Site icon Rojnameya Newroz

7 HAZİRAN SON PARLEMENTER SEÇİMİ Mİ OLACAK?

1980’lerden itibaren oluşan yenidünya düzeni, katı merkeziyetçi ulusal devleti çözdü, buna bağlı olarak parlamenter sistem de işlevsizleşti; seçmen, söz ve karar sahibi olmadığı sistemden hızla uzaklaştı/uzaklaştırıldı. Yapılan istatistikler gösteriyor ki seçimlere katılma oranları her seçim döneminde biraz daha azalmakta, insanların parlamentoda beklentileri tükenmektedir. Bu sadece Türkiye’ye özgü bir durum değildir, dünyanın bütün parlamenter sistemlerinde aynı durum gözlemlenmektedir.

Parlamenter sistemin işlevsizleşmesi sadece yenidünya düzeni ile ilgili değildir, sorun sistemin içindedir ve yapısal niteliktedir. İlk başta Türkiye’de partiler, hâlâ 12 Eylül askeri faşist rejimin yasaları ile yönetilmektedir. Sistem parti içi demokrasiyi işlevsizleştirmiş, partiyi bir iki yönetici şefin veya bir kliğin keyfi idaresine bırakmıştır. Siyasi partiler sözde demokrasinin vazgeçilmez unsurları olup, demokratik gelişmenin aracı sayılıyorlar ama bizzat kendileri toplumun en antidemokratik kurumları haline gelmişlerdir. Sistem partileri, antidemokratik seçim kanunlarından da faydalanarak, demokrasi ve özgürlük bilincinin azgelişmiş olduğu koşullarda kendinden beklenin fazlasını yapıyorlar. Misyonları ve varlık nedenleri oy almak için kitleleri aldatmak… Vatandaş, parti içi kliğin veya şefin belirlediği adaylara oy vermekte, kime oy verdiğini bilemeden onların parlamenterliğini onaylamaktadır. Türkiye’de hep böyle olmuştur; 1930’ların tek adam döneminde olduğu gibi bugünde böyledir. Neden mi? Çünkü yönetimi eline geçiren klik, yönetimden feragat etmek istememektedir ve partiyi şirket yönetir gibi yönetmektedir; asgari parti içi demokrasiye ve tartışmaya dahi izin verilmez. Ama bu bile tek başına yeterli sebep değildir, en önemli sebep yönetimin (egemen sınıfın) halkına güvenmemesidir. Türkiye’nin esas sorunu burada gizlidir. Bu sorun burjuva temsili rejimlerin genel sorunudur. Onların nazarında, yönetim yoksul ve cahil halka bırakılmayacak kadar önemli ve ciddi bir iştir. Koskoca devlet yönetimi cahil halk çoğunluğuna terk edilemez! Öyle bir şey, burjuva sınıfı için intihar olur. Olsa olsa “yönetenler değişmeli” ama “yönetim değişmemelidir!” Bunun anlamı şudur, evet yıpranan hükümetler değişmeli, ama sistem ve onun koruyucu temsilcisi iktidar asla değişmemelidir… Ve bunun adına da halkın kendi kendini yöneten temsili demokratik rejim denilmektedir. Oysa oynanan oyun her yerde aynıdır, onaylanan sermayenin diktatörlüğüdür.

Bugün Türkiye bir sorunlar yumağı haline gelmiş ve parlamenter sistem çözüm üretmediği gibi kendisi de sorun olmuştur. Başta Kürt sorunu ve ona bağlı olmak üzere, Alevi sorunu, işsizlik sorunu, şehirleşme sorunu, eğitim ve sağlık sorunu, kadın sorunu, en önemlisi de hukuk ve adalet sorunu, kendisini dayatmış, ülke idare edilemez durumundadır. Türkiye dünün kendi kabuğuna çekilmiş, küçük bir ülke değildir, aksine dinamik nüfusu, ekonomik gücü ve sorunları ile küçük bir deve dönüşmüştür. Eski mantıkla ve Ankara’da bu koca ülke yönetilemez; ülkenin hızla demokrasiye geçişine acil ihtiyacı vardır. Peki, nasıl bir demokrasi? Yerele dayalı doğrudan demokrasi, yani ülke hızla yerelleşmeli, yerel parlamentolar devreye girmeli, yukarıda saydığımız sorunların çoğunun çözümü de yerel yönetimlere bırakılmalıdır. Yerel parlamentolar arası koordinasyonu sağlayacak, sembolik değere sahip bir başkanlık sistemine gerçekten ülkenin ihtiyacı vardır. Bunun adı “federal bir başkanlık sistemi” ise evet böyle bir sisteme ihtiyaç vardır.

