Site icon Rojnameya Newroz

15’LERE DAİR: GEÇM(EM)İŞ BUGÜNÜ(MÜZÜ)N ÖNSÖZÜDÜR!

Mustafa Suphi ile yoldaşlarının katledilmesi, komünistler için yalnız acı bir anı değildir. Aynı zamanda bizim için çok öğretici derslerle doludur. Söz konusu katliam, aynı dönemde ve ardından gelen süreçte Avrupa’nın ve dünyanın çeşitli yerlerinde tanık olduğumuz devrimlerin kanla boğulması ve komünistlerin katledilmesinden ayrı düşünülemez.

 15’LERE DAİR: GEÇM(EM)İŞ BUGÜNÜ(MÜZÜ)N ÖNSÖZÜDÜR![1]

TEMEL DEMİRER / Tüm yazılar için buraya tıklayın

“Şimdiki zaman ve geçmiş zaman

Belki ikisi de gelecek zamanda mevcut

Gelecek zaman da geçmiş zamanın içinde.

Şayet zamanın tümü ezeli ve

ebedi olarak şimdiyse

Zamanın tümü kurtarılamaz.”[2]

Biz; “kazıdık onbeşlerin ismini, kanlı kızıl bir mermere!/ bir çelik aynadır gözlerimiz, onbeşlerin resmini görmek isteyenlere!” diye anılan Mustafa Suphi’nin yoldaşlarıyız.[3]

Bizler için coğrafyamızın devlet geleneği bir “sır” değil… Katliamcılık, Osmanlı’dan T.’C’ye uzanan devletin mayasında mevcut; bu geleneğin öteki ilan ettiklerine karşı tutumu ise, yok edip, unutturmadır!

T.“C”nin komünistlere, devrimcilere, Kürtlere, Alevîlere, Hıristiyanlara karşıt tutumu ya da 19 Aralık Katliamı minvali “icraatlar”ı 1915 zihniyetiyle malûldür.

Herkesin malumu: Osmanlı’dan T.“C”ye uzanan gelenekleriyle devlet, kendisini daha cumhuriyet ilan etmeden önce, -sinsi ve aşağılık yöntemlerle- elini komünistlerin kanına buladı; Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP ) önder kadrolarını hunharca katletti.

Kolay mı? “Türk âleminin en büyük düşmanı komünistliktir, her göründüğü yerde ezilmeli,” mantık(sızlı)ğı üzerine inşa edilen T.“C”nin, bu cümleden olmak üzere, 28/29 Ocak 1921’de Mustafa Suphi ile yoldaşlarını Sürmene açıklarında katlederek denize atması, gelecekte ne yapılacağının bir işaretidir!

Bu devlet terörü, ne tek parti döneminde ne de Demokrat Parti döneminde komünistlere göz açtırmıştı!

Nâzım Hikmet’e 1938’de verilen 28 yıllık hapis cezası bitimsiz baskı geleneğinde bir kilometre taşıdır!

Komünistlerin, daha sonraki yıllardaki hâlini varın siz tahayyül edin!

“Türk âleminin en büyük düşmanı toplumculuktur,” fetvalarının hâlâ verildiği 1960’lı yılların sonlarında bile bu hâl değişmiş değildi.

Kim ne derse desin: Coğrafyamızda tutarlı bir muhalif, solcu, sosyalist, komünist iseniz; bunda ısrarlıysanız; vazgeçmiyorsanız; sizi bekleyen sadece katliamdır, ölüm’dür!

“Nasıl” mı? Gayet basit!

Gün gelir Mustafa Suphi ve yoldaşlarıyla Karadeniz’de boğulursunuz…

Şefik Hüsnü ile yıllarca hapislerde çürütülüp, sürgünde sokak çocuklarına taşlatılarak kalp krizi sonucu öldürülürsünüz…

Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile Reşat Fuat Baraner’in acılarına taraf kılınırsınız…

Sansaryan Han’ın tabutluklarında ya da Ankara DAL’ın veya Türkiye’nin dört yanındaki işkence tezgâhlarında canınız alınıp, “intihar etti” diye kayıtlara geçirilir…

Bir gece vakti kaybedilirsiniz; faili meçhullere karışırsınız…

Nurhak’ta, Kızıldere’de, Şişli, Beyazıt, Taksim Meydanları’nda katledilirsiniz.

Erdal Eren[4] gibi yaşınız büyütülerek darağaçlarına çıkarılır, asılırsınız.

Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’da katledilirsiniz…

Madımak’ta yakılırsınız…

Daha neler neler!

