye Proletaryası Nasıl davranacaktır? Ayrılma hâlinde iki durum söz konusu olabilir; Birincisi, ayrılmanın, yukarda belirttiğimiz gibi, devrimin gelişmesini olumlu yönde etkilemesi durumudur ki, bu durumda sorun basittir. Her milliyetten sınıf bilinçli Türkiye proletaryası, ayrılmayı kesinlikle savunur ve destekler. İkincisi; ayrılmanın, devrimin gelişmesini olumsuz yönde etkilemesi durumudur. Böyle bir durum varsa ve buna rağmen Kürt ulusu ayrılmak istiyorsa, sınıf bilinçli Türkiye proletaryası ne yapacaktır? Sözlü tartışmalarda bu soruya şafak revizyonistlerinin verdiği yanıt şudur; Zor kullanmak dahil, her yönteme başvurarak ayrılmayı engellemek. Aynı soruya hareketimizin verdiği yanıt şudur; Komünistler böyle bir durumda zor kullanmayı kesinlikle reddederler, Kürt işçileri ve emekçileri arasında ‘birleşme’ lehinde propaganda yürütmekle birlikte, ayrılma isteğinin önüne asla zor çıkarmazlar. UKKTH’nı tanımak, bir ulus bu hakkı kullanmak, yani ayrılmak istediği zaman, onun karşısına asla engel ve güçlük çıkarmamak demektir. Komünistler. Kürt ulusunun ayrı bir devlet kurup kurmayacağı kararını tamamen ve kesinlikle Kürt ulusuna bırakır. Kürt ulusu isterse ayrı bir devlet kurar, istemezse kurmaz. Buna karar verecek olan başkaları değil. Kürt ulusudur!”[145]

“Ezilen ulusların sosyalistleri, ezilen ulusun işçileriyle ezen ulusun işçilerinin tam ve kayıtsız şartsız birliğini, örgütsel birlik dahil olmak üzere, savunmalı ve uygulamalıdırlar. Bu olmadan, burjuvazinin her türden entrikaları, kalleşlikleri ve hileleri karşısında proletaryanın bağımsız siyaseti savunulamaz ve işçi sınıfı, öteki ülkelerin işçileriyle sınıf dayanışmasını gerçekleştiremez. Ezilen ulusların burjuvazisi, işçileri aldatmak için ısrarla ‘ulusal kurtuluş’ sloganlarına başvurur, iç politikalarında bu sloganları, egemen ulusun burjuvazisi ile gerici anlaşmalar yapmak için kullanırlar; dış politikalarında halk düşmanı planlarını uygulayabilmek için rakip emperyalist devletlerle uzlaşırlar. (…) yalnız bu ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını reddetmelerine neden olamaz.”[146]

 

VE LİBERALLER!

 

Ve Gilles Deleuze’ün, “Kederli ruhların desteklemek ve propagandasını yapmak için bir despota ihtiyaçları olduğu gibi, despotun da amacına ulaşmak için ruhların kederlenmesine ihtiyacı vardır,” saptamasındaki “ruhlarını kederlendiren” malum liberaller!

Malum liberalleri, “Yetmez ama evet” hikâyesinden yakinen tanırsınız!

Şimdi, o geç(me)mişi unutturma gayretiyle onlar, Oya Baydar’ın “… ‘Yetmez ama evet’ten ‘yetti artık hayır’a” itirazlarının afra tafranın ardına gizlenirler;[147] ya da Adalet Ağaoğlu gibi, “Yeni Anayasa için oradaydık ama aldatıldık. Feci bir şekilde aldatıldık. Bu bizim enayiliğimiz,”[148] derler; veya “8 yıl önce daha saygın bir yerde olduğu” vurgusuyla bugün AKP’yi eleştiren Orhan Pamuk’un, “Kaybettikçe seçim yapıyorlar,”[149] vurgusundaki yüzeyselliğe sınırlanırlar…[150]

Kapitalist devletin terör tekelini “meşru” gören onların fikri hayatı, ezilenlerin öfkesine itirazla, devlet terörünün önünü açmak üzerine kurgulanmıştır!

“Oral Çalışlar gibi ‘tatlı su liberalleri’ ile devlete işbirlikçilik yapan bazı Kürtler ve devletin Ergenekoncusu, JİTEM’cisi ve AKP’lisi söz konusu Kürtlerin öz iradesini dışa vurma eylemleri olduğunda aynı tarafta, aynı fikirde ve aynı tutumda birleşmektedirler,”[151] diyen Baki Gül’ün işaret ettiği Oral Çalışlar’ın satırlarındaki üzere!

“Kendi adıma, PKK’nın son saldırılarının ve yükselttiği şiddet eylemlerinin tam olarak neyi amaçladığını, değerlendirmekte zorlanıyorum. Kendi içinde bir mantıklarının, bir hesaplarının olduğunu düşünebiliriz…

Şimdi tartışmamız gereken konu, silah ve şiddetin siyasetteki rolü. PKK, şimdiye kadarki şiddet çizgisini tırmandıran, geçmişte başvurmadığı ölçüde yoğun bir saldırı kampanyasıyla, bir güç gösterisine girişmiş durumda…

Aldığım mektup ve e-postaların ciddi bir kısmında ‘PKK şiddete başvurmakta haklıdır, eğer silahı bırakırsa Kürtler haklarını alamazlar’ anlayışıyla karşılaşıyorum.

Bu söylem, Kürt gençliğinde yaygın olduğu kadar, solun bir kesiminde de etkili. Silahı bir hak arama yöntemi olarak görmek, devrimin ancak silahla olacağını düşünmek, zaten sol açısından yeni bir fikir değil… PKK’nın başvurduğu şiddet eylemleri, ‘olağan’ ve hatta ‘kaçınılmaz’ olarak değerlendirilebiliyor. ‘Devlet şiddetine şiddetle karşı koymak muhalefetin hakkıdır’ şeklinde bir ruh hâli, belirginleşiyor.

Yakın tarihimizde askeri darbelerle pekişen devlet şiddetinin yarattığı psikolojik ortam; ne yazık ki, soldaki şiddetin yarattığı tahribatı ve gayrı meşruluğu sorgulamamızı zorlaştırıcı rol oynuyor…

Şiddet yoluyla kurulmuş devletler, rejimler, daha sonra da şiddet üretmeye devam etmiştir… Şimdi meselenin şiddetten arındırılması için ne yapabileceğimizi düşünmenin zamanı.”[152]

“Şurası bir gerçek: Ülkemizdeki sol hareket içinde, ‘silah ve şiddet’ meselesi, henüz çözülmedi. Türk milliyetçiliğinin de, ‘şiddeti bir seçenek olarak gören refleksten’, gerçek anlamda koptuğunu, söyleyemiyoruz.

Literatürde, ‘haklı şiddet’, ‘haksız şiddet’ gibi ‘teorik ayrım’lar da vardır. Şiddeti savunan ‘solcu’lar, ‘kendi şiddetlerinin haklı şiddet olduğu’ konusunda bir ön hükümle hareket edebiliyorlar.

Günümüz dünyasında, ‘sol şiddet’e dair teorik tartışmalar, hâlâ güncel. Örneğin, Avrupa, bu konuları, yoğun şekilde tartışmayı sürdürüyor. ‘Sol şiddet’e ilişkin, yeni eleştiriler gelişiyor.

Son haftalarda ülkemizde yaşananlara gelirsek… Şiddet konusunda net bir tutum sahibi olmayanlar için, görüntü şu şekilde: ‘Devlet şiddete başvuruyor, PKK de haklı olarak buna kendi usulüne göre cevap veriyor’… Daha da ilerletince, ‘Ben siyasette şiddete karşıyım ama; ne yapsın PKK, Kürtlere yönelik baskılara seyirci mi kalsın?’ noktasına gidiliyor…

80 milletvekiliyle grup kurmuş bir siyasi parti varken, ülkedeki iletişim ve diyalog imkânları büyük bir hızla genişlerken; ‘silahın hak aramak için kullanıldığını’ savunabilenlere; anlam vermekte zorlanıyorum.”[153]

“PKK bir an önce silahları susturmalı. PKK silahları susturursa, bir konuşma ortamı oluşabilir. Yeniden masaya dönülebilir.”[154]

“Kandil ile Öcalan arasındaki farklılık, aşılabilir mi? Bunu zaman içinde görebileceğiz. “PKK’nın çatışmayı tırmandırma stratejisi ve bölgesel hesapları” ile “Öcalan’ın çözümü Türkiye içinde arayan yaklaşımı” nasıl karşılık bulabilir, öngörmek kolay değil.”[155]

Burada durup, soralım: Sömürgeci devlet terörü, kapitalist devletin terör tekeli konusunda ne diyorsunuz, ne yapıyorsunuz?

Geçerken hatırlatayım: T harfiyle başlayan Arapça kökenli beş kavramı bugün çoğumuz bilmiyoruz. Oysa Osmanlı’da ve bilhassa Cumhuriyet’in başlangıç yıllarında Kürtlere karşı uygulanan politikalardan dolayı sıkça kullanılmışlardır.

Söz konusu bu kavramlar, günümüzde daha çok tarih çalışmalarında ve o dönemleri anlatan belgesellerde geçiyor. Mesela “Ermeni Tehciri”, “Ağrı Dağı Tenkil Harekâtı” ve “Tunceli Tenkil Harekâtı” gibi.

Devletin Kürt meselesine bakışının sırrını kendilerinde barındıran bu kavramlar artık kullanılmıyor olsalar da o konsept hâlâ yürürlükte. Mantalite ve bakış açısı değişmemiş, yerlerine modern ve öz Türkçe kavramlar tercih ediliyor artık.

Bu zihniyetin devam ettiğini söylemeden önce yazıya konu olan sözcüklerin anlamlarını Türk Dil Kurumu’nun Sözlüğü’nü referans alarak açıklamakta fayda var.

Tedip: uslandırma, yola getirme, terbiye etme. Tehcir: göç ettirme, göç etmesine sebep olma, sürme. Tenkil: 1) Uzaklaştırma 2) Herkese örnek olacak bir ceza verme 3) Düşman veya zararlı kimseleri topluca ortadan kaldırma. Temsil: özümleme (özümleme maddesinde de birinci anlam olarak ‘temessül, temsil, asimilasyon’ karşılıkları verilmiş). Temdin: uygarlaştırma, medenileştirme (bu TDK’nin sözlüğünde olmayıp Osmanlıca sözlüklerde var).

Kavramların açıklamalarına ve uygulamalara bakıp soralım. XX. yüzyılda yapılanlar ile XXI. yüzyılda halka yaşatılanlar arasında ne fark var? Sözler değişmişse de eylemler aynı değil mi? Bugün de kamu düzeni ve güvenliği denilerek, devletin bütün baskıcı aygıtları halkın üzerine gönderilip onlara devletin kudreti ve “Türkün gücü” gösterilmiyor mu? Sivil insanlar öldürülmüyor mu?

Farqîn, Licê, Gimgim, Gever, Cizîr ve diğer yerlerde yapılanlar eski uygulamalar değil mi? Halk yine o aynı zihniyetle tehcir, tedip ve tenkile maruz bırakılmıyor mu?[156]

Tam da bu tabloda Ümit Kardaş’ın bile, “Türkiye’de Kürtlere karşı uygulanan inkâr ve imhaya dayalı ırkçı, asimilasyoncu şiddet politikaları karşısında Kürt toplumu içinden şiddet yöntemini benimseyen bir örgütlenmenin çıkması hiç beklenmedik bir gelişme değildi. Şiddete dayalı ırkçı, asimilasyoncu politikalar Batı’nın lanetlenmiş deneyimi ve Batılılaşmanın bir başka veçhesiydi. Türkiye, Kürtler özgürlüklerini ve haklarını talep ettiklerinde, onları Batı’nın kolonyal anlayışıyla şiddetle susturuyor, varlıklarını inkâr ederek, asimile etmeye çalışıyordu,”[157] notunu düştüğü tabloda, “PKK’ye şiddet dersi verme”ye kalkışan liberaller; önce devletleriyle(!), onun şiddetiyle hesaplaşsınlar ve ezilenlerin haklı öfkesiyle “gün şahinlerin ve akbabaların günü”[158] demagojileriyle uğraşmasınlar!

Bunlar böyleyken; AKP’yi destekleyen liberallerin bugün AKP karşıtı kesilmesine dikkat çeken Cangül Örnek’in, “Bunları söylediğinizde kinci oluyorsunuz. Teori olmayınca tutarlılık tesadüflere kalmış oluyor,”[159] saptamasının altını çizdiği dizaynda Hasan Oğuz’un, “Liberaller HDP’yi PKK’ye karşı mı konumlandırıyor?”[160] sorusu, yerinde ve sonuna kadar haklıyken, yine anımsanıp/ anımsatılması gereken V. İ. Lenin’in saptamalarıdır:

“İşçi sınıfı politikasının iki çizgisi vardır: Liberal çizgi: Her şeyden çok bir gericinin seçilmesinden korkmak, bu yüzden de hiçbir kavga vermeden liderliği liberallere teslim etmek! Marksist çizgi: Bir Kara Yüzler zaferi tehlikesi hakkında liberal haykırışlardan dolayı karamsarlığa kapılmadan cesurca üçlü bir kavgaya dalmak…

Buradan işçi sınıfı siyasetinin iki çizgisi olduğu sonucu çıkıyor.

Liberal işçi politikası: Ülkede sola doğru bir yöneliş var; ‘bu yüzden’… her şeyden çok bir Kara Yüzler zaferinden korkmak gerekir; slogan gericiliğin Duma’daki konumunu geriletmek olmalıdır; ama gericiliği Duma’da ancak liberaller yerinden edebilir; bu yüzden liberalleri ‘tehdit’ etmemelisiniz ya da onlardan koltuk ‘çalmamalısınız’ – tabii liberaller gibi iyi insanlardan herhangi bir şey çalmak ‘kültürlü’ işçilere yakışmaz! – Ama liberallerle herhangi bir anlaşmaya varabilmek için her türlü tavizi vermeye hazır olun ve üçlü bir yarışmadan kaçının.

Marksist işçi sınıfı politikası: Ülkede sola doğru bir yöneliş var; bu yüzden Kara Yüzler zaferi tehlikesi hakkındaki liberal masallara inanmayın; liberallerle anlaşmaya girerken onları her şekilde tehdit etmeli ve onlardan Duma’da mümkün olduğunca çok sandalye almalıyız; ve bu tehditlerinize ağırlık katmak için, işçi yoldaşlar, üçlü bir yarışmadan korkmayın; bu kavgaya cesurca girin, karşı devrimci liberalleri halka teşhir edin; şüphesiz, nerede bir kavga varsa orada bir yenilgi ihtimali vardır, şurada-burada bir gerici seçilebilir ama, diğer taraftan, şurada-burada demokratlar da seçilecektir; fazladan beş demokratın Duma’ya girmesi elli fazladan liberalin Duma’ya girmesinden iyidir; genel bir kural olarak Kara Yüzler seçimi kazanamayacaktır çünkü Purişkeviçleri herkes iyi tanır ve liberaller kasten Kara Yüzler zaferi tehlikesini abartarak halkı korkutmaya çalışmaktadır, böylece kendi liderliklerini güvence altına almaya çalışacaktır…”[161]

“Sınıf savaşımının, ancak siyaset alanına yayıldığı zaman gerçek, tutarlı ve gelişmiş bir duruma geldiğini söylemek yetmez. Siyasette de, önemsiz ayrıntılarla yetinilebilir, ya da daha derinliğine, özsele değin gidilebilir. Marksizm, sınıf savaşımının, siyasete yayılmakla yetinmeyerek, ancak siyasette en özsel olan şeyi: Devlet iktidarının örgütlenmesini kavradığı zaman en yüksek gelişmesine eriştiğini, ‘tüm ulus ölçüsünde’ olduğunu kabul eder

İşçi hareketi biraz güçlendiği zaman, liberalizm artık sınıflar savaşımını yadsıma cüretini göstermez, ama bu kavramı daraltmaya, güdükleştirmeye, iğdiş etmeye çalışır. Liberalizm, sınıf savaşımını siyasal alana değin kabul etmeye hazırdır, ama devlet iktidarı örgütünün onun eylem alanı dışında kalması koşuluyla. Sınıf savaşımı kavramının bu liberal bozulmasını hangi burjuva sınıf çıkarlarının oluşturduklarını anlamak güç değildir.”[162]

Doğrudur, HDP bir “işçi sınıfı partisi” değil. Doğrudur, hedefine hiçbir zaman “işçi sınıfı iktidarı” ya da “sosyalizm” olarak koymadı. Ama parlamenter bir “Kurtlarla Dans”a girişmeye kalkışmadan önce dahi, ezilenlerin/ötekilerin temsilcisi olmaya soyunan bir partinin Lenin’in uyarılarına kulak vermesi gerekir.