PARTİLER İŞLEVSİZLEŞMİŞTİR

Siyasi partilerin topluma daha iyi kamu hizmeti sunmak üzere birbirleriyle yarışan demokrasinin vazgeçilmezleri olduğu, seçimlerin de halkın kendi kendini yönetmesinin bir yöntemi ve aracı olduğuna dair yaygın görüş hâkim. Teorik olarak siyasi partilerin farklı halk kesimlerinin, halk sınıflarının arzu, istek ve çıkarlarını gerçekleştirmek amacıyla, halk tarafından kurulması gerekirdi. Lâkin gerçek durum hiç de öyle değil. Bugün ana muhalefet partisi konumunda olan parti, devletin kurucu partisi olup, kendisini devletle özdeşleştirmiştir. Süreç içerisinde kendisini “ortamın solu “veya “demokratik sol” diye tanımlasa da aslında statükoyu koruyan bir pozisyondadır. CHP bu özellikleriyle, iktidardaki AKP’nin çok gerisine düşmüş ve onun alternatifi olmaktan çıkmıştır. Kendisini yenileyemediği için, ne demokratik bir projesi ne de halka vereceği bir şeyi vardır. Tüm politikasını AKP’nin karşıtlığı üzerine kurmuştur. O da kitleler üstünde pirim yapmamaktadır. Diğer muhalefet partisi ise iki partinin ortasında durmakta, ikisine de eşit mesafede olan bir ırkçı nasyonal sosyalist partidir. HDP ise 12 Eylül askeri faşist rejiminin getirdiği %10’luk barajın tehdidi altındadır. Sistem kendisini Türkiyelileştirip ehlileştirmeye çalışmaktadır. Böylece halkımız düzen partilerinden birine oy vermeye mahkûm edilmiştir. Oysa halkımızın inisiyatifi ele alma zamanı gelmiştir.

NASIL BİR BAŞKANLIK SİSTEMİ SAVUNMALIYIZ

Yanlış anlaşılmasın, burada savunduğumuz burjuva demokrasilerindeki başkanlık sistemidir ve onun olması gereken asgari müşterek kurumlarıdır; yoksa burjuva demokrasilerini savunmak diye bir derdimiz yok. Bugün başkanlık sistemiyle yönetilen burjuva demokrasilerine baktığımızda yerleşmiş, toplum tarafında kabul görmüş şu kurumların varlığına sıkı sıkıya bağlıdır:

1- Bu tür ülkelerde federal sistem yerleşmiştir. Başkan federal yönetimler arasında koordinasyonu sağlayan sembolik bir işleve sahiptir. Bütün sorunlar; başta eğitim, sağlık, hukuk ve güvenlik olmak üzere hepsi yerel parlamentolar aracılığıyla çözülmektedir.

2- Kuvvetler ayrılığı prensibi çok gelişmiştir, her kurum sıkı bir denetleme-dengeleme sistemine tabidir. Yargı bağımsızdır, devletin çıkarları değil, yurttaşın hakları teminat altındadır ve evrensel hukuk normları uygulanır.

3- Basın hürdür, denetleme görevi gören basın dördüncü kuvvet olarak kabul edilir ve işlevsel bir yapıya sahiptir. Fikir, suç olmaktan çıkmıştır, fikir suçu diye bir suç yoktur.

4- Sivil toplum kurumları güçlüdür ve işlevseldirler, asırlardır ödenen bedeller sayesinde demokrasi kültürü çok gelişmiştir, kimse demokrasi dışı bir eylemde bulunmak istemez.

Adı geçen kurumların hiç birisi Türk siyasi hayatı içinde yer bulamamıştır. İlk başta, Türkiye güçler ayrılığı olmayan, siyasi ve demokrasi kültürü yerleşmemiş bir ülkedir. Türkiye federalleşmeyi bir bölünme, parçalanma olarak algılamakta, federalleşerek yerelleşmekten kaçınmaktadır. Yukarıda saydığımız bağımsız kurumlar oluşturulmadan, varlıkları anayasal teminat altına alınmadan ve Türkiye’nin kronik hale gelen yönetim sorunları giderilmeden, oldubittiye getirilecek bir başkanlık sistemi, Türkiye’ye demokrasiyi değil, diktatörlüğü getirir. Erdoğan’ın dayattığı ve istediği böyle bir başkanlıktır.