Coğrafyamızda tutarlı muhalif, solcu, sosyalist, komünist olmak zordur, meşakkatlidir; bedeli büyüktür ve çoğunlukla hayatımızdır…

Bu mantık(sızlık) sinsilesinde Mustafa Suphi ile yoldaşlarının katli, T.“C” siyasal tarihinin en vahşi cinayetlerinden birisiyken; “Resmi tarih anlayışımız hiçbir zaman geçmişi gerçek yüzüyle görmedi ve göstermedi. Bilmenin, öğrenmenin önüne konulan engeller, yıllar boyu ‘gerçeği’ bilinmezliğin yoğun sisinin içinde bıraktı. Unutulsun, tanıkları yok olsun, kaybolsun diye… Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldürülmesi modern Türkiye’nin ilk ve en büyük faili meçhul cinayeti. İlk politik toplu kırımıdır,”[5] diye ekleyen Hamit Erdem sonuna kadar haklıdır.

 

YAŞAMI

 

Mustafa Suphi, tam adı Mevlevizade Mustafa Suphi, Giresun’da 1883 yılında doğdu.

Mevlevi Şeyhi Mustafa Efendi’nin oğludur. Dolayısıyla Mustafa Suphi Mevlevi dedesinin adını taşımıştır.

İlköğrenimi babasının görevi nedeniyle Kudüs ve Şam’da, ortaöğrenimini Erzurum’da gördü.

İstanbul Hukuk Mektebi’ni bitirdikten sonra Fransa’ya gitti. Paris’te Siyasal Bilgiler Yüksekokulu’nda öğrenim gördü (1910). Ahmed Ferit (Tek) tarafından çıkarılan ve ‘Milli Meşrutiyet Fırkası’nın sözcülüğünü yapan ‘İfham’ gazetesinde, yazı işleri müdürü olarak çalıştı. İstanbul’daki ilk yıllarında İttihat ve Terakki yanlısıyken, baskıcı uygulamaları nedeniyle, sonradan bu örgüte muhalif bir çizgi izlemeye başladı. Mahmud Şevket Paşa’nın öldürülmesinden sonra Sinop’a sürüldü.

Sinop’a sürgüne gönderilen Mustafa Suphi, bir ara yeniden İstanbul’a döndü. Ancak yeniden Sinop’a sürülmesi üzerine kendisi gibi sürgünde bulunan 7-8 arkadaşıyla birlikte bir kayıkla denize açıldılar. Daha sonra silah zoruyla ele geçirdikleri bir yelkenli ile Sivastopol yakınlarına, Haziran 1914’te ulaşmayı başardılar.

Böylece Mustafa Suphi için, hayatının çok önemli bir diğer safhası başlamış oluyordu. Çünkü Rusya’ya siyasi mülteci olarak sığınmış ve bir süre sonra da Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine “Düvel-i Muhasıma Teb’ası” olduğu için Kaluga kentine sürülmüştür. Harp sırasında burada, Türkiyeli çeşitli solcularla temaslarda bulunmuş ve esir düşen Türk askerleri arasında da faaliyette bulunmuştur. Mustafa Suphi’nin “Bolşevik” fikirlerini kabul ederek onlarla işbirliği yapmaya başlaması bu sıralarda olmuştur.

Ekim 1917’deki Sovyet Devrimi’nden sonra Moskova’ya gitti. Tatar-Başkırt devrimcileriyle birlikte ‘Yeni Dünya’ gazetesini çıkardı. Mustafa Suphi, Moskova’da ‘I. Türk Sol Sosyalistleri Kongresi’nin (25 Temmuz 1918) toplanmasına önderlik etti. Moskova, Kazan, Samarra, Saratov, Rezan, Astrahan gibi merkezlerde komünist teşkilâtları kurulmasına yardım etti. Kasım 1918’de Moskova’da düzenlenen ‘Müslüman Komünistler Birinci Kongresi’ne katıldı ve ‘Milliyetler Halk Komiserliği’ne bağlı olarak kurulan ‘Doğu Hakları Merkezi’ bürosunun Türk seksiyonu başkanı oldu. Bundan sonra 1918 Aralık ayında Petrograd’da yapılan milletlerarası devrimciler toplantısına ve 1919 Mart’ında yine Moskova’da toplanan III. Enternasyonal’in ilk kongresine Türkiye delegesi olarak katıldı.

Mustafa Suphi, Rus Komünist Partisi’nin Müslüman teşkilâtları merkez bürosuna seçilmesi ardından doğunun kapitalist sistemin; “Aşil’in topuğu” olduğu tezini işlemeye başladı. Suphi’nin kanaatine göre, “Doğu, sömürgesi efendilerine karşı ayaklanıp başkaldırmakla, batıdaki sınai ülkeleri hammaddeden yoksun kalacak ve dolayısıyla, kapitalist sistem kendiliğinden alaşağı edilecekti”. Bu itibarla Mustafa Suphi’ye göre, doğu’da ihtilâl “Yalnız doğunun Avrupa emperyalizminden kurtarılması için değil, Rus ihtilâli’nin desteklenmesi için de gerekiyordu.”[6]

Rusya’daki Müslüman komünistler ile yakın temasları Mustafa Suphi’yi Anadolu’ya geçip orada sol faaliyetleri teşkilâtlandırmaya yöneltiyordu. Bunun için 1919 yılında Kırım’a geçti ve burada millî fırka ile yeraltı faaliyetlerine girişti. Kırım İslâm bürosunu kurup, Türkçe olarak, ‘Yeni Dünya’ gazetesini yayınlamaya devam etti. Fakat bundan kısa bir süre sonra, Denikin kuvvetleri 1919 baharında Kırım’ı tekrar ele geçirince, Suphi ile yoldaşları önce Odesa’ya ve oradan da Türkistan’a geçtiler. Burada, ‘Beynelmilel Şark Tebligat Şura’sını kurdular. Komünist örgütleri esaslı bir şekilde yeniden düzenledikten sonra, Suphi burada bir Türk Kızıl Ordusu da meydana getirdi.