 

SAİR ZIRVALAR

 

Gelelim -konuyla bağıntılı- sair zırvalara! “Onlar da nedir” mi?

Mesela… CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, “Şu anda PKK Kaçak Saray’a hizmet ediyor, tavrı HDP’ye de zarar veriyor,” demesi gibi![163]

Mesela… “Kan gövdeyi götürüyor. Üç ay önce “Çözüm Süreci”, “Barış” gibi kelimelerden örülü bir söylem vardı. Hayal kırıklıkları birikiyordu ama bu genel havayı bozmamaya özen gösteriliyordu. Anlaşılan, bir kesim insan, PKK mı, onlardan daha radikal gruplar mı, her kimse, hiç hoşnut değildi bu durumdan. Tılsım bir bozuldu, tam bozuldu. Çatışmayı, vurmayı çok özlemiş birileri, belli; coşkuyla atıldılar alana! Ve şimdi kan gövdeyi götürüyor,”[164] diyen Murat Belge’nin satırlarındaki üzere!

Mesela… “PKK büyük bir yanlış yapıyor… Bağımsızlık istemiyorum deyip, Türkiye demokrasisi içinde eşitlik için mücadele tercihi yaptığını söylüyorsun, sonra bu mantığa göre ortaya çıkan HDP’nin ciddi bir meşruiyet ve başarı hamlesi yaptığı bir zamanda Kürd illerini savaş alanına çevirip, özerklik adıyla devlete ezdirmeye davetiye çıkarıyorsun. Silahlar konuştu mu herkes susuyor. Silah söze imkân bırakmıyor,”[165] diye eklediği gibi Mücahit Bilici’nin!

Mesela… “Görünen o ki, PKK isyan etmiş bulunuyor. Onun fiilen yaptığını böyle adlandırıp adlandırmadığının bir anlamı yok. Kaldı ki, Besê Hozat bunu açıkça ifade ediyor. Özgür Gündem’de KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat’ın söyleşisi var…[166] Bu satırlar açıkça bir isyanın ilanıdır. İkili bir iktidar oluşturma ve bunu yaygınlaştırma çağrısıdır…

Peki, bunu yapacak gücü var mı? Bildiğimiz kadarıyla yoktur. Öcalan yıllar öce, ‘ne biz Türk ordusunu yenebiliriz, ne de Türk ordusu bizi yenebilir ve yok edebilir. Bir pat durumu vardır’ tespitini yapmıştı. Güçler ilişkisinde niteliksel bir değişim mi oldu bu arada? Bildiğimiz kadarıyla böyle bir durum yok…

Normal sağduyu ile bilinenlere dayanarak bu isyanın hiçbir akılcı açıklaması yoktur. Öte yandan isyan da isyana benzemiyor… Sırf isyanın kendi kuralları ve ilkeleri açısından bile ortadaki isyan ciddiyetten uzaktır. Oyun oynar gibi isyan edilmektedir…

PKK kanımızca tarihindeki en büyük yanlışı yapıyor. Tarihin kendisine en elverişli koşulları sunduğu bir zamanda en akıl almaz yanlışları yapıyor. Biz şahsen neden böyle yaptığını açıklayamıyoruz. Korkunç bir yenilgi kaçınılmazdır böyle giderse…

Bu tarihsel fırsatı kaçırıyor PKK. Belki hâlâ çok geç değildir. PKK derhâl tek taraflı ateşkes ilan etmelidir. Çatışmadan kaçmalı; misilleme yapmamalıdır. Seçimlerden önceki pozisyonuna geri dönmelidir. Hükümetin saldırıları legal alanda ve ittifaklarla boşa çıkarılabilir,”[167] gibi tarihi yaratanları “yorumlamaya” kalkışan tribündeki lafoloji “üstadı” Demir Küçükaydın’ın boyunu aşan “iddiaları” gibi!

Mesela… “KCK ne yapmaktadır, niçin yapmaktadır hedefini ve yol haritasını bile açıklamış değildir… ‘Halkımızı parlamenter hayallerle oyalamayım’ sözü devrimci bir paroladır, ama bu sözün yerine ‘devrimci hayaller’i ikame etmek anlamına gelmez. Devrimci durum var olmadan devrimci durum ilan etmek de hayalciliğin ta kendisidir,”[168] ifadesiyle Yalçın Yusufoğlu’nun “itiraz”ındaki(?!) üzere!

Bunlara ve benzerleri sair zırvalara dikkat edin: Hemen hepsi, devlet terörü karşısında “tek yanlı ateş kes” talebine sarılmışlardır! Ve hiçbiri, 7 Haziran seçimlerinde istediği sonucu alamayan AKP iktidarı ve onun “başkan”ının ani bir hamleyle “barış süreci”ni infilak ettirmesinin gerisindeki dinamikleri sorgulamaya yanaşmamaktadır.

 

“TEK YANLI ATEŞ KES” TALEBİ!

 

“Tek yanlı” değil, “Karşılıklı ateş kes” talebi bile telaffuz edilirken; Komutan Yardımcısı Marcos’un, “Düşmanla kurduğun her temas, eğer onu teslim almak için değilse, teslim olmak içindir” ve de bir Alman atasözünün “Şeytanla yemeğe oturacaksan kaşığın uzun olmalı,” uyarıları daima kulaklara küpe edilmelidir.[169]

Tekrarda yarar var: “Tek yanlı ateş kes”, kapitalist devletin terör tekelini “onay” ve “meşrulaştırma”dan başka anlam taşımazken; 11 Eylül 2015 tarihinde yayınlanan ‘Aydınlardan Hükümet ve PKK’ya Önemli Çağrı’da,[170] “Ülkemiz, hızla iç savaş ortamına sürüklenmektedir. Bu yıkıcı süreci engelleyebilmek için öncelikle ve derhâl, PKK eylemlerine son vermeli, tek taraflı ateşkes ilan etmelidir,” denmesi de, bu aslî gerçeği görmezden gelmektir.[171]

Tıpkı “Bir süreliğine de olsa, silahın susması, insanlarımızın ölmemesi, ülkenin kimyasının bozulmaması, önemli. Silahların sustuğu koşullarda, yeni baştan düşünme ve durum değerlendirmesi yapma imkânı doğabilir,”[172] diyen Oral Çalışlar ile yine lafoloji üstadı Demir Küçükaydın’ın talihsiz satırlarındaki üzere:

“PKK derhâl tek taraflı ateşkes ilan etmelidir.”[173]

“Bir teoriyi rezil etmenin en kolay yolu, onu toyca savunmaktır’ diye bir söz vardır. Bu önermedeki ‘teori’ yerine, bir ‘dava’, bir ‘program’, bir ‘strateji’ de koyulabilir; ‘toyca’ yerine de ‘akılsızca’ da… Seçim sonuçlarına, Türkiye politikasına, HDP’nin düşürüldüğü duruma bakarak PKK’nın son misillemeleri için rahatça bu önerme kullanılabilir…”[174]

“Tüm Türkiye’nin aydınlarını, HDP’lilerini, sosyalistlerini, demokratlarını, hâsılı her tek bireyi PKK’ya tek taraflı ateşkes çağrısı yapmaya çağırıyoruz. Lütfen hepimiz, maillerimizle; mesajlarımızla; facebookumuzla, twitterimizle, gazeteciysek sütunumuzda yazarak, blog yazarıysak bloğumuzda, bir şekilde PKK’yı tek taraflı ateşkes yapmaya çağıralım… PKK şu an Erdoğan’ın ekmeğine yağ sürmektedir. Kökeninde haklı bir mücadeleyi yürütüyor olması bu haklı mücadeleye bugün yaptıklarıyla zarar verdiği gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır.”[175]

Tüm bu yaygaralar, KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besé Hozat’ın, “HDP’nin 1 Kasım zaferine katkı sunmak için tekrar tarihi bir tutum takınacağız,”[176] vurgusuyla birlikte PKK yürütme komitesi üyesi Duran Kalkan’ın, “HDP siyasette yeterince yaratıcı ve başarılı olamadı. Başkalarına çağrı yapıyorlar, ama kendileri neyi başardılar da çağrı yapıyorlar! Biraz gerçekçi olmaları lazım. Halkların, Kürt halkının temsilciliğini iyi yapmaları gerekli,”[177] eleştirileriyle eş zamanda devreye giren liberal itirazlardır.

Ayrıca AFP ile 9 Ekim 2015’de yayınlanan röportajındaki üzere, PKK’nın Türk hükümetiyle ateşkese hazır olduğunu açıklayıp, “Bu sorunu savaş yoluyla çözmek mümkün olsaydı yıllar önce çözülürdü,”[178] diyen KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın tutumu liberal itirazlara yeterli bir yanıt değil midir?

Kaldı ki Selahattin Demirtaş’ın “Amasız silah bırak” çağrısını yanıtlayan Cemil Bayık, ‘Welt am Sonntag’a röportajında, “Değerli bir çağrı. Ne Türkiye ne de biz bu sorunu silahla çözebiliriz… Artık tek taraflı silahların susması olmayacak,”[179] notunu düşmesi de meselenin neden ve nasılını net biçimde ortaya koymuyor mu?

Mesele, “genel şiddet” söylenceleriyle değil, kapitalist devletin terörüyle gerekçelendirilmeliyken; Étienne Balibar vari, “Keşke şiddetin bir aşısı olabilseydi,”[180] önermelerinin hiçbir karşılığı yoktur ve olamaz da!

  1. İ. Lenin’in ifadesiyle, “Sermaye var olunca toplumun tümü üzerinde egemenlik kurar ve hiç bir demokratik cumhuriyet, hiç bir oy hakkı onun niteliğini değiştiremez”ken; Emile Henry’in, “Burjuvazi, savunmasız grevci işçilerin üzerine ayrım gözetmeksizin ateş açabiliyorsa; bunun sonucunun, eğlendiği restoranda patlayan bir bomba olabileceğini de hesaba katmalıdır”; Jim Morrison’un, “Şiddet her zaman kötü değildir. Kötü olan şiddete duyulan tutkudur”; Karl Marx’ın, “Önemli olan eleştiri silahı değil, silahlı eleştiridir,” saptamaları da asla unutulmamalı/ unutturulmamalıdır…

Bunlarla birlikte Kongra-Gel Eş Başkanı Remzi Kartal, “KCK eylemsizlik ilan edecek. Eylemsizlik kararını demokrasi güçlerinin elini güçlendirmek için yapıyoruz. Eylemsizlik isteyenler sürece sahip çıkmalıdır,”[181] derken; “Tek yanlı ateş kes” değil de, “eylemsizlik ilanı”da liberal vaazların suratına indirilmiş bir şamar değil midir? Malum, “eylemsizlik”, saldiri durumunda dahi geri çekilmeyi öngören “tek taraflı ateşkes”in aksine, aktif savunmayı içeren bir durumdur.

KCK yönetiminin 10 Ekim 2015’de ilan ettiği eylemsizlik kararının ardından konuşan KCK yöneticilerinden Murat Karayılan, “Ankara şehitlerinin vasiyeti gereği eylemsizlik kararını uygulayacağız,”[182] vurgusuyla şunları söylüyordu:

“Türkiye içinden ve dışından gelen çağrıları da dikkate alan hareketimiz, halkımıza ve gerilla güçlerine saldırılmadığı müddetçe gerilla güçlerimizin eylemsizlik konumuna çekme kararına varmıştır. Savaşın şiddetlendiği, AKP’nin seçim ortamında seçim güvenliğini tehdit ettiğimiz yalanına sarıldığı ve başlattığı savaşın nedenlerini halktan gizlemeye çalıştığı bir ortamda, Türkiye içinden ve dışından gelen çağrıları da dikkate alan hareketimiz, halkımıza ve gerilla güçlerine saldırılmadığı müddetçe gerilla güçlerimizin eylemsizlik konumuna çekme kararına varmıştır. Gerilla güçlerimiz eşit ve adil bir seçimi engelleyecek hiçbir girişimde bulunmayacaktır.”[183]

 

PKK-HDP AYRIMI DAİR YAYGARALAR

 

Tam da bu koordinatlarda PKK-HDP ayrımına dair yaygaralarla, ‘PKK’ye karşı HDP’ formülüne müracaat ediyorlar!

AKP’li beyaz Kürt Orhan Miroğlu’nun, “HDP/ PKK yol ayrımında”;[184] “Ulusal solcu” Orhan Bursalı’nın, “HDP ile PKK Yol Ayrımında mı?… “PKK’nin silahlı vesayetine de karşı çıkın… Kürt siyaseti yasal ve güçlü bir parti inşa etti, HDP. Temelini PKK attı, ama meselenin parlamentoya çekilmesi, yasal zeminde tartışılması ve çözüm bulunmasına yol açar diye Türkler de umutlandı. Parti kısmen PKK “denetiminde”. Parti içinde bir kısım yönetim, PKK siyasetlerinin sopası/uygulayıcısı olmayı istemiyor. Demirtaş yer yer PKK’nin savaşına karşı sözler söylüyor, ama süreç PKK ile HDP’yi önemli bir yol ayrımına doğru hızla sürüklüyor. Bu kaçınılmaz gidiş gibi: HDP ya tamamen sivil siyaset olarak var olacak ya da bunca emek yok olacak,”[185] zırvaları bu operasyonun bir parçasıyken; PKK’ye yönelik manipülasyonlar tavan yapıyor; işte -unutulmasın diye- birkaç örnek!

Vahap Coşkun, “PKK, HDP’nin de altını oyuyor”![186]

İsmet Berkan, PKK’nın hedefi HDP mi?”![187]

Oral Çalışlar, “PKK’nın alanı genişleyince HDP’ninki daralıyor”![188]

Orhan Kemal Cengiz, “Neden PKK’nın attığı bütün adımlar, ettiği bütün sözler HDP’yi değersizleştirip, etkisizleştiriyor?”[189]

Rahim Er, “Eğer PKK olmasa HDP herhâlde normalleşir. PKK HDP’ye nefes aldırmıyor. PKK, ‘barış olursa biz, ne olacağız?’ paniğinde”![190]

Murat Aksoy, “PKK’nın HDP rahatsızlığı… Görünen o ki, HDP’nin başarısı sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidarı değil PKK’yı da rahatsız etmiş”![191]

Taha Akyol, “7 Haziran’da seçimler yapıldı, HDP yüzde 13’le güçlü bir şekilde Meclis’e girdi. Herkes Kürt hareketinde ‘seçilmişler’in söz sahibi olmasını beklerken, iki hafta dolmadan Kandil savaş çağrılarına başladı. Yeni hükümet bile kurulmadan! Kandil, seçim sonuçlarının Kürt hareketinde ‘seçilmişler’i söz sahibi hâline getirmesinden korktu. Kandil’in ‘Öcalan’ı ve HDP’yi etkisiz kılmaya’ çalıştığını Barzani de söyledi. (27 Temmuz 2015) Temel sorun şu ki, ‘seçilmişler’, yani HDP de Kandil karşısında etkisiz kalmayı içine sindiriyor!”[192]

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Türkiye’nin en temel sorunu Kürt sorunudur. Bu sorunu çözmek de siyasetin görevidir. Yol haritamız, kanun tekliflerimiz var. Bunlar gerçekleşirse sorunun çözüleceğine inanıyoruz. Muhatabımız HDP olur. Meşru organ olarak HDP’nin muhatap alınması lazım. İmralı ve Kandil’de değil Parlamentoda çözüm aranmalı. Kandil’le görüşmeyi doğru bulmuyoruz”![193]

Aydın Engin, “HDP’nin özellikle Selahattin Demirtaş’ın ağzından yükselttiği ‘Barış, ille de barış, ama’sız, fakat’sız, lâkin’siz, ancak’sız, ne var ki’siz barış’ çağrılarına Kandil komutanlarından yollanan sözlü ‘tekzip’lerin sonuncusu Duran Kalkan’dan geldi. Duran Kalkan’ın Med Nuçe haber kanalında yayımlanan… söyleşisinde HDP’ye üstten bakan nobran üsluba dikkat çekilecek; ayrıca bazılarına ‘Çok doğru’ denecek, bazıları ‘Nasıl yani? Bu da nereden çıktı’ dedirtecek epey cümle, paragraf var”![194]