TÜRKİYE AĞIR SORUNLARLA BOĞUŞMAKTADIR

Bugün Türkiye çözümü parlamenter sistemi aşan ağır sorunlarla boğuşmaktadır. Bu ağır sorunlara objektif baktığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır:

1- Türkiye kırılgan bir ekonomiye sahiptir; ülke sanayisinin ihtiyaç duyduğu ara malı üretemediği için, ithal etmek zorundadır, dolayısıyla ekonomi döviz üreten değil, tüketen konumuna düşmüştür/düşürülmüştür. En küçük bir spekülasyon hareketinde döviz fırlamakta, çarklar durmaktadır. Hükümet dünya konjonktüründen faydalanarak bu açığı kapatmışsa da bunun ilelebet böyle gitmeyeceği aşikârdır, şimdiden tehlike sinyalleri gelmektedir. Böyle bir ekonominin istihdam yaratmayacağı da bilinen bir gerçektir, işsizlik resmi rakamlara göre şimdiden %13’leri aşmış, gizli işsizlikle birlikte bu rakam %20’lere ulaşmış bulunmaktadır. Esnek çalışma, taşeronlaşma gibi çağdışı sistemler devreye alınmış, emekçiler her türlü sosyal güvenceden yoksun, karın tokluğuna çalışmak zorunda bırakılmışlardır. Sınıflar ve katmanlar arasında gelir dağılımı makası dünyada olmadığı kadar açılmış, yoksulluk alabildiğine artmıştır. Hükümet yoksul kesimleri sadakaya alıştırarak, kendisine bağımlı hale getirerek oy deposuna dönüştürmüştür.

2- Spekülatör kazançlar hiçbir dönemde olmadığı kadar artmıştır. Birer şantiyeyi andıran şehirlerimizde, her şey kazanca dönüştürülmüş, yeşile hasret, havası kirli, kültürden yoksun, güvenlikli olmayan mekânlar haline getirtilmiştir. Ekonomi üretken olmayan inşaatlar üzerinde yürütülmeye çalışılmaktadır. Dışarıdan oluk gibi akan ucuz paralar, üretim alanlarına değil, çok katlı alış-veriş merkezlerine yönlendirilerek spekülatif kazançlar cazibeli hale getirilmiştir.

3- Toplum alabildiğine ayrıştırılmıştır. Kadınlar toplumsal üretimden soyutlanmaya çalışılmakta, çalışmak ayıplanmaktadır. Üretimde soyutlanan kadın hiçtir, kadını hiçleştirmeye çalışmaktadırlar. Bu yüzden kadınlar evlerine kapatılıp, ekonomik olarak eşlerine bağımlı, onlara hizmet etmeye ve çocuk doğurmaya teşvik edilmektedir. Kadının özgür iradesi ipotek altına alınmış, aile namusu kadına yüklenmiş, hatta kaç çocuk doğuracağı hakkı dahi kadının elinden alınmıştır/alınmaktadır. Her gün işlenen ve yüreklerimizi dağlayan kadın cinayetleri bu zihniyetin ürünüdür. Bu zihniyete dur diyemezsek kadın cinayetleri artarak devam edecektir.

4- Kürt sorunu, Alevi sorunu, eğitim sorunu, sağlık ve güvenlik sorunu, artık bu parlamenter sistemle ve bu siyasi partilerle çözülemeyeceği gün gibi açıktır. Sistemin yerelleşmesi ve başkanlık sistemin oluşması zorunluluğun ötesinde kendisini dayatmıştır. Tabi bu dayatma Erdoğan’ın istediği doğrultuda değil, demokratikleşmeyle mümkün olacaktır.

Bunca ağır sorunlara rağmen, neden Erdoğan başkanlık sisteminde bu kadar ısrar etmektedir? Çünkü sorunları ancak despotik bir yönetimle ve polisiye tedbirlerle çözeceğine inanmaktadır. Türkiye daha önce böyle bir yöntemi, 24 Ocak 1980 kararları ile uygulamaya koydu ve ardından da zorunlu olarak 12 Eylül faşist askeri rejimi geldi. Bugün de “İç Güvenlik Yasası”nda olduğu gibi, buna benzer bir ortam yaratılmaktadır, tek fark askeri güçle değil, halkın oyu ile gerçekleştirmek, halkın bir kesimini de bu yanlışlığa ortak etmek istemektedir.