Türkistan’da bu işlerle uğraşırken Azerbaycan’da Sovyet Devrimi yapılması üzerine Suphi ve çevresi Bakû’ye taşındı (27 Mayıs 1920).

Mustafa Suphi Bakû’de teşkilâtını kurduktan sonra TBMM hükümetiyle, özellikle, Türkiye’ye gönderdiği elçiler vasıtası ile ilişkilerini geliştirmeye çalışmıştır.

Moskova büyükelçisi atanan Ali Fuat Cebesoy, Mustafa Suphi ile görüşmüş ve intibalarını şöyle belirtmişti: “Mustafa Suphi şöhret ve ihtiras peşinde koşan zeki, kurnaz ve azim sahibi” bir insandır. “Birgün gelip Türkiye’nin Lenin veyahut Stalin’i olması ihtimalini hatırından geçirdiği muhakkaktır. Hariçteki ittihatçıların memlekete girmemeleri ve dahilde İttihat ve Terakki Fırkası’nın her ne surette olursa olsun ihya edilmemesi hakkındaki Mustafa Kemal paşanın nokta-i nazarına tamamiyle iştirak ediyordu… Memleketimize III. Enternasyonal’in hakiki bir komünist elçisi gibi girmek istediği ilk nazarda anlaşılıyordu.”[7]

Mustafa Suphi’nin Ali Fuat Cebesoy’la Kars’ta görüştüğü bu sıralarda onun Ankara’ya gelmemesi hükümetçe kararlaştırılmış bulunuyordu. Bu karar hemen Kazım Karabekir Paşaya bildirilmişti.[8]

Ancak 10 Eylül 1920’de Bakû’de toplanan TKP I. Kongresi’nde,[9] sosyalistlerin birliğini sağlamaya yönelik etkin girişimler, çalışmalarının ağırlığını Anadolu’ya kaydırmayı kararlaştırdı.

TKP’nin Türkiye’deki etkinliklerini ve örgütlenmesini düzenlemek üzere, bir grup komünist 28 Aralık 1920’de Bakû’den Kars’a geçti. Kars’tan Erzurum’a doğru yola çıkan grup, protesto gösterileriyle karşılaştı ve kente sokulmadı.

Mustafa Suphi yoldaşlarıyla birlikte Trabzon’a geçti. Motorla Trabzon’dan İnebolu’ya gönderileceklerini, oradan Ankara’ya ulaşacaklarını sanan grup, bir motorla Karadeniz’e açıldı.

1921’de 28 Ocak’ı 29 Ocak’a bağlayan gece Karadeniz’e açılan motordakiler, Nâzım Hikmet’in, “Trabzon’da bir motor açılıyor/ sahilde kalabalık/ motoru taslıyorlar/ son perdeye başlıyorlar/ burjuva kemalin omzuna binmiş/ kemal kumandanın kordonuna/ kumandan kâhyanın cebine inmiş/ kâhya adamlarının donuna/ uluyorlar: hav… hav… hak tu!” dizelerindeki üzere, Trabzon kayıkçılar Kâhyası Yahya ile katillerinin saldırılarına maruz kalırlar; öldürülüp, cesetleri denize atılır.

KANITLARI İLE KEMAL’İN TEZGÂHI

Mustafa Kemal’in çağrısı ile ‘Türkiye Komünist Fırkası’nın (TKF) kurulmasının ardından ülkeye giriş yapan ve Karadeniz sularında yoldaşları ile birlikte öldürülen devrimci…

1920 senesinde TBMM’nin aldığı kararlar, bu konuda, şöyle idi:

“Bolşevikler, hemen Anadolu’ da bir komünist devrimi yapmayı bir çare sayacaklar fakat bunda başarılı olamadıkları zaman bizim koşullarımızla bizimle dost olacaklar..” Mustafa Kemal önderliğindeki 1920 senesi TBMM kararlarından birisi böyle. Bu kararın ardından zaten, zorunlu olarak TKF’nın kurulması kararlaştırılıyor.