Gülse Birsel, “PKK, HDP’nin ağzını burnunu kırıyor… PKK’nın lider kadrosundan Duran Kalkan, HDP’nin yaptığı ateşkes çağrılarına tepki göstermiş. ‘Kendileri neyi başardılar da çağrı yapıyorlar?’ demiş. HDP’nin buna karşılık verdiği cevabı ‘Kem küm, yani, ee’ şeklinde özetleyebiliriz kanımca. Bir partinin görevini iyi yapıp yapmadığına seçmen karar verir, oyuyla da bunu gösterir. HDP’nin yok efendim PKK’ya ‘sırtını dayaması’, PKK tarafından performansının değerlendirilmesi, ne yapması gerektiğinin söylenmesi filan, bunlar: 1) Silah vesayetidir, terör saltanatıdır, bence bir rezalettir. 2) Bunlar devam ettiği sürece, HDP’nin demokrasi ve özgürlükle ilgili edeceği hiçbir laf ciddiye alınmayacak, fasa fiso olarak görülecektir”![195]

Mehmet Tezkan, “PKK aslında HDP’yi vuruyor.”[196] “PKK, tabanını HDP’ye kaptırdı. İç içe görünseler de fikir birliği yok. Biri barışı, siyaseti temsil ediyor. Öteki silahı, savaşı. PKK’nın yeniden şiddeti seçmesinin nedeni bu galiba. Kürtlerin PKK’nın yerine HDP’yi koyması. Bugün bu durum netleşti. HDP’nin yükselmesinin, sempatik hâle gelmesinin Kandil’i ürküttüğü ortaya çıktı. PKK ben buradayım dedi. İplerin elinde olduğunu göstermek istedi. HDP’yi siyasetten imha harekâtına girişti.”[197] “Toplumun şah damarını attırmak. Türk-Kürt kavgasını başlatmak. İç savaşın tohumlarını ekmek. Ayrımı tetiklemek. Türk’ün Kürt’ten. Kürt’ün Türk’ten nefret etmesini sağlamak. Türkiye’yi Suriyeleştirmek. Uluslararası güçlerin devreye girmesiyle bölünmeyi sağlamak. PKK’nın büyük planı bu… HDP binalarına saldırı düzenlendi. Birçoğu tahrip edildi. PKK mutludur herhâlde”![198]

Orhan Miroğlu, “Türkiye’yle gemileri yakan bir PKK’nin HDP de umurunda olmaz. HDP’liler bunu biliyorlar ama bu gerçeği HDP tabanıyla konuşacak cesaretleri yok… Eli kolu bağlı bir HDP’nin kime ne faydası olacak? PKK’ye dönüp ‘Durun bir dakika, devrimci halk savaşı ve sivil siyaset talebi bir arada olmaz, ikisinden birini seçmek zorundayız’ demedikçe, diyemedikçe, PKK şiddeti ve terörünü meşrulaştırma çabası ve bu teröre gerekçeler icat etmekten başka HDP’nin yapabileceği fazla bir şey yok… HDP’yi kurtarabiliyorsanız PKK’den kurtarın!”[199]

Nuray Mert, “HDP ile ayrışma… Kürt siyaseti, ‘aramızda ayrışma yok, bu düşman propagandası’ deyip duruyor, ama HDP’ye karşı tutumları açık bir ayrışmanın altını çizmiş olmuyor mu? İktidar çevreleri, ‘aslında Öcalan hem Kandil, hem HDP’den rahatsız’ diyerek, Kandil’in ve HDP’nin zayıflatılması sürecine liderlerinin kayıtsız olduğunu, hatta daha fazlasını ima edip duruyor. Ya liderleri gerçekten rahatsızsa, onların aralarındaki ‘iletişim sorunu’ bize savaş ve ölüm olarak geri dönüyorsa? Veya, ya iktidar da, Kürt siyaseti de yürüttükleri süreçte savaşı geçici bir taktik hamle olarak görüyor, bunca barış vaadinden sonra dahi, göz göre göre gençleri ölüme gönderiyorsa?”[200]

Nihayet (!) Demir Küçükaydın, “PKK’nın şu anki çizgisinde HDP’nin işlevi bir demokratik hareketi örgütlemek ve PKK’nın bu demokratik harekete destek olması (Seçimlerden önce bunun nasıl olacağı görülmüştü. Askeri strateji ve taktikler, HDP’nin başarısına tabi kılınıyordu.) değildir. Şu anki çizgide, HDP, bir barış hareketi ile PKK’nın savaşına dolaylı bir yedek derekesine indirgenmiştir. Bu nedenle Öcalan’ın çizgisinin inkârı, reddi; çok eski bir çizgiye dönüştür. Evet, bu program farklılığı strateji farklılığını, bu da mücadele biçimleri ve taktiklerdeki farklılığı ortaya çıkarmaktadır. Bu stratejinin ardındaki program Öcalan’ın programı değildir; bu strateji Öcalan’ın stratejisi değildir. Bu çizgi Öcalan’ın çizgisine karşıdır… Ama Öcalan’ın çizgisine karşı olan bu çizgi, Öcalan’a görüşme şartı getirerek, Öcalan’a karşı Öcalan’ı koymaktadır… Öcalan’a karşı da savunurmuş gibi yaparak da mücadele edilebilir”![201]

Dikkat edilmesi gereken en önemli nokta “birbirlerinden farklı olduğunu iddia edenler”in nasıl da aynı ortak koroyu oluşturduklarıdır!

Bu kadarla da sınırlı değil; ya üstüne üstlük HDP’ye “akıl verenler”e(!) ne demeli? İşte birkaç örnek daha![202]

Ahmet Hakan, “Sen ey HDP! Bize barış türküleri söyledin. Bir kardeşlik ormanına davet ettin tüm Türkiye’yi. Cesurdun, kararlıydın. ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ türü zekice bir sloganı, zekice bir formatta sundun. Ve kazandın. Görüp görebileceğin en büyük desteği aldın. ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ diyebilecek kudretteki zekânı, şimdi neden PKK’ya karşı sergilemiyorsun? Neden PKK’ya karşı şöyle çok süper bir çıkış yapmıyorsun, yapamıyorsun? Dosta da düşmana da parmak ısırtacak bir çıkışa imza atamıyorsun? Dilini mi yuttun? Yeteneğini mi kaybettin? Zekân mı örselendi? Nedir?”[203]

Mehmet Tezkan, “HDP güçlendikçe, HDP Kürtlerin hamisi, temsilcisi durumuna geldikçe, PKK işlevini yitirecektir. Hayatın doğal akışı bunu emrediyor.”[204] “Galiba mesele şu. PKK, tabanını HDP’ye kaptırdı.. İç içe görünseler de fikir birliği yok. Biri, barışı, siyaseti temsil ediyor. Öteki, silahı, savaşı. PKK’nın yeniden şiddeti seçmesinin nedeni bu galiba. Kürtlerin PKK’nın yerine HDP’yi koyması”![205]

Oral Çalışlar, “Çatışmalar tırmandıkça, gözler her zaman olduğu gibi HDP’ye dönüyor. HDP’nin PKK ile bağları yeniden masaya yatırılıyor… HDP’nin varlığı, siyasetin güçlenmesine bağlı. Siyaset yok oldukça, şiddet öne çıktıkça, HDP’nin etki alanı daralıyor. HDP’nin çözümün meşru zeminde yürütülebilmesi için önemli bir imkân olduğunu unutmamakta yarar var”![206]

Selda Bağcan, “HDP’nin de aklını başına alıp PKK ile ilişkisini kesmesi lazım”![207]

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, “Türkiye çözümde olumlu adım ve hareketlerde bulunmuştur. Bazıları gurura kapılıp, bunu değerlendiremedi. PKK’ya defalarca mektup gönderdim… HDP ile AKP’nin hükümet için anlaşmalarını doğru buluyoruz. Bu, Türkiye ve Kürtler için büyük kazanım… AKP’den önce ‘Kürt ve Kürdistan’ yasaktı… PKK Öcalan ve HDP’yi yetkisiz kıldı”![208]

Demir Küçükaydın, “Geçmiş kuşakların geleneği yaşayanların üzerine bir kâbus gibi çöker der Marx… HDP bu yola tersinden girdi. HDP bürokratik bir işleyişle; oy birliği ile alınan kararlarla; hiçbir tartışma yapılmadan, arkalarda bir yerlerde yapılan denge hesapları ve uzlaşmalarla alınan kararların mizansen kongrelerle resmileştirilmesiyle zorla, ite kaka ve ruhsuz bir örgüt olarak işe başladı. Gerek Kürt özgürlük hareketi gerek Gezi vs. gibi canlı hareketler ve bu bürokratik örgütsel yapı arasında başından beri bir uyumsuzluk var”![209]

Tüm bunlar böyleyken; “Yolun bundan sonrasını artık HDP ile devam edecekleri”ni belirterek, seçim bildirgesini açıklayan Selahattin Demirtaş, “Rejim değişecek. Geçiş sürecindeyiz. Adaletli, eşitlikçi bir rejim inşa edeceğiz. Siyasetle, akılla ve barış yoluyla devam etmeliyiz” deyip, Mahatma Gandi’den alıntı yaparak, “Adaletsiz rejimi, adaletle yıkınız. Alkışlar önüne kansız elle çıkınız. Bizler hayalleri olan insanlarız. Rüyaları gerçekleştirmenin tek yolu uyanmaktır. Bizler uyananların partisi olarak inadına HDP diyoruz,” sözleriyle PKK’ye mesaj gönderdi…

DİHA’ya yaptığı açıklamada özyönetim taleplerinin silahla gündeme gelmesini eleştiren Demirtaş, “Özyönetim hakkının silahla birlikte öne çıkması ve anılması bir talihsizlik, eksikli ve hatta bir provokasyondur. Devlet halkın özyönetime doğru bir kararlığını, bir hazırlığını görünce mevzuyu silahlı alana çekip özyönetimin sivil, demokratik yönünü baypas etmek için Silopi’de mahallelere silahla saldırdı. Çok kısa bir süre içinde bu iş kriminalize edilmeye çalışıldı ve sadece silahlıların öne çıktığı ve silahla bir öz yönetim ilanlarının yapıldığı bir algı yaratılmaya çalışıldı,” dedi![210]

Aslında Demirtaş’ın, “22 Ağustos 2015 tarihinde İzmir’de, ‘PKK’nin amasız olarak silahlı eylemlerini durdurması lazım. Silahın demokrasi mücadelesi açısından mazereti yoktur’; 30 Eylül 2015 tarihinde Almanya’da ‘Süddeutsche Zeitung’a, ‘Biz PKK’yi temsil etmiyoruz, PKK de bizi temsil etmiyor… PKK, İran, Suriye ve Irak’ta da örgütlü. Hedef kitlesi farklı. Biz Türk Anayasası çerçevesinde hareket eden bir partiyiz,’ beyanatları”[211] da bu kapsamdaki legalist abartılarken; “Demirtaş PKK’nın saldırıları karşısında gerekli tepkiyi gösterdi mi sizce?” sorusuna Altan Tan’ın, “Az mıydı, çok muydu, erken miydi, geç miydi? Bunlar spekülatif şeyler. Ama şunu görmek lazım: Kürt siyasi hareketinde siyasi kanat, genel başkanından milletvekillerine toplu olarak sesini siyasetten yana yükseltiyor. PKK’nın bazı hareketlerini anlayamadığını, izah edemediğini ve doğru görmediğini söyleyebiliyor. Bu ilktir ve çok önemlidir,”[212] diye verdiği yanıt ise en kara örneklerden birisidir!

PKK-HDP ayrımına dair yaygaraların “PKK’ye karşı HDP formülü”[213] kabul edilemezken; kimse Mao Zedong’un, “Bir halkın ordusu yoksa hiçbir şeyi yoktur. Bu meselede hiçbir boş teoriye yer olamaz”; Karl Marx’ın, “Özgürlük mızraklarla ve baltalarla kazanılır; sümsükçe dilenmeler ve yararsız sızlanmalarla değil!”; V. İ. Lenin’in, “Devrimci, bir partinin ancak devrimci sınıfın hareketine fiilen rehberlik ettiği zaman adına layık olabileceğini akıldan çıkarmamak gerek,” uyarılarını asla unutmasın/ unutturmaya da kalkışmasın!

 

PKK NE DİYOR?

 

Yaşananlara dair PKK’nin de ne dediği müthiş önemliyken; unutulmasın diye kayıt altına alınmalıdır!

Halk Savunma Merkezi Karargâh Komutanı Murat Karayılan, “Biz, ateşkesin tek taraflı olmayacağını söylüyoruz… HPG zaten savunma pozisyonunda. HPG, halka karşı yapılan saldırılara misilleme yapıyor. HPG saldırıya geçmiş değil. HPG’nin daha fazla hazırlığı var ki bunun işareti basına da yansıdı. Örneğin; İstanbul, Adana’da fedai eylemler gerçekleşti, HPG bunları durdurdu. Daha kapsamlı eylemler HPG’nin gündeminde vardı, ancak bunlar durduruldu. HPG şu an meşru olan hakkını kullanıyor… HPG şu an yeni yöntemle savaşıyor. Savunma savaşı yapıyor.”[214]

“Savaşı durdurmak isteyen bütün kesimler şunu görmeli; bu savaşı Erdoğan başlattı. Erdoğan esas olarak 400 milletvekili için bu savaşı yürütüyor. Dolayısıyla Türkiye toplumu ve barış ile demokrasiden yana olan değişik çevreler seslerini daha fazla yükselterek, AKP’nin bu saldırganlığına daha fazla tepki göstererek onu bundan vazgeçirebilirler… Savaşla sonuç alamazsın tutumunu AKP’ye göstermek gerekir.”[215]

“Süreç eski formatla yürümez… Eskiyi denemenin anlamı yok.”[216] “Bu süreç büyük başarıların süreci, özgür Kürdistanı kurma sürecidir”![217]

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat, “Yeni süreç, devrimci halk savaşı sürecidir.”[218] “Kürdistan’da yeni bir dönem başlıyor. Bu dönem sömürgeci devlet yönetiminden kurtulup kendi öz yönetimlerini kurma ve kendi kendini yönetme dönemidir”![219]

KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık, “Ateşkesi Erdoğan bozdu… Ateşkes çift taraflı olur.”[220] “Bu kadar vahşi saldırı varken silah bırakılamaz”![221]

Mustafa Karasu, “Bazı çevreler ‘Demokratik özerklik ve özyönetim böyle kavgayla mı olur, gerilimle mi olur?’ diyerek halkın bu hamlesini itibarsızlaştırmaya ve halka geri adım attırmaya çalışmaktadırlar. Bunlar demokrasiden ve devlet gerçeğinden habersiz naif yaklaşımlardır. Demokrasi ve devlet birbirlerinin antitezi kurumlardır… Demokrasi ve demokratik gelişim ancak ve ancak mücadeleyle gerçekleşir. Her demokratik durum bile koşullara göre şiddeti az ya da çok bir gerilimi ifade eder…

Demokratik bir durum da bir gerilimi ifade ettiği gibi, demokratik gelişme ve demokrasiyi sağlama da ancak gerilim ve mücadeleyle olur. Gerilimsiz bir demokratik gelişme beklemek hayalciliktir, Polyannacılıktır… Bugün Kürdistan’da demokratik siyasal alan nasıl açıldı? Bunun tarihini, öyküsünü, direnişini, acısını bilmeden doğru demokratik siyaset yapılabilir mi? Ya da bu tarihe layık demokratik siyaset yapılabilir mi? Tabii ki yapılamaz. Kürtler öldürülmelerine, katledilmelerine rağmen meydanlara çıktı. Yüzlercesi, binlercesi meydanlara çıktığı için, taleplerini dile getirdiği için katledildi. HEP ve DEP bu serhıldanlara kalkan, mücadele bilinci ortaya çıkan halk gerçekliği üzerinde kuruldu...

Halkımız da demokrasiyi gerilim ve mücadele içinde kazanacaktır. Bunun başka bir kanunu bulunmamaktadır. Hele Türkiye söz konusu olduğunda daha büyük mücadeleler gerekmektedir. Çünkü bu devlet zihniyeti katıdır. Bu zihniyetle şekillenmiş kurumlar sert, kaba ve acımasızdır. Dolayısıyla kolay çözülmesi; demokrasiyle, yani halka, halk yönetimiyle uzlaşması kolay değildir.