HDP SEÇİME GİRMEKLE ERDOĞAN’A BAŞKANLIK YOLLUNU MU AÇAÇAK?

HDP’nin seçime parti olarak girmesi olumlu bir tavırdır, bu tavırla anti demokratik seçim barajını aşsa da aşmasa da kazanan Türkiye halkları olacaktır. Çünkü ağırlaşan sorunlara yukarıda belirttiğimiz gibi parlamenter rejim çare olamamaktadır. Tabi seçime HDP, Türkiyelileşerek değil, Kürdistanlı güçlerle yapacağı güç birliği ve buradan alacağı ivme ile Türk ilerici ve sosyalist güçlerle yapacağı ittifak çok daha yararlı olacaktır. HDP’nin Türkiyelileşmesi demek sistemle uzlaşması demektir ki bundan da Türkiye halkları zarar görecektir. Bu bakımdan 13 Mart 2015 tarihinde, aralarında Azadi hareketi, DBP, DDKD, DTK ve ÖSP’nin yer aldığı “Kürdistani Seçim İttifakı” geleceğe dönük olarak oldukça umut vermektedir.

HDP barajın altında kalması durumunda, haklarımız için sonun başlangıcı olacaktır. Ülke uzun yıllar antidemokratik yasalarla ve polisiye tedbirlerle yönetilecek, Kürt sorunu yine yok sayılacaktır. Kürdistan’da eski karanlık günler geri gelecek, baskılar, işkenceler, hapishaneler ve belki de gayri meşru yok edilmeler yeniden rutin olay haline gelecektir. Bunun işaretlerini Erdoğan şimdiden vermektedir.

Erdoğan, çıkaracağı 400 milletvekili ile rejimi değiştirip başkanlığını ilan edebilecektir. Ama ülkeyi yönetebilecek mi? Demokratikleşmemiş bir Türkiye’de hangi sorun çözülecek? Kürt sorunu mu, Alevi sorunu mu? Kadın sorunu mu? Ekonomik sorunlar mı? Hiçbirisi. AKP yeni anayasa yapma konusunda sayısal yeterliliğe sahip olacaktır ama siyasal gücü yani temsili gücü asla olmayacaktır. Bunu gören eski cumhurbaşkanı Abdullah Gül, şimdiden yollarını Erdoğan’dan ayırma gereğini duymuştur. Hiç kimse kendisini kandırmasın; Erdoğan’ın Türkiye’nin sorunlarını çözme diye bir derdi yok, olamazda. Daha, 15 Mart 2015’te Balıkesir’de işverenler ödül töreninde yaptığı konuşmada; Türkiye’nin Kürt sorunu olmadığını açıklamış ve Kürtlere “ne istiyorsunuz, her şeye sahipsiniz” demiştir. Erdoğan böylece 40 yıllık kanlı mücadeleyi bir çırpıda yok saymış, Kürt sorununu askıya almıştır. Erdoğan’ın tüm derdi kendisine sadık kendi Kürdünü yaratmaktır; sadık olmayan her Kürt onun nazarında anarşistlikle eşdeğerdedir. Bundan dolayı polis devletine yol açacak “İç Güvenlik Yasası”nda ısrar etmektedir. Ülkeyi bir anonim şirketi yönetir gibi yönetmesi için halktan yetki istemiştir. Bağırıp çağırmasının ve herkese çatmasının sebebi bundandır.

Eleştiriyi hazmetmeyen, yargıdan kaçınan, her toplumsal muhalefeti darbe diye algılayan bir başkanın gideceği son durak diktatörlüktür. Türkiye’de orduyu siyasetin dışına çıkaran Erdoğan, şimdi kendisi sivil bir genelkurmay başkanı olarak sistemin üstüne çöreklenmektedir ve çıkaracağı yasalarla bunu meşrulaştırma gayretindedir.

HDP seçim barajını aşamazsa ve Erdoğan istediği 400 milletvekilini çıkarırsa, 7 Haziran son parlamenter seçim olacaktır. Erdoğan başkan olarak diktatörlüğünü ilan edecektir ama orada oturması bugünkünden daha zor olacaktır.

Exit mobile version