Öldüreni biliyoruz; Trabzon kayıkçılar kâhyası Yahya… Ancak öldürten tartışmalı ve olasılıklar şöyle sıralanıyor:

Mustafa Suphilerle ilgili karar Ankara, Kars, Erzurum üçgeninde alınıyor. Ankara’da Mustafa Kemal, Kars’ta Kazım Karabekir ve Erzurum’da Vali Hamit Bey… Artık sır değil, yazışmalar var. Aralarında haberleşiyorlar. Yazışmalardan, Trabzon’da, iskelede buluştukları anlaşılıyor. Cinayeti izlemek üzere bir araya geliyorlar. Kemalcilerle, Enverciler arasındaki çekişmeyi abartmamak gerekiyor. Kadrolarının temsil ettiği zihniyet bir ve aynı. Sadeleştiriyoruz, “sınıf” diyoruz. Burjuvazi hazırladığı cinayeti iskeleden izliyor! Hepsi orada!

Daha nasıl olsun. Mustafa Kemal Kâzım Karabekir’e, Ankara’da kendi istekleri dışında gelişen komünist cereyanları şikâyet ederek, bu cereyanları körükleyeceğini düşündüğü Mustafa Suphi’nin Ankara’ya sokulmaması yolunda talimat veriyor. Bunun üzerine Kemalci Kâzım Karabekir, Erzurum Valisi Enverci Halit Bey’i bilgilendirip uyarıyor. Halit Bey, “Mustafa Suphi ve arkadaşlarının çalışmalarına engel olunmak gerektiğini, ancak yapılacak karşı hareketlerin Kars’ta Rus elçilik heyetinin gözleri önünde yapılmasının mahzurlu olduğunu, işin Erzurum’da kendisine bırakılmasını” Karabekir’e cevaben bildiriyor. Karabekir, Halit’in fikrine katılmakla birlikte Mustafa Suphi ve arkadaşlarının şiddetli şekilde protesto edilerek Erzurum’dan Trabzon’a ve oradan da sınır dışına yollanmalarının münasip olacağını ikinci bir mektupla iletiyor. Mustafa Suphi ve arkadaşları iki eksikle, Süleyman Sami ve Mehmet Emin, şiddetli protestolar ve hakaretlere uğrayarak Erzurum’dan ayrılıyor.

Ve kayıkçılar Kâhyası Yahya’nın sırası geliyor.

Hangisi daha gaddar?

Kayıkçılar Kâhyası Yahya, Topal Osman, İsmail Hakkı Tekçe…

Yöntemleri farklı; Kâhya Yahya suda boğuyor, Topal Osman gemisini yüzdürmek için Rum tutsakları diri diri ateş kazanına atıyor, İsmail Hakkı kelle kesiyor… Son ikisi Mustafa Kemal Paşa’nın özel muhafızı… Üçünün de yolu Trabzon’da kesişiyor.

Mahmut Goloğlu yazıyor:

“Trabzon’un Maçka ilçesine varan heyet burada da bir eksikliğe uğradı. Heyette bulunanlardan Trabzonlu veteriner yüzbaşı Abdülkadir, Kars’tan çektiği bir telgrafla, Trabzon’a gelmekte olduklarını sevinç içinde kardeşi Mehmet Efendi’ye bildirmişti.

Mahmut Goloğlu devam ediyor:

“Yahya Kâhya; Mustafa Suphi ve arkadaşları hakkında emir aldığını Mehmet Efendi’ye bildirmiş, kardeşini kurtarmak istiyorsa, şehre girmesine engel olmasını, yola çıkıp bir yerde kardeşini heyetten ayırıp kaçırmasını tembihlemişti…”[10]

Abdülkadir, kardeşinin uyarısıyla heyetten ayrılıyor.

Şimdi 28 Kanunusani’yi 29’a bağlayan gecedir.

Kaynaklarda adı belli değil. Semiramis, Mariya, Meryem olarak geçiyor: Mustafa Suphi’nin karısı… Trabzon’da alıkonuluyor. Kalan 15 kişi karanlık bir gecede 28 Kanunusani’yi 29’a bağlayan gecede iskeleden motora bindiriliyorlar ite kaka.

Motorun hırçın ve karanlık ve sulara açılmasından kısa bir süre sonra kayıkçılar Kâhyası yahya daha süratli bir motorla takibe alıyor Suphi ve yoldaşlarını… sonu biliniyor.

Ebubekir Hazım Tepeyran, 1922 yılında Trabzon valisidir. Hatıralarını yazdı:

“Sivas bidayet mahkemesince hayrete mucip bir kararla beraat ettikten sonra Trabzon’a dönen kayıkçılar kâhyası Yahya Efendi 3 Temmuz 1922 günü güneş batacağı sıralarda otomobille Soğuksu mevkiindeki yazlık köşküne giderken yolun nispeten tenha bir yerinde pusu kurmuş olan meçhul bir kişi tarafından atılan kurşunlarla katledilmiştir.”

Cinayet soruşturulurken Tepeyran devam ediyor: “Tahkikat ilerledikçe tanıkların ifadelerine göre, dillerinin şivesi ile kıyafetlerinden Giresun taraflarından geldikleri, yani, Topal Osman tarafından gönderildikleri zannı kuvvetleniyordu.”[11]

Topal Osman dediğin Mustafa Kemal’in yakın koruması.