Kim gerilimsiz, kavgasız ve çatışmasız bir şey istemez. Zaten bu nedenle Kürt Özgürlük Hareketi 9 defa tek taraflı ateşkesle, diyalogla sorunların çözümünü aradı. Ama Tayyip Erdoğan ve AKP elinin tersiyle itti. Bu tür yöntemlerle sorunu çözmeyeceğini ortaya koydu”![222]

PKK Yürütme Komitesi Üyesi Duran Kalkan, “Kürtlerin ulusal diriliş devrimi özgürlükle taçlanacak.”[223] “Hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Yeni bir şey olacaksa anlaşma gerekiyor, yasal temel gerekiyor. Önder Apo’nun özgürce istediği herkesle görüşebilmesi gerekiyor. Hareketimizin Önder Apo’yla görüşmesi lazım.”[224]

“Seçimden sonra biz 10 Haziran’da yönetim olarak toplandık. Seçim sonuçlarını değerlendirdik ve Eşbaşkanlığımız iki üç açıklamayla görüşlerimizi kamuoyuna duyurdu. Neydi görüşlerimiz? Türkiye kritik bir süreçten geçiyor, bölgede sert bir savaş var, dolayısıyla bu seçim sonuçları hayırlı bir sonuçtur, bunları demokratikleşme ve demokratik yeniden yapılanmaya vesile yapmak lazım. Meclis kendisini bir kurucu meclis gibi ele almalı, yeni bir demokratik anayasa ve yasal reformlar yaparak bu 12 Eylül faşist askeri darbesinin ortaya çıkardığı anayasa ve yasalardan Türkiye toplumunu kurtarmak lazım dedik. Bu temelde MHP de dahil bütün partilere çağrı yaptık. MHP olmayacaksa, en azından üç parti bunu yapmalı, dedik. HDP’yi bu konuda öncülük etmeye yönlendirdik. Öncülük yap, fedakârlık yap, aktif siyaset yürüt ki, sonuçlar buraya evrilsin dedik.

Süreci demokratikleşme süreci olarak ele aldık. Peki, ne oldu? Bir ay sonra Ahmet Davutoğlu’na hükümet kurma görevi verildi. 45 gün gezdi tozdu, ondan sonra ‘kuramıyorum’ dedi. Cumhurbaşkanı başka bir parti başkanına görev bile vermedi. Belki Kemal Kılıçdaroğlu, HDP ve MHP ile hükümet kurabilirdi. Besbelli ki Davutoğlu’na da bu görev verilirken ‘hükümet kurma’ diye görev verdi, ‘oyala, zamanı bitir’ diye görev verdi. O da kendisine verilen görevi yerine getirdi…

Ortaya çıkan sonuç şudur, siyaset kurumu iflas etmiştir. Bu meclis bir hükümet bile kuramadı. 7 Haziran’da seçilenler tarihi vebal altındalar. Halkın iradesi diye gösterilen meclisi iflasa götürdüler. Bu meclis sorun çözemez, hükümet kuramaz, ama sadece PKK’ye karşı savaş kararı alır. PKK’ye karşı savaş tezkeresini sundular, 7 Haziran’da seçilen meclis sadece bu kararı alacak.

Buna rağmen bazı siyasetçiler bize çağrı yapıyor, ‘kayıtsız şartsız mücadeleyi bırakın, teslim olun’ diye. Nereye teslim olacağız? Siz ne yaptınız ki, bize çağrı yapıyorsunuz? Siyaset kurumu işledi, sorunları çözdü de PKK engel mi oldu? Demokratik çözüm iradesini PKK tanımadı mı? Tam tersine biz hareket olarak yalvar yakar ettik, herkesi buna yönlendirmeye çalıştık

Şimdi, ‘yeni seçim olacak, o seçimden yeni irade çıkacak’ deniliyor. Peki 7 Haziran’daki seçim değil miydi? Niye o iradeye saygı duyulmadı? Niye o irade işletilmedi? Yeni iradeye saygı duyulacağı, onun işletileceğini kim biliyor?”[225]

KCK Yürütme Komitesi Üyesi Sabri Ok, “Bu mücadele ve direniş onurludur, kutsaldır. Bu yalnızca Serhat ve Botan ile kalmamalıdır. Amed, Dersim, Kürdistan’ın dört parçası, Kürtlerin olduğu her yerde ve özelikle Bakurê Kürdistan’daki bütün halkımız ayağa kalkmalıdır. Cizre ve Botan’daki demokratik özerkliği kendi özerklik ilanları olarak kabullenmeliler.”[226] “Daha çok Gever, Farqîn, Gezi için Türkiye metropolleri ayağa kalkmalıdır”![227]

Muzaffer Ayata, “Direnmek ve kendisini savunmak her halkın hakkı olduğu gibi Kürdistanlıların da hakkıdır. Savunma hakkı kutsaldır ve meşrudur. Bu hakkı kimse Kürtlerin elinden alamaz ve başka bir dayatmada bulunamaz!”[228]

“Diriliş gerçekleşti, sıra özgürlükte”[229] derlerken;[230] Charles Bukowski’nin, “Aldatmaca, sahtekârlık, ipleri elinde tutanların oynadıkları bir küçük oyundur” uyarısı eşliğinde Murat Çakır’ın, “Bedelsiz barış olamayacağını anımsayın ve PKK’ye laf yetiştirmek yerine, demokrat yurttaşlar olarak görevinizi yapın yeter,”[231] saptamasının toplumsallaştırılması gerekir.

 

NİHAYET!

 

Buraya kadarki, eleştiri, itiraz, kayd-ı ihtiyat ile oyum(uz)u HDP’ye “emanet” ediyoruz; ve vurguluyoruz: Bu oy, HDP’nin parlamento endeksli, “düzen-içi” politikalarına destek değil, Cizre’yi beş gün boyunca kuşatıp bombalayan, Suruç’ta, Ankara’da canlı bombalarla canlarımızı parçalayan, Kürtlerin özgürleşme yolundaki her adımını kan ve ateş ile bastırmaya kararlı iktidara karşıdır. Bu bağlamda, V. İ. Lenin’in, “İnsanlar her zaman siyasetteki aldatmaların ve aldanmaların aptal kurbanları olmuşlardır ve bütün ahlâksal, dinsel, siyasal ve toplumsal sözler, bildiriler ve vaatler arkasındaki şu ya da bu sınıfın çıkarlarını aramayı öğrenmedikleri sürece de, böyle kalacaklardır,” uyarısının altını özenle/ defalarca çiziyoruz…

Bu yolda “Primus in orbe deos fecit timor/ Tanrılar dünyada ilkönce korkuyu yarattı” diye betimlenmesi gereken bugünün çöken statükosunda, devrimci olanakların önünü açıp, düşük yoğunluklu tatlı su solculuğu aşılarak; devrimci kopuş ve devrimci yenilenme devreye sokulması “olmazsa olmaz”ken; “Barışmayalım! Yaşamımızı, bedenimizi, hatta cesetlerimizi dahi birer direniş ve mücadele alanına dönüştürelim. Sokaklara çıkalım, çıkalım tabii… ama birer “barış dilencisi” olarak değil, eşit ve onurlu bir barışı birlikte inşa etmek için…”[232]

O hâlde her türlü soytarılığı deşifre edip,[233] sınıfsal duruş ve ölçülerde ısrardan vazgeçmeden; -birilerinin nihayet anladığı üzere![234]– kardeşlikten önce halkların eşitliğini savunarak;[235] Anadolu’nun batısında güçlü bir radikal sosyalist hareket cephesi açılması gerekirken; bu cesaret ve özgüvenden yoksun düzen içi duruşlarla gerçekleştirilemez![236]

Sözün özü; yine dizelerdeyken; Veysel Çolak hatırlatır hepimize/ herkese bir kez daha: “Dünya kokuşur, boşalır tarihin çöp tenekesi// Çaresiz yenilenir pası dökülür bu yaşantının/ Aşkıma aşk gerekir/ Umut aşktadır/ Bırakılır düşüncelerin kör kuyulara anlatılması/ Bu yüzden kan konuşur”!

 

13 Ekim 2015 10:42:47, Ankara.

 

N O T L A R

[1] Sokrates.

[2] Guy Debord, Gösteri Toplumu, Çev: Ayşen Ekmekçi-Okşan Taşkent, Ayrıntı Yay., 1996.

[3] Aydın Engin, “1 Kasım, 7 Haziran’ın Tekrarı Olacak mı?”, Cumhuriyet, 3 Ekim 2015, s.12.

[4] http://www.halkinbirligi.net/articles.php?article_id=625… http://www.duyarsiz.org/makale/7-haziran-2015-secimlerine-dair-gerekceli-tavrimiz_m186.html… http://www.kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/7-haziran-secimlerine-dair-gerekceli-tavrimiz-temel-demirer-sibel-ozbudun… http://adhk.de/?p=8269… http://www.midyathabur.com/7-haziran-2015-secimlerine-dair-gerekceli-tavrimiz-3721yy.htm… http://rojnameyanewroz2.com/genel/7-haziran-2015-secimlerine-dair-gerekceli-tavrimiz-sibel-ozbudun-temel-demirer… http://www.sizehaber.com/7-haziran-2015-secimlerine-dair-gerekceli-tavrimiz-sibel-ozbudun-temel-demirer/#… http://gomanweb.org/index.php/tum-haberler/232-manset-haberleri/16096-7-haziran-2015-secimleri-ne-dair-gerekceli-tavr-m-z… http://direnisteyiz.net/haber/7-haziran-2015-secimlerine-dair-gerekceli-tavrimiz-sibel-ozbudun-temel-demirer/…http://www.kurdistan-post.eu/tr/toplum/7-haziran-2015-secimlerine-dair-gerekceli-tavrimiz-sibel-ozbudun-temel-demirer… http://exivrus.blogspot.com.tr/… https://twitter.com/liveramacuka… https://twitter.com/ewrimezgi… https://www.facebook.com/rapzanbelagatofficial/posts/1019406058088044…

[5] http://Alevîzyon.com/koseyazilari/acik-sozlu-olmak-iyidir.html… http://www.duyarsiz.org/makale/acik-sozlu-olmak-iyidir-7-haziran-sonrasina-dair-degerlendirme_m318.html… http://www.hocvanhabergazetesi.com/?Syf=18&Hbr=809471&/… http://www.kaypakkayahaber.com/haber/temel-demirer… http://www.gomanweb.org/index.php/tum-haberler/232-manset-haberleri/17528-ac-k-soezlue-olmak-iyidir-7-haziran-sonras-na-dair-degerlendirme… http://rojnameyanewroz2.com/acik-sozlu-olmak-iyidir-sibel-ozbudun-temel-demirer-3721.html… http://www.gorelesol.com/haber/yazar.asp?yaziID=21639… http://www.newsjs.com/tr/secim-sonrasina-bakis/… http://arzusaryer.blogspot.com.tr/2015_07_01_archive.html… https://twitter.com/manikvedepresif…

[6] Mehmet Tez, “Bir Kişi Kaybetti, Türkiye Kazandı”, Milliyet, 9 Haziran 2015, s.4.

[7] “Seçimlere Rağmen Yönetememe Krizine Devam”, İşçi Meclisi, No:61, Eylül 2015, s.3.

[8] Seçimin kaybedenleri DSP, SP, Vatan, Anadolu gibi partiler ve bağımsız adaylar oldu.

En dramatik sonucu ise Ecevit mirası olarak siyaset hayatına devam eden DSP aldı. Masum Türker, başkanlığında seçimlere giren DSP, 2011’e kıyasla 21 bin 633 oy kaybederek Türkiye genelinde sadece 84 bin 712 oy aldı. Seçimlere iddialı giren Perinçek’in Vatan Partisi de 155 bin oy toplarken yüzde 0.34’ü geçemedi. En büyük sürprizi ise TURK Parti yaptı, 72 bin oy alan TURK Parti DSP’yi yakaladı.

Emine Ülker Tarhan’ın Anadolu Partisi Tunceli genelinde sadece 6 oy alırken, Komünist Parti ise 9 oy toplayabildi.

Hakkâri, Şırnak, Batman, Diyarbakır ve Bingöl’de MHP oyları, CHP’den fazla çıktı. MHP Hakkâri’de 3 bin 495 oy alırken, CHP 1425’de kaldı.

İstanbul 2. bölge bağımsız milletvekili adayı olarak seçime giren şarkıcı Metin Şentürk, 3 bin 779 oy alarak, 3 bin 845 oy alan DSP ve 3 bin 871 oy alan BTP ile aynı orana ulaştı. Şarkıcı Şentürk, 2. bölgede sadece 1246 oy alan Emine Ülker Tarhan’ın Anadolu Partisi’ne ise 3 katı fark attı.

Cemaatin adayları olarak tanımlanan bağımsızlar Ali Fuat Yılmazer, Yakup Saygılı ve eski futbolcu Hakan Şükür Meclis’e giremezken, Yılmazer 59 bin, Saygılı 33 bin, Şükür de 48 bin oy toplayabildi. İstanbul 3. bölgede bağımsız olarak seçime giren Osman Pamukoğlu ise 15 bin 180 oy alarak hayalkırıklığı yaşadı.

Seçimlerde yüzde 5-10 arasında oy almayı hedefleyen Vatan Partisi, Türkiye genelinde ancak 155 bin 207 oy alarak yüzde 0.34 seviyesini geçemedi. “Asgari ücreti 5 bin lira yapacağım” diyen Haydar Baş’ın BTP’si de 95 bin 024 oy alarak yüzde 0.21’de kaldı. HDP’nin 50 bin 773 oy aldığı Konya’da, Milli İttifak oyları sadece 36 bin 377’de kaldı. (Mert İnan, “Seçimlerde TURK Parti Sürprizi”, Milliyet, 13 Haziran 2015, s.22.)

[9] Murat Paker, “Azarlanmaya Alışmış Kulaklarımızın Seçimden Sonra Azar İşitmemiş Olması Az Şey mi?”, T24, 3 Temmuz 2015… http://t24.com.tr/yazarlar/murat-paker/azarlanmaya-alismis-kulaklarimizin-secimden-sonra-azar-isitmemis-olmasi-az-sey-mi, 12233

[10] “Bombalar HDP’ye Yüzde 4.4 Oy Getirdi”, Cumhuriyet, 11 Haziran 2015, s.7.

[11] Mehveş Evin, “7 Haziran’ın Kazananları”, Milliyet, 10 Haziran 2015, s.20.

[12] Meriç Tafolar, “Büyük Kentlerde Alevî Yörelerinde HDP’ye Kayış Var”, Milliyet, 8 Haziran 2015, s.11.

[13] Murat Belge, “Kritik Yolçatı”, Taraf, 8 Ağustos 2015… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/kritik-yolcati/

[14] Ergin Yıldızoğlu, “Momentum Kırıldı”, Cumhuriyet, 11 Haziran 2015, s.8.

[15] Serpil İlgün, “Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Bülent Küçük: Herkes Kendi Endişeleri Ölçüsünde HDP’yi Destekledi”, Evrensel, 16 Haziran 2015, s.7.

[16] Ahmet Saymadi, “Sosyalistlerin Kaç Oyu Var ki”, Radikal, 2 Eylül 2015… http://www.radikal.com.tr/yenisoz/sosyalistlerin_kac_oyu_var_ki-1426893

[17] http://www.ihsansenocak.com/sarikli-sosyalistler-ve-musluman-kurtler/

[18] http://setav.org/tr/hdpye-giden-oylar-ak-parti-soyleminden-dolayi-degil/yorum/22987

[19] Nuhat Muğurtay, “Muhafazakâr Kürtler ve HDP: 7 Haziran Seçimlerini Hatırlamak”… https://azadalik.wordpress.com/2015/08/16/muhafazakâr-kurtler-ve-hdp-7-haziran-secimlerini-hatirlamak/

[20] Murat Aksoy, “Boykot HDP’ye Yarar mı?”, Millet, 30 Eylül 2015… http://www.millet.com.tr/boykot-hdpye-yarar-mi-yazisi-1274743

[21] İzmir ziyaretinin ikinci gününde Vali Mustafa Toprak’ı makamında ziyaret eden Doğan, ardından HDP İl Başkanlığı’nda düzenlediği basın toplantısında İzmir Büyükşehir Belediyesi, Ticaret Odası ve ESİAD ziyaretlerine değinerek, şöyle konuştu: “Partimize bir misyon biçilmiş, önemli beklentileri var. Onurlu duruşumuz nedeniyle partimizin barış aracı olduğunu, barışın egemen olması için partimize biçilen bu misyon önemlidir. Süreç içinde önemlidir.” (Taylan Yıldırım, “HDP Artık Türkiyelileşti”, Milliyet, 17 Eylül 2015, s.20.)

[22] Alp Altınörs, “HDP’nin Meşruiyeti”, Gündem, 17 Haziran 2015, s.11.