Bir yıl geçmeden Ankara başka bir cinayetle sarsılıyor. Nisan 1923 başında Mustafa Kemal ile sürekli çekişme hâlinde olan Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey’in cesedi Çankaya köşkü civarında bulunuyor. Meclis ayağa kalkıyor. Cinayeti Mustafa Kemal aleyhine ileri geri konuşmasına sinirlenen Topal Osman’ın işlediği anlaşılıyor. Topal Osman çatışmada yaralı olarak ele geçiriliyor. Ancak kendisinin Mustafa Kemal Paşa tarafından aldatıldığını ileri sürerek ona ağza alınmayacak küfürler savuran Osman’ın daha fazla konuşmasına izin verilmeden kellesi gövdesinden ayrılıyor.

Topal Osman’ı öldüren ve öldürdükten sonra kellesini kesen Mustafa Kemal’in muhafız alayı komutanı İsmail Hakkı Tekçe’dir.

İsmail Hakkı Tekçe yıllar sonra 1977’de emekli generaldir, ‘Milliyet Gazetesi’ne hatıralarını anlatıyor: Kayıkçılar Kâhyası Yahya’yı bizzat kendisinin öldürdüğünü itiraf ediyor. Vaktiyle kellesini aldığı Topal Osman’ı aklarken cinayeti itiraf ediyor.

Bu kadarla bitmiyor. Mete Tuncay, “Türkiye’de Sol Akımlar” kitabında Kayıkçı Kâhyası Yahya’nın oğlundan gelen bir mektuptan söz ederek şöyle bir not düşüyor:

“Kitabımızın yayımlanmasından kısa bir süre sonra, Yahya Kâhya Bey’in oğlu sayın Osman Kâhya’dan 15 Aralık 1967 tarihli bir mektup aldık. Bu mektupta ‘Yahya Bey’in o zamanki faktörlere göre vatani vazifesini’ yaptığını belirtiyor ve ‘Asıl katilin bugün tapılan biri olduğunu zaman gösterecektir,’ deniliyordu…”[12]

Seri cinayetler tezgâhının işaret ettikleri; TRT’deki ‘Zamanda Yolculuk’ programındaki ifadesiyle Attilâ İlhan’a göre, “Katil cumhuriyeti kuranlar değil, ittihatçılardır,” zırvasının rağmen açık değil mi?

CİNAYETİN DETAYLARI

Cinayetin detaylarına gelince…

III. Enternasyonal’in 21 Temmuz-6 Ağustos 1920’de toplanan ikinci kongresinde kabul edilen V. İ. Lenin’in ‘Sömürgeler ve Geri Kalmış Ülkelerle İlgili Tezleri’nden 11. tezin beşinci fıkrasıyla 12. teze göre Mustafa Kemal’in başkanlık ettiği kurtuluş hareketi, bir burjuva demokrat hareketi olduğundan, ona komünist rengi verilmesine çalışılmamalı, ama Batılı devletlerle savaşında yardım edilmeliydi. Bunun karşılığında tek şart, Komintern’e bağlı bir komünist parti kurulmasına izin verilmesiydi.

Temmuz 1920’den itibaren Balıkesir ve Bursa Yunanlıların eline geçtiğinden Mustafa Kemal’in bu teklifi kabul etmekten başka çaresi yoktu. Ağustos ayında Bolşeviklerin altın yardımı gelmeye başladı. 1-7 Eylül 1920 tarihlerinde Bakû’de toplanan Doğu Halklarının Birinci Kurultayı’nın hemen ardından TKP kuruldu. 28 Ekim 1920’de Mustafa Kemal ‘Resmî’ TKF’nı kurdu.[13] 10 Ocak 1921’de Birinci İnönü Muharebesi’nin kazanılmasıyla Kemalist hükümetin Sovyet politikaları değişmeye başladı. Büyük Devletler Ankara hükümetinin temsilcisini Londra’da yapılacak toplantıya çağırınca Kemalistler Moskova altınlarının diyeti olan TKP konusundaki sözlerinden dönmekte beis görmediler.

Somut durumun yanlış tahlili ve buna denk düşen hatalı politik taktik, kimi zaman bu taktiği belirleyenin siyasi (veya biyolojik) yaşamını sona erdirebilir. Mustafa Suphi’nin payına düşen buydu.

1920’lerde Bolşevizmin saygınlığı bütün dünyada olduğu gibi, Anadolu’da da çok yüksekti. Mustafa Kemal kendi sınıfsal konumundan doğru bakarak bu durumu tehlikeli görüyor. Mustafa Suphi’nin partisine karşılık resmi TKF’nı kurmak zorunda kalıyor.