[23] Juliana Gözen, “İktidarın HDP Hesapları”, 8 Eylül 2015… http://sendika1.org/2015/09/iktidarin-hdp-hesaplari-juliana-gozen/

[24] Murat Belge, “7 Haziran’dan Sonra HDP”, 18 Temmuz 2015… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/7-hazirandan-sonra-hdp/

[25] Ceyda Karan, “Kongra-Gel Başkanı Remzi Kartal: HDP Türkiye’nin Yeni Ana Muhalefeti”, Cumhuriyet, 11 Haziran 2015, s.6.

[26] Kemal Bülbül, “HDP”, Gündem, 17 Haziran 2015, s.11.

[27] Selin Ongun, “Muhafazakâr, İslâmcı, AKP’li Eşitliği Kırılıyor”, Cumhuriyet, 15 Haziran 2015, s.14.

[28] ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Frank Ricciardone gazetecilerle yaptığı telekonferansta “Türkiye’de görev yaparken Demirtaş’la birçok kez bir araya geldim. Şunu söylemeliyim ki o zaman da kendisinden çok etkilenmiştim,” dedi. Demirtaş’ın parti içinde çok sesliliğe ve eşitliğe önayak olmasından övgüyle bahseden Ricciardone, “(HDP’de) başarı için programlanmış bir parti kültürü, parti kimyası var gibi ve bence bu seçimlerde bunu gördük” yorumunu yaptı.

German Marshall Fund (GMF) düşünce kuruluşu uzmanlarından Nora Fisher Onar, bir panelde Selahattin Demirtaş için “Türk politikasının yeni bir starı var” yorumunu yaparken Demirtaş’ın gezi parkı protestoları, Soma faciası ve Özgecan Aslan cinayetinin ortaya çıkardığı politik enerjiyi kullanabilen tek aktör olduğuna vurgu yaptı. Middle East Institute düşünce kuruluşundan Gönül Tol da hafta başında katıldığı bir panelde Demirtaş’ın dahil edici bir retorik ve liberal bir seçim programı sayesinde yükseldiğinin altını çizdi.

Yabancı basın Selahattin Demirtaş’ı ABD Başkanı Barack Obama’ya benzetmişti. Bu yorumların benzerleri Washington’da da yapıldı. Aynı zamanda Oxford Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Merkezi araştırmacılarından olan Fisher Onar, “Demirtaş bana Obama’nın erken dönemlerini hatırlatıyor. Değişim mesajı taşıyor ve Obama gibi, kolektif kimliğin buluşma noktalarını, seçmene onlardan birini temsil ediyor hissi verecek şekilde yönlendirme kabiliyetine sahip.” (Pınar Ersoy, “Obama’yı Anımsatıyor”, Milliyet, 12 Haziran 2015, s.14.)

[29] Murat Çakır, “Devrimci Cephe Zorunluluğu”, Gündem, 25 Temmuz 2015, s.13.

[30] Yusuf Karataş, “Ya Diktatörlük Ya Halk Demokrasisi”, Evrensel, 17 Ağustos 2015, s.8.

[31] Besê Hozat, “Yeni Süreç, Devrimci Halk Savaşı Sürecidir”, Gündem, 14 Temmuz 2015, s.9.

[32] Yalçın Yusufoğlu, “Kanlı Ortam Kime Yarıyor?”, Sesonline.net, 12 Ağustos 2015… http://sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?Yazar=Yalyüzde E7yüzde FDnyüzde 20Yusufoyüzde F0lu&KartNo=58903

[33] “Partizan: 7 Haziran’dan 1 Kasım’a Değişen Koşullar ve Seçim Tavrımız”… http://www.kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/partizan-7hazirandan-1-kasima-degisen-kosullar-ve-secim-tavrimiz

[34] Aktaran: Mahmut Alınak, “Sen Nesin?”, Ozgurlukcu Sol, 16 Temmuz 2015.

[35] V. İ. Lenin, Ne Yapmalı? (Hareketimizin Acil Sorunları), Çev:Arif Berberoğlu, Evrensel Basım Yayın, 2000.

[36] Namık Durukan, “HDP’de Vekillere Söylem Uyarısı”, Milliyet, 14 Haziran 2015, s.21.

[37] Serpil Çevikcan, “Demirtaş: AKP-CHP’yi Destekleriz”, Milliyet, 16 Temmuz 2015, s.18.

[38] “Selahattin Demirtaş: Silahla Özerklik Olmaz”, Cumhuriyet, 31 Ağustos 2015, s.5.

[39] “Demirtaş İspanyol Gazetesine Konuştu”, Milliyet, 5 Ağustos 2015… http://www.milliyet.com.tr/demirtas-ispanyol-gazetesine/siyaset/detay/2097598/default.htm

[40] “HDP Lideri Demirtaş: Silah Yoluyla Özerklik İlanı Yanlış”, Hürriyet, 30 Ağustos 2015… http://www.hurriyet.com.tr/dunya/29945417.asp

[41] Geçerken hatırlatalım: Yıl 1988, Başbakan Turgut Özal: “Bu devlet, haince kan döken teröriste bedelini ödetecek güçtedir. Artık bıçak kemiğe dayanmıştır”… Yıl 1992, Başbakan Süleyman Demirel: “Terörist örgüt şimdide de masum çocukların canını almaya başladı bıçak kemiğe dayanmıştır”… Yıl 1996, Başbakan Tansu Çiller: “Terör ya bitecek ya bitecek kimseye bir çakıl taşımızı vermeyiz. Bıçak kemiğe dayandı”… Yıl 1997, Başbakan Mesut Yılmaz: “Avrupa, terör örgütüne daha fazla kucak açmaya devam edemez. Artık bıçak kemiğe dayandı”… Yıl 1999, Başbakan Bülent Ecevit: “Terör örgütüne hizmet eden herkes, hesabını vermeye hazır olsun. Bıçak kemiğe dayanmıştır”… Sonra da Recep T. Erdoğan ile Ahmat Davudoğlu! (Berçem Amed, “Kürt Halkı Değil İktidar Kaybedecek!”, Gündem, 20 Ağustos 2015, s.14.)

[42] Ne ilginçtir ki CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da, “Toplumsal barışa ihtiyacımız var. Silahla bu sorun çözülmez, adresi parlamentodur,” (“Kılıçdaroğlu: Seçim Güvenliğini Sağlayamıyorlarsa İstifa Etsinler”, Birgün, 4 Eylül 2015, s.9.) diyerek aslî aktörleri devre dışı bırakmaya yelteniyordu…

[43] “Selahattin Demirtaş: Şiddet İsteyen Oy Vermesin”, Hürriyet, 8 Ekim 2015… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/30268411.asp

[44] “Demirtaş: ABD’nin İncirlik Anlaşması’nda Kürtlere İhanet Ettiğini Düşünmüyorum”, Cumhuriyet, 14 Ağustos 2015… http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/345499/Demirtas__ABD_nin_incirlik_Anlasmasi_nda_Kurtlere_ihanet_ettigini_dusunmuyorum.html

[45] “Demirtaş: Doğu’da Seçim Yapılacak Bir Koşul Yok”, CNN Türk… http://www.msn.com/tr-tr/haber/other/demirtayüzde

[46] “Ayhan Bilgen: İktidara Hazırlanıyoruz”, Bas Haber, No:68, 31 Ağustos-6 Eylül 2015, s.6.

[47] Geçerken anımsatalım: Twitter’da “IŞİD’in yaptıklarına karşıyım, kendisine değil. Cinayet, gasp, sürgün, kölecilik, din polisliği, ibadet zorbalığı vb.” mesajını paylaşan Antikapitalist Müslümanlar’ın temsilcilerinden İhsan Eliaçık, ardından gelen sorular üzerine “Cinayet, katliam, sürgün, ibadete zorlama, köleleştirme olmadan da Irak Şam İslâm Devleti olabilir, böyle olmadığınızdan size karşıyım demek,” yanıtını verdi. (“İhsan Eliaçık: IŞİD’in Yaptıklarına Karşıyım, Kendisine Değil”, 23 Temmuz 2015… http://haber.sol.org.tr/turkiye/ihsan-eliacik-isidin-yaptiklarina-karsiyim-kendisine-degil-123863)

[48] Abdülkadir Konuksever, “PKK, HDP’ye Alan Açmalı”, 5 Ağustos 2015… http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/pkk-hdpye-alan-acmali

[49] Aktaran: Orhan Miroğlu, “İslâmî Damardan Gelen İki Siyasetçi: Ayhan Bilgen ve Altan Tan”, Star, 30 Eylül 2015… http://haber.star.com.tr/yazar/İslâmî-damardan-gelen-iki-siyasetci-ayhan-bilgen-ve-altan-tan/yazi-1059546

[50] Ahmet Hakan, “Kürt Siyasi Hareketi Olarak Şu 3 Şeye Karar Vermemiz Lazım”, Hürriyet, 2 Eylül 2015, s.4.

[51] Selin Ongun, “HDP’li Altan Tan’dan Kandil’e yanıt: Yakarak Yıkarak Barış Gelmez”, Cumhuriyet, 28 Eylül 2015, s.6.

[52] Mustafa Solak, “… ‘Gerçek İslâm’ Tartışması İlericilerin İşi mi?”, 29 Ağustos 2015… http://gezite.org/gercek-İslâm-tartismasi-ilericilerin-isi-mi/

[53] “HDP’li Bilgen: Tüzel, EMEP’in Hukukuyla Hareket Etti; Bu Konu Parti Kurullarında Değerlendirilecektir”, 27 Ağustos 2015… http://haber.sol.org.tr/turkiye/hdpli-bilgen-tuzel-emepin-hukukuyla-hareket-etti-bu-konu-parti-kurullarinda

[54] “Demirtaş’tan Bakanlık Açıklaması”, Milliyet, 30 Ağustos 2015… http://www.milliyet.com.tr/demirtas-tan-bakanlik-aciklamasi/siyaset/detay/2109745/default.htm

[55] “EMEP Genel Başkanı Gürkan: HDP’de Çatlak Yok!”, Radikal, 28 Ağustos 2015… http://www.radikal.com.tr/politika/emep_genel_baskani_gurkan_hdpde_catlak_yok-1423377

[56] “EMEP: Tüzel’in Kararı İttifak Hukukuna Aykırı Değildir”, Evrensel, 4 Eylül 2015, s.9.

[57] “HDP’li Vekil Hükümete Girmiyor!”, http://www.msn.com/tr-tr/haber/turkiye/hdpli-vekil-hyüzde

[58] “Levent Tüzel’den Açıklama”, Radikal, 27 Ağustos 2015… http://www.radikal.com.tr/politika/levent_tuzelden_aciklama-1423105

[59] “HDP’de Kabine Ayrışması”, Cumhuriyet, 28 Ağustos 2015… http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/354365/HDP_de_kabine_ayrismasi.html

[60] Erdal Karayazgan, OzgurlukcuSol@yahoogroups.com returns.groups.yahoo.com üzerinden, 29 Ağustos 2015.

[61] Murat Çakır, “Seçim Hükümeti mi, Savaş Hükümeti mi?”, Politika, 1 Eylül 2015… http://www.politikagazetesi.org/?q=content

[62] Mahmut Lıcalı, “… ‘Azil’ Gerilimi”, Cumhuriyet, 14 Eylül 2015, s.6.

[63] “Özel Kalem Müdürü Bile Alamayacaklar”, Milliyet, 1 Eylül 2015, s.16.

[64] “Soru: AB’nin Muhatabı Kim? HDP’li Bakan mı, AKP’li Başbakan mı?”, t24, 29 Agustos 2015.

[65] “Selahattin Demirtaş: Bakanımız Barajlara İtiraz Edecek”, Hürriyet, 30 Ağustos 2015… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/29942560.asp

[66] “HDP’li Bakanlar İstifa Etti”, Hürriyet, 22 Eylül 2015… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/30140567.asp

[67] “İstifa Eden HDP’li Bakanlardan Çok Sert Açıklama”, Cumhuriyet, 23 Eylül 2015, s.4.

[68] Namık Durukan, “HDP’li Bakanlar İstifa Etti”, Milliyet, 23 Eylül 2015, s.15.

[69] Tahsin Güner, “AB Bakanı Ali Haydar Konca: Operasyonlar Durmalı”, Hürriyet, 6 Eylül 2015… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/30002041.asp

[70] “AB Başkanı Konca: HDP Baraj Altında Kalırsa Ülke Bölünür”, Cumhuriyet, 22 Eylül 2015, s.5.

[71] “Araç ve Makinelerin Yakılmasına Karşıyız”, Milliyet, 1 Eylül 2015, s.16.

[72] Mahmut Lıcalı, “Müslüm Doğan: Saray’ı Çalışacağız”, Cumhuriyet, 7 Eylül 2015, s.8.

[73] Tuncay Yılmaz, “Bakanlarımız İktidar Yürüyüşümüzün Yeni Etabıdır”, 27 Ağustos 2015… http://siyasihaber.org/bakanlarimiz-iktidar-yuruyusumuzun-yeni-etabidir

[74] Aydın Engin, “HDP Bir Savaş Kabinesinde mi?”, Cumhuriyet, 30 Ağustos 2015, s.12.

[75] Aydın Engin, “Vurun HDP’ye, Kırılsın Beli!..”, Cumhuriyet, 31 Ağustos 2015, s.13.

[76] Aydın Engin, “Keh, Keh!.. AKP-HDP Seçim Hükümeti”, Cumhuriyet, 26 Ağustos 2015, s.12.

[77] Geçerken unutulmasın diye dipnotta şunu da aktaralım: “Demokrasinin kazanımı veya tersine daha da kaybedilmesi açısından, bir günün binlerce güne bedel olduğu bir konjonktürde yaşıyoruz… HDP’nin mevcut koşullarda bu seçim hükümetinde yer alması daha da büyük bir olanaktır. İçine sokulduğumuz savaş ve zoraki seçim atmosferi ve bu atmosferde seçim hükümetinin görebileceği kritik role karşı HDP milletvekillerinin, demokrasi lehine gerçek anlamda oyun bozucu olması mümkün… Demek istediğim, eski EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel, parçası olduğu HDP grubuyla birlikte davranmalıydı… EMEP’in seçim hükümetine katılmama kararının gerekçelendirilmesinde kuşkusuz dikkate değer vurgular var; ancak buna rağmen HDP’nin bu kritik zamandaki etki alanına ve hareket kabiliyetine zarar veren bir yaklaşım ortaya çıkmıştır.” (Erdoğan Aydın, “Levent Tüzel Böyle Yapmamalıydı”, T24… http://www.hocvanhabergazetesi.com/?Syf=26&Syz=444567&/ERDOyüzde C4yüzde 9EAN-AYDIN:Levent-Tyüzde C3yüzde BCzel-byüzde C3yüzde B6yle-yapmamalyüzde C4yüzde B1ydyüzde C4yüzde B1)

[78] Demir Küçükaydın, “Levent Tüzel Skandalının Ardından Kısa Bir Not”, 27 Ağustos 2015… http://blog.radikal.com.tr/politika/levent-tuzel-skandalinin-ardindan-kisa-bir-not-110756

[79] “KCK’dan ‘HDP’li Hükümet’ Açıklaması”, 27 Ağustos 2015… http://m.karsigazete.com.tr/politika/kckdan-hdpli-hukumet-aciklamasi-h51218.html

[80] Aysel Alp, “Levent Tüzel: HDP Listesinde İki Büyük Sürpriz”, Hürriyet, 18 Eylül 2015… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/30111193.asp

[81] “Türk Bayrağına Hakaret Görüyoruz”, Milliyet, 17 Eylül 2015, s.20.

[82] “Önce Selahattin Demirtaş, ardından Figen Yüksekdağ’ın sarfettiği sözler, adeta resmi tarihin yalanlarına Kürtler cephesinden desteği ifade ediyor: ‘Kürtler, binlerce yıldır bu toprakların gerçeğidir. 1071’de Alparslan Malazgirt’e gelmeden önce de Kürtler burada vardı. O zamanlar da Kürt beyliklerinden destek alınarak Anadolu’nun kapıları açıldı. Kürtlerle ittifak yaparak bunu başardılar. Şimdi Türk halkı bu ittifakı, işbirliğini unutarak nasıl kardeşliği sağlayacak? 1920’lerde Kurtuluş Savaşı’nda, Çanakkale’de, Antep’te, Adana’da kim beraber savaştı? Kim göğsünü düşmana karşı beraber siper etti? Kürtler de Türkler de vardı. Madem vatanı ortak vatan yaptık. Madem beraber mücadele ettik, madem bu vatanın her karış toprağında bizler kanımızı ortak döktük, o hâlde eşit yaşamanın kime nasıl bir zararı olabilir,’ diyor Selahattin Demirtaş.

Mustafa Kemal ve arkadaşları, Karadeniz’de yerel çetelerle birlikte, 200 bin kişinin canına, 1 milyon 250 bin Rum’un mübadele ile sürgün edilmesine yol açacak Pontos Rum soykırımını gerçekleştirdiler sayın Selahattin Demirtaş. Sözlerinizde bahsettiğiniz ‘…1920’lerde Kurtuluş Savaşı’nda ’ bugün Kürt ulusunun da yaşadıklarını yaşıyordu Pontoslu Rumlar. Ortak vatan yaptık diye övündüğünüz bizim kanlarımız dökülerek, canlarımız alınarak kurulan ‘vatan’dır. Siz nasıl böyle bir şey için övünebilirsiniz?

Pontos Rum Soykırımı 1894’de başlayıp, 1915’den sonra 1.5 milyon Ermeni’yi ve 250 bin Süryanî’yi, 150 bin Pontos Rum’unu da kapsayan, 1919’dan 1923’e kadar 200 bin Rum’la birlikte 353 bin Pontoslu Rum’un ve 800 bin Küçük Asya Rum’unun katline sebep olan Hıristiyan Soykırımı’nın son evresidir.

Bu tarihle övünecek en son kişi siz olmalıydınız sayın Demirtaş.” (Tamer Çilingir, “O Bayrağın Ne Alında Ne de Kızılında Bizim Kanımız Var Sayın Figen Yüksekdağ”, Devrimci Karadeniz, 18 Eylül 2015… http://devrimcikaradeniz.com/o-bayragin-ne-alinda-ne-de-kizilinda-bizim-kanimiz-var-sayin-figen-yuksekdag/)

[83] “HDP’li Bakandan Demirtaş’a Ters Köşe”, Milliyet, 16 Eylül 2015… http://www.milliyet.com.tr/hdp-li-bakandan-demirtas-a-ters/siyaset/detay/2118564/default.htm

[84] “Sırrı Süreyya Önder: Süleyman Şah Türbesi’nin Taşınmasını Sinirlioğlu ile Ben Organize Ettim”, Hürriyet, 1 Ekim 2015… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/30210481.asp

[85] “Sırrı Süreyya Önder’den Türbe Sırları”, Cumhuriyet, 2 Ekim 2015, s.7.

[86] “HDP’li Celal Doğan Erdoğan’la Görüştü”, Birgün, 5 Temmuz 2015, s.7.

[87] Selin Ongun, “HDP G. Antep Milletvekili Celal Doğan: CHP ile Zor Yaparız Başkan!”, Cumhuriyet, 12 Temmuz 2015, s.19.

[88] “Celal Doğan: HDP’nin Elini Sıkmayanlar Kan İsteyenlerdir”, Radikal, 18 Temmuz 2015… http://www.radikal.com.tr/politika/celal_doganhdpnin_elini_sikmayanlar_kan_isteyenlerdir-1399611

[89] “Celal Doğan Merak Edilen Soruya Yanıt Verdi”, Milliyet, 28 Temmuz 2015… http://www.milliyet.com.tr/celal-dogan-istifa-edecek-mi-/siyaset/detay/2093986/default.htm

[90] Mahmut Lıcalı, “Savaş Hükümeti Endişesini Dile Getirdi”, Cumhuriyet, 5 Temmuz 2015, s.6.

[91] “HDP’li Fırat’tan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Açık Mektup”, Taraf, 14 Ağustos 2015… http://www.taraf.com.tr/politika/hdpli-firattan-cumhurbaskani-erdogana-acik-mektup/

[92] Selin Ongun, “Erdoğan’a Karşı Çıkan Dayağı Yer”, Cumhuriyet, 17 Ağustos 2015, s.15.

[93] Ömer Ağın, “HDP Devrimci Duruşunu Güçlendirmelidir!”, Gündem, 3 Eylül 2015, s.8.

[94] Metin Yeğin, “HDP ve Liberal Söylem”, Gündem, 8 Ağustos 2015, s.13.

[95] Murat Çakır, “HDP Ayaklarını Yere Basmalı”, Gündem, 27 Haziran 2015, s.13.

[96] Mustafa Peköz, “HDP Politik Süreci Nasıl Okumalı ve Ne Yapmalı?”, 3 Eylül 2015… http://sendika1.org/2015/09/hdp-politik-sureci-nasil-okumali-ve-ne-yapmali-dr-mustafa-pekoz/

[97] Celal Başlangıç, “Erdoğan’ın HDP Sorunu”, Cumhuriyet, 3 Ekim 2015, s.15.

[98] Turan Eser, “Din Siyaseti mi, Laiklik mi?”, Birgün, 6 Ekim 2015… http://www.birgun.net/haber-detay/din-siyaseti-mi-laiklik-mi-91421.html

[99] V. İ. Lenin, Emperyalizm- Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Çev: Cemal Süreya, Sol Yay., 12. Baskı, 2009.

[100] Ahmed Pelda, “Büyük Kürdistan’ı Kimler İster?”, Gündem, 6 Temmuz 2015, s.4.

[101] “Daily Telegraph: PKK, ABD ile Gizlice Görüşüyor”, Milliyet, 17 Ağustos 2015… http://www.milliyet.com.tr/daily-telegraph-pkk-abd-ile/dunya/detay/2103237/default.htm

[102] Murat Çakır, “Seçim Hükümeti mi, Savaş Hükümeti mi?”, Politika, 1 Eylül 2015… http://www.politikagazetesi.org/?q=content/

[103] Ergin Yıldızoğlu, “İmkânsız Sentez”, Cumhuriyet, 13 Ağustos 2015, s.8.

[104] Nabi Yağcı, “Umutlu Olabilmek İçin HDP”… http://www.marmarayerelhaber.com/nabi-yagci/38019-umutlu-olabilmek-icin-hdp

[105] Zeynep Miraç, “Sassen: İktidarların Son Kullanım Tarihi Var”, Cumhuriyet, 5 Eylül 2015, s.15.

[106] Fikret Başkaya, “Seçimlerin Demokrasiyle Uzaktan Yakından Bir İlgisi Yok!”, 23 Temmuz 2015… http://soldiyalog.com/?p=3216

[107] Fikret Başkaya, “TBMM’yi Nasıl Bilirsiniz?”, 2 Ağustos 2015… http://soldiyalog.com/?p=3227

[108] The Financial Times, 7 Temmuz 2015.

[109] James Petras, “Erdoğan ve Netanyahu Savaş İlan Ediyor”, Birgün, 17 Ağustos 2015, s.12.

[110] “1 Ayda 35 Gazeteci Gözaltına Alındı, 19’una Dava Açıldı”, Cumhuriyet, Cumhuriyet, 7 Ekim 2015, s.4.

[111] Kürtlerin ulusal renklerine tahammül etmediği için trafik ışıklardaki yeşil sarı kırmızı renkleri yasaklamakla birlikte kamuoyunda “kayıp silahlar” olarak bilinen davada yargılanan eski Batman Valisi Salih Şarman, Kürtlere karşı geliştirdikleri bütün karanlık oyunları yazdığı bir kitapta açığa çıkardı. Şarman, o dönemde başta korucuların ölümüne yol açan bombalı saldırı olmak üzere, birçok insanın öldürüldüğü saldırıları MİT’in gerçekleştirdiğini ve bunu PKK’ye mal ettiklerini açıkladı. (“Eski Vali Kirli Savaşı İtiraf Etti: MİT Bombaladı PKK’ye Mal Edildi”, 5 Temmuz 2015… http://www.ercishaberi.com/eski-vali-kirli-savasi-itiraf-etti-mit-bombaladi-pkk-ye-mal-edildi/17662/)

[112] Ragıp Zarakolu, “Hoşgeldin Sri Lanka”, Gündem, 7 Eylül 2015, s.14.

[113] Orhan Miroğlu, “1 Kasım Milat Olsun”, Star, 18 Eylül 2015… http://haber.star.com.tr/yazar/1-kasim-milat-olsun/yazi-1057352

[114] “Görüldüğü gibi 1 Kasım seçimlerine, farklı yöntem ve saiklerle de olsa, sonuçta fiili durumun meşruiyetini dayatmaya, bunu siyasal alana egemen kılmaya çalışan iki gücün ağır baskısı altında yaklaşıyoruz. Ve bu iki fiili durum stratejisi şimdilik karşılıklı olarak birbirini besler bir sarmal içinde çalışıyor. Bu sarmalı durduracak yegâne gelişme, Selahattin Demirtaş’ın defalarca vurguladığı gibi, önce PKK’nin ateşkes ilan etmesi ve Dolmabahçe’de hükümet ve HDP temsilcileri tarafından okunan bildiriler temelinde müzakerelere başlanmasıdır.” (Ahmet İnsel, “İki Fiili Durum Gücü Karşısında HDP”, Cumhuriyet, 15 Eylül 2015, s.13.)

[115] Serpil Çevikcan, “Erdoğan: 7 Haziran Gibi Olmayacak”, Milliyet, 31 Ağustos 2015, s.16.

[116] “Seçmen Sayısı 338 Bin Arttı”, Milliyet, 15 Eylül 2015, s.15.

[117] Mahmut Lıcalı, “Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder: Sopalı Seçim”, Cumhuriyet, 12 Eylül 2015, s.5.

[118] Tarık Şengül, “Seçim İmkânsızlık Hâline Gelirken…”, Birgün, 8 Eylül 2015, s.10.

[119] Fırat Kozok, “672 Bin Seçmen Buharlaştı”, Cumhuriyet, 4 Ekim 2015, s.4.

[120] Mahmut Lıcalı, “Seçim İmkânsız”, Cumhuriyet, 3 Eylül 2015, s.6.

[121] Fevzi Kızılkoyun, “Seçim Öncesi 63 Milyon Dağıtıldı”, Hürriyet, 20 Eylül 2015… http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/30119709.asp

[122] CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Haluk Koç, 7 Haziran’da HDP’ye oy veren CHP seçmenine, “Onlar zaten barajı geçiyor” diyerek 1 Kasım’da oylarını CHP’ye vermeleri çağrısı yaptı. (“CHP’nin Artık Kimseye Verecek Tek Oyu Yok”, Milliyet, 23 Eylül 2015, s.16.)

CHP’den HDP’ye büyük oy kayması tespit edilen iki bölgede CHP listesine giren Alevî Bektaşi Federasyonu’nun eski genel başkanlarından İstanbul 3. bölge 11. sıradan aday gösterilen PM üyesi Fevzi Gümüş, HDP’ye kayan oyların geri geleceğine işaret ederek, “7 Haziran’da barajın aşılmasına ilişkin psikolojik eşikle birlikte Alevîlik mücadelesinde simgeleşmiş isimlerin belirgin yerlerde olmamasının eksikliği nedeniyle oylarda bir kayma olmuştur. Ama CHP, bu süreçten gerekli tecrübeyi kazanarak çıkmıştır,” dedi.

Ankara 1. bölge 8. sıradan aday gösterilen eski Alevî Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız da, “Bir Alevî evinde doğdum, büyüdüm. Bütün insanları sevmekle başlar öğrendiklerimiz. Bu nedenle her türlü ayrımcılığı reddederiz. Dolayısıyla Alevî oyu ya da başkasının oyu gibi oyları tasnif etmeyi bile kabul etmez felsefemiz. Ben herkesin oyuna talibim,” dedi. (Meriç Tafolar, “Emanet Oyları Getirecekler”, Milliyet, 22 Eylül 2015, s.18.)

[123] “Partizan: 7 Haziran’dan 1 Kasım’a Değişen Koşullar ve Seçim Tavrımız”… http://www.kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/partizan-7hazirandan-1-kasima-degisen-kosullar-ve-secim-tavrimiz

[124] “DHF: 1 Kasım 2015 Seçimlerine İlişkin Yaklaşımımız”, 5 Ekim 2015… http://adhk.de/?p=9670

[125] “DİP Bildirisi: Türkiye’nin Suriyeleştirilmesine Karşı Oylar HDP’ye, İşçinin Emekçinin Zaferi İçin Devrimci İşçi Partisi Saflarına!”, 9 Ekim 2015… http://gercekgazetesi.net/dip-bildirisi/dip-bildirisi-turkiyenin-suriyelestirilmesine-karsi-oylar-hdpye-iscinin-emekcinin

[126] Ali Turgay Ali, “HDP’nin Tarihi Sorumluluğu”, Cumhuriyet, 20 Eylül 2015, s.18.

[127] Namık Durukan, “Bakanlığı Reddeden Tüzel Listede Yok!”, Milliyet, 19 Eylül 2015, s.19.

[128] HDP’nin 1 Kasım’da yarışacak aday listesinde 7 Haziran’da listeye giren Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın meydanlarda hedef aldığı LGBTİ adaylar yer almadı. Kandil’den gelen bazı açıklamalarda HDP’nin LGBT ile yaptığı işbirliği eleştirilirken, özellikle bölgede AKP ve Hüda-Par tarafından LGBTİ adaylar üzerinden HDP’ye yönelik olumsuz propagandalar da yapılıyordu. Parti yönetiminin 1 Kasım’da benzer propagandalara izin verilmemesi için bu kararı aldığı belirtildi. HDP’nin 1 Kasım’da yarışacak aday listesinde 7 Haziran’da milletvekili seçilen 80 milletvekilinden 76’sı listede yer aldı.

HDP MYK kararına karşın bakanlık teklifini kabul etmeyen EMEP’li Levent Tüzel aday listesinde yer almadı. Listelerin YSK’ye teslim edilmesine saatler kala HDP ve EMEP başkanları tarafından ortak açıklama yapılması her iki partinin 1 Kasım’da yeniden ittifak yapacağı olarak yorumlanırken, Tüzel bu konuya açıklık getirdi. Tüzel EMEP ile HDP arasında ittifak kurulmadığı için HDP listesine herhangi bir aday verilmediğini, HDP’nin kararına uyulmadığı için kendisi ya da başka bir EMEP’li ismin aday olmadığını belirterek, “Bütün bunlara karşın seçimlerde ortak hareket ederek HDP’nin desteklenmesi kararı alındı” dedi.( Mahmut Lıcalı, “Mahalle Baskısı… HDP’de LGBT Aday Yok”, Cumhuriyet, 20 Eylül 2015, s.4.)

[129] Mahmut Lıcalı, “HDP’de Dicle’yi İkna Turları”, Cumhuriyet, 16 Eylül 2015, s.7.

[130] Aysel Alp, “HDP Listesinde İki Büyük Sürpriz”, Hürriyet, 19 Eylül 2015, s.24.

[131] Celal Başlangıç, “Katliamlar AKP’nin Peşinde Olacak”, Cumhuriyet, 20 Eylül 2015, s.7.

[132] “HDP’de Liste Krizi”, Cumhuriyet, 28 Eylül 2015, s.4.

[133] Namık Durukan, “İttifaklar Partisi: HDP”, Milliyet, 21 Eylül 2015, s.14.

[134] “HDP Eş Genel Başkanı, teröristlerin cenazesine katılmayan milletvekilleri için parti içi disiplin sürecini başlatacaklarını açıkladı. Buna ilişkin değerlendirmeniz nedir?” sorusuna Cumhurbaşkanı Erdoğan şu yanıtı verdi: “Şaşırtıcı bir gelişme değil. Böylece kendilerini ele vermiş oluyorlar. Yeni kampanyalarında, sözüm ona, ‘PKK bizden değil, biz de PKK’dan değiliz’ mesajı vermeye çalışmışlardı. Adeta suçüstü yakalanmış durumdalar. Millet onların bu durumunu elbette nazarı itibara alacaktır. ‘Çatışmasızlık’ diye bir ifadeyle halkı kandırabileceklerini zannediyorlar. İktidarı ve şahsımı suçlamaya kalkıyorlar. Milletimizin, 1 Kasım’da demokrasi mekanizmasını çalıştıracağına, ferasetini ortaya koyacağına, ülkemiz üzerinde oluşturmaya çalışılan karabulutları dağıtacağına inanıyorum.” (Vahap Munyar, “Erdoğan: AB ile Durum Farklılaşıyor”, Hürriyet, Hürriyet, 9 Ekim 2015… http://www.hurriyet.com.tr/ab-ile-durum-farklilasiyor-30276767)

[135] Banu Şen, “HDP’ye: Terör Örgütüyle Selfie Çekmekten Vazgeç”, Hürriyet, 9 Ekim 2015, s.16.

[136] Serpil Çevikcan, “Başbakan Davutoğlu: HDP ‘İnadına Barış’ı Kandil’e Söylesin!”, Milliyet, 4 Ekim 2015, s.18.