Kolay mı? 1920 yılının soğuk kış günlerinde hemen herkes Bolşeviklerden ve onların getirmeye çalıştığı yeni düzenin iyiliklerinden bahsediyor, tek kurtuluş yolunu Bolşevik olmakta görüyordu. ‘Yeşil Ordu’ söylentisi doğuda bir efsaneye dönüşmüş. Bakû’de kurulan TKP’nin komünist birliklerinin Anadolu’nun sınırlarında beklemekte olduğu söylentisi yayılmıştı. Bu yakın ilgi sonucu Resmi Komünist Partisi ve Yeşilordu Cemiyeti, Bakû’deki TKP ve Türkiye Halk İştirakiyûn Fırkası kuruldu.

Gelin görün ki bunca Bolşevik edebiyatının yanında Rusya’daki ihtilalin ve kurulmakta olan yeni düzenin niteliği hakkında Anadolu’da ciddi bir bilgi birikimi yoktu. Bolşeviklik demek, yalnızca “Her ulusun isterse bağımsız olacağı inancının hâkim olması” demekti. Anadolu’daki Bolşevik hareketlerin liderleri o kadar farklı kimliklerle karşımıza çıkıyordu. Gerçek kimliklerini kestirmek güçtü, örneğin TKP Genel Sekreteri Hakkı Behiç Bey İttihatçı ve Hilafetçiydi. Yeşilordu Cemiyeti’nin yönetim kadrosundan Yunus Nâdi İttihatçıydı. Şeyh Servet, Eyüp Sabri. Hüsrev Sami gibi hemen hepsi İttihatçı olan mebusların idare heyetinde olduğu Yeşilordu Cemiyeti ile Resmi Komünist Fırkası bizzat Mustafa Kemal’in emriyle kurulmuştu. Peki Mustafa Kemal Bolşevizm konusunda ne kadar samimiydi? Bu soruya cevap olarak, amacının (sonraları bir valiye atfedilen) “Eğer komünist olmak gerekiyorsa onu da biz yaparız” düşüncesinin bir yansıması olduğunu söyleyebiliriz.

Bu tabloda 13 Eylül 1920’de Mustafa Kemal, Mustafa Suphi’ye bir mektup yazıp, şöyle der:

“Aynı hedefe yürüyen Türkiye İştirakiyun Teşkilâtı’yla tamamen işbirliği edebilmek için Büyük Millet Meclisi’ne tam yetkiye sahip bir temsilci göndermenizi rica eder ve bu vesile ile samimi hürmet ve selamlarımı sunarım.”

Aradan üç gün geçtikten sonra, bu sefer özel ibareli başka bir mektup Ali Fuat Paşa’ya yollanır. Bu mektupta Mustafa Kemal, Bolşevik faaliyetlerden ve TKP’nin varlığından duyduğu rahatsızlığı dile getirir. Mektubunda aynen şu cümleyi kullanır: “Gizli komünizm teşkilâtını her surette durdurmak ve uzaklaştırmak zorundayız.”

Uzaklaştırmak için önce Mustafa Suphi ve yoldaşlarını çağırmak gerekiyordu, çağırıyorlar da! Şerif Manatof Bakû’de Mustafa Suphi’yi uyarır. Mustafa Kemal’e güvenmemesi gerektiğini söyler.

Mustafa Suphi buna rağmen yola düşer. İlk durak Kars oluyor. Resmi bir törenle ve normal denilebilecek bir şekilde karşılanıyor Mustafa Suphi ve yoldaşları. Onlar Kars’tayken Mustafa Kemal’den bir telgraf geliyor. Mustafa Suphi’nin Ankara’ya gelmesini istemiyor Mustafa Kemal, vazgeçiyor. Sebep olarak bunun Ankara’da çeşitli tepkilere yol açabileceğini gösteriyor. Kazım Karabekir bunun üzerine Suphi ve yoldaşlarını Erzurum’a gönderiyor. Burada neler olacağını bilerek gönderiyorlar. Çok planlı hareket ediliyor. Buradaki saldırılar yüzünden Erzurum’dan hemen Trabzon’a gönderiliyorlar.

O tarihlerde TKP’nin merkez komitesi harici büro azası sıfatını taşıyan Ahmed Cevad (Emre), yoldaş Pavloviç’e yazdığı mektupta[14] grubun uğradığı saldırıları şöyle anlatmaktadır:

“Ta Erzurum’dan itibaren bizim yoldaşlarımız aleyhinde gösteriler başlamıştı. Halka diyorlar ki: ‘Rusya’dan gelmiş olan komünistler Bolşeviklerdir. Onlar mağazaları kapamak için geldiler. Kimsenin almak ve satmak yetkisi olmayacaktır. Sonra araştırma başlayacak; herkesin eşyasına ve parasına el konacaktır. Komünistler dinsizdir. Allaha inananları hapse atacaklardır. Din, ticaret ve özel mülkiyet Bolşevikler tarafından yasaklanmıştır.”

Devamında Ahmet Cevad şunları der:

“Göstericiler arasında burjuvazi tarafından para ile elde edilmiş ve polis teşkilâtı tarafından komünistler aleyhine yöneltilmiş cahil kişiler çoktu. Bunlar bizim yoldaşlara saldırarak taşlamışlar ve parça parça etmeye kalkışmışlardır. Yolda bizim yoldaşlara kimse ekmek ve atları için yem satmıyor. Hükümet ise Bolşevikleri koruyucu rol takındığını göstermek istiyordu. Komünistleri savunmak için hükümetin tedbir aldığı yalandı. Bizim belgelenmiş kaynaklardan aldığımız haberlere göre polisler halkı dükkânları kapamaya teşvik ettikleri gibi, savunmasız kalmış olan yoldaşlarımızı taşlamak için halkı tahrik etmişlerdir. Bu gibi saldırılarla yoldaşlarımız dört ya da beş şehir ve kasabada karşı karşıya kalmışlardır. Fakat bu yoldaşlar en vahşi hücuma Trabzon’da uğramışlardır. Bunlar Trabzon’a gelir gelmez halk bağırıp çağırmış ve tahrikler altında limana yöneltmiştir.”

İşin ilginç yanı, Mustafa Suphi ve yoldaşlarına Trabzon’da bir resmi karşılama töreni hazırlanmış olmasıdır. O günlerde Trabzon Lisesi öğrencisi olan eski bakanlardan Prof. Tahsin Bekir Balta, “Mustafa Suphi ile arkadaşlarının resmi merasimle karşılanmaları emredilmiş olacak ki, bizi yani lise öğrencilerini tabur hâlinde karşılamaya çıkardılar. Erzrurum’dan gelen yolun şehre girdiği Ayafilbo Caddesi’ne gidip yol kenarında yer aldık. Bizden başka daha başka karşılayıcılar da vardı. Hatta Rus konsolosunun da oraya gelip karşılamak üzere Mustafa Suphi ile arkadaşlarını beklediğini söylemişlerdi,” diyor.

Eski milletvekili ve eğitimcilerden Hıfzırrahman Raşit Öymen (o sırada Trabzon öğretmen okulu öğrencilerinden) ise şunları anlatıyor:

“İskele Kâhyası Yahya, Mustafa Suphilerin yolunu şehrin dışındaki Değirmendere’de kesti ve şehre sokmayarak çömlekçi mahallesinin alt yolundan doğruca iskeleye (Buhti’ye) getirdi. Burada Mustafa Suphi ve arkadaşlarına çok ağır hakaretlerde bulunuldu, küfürler edildi. Heyet, hazırlanmış olan bir motora bindirilerek yola çıkarıldı. Hemen arkalarından, Kâhya’nın silahlı adamlarını taşıyan bir motor daha kalktı. Hava kararmak üzereydi. Mustafa Suphi ve arkadaşlarına hakaret edenler arasında genel meclis üyesi Molla Bey ile o günlerin Trabzon kabadayılarından Faik de vardı. Faik ikinci motordaki çetecilerle beraber birinci motorun peşinden gitti.”

28 Ocak 1921 gecesi Mustafa Suphi ve arkadaşları, hava kararırken, üzerlerinde bulunan birkaç tabanca alınıp motora bindirildiler. İnebolu’ya götürüleceklerini sanıyor olmalıydılar. Motorun ters yönde ilerlediğini, İnebolu’ya doğru değil Rusya’ya doğru gittiğini farkettiler. O sırada, karanlıklar içinde ilerleyen ve Yahya Kâhya’nın adamlarını taşıyan ikinci motor yaklaştı. Katiller, öndeki motora atlayıp üzerlerine saldırdılar. Boğuşma oldu. Sonunda Mustafa Suphi ile yoldaşları, ölü ya da canlı olarak denize atıldı.[15]

Vurucu tim Faik Kaptan, Gavur İmam Rahmi, Hocanın Hasan, Servet Reis, Kâhya’nın kardeşi Hüsnü. Şevki Dayı ve Kamış Osman’dan müteşekkildi. Katillerin başı Yahya Kâhya olarak biliniyor. Mustafa Kemal bu siyasi cinayetin işlendiği gün Yahya Kâhya’ya “vatanperverane hissiyat ve temennilerinize teşekkür ederim” diye kısa bir telgraf yolluyor.

Bir şey daha: 22 Ocak 1921’de, yani TKP’lilerin katlinden bir hafta önce Mustafa Kemal’in BMM’de yaptığı konuşma ise, son derece manidardır: “İşte bu serseriler, Türkiye Komünist Fırkası diye bir fırka teşkil etmişlerdir ve bu fırkayı teşkil edenlerin başında da Mustafa Suphi ve emsali bulunmaktadır. Bunlar kendilerine para veren, kendilerini himaye eden ve bunlara ehemmiyet atfeden Moskova’daki prensip sahiplerine yaranmak için birtakım teşebbüsatı serseriyanede bulunmuşlardır. Bu suretle memleketimize, milletimize hariçten komünizm cereyanı sokulmaya başlanmıştır…”

15’LER KATLİAMI

Özetle inandıkları için her şeyi göze almış devrimci insanlar hunharca katledildi. Mustafa Suphi’nin yaşamı ve ölümü, çağının çalkantılı niteliğine uygun olurken; katil(ler) ile cinayetin arka planı belliydi!