[137] “Türkeş’ten HDP İçin Sert Sözler”, Milliyet, 12 Ekim 2015… http://www.milliyet.com.tr/turkes-ten-hdp-icin-sertsozler/siyaset/detay/2130588/default.htm

[138] “Kürt Kardeşlerimiz de PKK Zulmü Bitsin İstiyor”, Milliyet, 1 Ekim 2015, s.18.

[139] “AKP Milletvekili Hüseyin Kocabıyık: HDP’ye Oy Veren Şerefsizler…”, Radikal, 16 Ağustos 2015… http://www.radikal.com.tr/politika/akp_milletvekili_huseyin_kocabiyik_hdp_ye_oy_veren_serefsizler-1416239

[140] “Akdoğan: Bölge Halkının HDP’ye Oy Vermesi Çözüm Sürecini Bitirdi”, 27 Ağustos 2015… http://www.imctv.com.tr/akdogan-bolge-halkinin-hdpye-oy-vermesi-cozum-surecini-bitirdi/

[141] “Hükümet kanadınca PKK’nin ateşkes kararına yönelik Yalçın Akdoğan tarafından telaffuz edilen ’karnımız tok’ ifadesi bu çerçevede de anlam kazanıyor. Ateşin kesilmesi değil, yanmaya devam etmesi istenmekte sanki… Şimdi geldikleri ’ölümüne iktidar’, ne pahasına olursa olsun ’400’ noktasında kendileri kanla beslenir durumda. O yüzden barışa karınlar tok!” (Tayfun Atay, “Evet, Barışa Karnımız Tok!”, Cumhuriyet, 11 Ekim 2015, s.20.)

[142] Orhan Miroğlu, “Tuğrul Türkeş’le Aynı Partide…”, Star, 21 Eylül 2015… http://haber.star.com.tr/yazar/tugrul-turkesle-ayni-partide/yazi-1057922

[143] Orhan Miroğlu, “Bu Zulüm Sizin, Hep Sizin Yüzünüzden”, Star, 6 Eylül 2015… http://haber.star.com.tr/yazar/bu-zulum-sizin-hep-sizin-yuzunuzden/yazi-1054649

[144] Orhan Miroğlu, “PKK Silah Bıraksın, Sudan Çıkmış Balığa Dönersiniz!”, Star, 20 Eylül 2015… http://haber.star.com.tr/yazar/pkk-silah-biraksin-sudan-cikmis-baliga-donersiniz/yazi-1057768

[145] İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Umut Yay., 2004, s.79-254.

[146] V. İ. Lenin, Ulusların Kaderini Tayin Hakkı, Çeviren: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1968.

[147] “Kendi kendimi tutsaklaştıran aidiyetlerim yok… Dün, AKP’yi ve Erdoğan’ın demokratik adımlarını kendi ateşli üslubuyla destekleyen Ahmet Altan’ın, bugün tırmanan antidemokratik otoriterlik, yeni vesayetçilik, savaşçılık, saldırganlık, Kürt sorununda milliyetçi – güvenlikçi çözümsüzlük karşısında AKP’yi aynı üslupla eleştirmesini; ya da benim AKP’yi eleştiren, Erdoğan’ın tehlikeli gidişatına elimden geldiğince dikkat çekmeye çalışan yazılarımı ‘Günaydın, aklınız yeni mi başınıza geldi’ türünden ezberlerle, ya da iktidar cephesinden, ‘Ne oldu da saldırıya geçtiniz, yoksa darbeden, askerden, veyasetten mi yanasınız’ salvo ateşleriyle karşılayanlar bir an durup düşünseler… Doğrudan, iyiden, evrensel değerlerden yana taraf mıyım, yoksa sonu gelmez ama’larla kendi takımımın gözleri bağlı taraftarı mıyım? diye sorup kendimize, içtenlikli bir vicdan ve ahlâk muhasebesi yapsak hepimiz…” (Oya Baydar, “… ‘Yetmez Ama Evet’ten ‘Yetti Artık Hayır’a”… http://m.t24.com.tr/yazarlar/oya-baydar/yetmez-ama-evetden-yetti-artik-hayira,5767)

[148] Hakan Güngör, “Adalet Ağaoğlu: Bu Sistemi Lanetliyorum”, Evrensel, 2 Eylül 2015, s.12.

[149] “Orhan Pamuk: Kaybettikçe Seçim Yapıyorlar”, Cumhuriyet, 12 Eylül 2015, s.4.

[150] Çözüm süreci için 2013 yılında Türkiye’ye gelen ve Erdoğan ile İbrahim Tatlıses’in arasında barış mesajlarıyla destek verip, “Çözüm ve barış süreci bana umut vermişti. ‘Nihayet Türkiye büyük sorunlarını hâllederek huzurlu, demokratik ve özgür bir toplum olacak,’ diye düşünüyordum,” diyen Kürt sanatçı Şivan Perwer, bugün sürece güveninin kalmadığını, politik kisvelerin arkasındaki ihanetleri gördüğünü söyledi. (Ceren Çıplak, “Şivan Perwer: Erdoğan Türkçü Kafalardan Korktu”, Cumhuriyet Sokak, 13 Eylül 2015, s.1.)

[151] Baki Gül, “Öz Yönetim, Tatlı Su Liberalleri ve Direniş Ahlâkı!”, Gündem, 7 Eylül 2015, s.11.

[152] Oral Çalışlar, “PKK Şiddeti ve Solda Şiddet Meselesi”, Radikal, 26 Eylül 2015… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/pkk_siddeti_ve_solda_siddet_meselesi-1440163

[153] Oral Çalışlar, “PKK Şiddetine Meşruiyet Arayanlar…”, Taraf, 22 Ağustos 2015… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/pkk_siddetine_mesruiyet_arayanlar-1419849

[154] Oral Çalışlar, “Önce PKK Silahları Susturmalı…”, Radikal, 8 Eylül 2015… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/once_pkk_silahlari_susturmali-1429780

[155] Oral Çalışlar, “Öcalan Ne Demişti, Şimdi Neden Susuyor?”, Radikal, 22 Eylül 2015… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/ocalan_ne_demisti_simdi_neden_susuyor-1438303

[156] Zana Farqînî, “Tedip, Tehcir, Tenkil, Temsil ve Temdin”, Gündem, 29 Ağustos 2015, s.11.

[157] Ümit Kardaş, “Şiddetin Sarmalında!”, 22 Ağustos 2015… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/siddetin-sarmalinda/

[158] “Şahin alıcı kuştur. Acımasızdır. Siyasal terminolojide silaha tapan, savaştan öte çözüm bilmeyen ve aramayanlara denir. Akbaba ölümü çağrıştırır çünkü ölümle, ölülerle beslenir. Siyasal literatürde savaştan, savaşın yıkımlarından, ölümlerden beslenen, savaştan çıkar sağlayanlara denir. Bazen silah tüccarıdırlar, bazen ruhları ırkçı-milliyetçi yargılarla sakatlanmış kara vicdanlılardır. Bazen de iktidarını savaşa, devletin zorba gücüne ve ölümlere yaslanarak sürdürmek isteyenler… Ve güvercinler… Barışın kuşları, her daim tedirgin kuşlar… Bütün âlâmetler ortada: Gün şahinlerin ve akbabaların günü… Tedirgin güvercinler çaresiz, etkisiz. Tozdan dumandan ve ille de kandan sesleri duyulmaz olmuş: Mesela Selahattin Demirtaş konuşuyor… Gün şahinlerin ve akbabaların günü. Güvercinler ölümüne tedirgin…” (Aydın Engin, “Şahinler, Akbabalar ve Tedirgin Güvercinler”, Cumhuriyet, 9 Eylül 2015, s.12.)

[159] Can Uğur, “Örnek: Teori Olmayınca Tutarlılık Tesadüflere Kalmış Oluyor”, Birgün, 17 Ağustos 2015, s.6.

[160] Hasan Oğuz, “Liberaller HDP’yi PKK’ye Karşı mı Konumlandırıyor?”, Newroz, Yıl:8, No:271, 28 Eylül 2015, s.4.

[161] V. İ. Lenin, Toplu Eserler Cilt:17.

[162] V. İ. Lenin, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü, Çev: Muzaffer İlhan Erdost, Sol Yay., 1992.

[163] “Kemal Kılıçdaroğlu: PKK Saray’a Hizmet Ediyor”, Cumhuriyet, 1 Eylül 2015, s.11.

[164] Murat Belge, “Kürt Cephesinde Olanları Anlamlandırmak”, Taraf, 22 Ağustos 2015… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/kurt-cephesinde-olanlari-anlamlandirmak/

[165] Mücahit Bilici, “Kürdistan’ı Harabeye Çevirmek”, 22 Ağustos 2015… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/kurdistani-harabeye-cevirmek/

[166] http://www.ozgur-gundem.com/haber/142212/kurdistanda-yeni-bir-donem-basliyor

[167] Demir Küçükaydın, “İsyanla Oynanmaz”, 17 Ağustos 2015… http://blog.radikal.com.tr/politika/isyanla-oynanmaz-109758

[168] Yalçın Yusufoğlu, “Kanlı Ortam Kime Yarıyor?”, Sesonline.net, 12 Ağustos 2015… http://sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?

[169] Bakur’un yönetmeni gazeteci Ertuğrul Mavioğlu’nun, “2013 Newruz’undaki ‘PKK geri çekilmeli’ kararından sonra Kandil’deki PKK yöneticilerinden şunu duyduk: ‘Aslında dağdaki orta kademe çekilmek istemiyor, ama Öcalan’ın kararına uyulacaktır.’ Belgeselinizde 20’li yaşlarındaki PKK’liler ‘Dağdan inmek istemiyoruz’ diyorlar. Nelere tanık oldunuz?” sorusuna verdiği yanıt şöyledir:

“Ben bununla ilk kez çekilen gruplarla yaptığım görüşmede karşılaştım. Çukurca tarafından inerek çekiliyorlardı. İlk karşılaştığımız gruptan biri şöyle demişti: ‘Radyodan duyduk ama inanamadık, herhâlde kontrgerilla oyunudur’ dedik. Diğeri ‘Dinlediğimiz radyo Kürdistan radyosuydu, herhâlde doğrudur dedik, ama çok şaşırdık’ demişti. Çünkü 2012 yılında Devrimci Halk Savaşı diye tabir ettikleri sürecin içine girmişler ve 2013 kış aylarını savaşa hazırlık motivasyonu ile geçirmişler. Belgeselde yok ama bir cümle daha söyleyeyim. Biri de şunu söyledi: ‘Biz her Newruz’da müthiş moral geceleri düzenleriz. Coşkulu biçimde eğleniriz. Dağa çıktığımdan beri hayatımda yaşadığım en kötü gündü geri çekilme kararı.’ Bununla birlikte şöyle düşünüyorlar: ‘Başkan Apo müzakereleri yürüten kişi, o söylemeseydi asla hiçbirimiz böyle bir yola girmezdik’…” (Selin Ongun, “Ertuğrul Mavioğlu: Dağdan İnmek İstemiyoruz Diyorlar”, Cumhuriyet, 20 Nisan 2015, s.17.)

[170] Çağrıcılar: Tarık Akan, Üstün Akmen, Orhan Aklaya, Barış Atay, Enver Aysever, Pelin Batu, Cengiz Bektaş, Gülsüm Cengiz, Aydın Çubukçu, Pakrat Estukyan, Şebnem Korur Fincancı, Mahir Günşiray, Defne Hamlan, Kadir İnanır, küçük İskender, Mahsun Kırmızıgül, Macit Koper, Jülide Kural, Akif Kurtuluş, Tamer Levent, Kuvvet Lordoğlu, Ali Nesin, Yılmaz Odabaşı, İzzettin Önder, Aslı Öngören, Can Öz, Adnan Özyalçıner, Ahmet Say, Fazıl Say, Sennur Sezer, Deniz Türkali, Rıza Türmen, Levent Üzümcü.

[171] Geçerken Hikmet Acun’un soru/ uyarılarını aktaralım: “Solun hemen her cenahından Kürtlere ‘silah bırak’ telkiniyle ortalık gark olurken bir yirmi, otuz yıl sonra gelecek kuşaklar, ‘bizim zamanımız’ı nasıl okuyacak, ne diyecek? Aşikâr olan bizim zamanımıza tüküreceğidir.

1) Bilinir ki sömürgeci ulus devrimcilerinin görevi kendi devletini teşhir etmek, onun sömürgeci savaşını boşa düşürmek ve sömürülen ulusa her türlü desteği vermektir. İnceltilmiş sosyal şovenizmini taraflara ‘silah bırak’ çağrısıyla dolaşıma sokmak değildir. Bu, benim devletime silah sıkma demektir. Devletinden yana olmaktır.

2) Hiç bir sömürgeci ulus devrimcisi, sömürülen ulusun direnişine dil uzatma ve ona ajanda verme hakkına sahip değildir.

3) Hiçbir sömürgeci ulus devrimcisi Bakur Kürd’üne Rojava’da ki devrimci olanaklara sırtını dön ve onun gerisinde bir toplumsal zemine çekil deme hakkına sahip değildir. Kürtlerin özerkleşme eğilimlerine devletle uzlaş çağrıları yapmak değildir. Tersine onların bu devrimci eğilim ve olanaklarını tamamlayıcı devrimci çıkışı batı’da da yapabilmektir.

4) Rojava’yı sınır ötesi ve Kürtlerin sorunu görüp, ona sırt dönmek değildir.

5) Memleketin kaşar liberalleriyle, Kürt tirsikçılarıyla koro ve koalisyon kurup, üçüncü taraf edasıyla Kürtlerin savaşından kendini kurtarmak için politik hilelere başvurmak değildir. Kendi savaşını buna katmaktır.

Sahi birkaç on yıl sonra gelecek kuşaklar ‘bizim zamanımız’ı nasıl okuyacak?

Mezarlarımıza işeyeceklerini ben garanti ederim. Hikmet Acun.” (Hikmet Acun, 10 Eylül 2015, Birlik_hareketi@googlegroups.com)

[172] Oral Çalışlar, “Ateşkes İlan Edilirse…”, Radikal, 10 Ekim 2015… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/ateskes_ilan_edilirse-1448864

[173] Demir Küçükaydın, “PKK’ya Açık Mektup: PKK Derhâl Tek Taraflı Ateşkes İlan Etmelidir”, 12 Ağustos 2015… http://blog.radikal.com.tr/politika/pkkya-acik-mektup-pkk-derhal-tek-tarafli-ateskes-ilan-etmelidir-109353

[174] Demir Küçükaydın, “PKK Ne Yapıyor? Bir Anlamaya Çalışma Denemesi?”, 24 Ağustos 2015… http://blog.radikal.com.tr/politika/pkk-ne-yapiyor-bir-anlamaya-calisma-denemesi-110427

[175] Demir Küçükaydın, “Herkesin PKK’ya Tek Taraflı Ateşkes Çağrıları Yapması İçin Çağrı”, 31 Ağustos 2015… http://blog.radikal.com.tr/politika/herkesin-pkkya-tek-tarafli-ateskes-cagrilari-yapmasi-icin-cagri-111073

[176] “Kandil’den Tek Taraflı Ateşkes mi?”, http://www.xn--yenidenatlm-7zbb.com/kck-es-baskani-bese-hozat-hdp-nin-1-kasim-zaferine-katki-sunmak-icin-tekrar-tarihi-bir-tutum-takinacagiz/767/

[177] “PKK’li Duran Kalkan’dan Demirtaş’a: Neyi Başardın da Çağrı Yapıyorsun?”, Cumhuriyet, 25 Ağustos 2015… http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/352435/PKK_li_Duran_Kalkan_dan_Demirtas_a__Neyi_basardin_da_cagri_yapiyorsun_.html

[178] “PKK’dan ‘Eylemsizlik’ Kararı”, Hürriyet, 11 Ekim 2015… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/30285375.asp

[179] Rıza Dursun, “Cemil Bayık’tan, Demirtaş’ın ‘Amasız Silah Bırak’ Çağrısına Yanıt”, Radikal, 24 Ağustos 2015… http://www.radikal.com.tr/turkiye/cemil_bayiktan_demirtasin_amasiz_silah_birak_cagrisina_yanit-1420674

[180] Evrim Altuğ, “Étienne Balibar: Şiddet Hastalığı Bizi Öldürecek”, Cumhuriyet, 21 Temmuz 2015, s.17.

[181] “Kongra-Gel Eş Başkanı Remzi Kartal: KCK Pazar Günü Eylemsizlik İlan Edecek”, 9 Ekim 2015… http://haber.sol.org.tr/turkiye/kongra-gel-es-baskani-remzi-kartal-kck-pazar-gunu-eylemsizlik-ilan-edecek-132289

[182] “Murat Karayılan’dan ‘Ankara’ Açıklaması”, Milliyet, 12 Ekim 2015… http://www.milliyet.com.tr/murat-karayilan-dan-ankara–gundem-2130672/

[183] “KCK: Eylemsizlik Konumuna Çekildik”, Milliyet, 11 Ekim 2015… http://www.milliyet.com.tr/kck-eylemsizlik-konumuna-cekildik-gundem-2130052/

[184] Orhan Miroğlu, “HDP/ PKK Yol Ayrımında”, Star, 28 Eylül 2015… http://haber.star.com.tr/yazar/hdppkk-yol-ayriminda/yazi-1059110

[185] Orhan Bursalı, “HDP ile PKK Yol Ayrımında mı?”, Cumhuriyet, 8 Eylül 2015, s.7.

[186] Rewin Stêrk, “Vahap Coşkun: PKK, HDP’nin de Altını Oyuyor”, Bas Haber, No:65, 3-9 Ağustos 2015, s.8-9.

[187] İsmet Berkan, “İki Ateş Arasında HDP’nin Hâli”, Hürriyet, 11 Eylül 2015, s.6.

[188] Oral Çalışlar, “PKK’nın Alanı Genişleyince HDP’ninki Daralıyor…”, Radikal, 15 Eylül 2015… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/pkknin_alani_genisleyince_hdpnin_ki_daraliyor-1434164

[189] Orhan Kemal Cengiz, “PKK Neden Bunları Yapıyor?”, Bugün, 1 Ekim 2015… http://www.bugun.com.tr/pkk-neden-bunlari-yapiyor-yazisi-1854776

[190] Rahim Er, “Militan Psikolojisi”, Türkiye, 4 Ağustos 2015, s.8.

[191] Murat Aksoy, “Boykot HDP’ye Yarar mı?”, Millet, 30 Eylül 2015… http://www.millet.com.tr/boykot-hdpye-yarar-mi-yazisi-1274743

[192] Taha Akyol, “HDP Faktörü”, Hürriyet, 6 Ağustos 2015, s.24.

[193] Erdem Gül, “CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu: Saray mı Demokrasi mi?”, Cumhuriyet, 5 Ekim 2015, s.6.

[194] Aydın Engin, “Duran Kalkan İçin Bilgi Notu”, Cumhuriyet, 27 Ağustos 2015, s.12.

[195] Gülse Birsel, “PKK, HDP’nin Ağzını Burnunu Kırıyor”, Hürriyet, 26 Ağustos 2015, s.7.

[196] Mehmet Tezkan, “PKK Aslında HDP’yi Vuruyor”, Milliyet, 4 Ağustos 2015, s.5.

[197] Mehmet Tezkan, “Kürtlerin En Zor Sınavı”, Milliyet, 30 Eylül 2015, s.6.

[198] Mehmet Tezkan, “PKK’nın İstediği Tam da Buydu”, Milliyet, 10 Eylül 2015, s.8.

[199] Orhan Miroğlu, “HDP’yi Kurtarabiliyorsanız PKK’den Kurtarın!”, Star, 6 Ekim 2015… http://haber.star.com.tr/yazar/hdpyi-kurtarabiliyorsaniz-pkkden-kurtarin/yazi-1060818

[200] Nuray Mert, “… ‘Çözüm Süreci Devam’mış!”, Cumhuriyet, 7 Eylül 2015, s.7.

[201] Demir Küçükaydın, “Bir Kırılma Noktasında Durum Yargılaması”, 7 Eylül 2015.

[202] Komalen Jinên Kürdistan (KJK) Yürütme Konseyi Üyesi Şafak Aryen, “HDP bir önderlik projesidir,” (Dicle Arya, “Aryen: HDP Bir Önderlik Projesidir”, Gündem, 16 Haziran 2015, s.7.) diyor.

[203] Ahmet Hakan, “Sen Ey PKK, Ey Hükümet Ey HDP, Ey Türkiye”, Hürriyet, 11 Eylül 2015, s.4.

[204] Mehmet Tezkan, “HDP Güçlenirse PKK Zayıflar Ama!”, Milliyet, 31 Temmuz 2015, s.6.

[205] Mehmet Tezkan, “PKK Kürtleri HDP’ye Kaptırınca”, Milliyet, 3 Eylül 2015, s.7.

[206] Oral Çalışlar, “HDP, PKK ile Bağlarını Koparsın mı?”, Radikal, 6 Ekim 2015… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/hdp_pkk_ile_baglarini_koparsin_mi-1445864

[207] “Selda Bağcan: HDP Aklını Başına Alsın, PKK İle İlişkisini Kessin”, Hürriyet, 3 Eylül 2015, s.16.

[208] “Barzani Mesajları”, Hürriyet, 28 Temmuz 2015, s.19.

[209] Demir Küçükaydın, “HDP’yi Reorganize Etmek”, 25 Ağustos 2015… http://blog.radikal.com.tr/politika/hdpyi-reorganize-etmek-110516

[210] “Kandil’e Gandi’li Mesaj”, Cumhuriyet, 3 Ekim 2015, s.15.

[211] Çiğdem Toker, “HDP’nin Türkiye Çizgisi Kalınlaştı”, Cumhuriyet, 3 Ekim 2015, s.16.

[212] Ahmet Hakan, “Kürt Siyasi Hareketi Olarak Şu 3 Şeye Karar Vermemiz Lazım”, Hürriyet, 2 Eylül 2015, s.4.

[213] “PKK ayrı devlet kurma talebinden vazgeçtiğini söylediğine göre geriye haklar ve özgürlükler talebi kalıyor. Bu noktada bu talebin başarılı olabilmesi için öncelikle üç koşulun yerine getirilmesi gerekiyor. Birincisi, devletin, egemen sınıfların ve halkın bu ‘ayrılmak istemiyoruz’ sözünün samimiyetine inanması sağlanmalıdır. İkincisi, haklar ve özgürlükler talebine, ülkedeki genel haklar ve özgürlükler mücadelesi içinde bir yer bulunmalıdır. Üçüncüsü, silahlı mücadeleden müzakere, pazarlık sürecine geçişin dili, araçları, yolları inşa edilmelidir.

Kürt hareketi bu koşulları yerine getirmeyi 1990’lardan bu yana birçok kez denedi, ama HDP’ye gelene kadar başaramadı. HDP’nin önemi, liderliğinin bu alandaki başarısında yatmaktadır. Bu başarının HDP öncesinde bir askeri ve siyasi tarihsel zemini olduğu, HDP’nin bir evrimin içinde bu noktaya geldiği inkâr edilemez. Bu anlamda, HDP, bir sürecin başarısıdır da denebilir.

PKK liderliği, hem bu başarının diyalektiğini, hem de bu başarının HDP ile ortaya çıkardığı yeni durumun özelliklerini ya anlamakta ya da bu duruma uyum sağlamakta zorlanıyor. Bu durumun diyalektiği, PKK’nin artık aşılması gerektiğine ilişkindir. Burada, Kürt siyasal hareketi açısından bir değişim, bir sentez ve ‘sıçrama’ (‘aufhebung’) söz konusudur. Bu gerçekleşmediği takdirde, bir ‘kötü sonsuz’, değişmeden devinmeye devam ederek ‘canavarlaşma’ olasılığı gündeme gelecektir. Burada sorun PKK’nin yok olması değil, Kürt siyasi hareketinin dönüşerek gelişmesidir. Benzer bir duruma örnek olarak, İrlanda tarihine, IRA ve Sinn Fein ilişkisine bakılabilir.” (Ergin Yıldızoğlu, “HDP Neyi Başardı?”, Cumhuriyet, 27 Ağustos 2015, s.8.)

[214] “Murat Karayılan: Ateşkes Anlamlı Ancak Tek Taraflı Olmaz”, Gündem, 5 Eylül 2015, s.8.

[215] “PKK Yürütme Konseyi Üyesi Murat Karayılan: Saray’ın Savaşı 400 Vekil İçin”, Gündem, 18 Eylül 2015, s.11.

[216] Ayşegül Doğan, “PKK Yürütme Komitesi Üyesi Murat Karayılan: Süreç Eski Formatla Yürümez”, Gündem, 15 Temmuz 2015, s.8.

[217] “Murat Karayılan: Özgür Kürdistan’ı Kurma Sürecindeyiz”… http://haber.sol.org.tr/turkiye/murat-karayilan-ozgur-kurdistani-kurma-surecindeyiz-130846

[218] Besê Hozat, “Yeni Süreç, Devrimci Halk Savaşı Sürecidir”, Gündem, 14 Temmuz 2015, s.9.

[219] “KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat: Kürdistan’da Yeni Bir Dönem Başlıyor”, Gündem, 16 Ağustos 2015, s.10.

[220] “KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık: Ateşkes Çift Taraflı Olur”, Gündem, 25 Ağustos 2015, s.7.

[221] Erdal Er, “Cemil Bayık: Bu Kadar Vahşi Saldırı Varken Silah Bırakılamaz”, Gündem, 13 Ağustos 2015, s.14.

[222] Hüseyin Ali, “Gerilim ve Mücadele Demokratikleşmenin Kanunudur”, Gündem, 18 Eylül 2015… http://www.ozgur-gundem.com/yazi/134005/gerilim-ve-mucadele-demokratiklesmenin-kanunudur

[223] Selahattin Erdem, “Kürtlerin Ulusal Diriliş Devrimi Özgürlükle Taçlanacak”, Demokratik Ulus, 22-29 Eylül 2015, s.1.

[224] “Duran Kalkan: Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmaz”, Gündem, 12 Ağustos 2015, s.6.

[225] “PKK Yürütme Komitesi Üyesi Duran Kalkan: AKP’nin Savaş Oyununa Katılmayın”, Gündem, 26 Ağustos 2015, s.8.

[226] “KCK Yürütme Komitesi Üyesi Sabri Ok: Bütün Halkımız Ayağa Kalkmalıdır”, Gündem, 11 Eylül 2015, s.12.

[227] Bişar Brusk, “KCK Yürütme Konseyi Üyesi Sabri Ok: Daha çok Farqîn, Gimgim, Gever, Gezi…”, Gündem, 29 Ağustos 2015, s.6.

[228] Muzaffer Ayata, “Direniş ve Meşru Savunma Vazgeçilmezdir”, Gündem, 12 Eylül 2015, s.11.

[229] “Diriliş Gerçekleşti, Sıra Özgürlükte”, Demokratik Ulus, 22-29 Eylül 2015, s.1.

[230] Hikmet Acun yine soruyor: “Rojava’dan sonra bir barış mümkün müdür? Bu soru Türkiye’de her cepheden kendi meşrebince dillendirilen ‘barışma’nın bölenidir.

Rojava’dan sonra barış mümkün müdür? İktidarın yapı-söküme uğradığı, parçalandığı, komün deneyimini yokladığı, başka bir toplumsal tahayyülün tarihe girdiği ve kendi zamansallığını inşa ettiği ‘yeni dünya’ giderek kendi alternatifini üretirken, Bakur Kürd’ünü bundan azade ve ‘Misak-ı Milli içinde’ kapatma olarak görmek mümkün mü?

Rojava’nın ‘ileri zamanı’nın gerisine düşmüş bir Bakur öne sürmek mümkün mü? Sol ve entelijensiya bu soruya cevap ve tutum üretmekle mükelleftir.

Rojava’dan sonra Bakur Kürd’ünün devletin büyük kapatmasına boyun eğmesi mümkün müdür? Bu soruların cevabı solcu- sosyalist iddiaları tutarlıysa Marksist olduğunu iddia edenleri bekliyor. Buyurun!” (Hikmet Acun, 8 Eylül 2015, Birlik_hareketi@googlegroups.com)

[231] Murat Çakır, “Biline: Bedelsiz Barış Olmaz”, Gündem, 29 Ağustos 2015, s.13.

[232] Muharrem Demirdaş, “Şimdi Haberler…”, 29 Ağustos 2015… http://gezite.org/simdi-haberler/

[233] “Tayyip bey’e saygım sonsuz” vurgusuyla ekliyor Yavuz Bingöl, “Bu ülkede 30 yıla yakındır müzik yapıyorum. Binin üzerinde konser verdim. Barışın ve kardeşliğin altını çizmediğim tek konserim yoktur… 90’lı yılların karanlık günlerinde sokak ortalarında faili meçhuller varken gazeteler bombalanırken, Sapanca – Adapazarı – İstanbul üçgeninde insanlar infaz edilirken, milyon dolarlarla bazı gazetelerde genel yayın yönetmenliği yapanlar, Kürt sorunuyla ilgili tek satır yazmazken alanlardaydım ve barış adına onlarca konser verdim. Hatta Samsun konserindeki konuşmam nedeniyle DGM’de yargılandım. bugün bu arkadaşlar marjinal kanallarda solcu olarak geçiniyorsa ben de Fidel Castro’yum.” (“Yavuz Bingöl: Onlar Solcuysa Ben Castro’yum”, Radikal, 29 Ağustos 2015… http://www.radikal.com.tr/kultur/yavuz_bingol_onlar_solcuysa_ben_castroyum-1424112)

[234] “Bir 68’li olarak bütün protesto yürüyüşlerinde haykırdığımız ‘Yaşasın halkların kardeşliği!’ sloganı, gördüklerimden, duyduklarımdan sonra bana yetersiz gelmeye başladı… Bu sloganı değiştirmemiz, ‘Yaşasın halkların eşitliği’ dememiz gerekiyor.” (Işıl Özgentürk, “Kardeş Değil Eşitiz!”, Cumhuriyet, 7 Ekim 2015, s.7.)

[235] V. İ. Lenin’in, “Milliyetçilik egemen sınıfa özgü bir hastalıktır. Ezilen ulus tabiatına göre devrimcidir,” saptamasını bir kez daha anımsatarak, ‘The Economist’de yayınlanan “Özyönetim Hayalleri – Özerklik Peşindeki Kürtlerin Kendilerinden Destek İsteyen Hükümetle Dansı” başlıklı yazıda, Kobanê sonrası pek çok Kürt’ün artık TBMM’nin parçası olmak istemediğine dair izlenimler aktarıldı: “Dicle Nehri’nin kıyısında eski bir Kürt yerleşimi olan Cizre’de bir aile, sınırın diğer tarafındaki Kobanê’de IŞİD militanlarına karşı savaşırken ölen 20 yaşındaki oğulları Muhammed’in yasını tutuyor. Muhammed, Kürt güçlerin Kobanê’de 26 Ocak 2015’de zaferlerini ilan etmesinden kısa süre sonra öldürüldü. Başsağlığına gelen Molla Kasım adlı imam, ‘Cizre Kobanê’de 17 şehit verdi’ diyor. IŞİD’e karşı savaş, Pan-Kürt hissiyatı canlandırdı ve efsanevi Kürt Emiri Bedir Han’ın XIX. yüzyılın başlarında Osmanlı’ya karşı ayaklandığı Cizre’de uzun zamandır devam eden isyankârlığı alevlendirdi. Muhammed’in annesi Selma, ‘Cizre bizim, Kobanê bizim, her ikisi için de savaşmak zorundayız’ diyor. ‘Muhammed’in polis aracına taş atmaktan bir yıl hapis yattığında 14 yaşında olduğunu aktaran annesi, ‘Ondan sonra PKK’ye katılmaya karar verdi,’ diye ekliyor.” (“Kürtlerin Birçoğu Meclis’in Parçası Olmak İstemiyor”, Cumhuriyet, 14 Şubat 2015, s.4.)

[236] Cemil Bayık ‘Azadiya Welat’daki köşe yazısında, 6-7 Ekim olaylarında AKP’yi yıkacakken hükümetin Abdullah Öcalan’dan yardım istediğini ve Öcalan’ın buna engel olduğunu ifade edip, “Kürt halkının öfkesi karşısında Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetinin dizleri titremiştir… İmralı’ya gitmişler, Önder Apo’ya bu eylemleri durdurması için ricada bulunmuşlardır. Bu başvurular sonucu Önder Apo bir mesaj yayınlamış; Kürt Özgürlük Hareketi’ne haber göndermiş, 6-7-8 Ekim Kobanê direnişiyle dayanışma serhildanları böyle durdurulmuştur. Yoksa Kürt halkı öldürülen onlarca gencin intikamını alacak biçimde serhildanı büyütecek ve AKP iktidarını yerle bir edecekti,” (“Cemil Bayık’tan Türkiye’de Olay Yaratacak Açıklama”, 9 Ekim 2015… http://www.durus24.com/haber/663/cemil-bayiktan-turkiyede-olay-yaratacak-aciklama) dedi!

 

Exit mobile version