Bilindiği gibi, Anadolu’nun düşman işgaline uğramasıyla 1919’da başlayan direniş sürecinde devrimci Rusya’ya büyük bir sempati besleyen geniş kesimler vardı. Gerçekten de Rus devriminin tüm dünyada yarattığı dalgalar elbette yanı başındaki Anadolu’nun savaştan bıkmış yoksul kitlelerini de etkilemişti. Esasen bir burjuva devrimi niteliği taşıyan Anadolu’daki bu süreç, başlangıçta halk tipi, aşağıdan bir devrim süreci olma eğilimindeyken, daha sonra Mustafa Kemal önderliğindeki burjuva klik, halkçı, plebyen unsurları zor yoluyla tasfiye etti.

Mustafa Suphi ve yoldaşlarının burjuva klik tarafından katli de bu dönüşüm sürecinin en kritik dönemecini oluşturan 1921 başlarında gerçekleşti. 1921 Ocak’ında sadece Suphiler katledilmedi. Şubat ayında İngilizler ile yapılacak olan Londra Konferansı arifesine isabet eden günlerde çok kapsamlı bir operasyon yürütülerek, Kemalist burjuva liderliğin denetimindeki düzenli ordu, emperyalist işgalcilere karşı gerilla savaşı yürüten Yeşil Ordu birliklerinin üzerine gönderildi ve Yeşil Ordu yok edildi. Hemen birkaç gün içerisinde de Ankara’daki mecliste Halk Zümresi grubu dağıtıldı ve Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası yöneticileri tutuklandı.

Hatırlanacağı üzere Mustafa Kemal’i anlatan Lord Kinross’un yapıtında, Mustafa Suphi’nin bir Rus ajanı olduğundan ve kendisi ile yoldaşlarını da Mustafa Kemal’in öldürttüğünden bahsedilirken; Cemal Kutay ise, cinayet emrini verenin Mustafa Kemal olduğunu söyleyip, Yahya Kâhya’yı yere göğe sığdıramamaktadır.

Yine tarihçi Cemal Kutay’ın sözleriyle, “Onları Ankara’ya sokmamak, Yunan’ı denize dökmek kadar önemliydi,” kaygısıyla devreye sokulan devlet katliamına ilişkin olarak TKP Harici Bürosu, haberin alınması ardından, “Doğu Halkları Propaganda ve Faaliyet Kurulu Başkanlığı”na gönderdiği mektupta, isim belirtmeksizin 16 kişinin öldürüldüğünü yazmıştı. Aynı organ adına Ahmet Cevat’ın (Emre) 2 Nisan 1921 tarihli mektubunda ise, “Mustafa Suphi, dört Merkez Komite üyesi ve on iki diğer yoldaşlarımız,” denmektedir ki, burada verilen rakamlarla öldürülenlerin toplam sayısı 17’ye ulaşmaktadır.

Mete Tunçay’a göre motorda öldürülenlerin sayısı, Mustafa Suphi ile birlikte 14’dür. Tunçay’a göre katledilenlerin listesi şuydu: l 1) Samsun’un Hançerli Mahallesinden Mustafa Suphi; 2) Üsküdar’ın Ahmet Çelebi Mahallesinden Ethem Nejat (İzmir Maarif Müdir-i Sabıkı); 3) Erzincanlı Aşçıoğlu Bahaeddin (Muallim); 4) Uşak’ın Hacı Hüseyin Mahallesinden Kazım Hulusi; 5) Sürmene’nin Asu Karyesinden Kıralioğlu Maksut; 6) Cihangirli Hilmioğlu (İsmail) Hakkı (Doktor); 7) Van’ın Erciş Kazasından Ahmetoğlu Hayrettin (Nefer); 8) Bandırma’nın Manyas Nahiyesinden Mehmet Ali Bin Hakkı (Topçu Yüzbaşısı); 9) İstanbullu Emin Şafak (Mühendis); 10) Kadıköylü Tevfik Bin Ahmet (Tayyare Yüzbaşısı); 11) Manisalı Kazım Bin Ali (İhtiyat Zabiti); 12) Erzincan’ın Akdağ Karyesinden Hatipoğlu Mehmet; 13) İzmir’in Tilkilik Mahallesinden Hacı Mustafaoğlu Mehmet; 14) Kandıralı Cemil Nazmi Bin İbrahim (Elmalı Kaymakam-ı Sabıkı); 15) Meryem/ Maria (Mustafa Suphi’nin eşi.)

Burada bir parantez açmak gerek: TKP kayıtlarında adı “Meryem” olarak geçen Maria; Mustafa Suphi’nin Rus uyruklu eşi, yoldaşıdır.

Bakû’den Ankara’ya gitmek isteyen TKP’li grubun içerisinde o da var. Trabzon’da takaya o da bindiriliyor. Diğer herkes öldürülürken, Maria, sağ olarak geri getiriliyor.

Yahya Kaptan, Maria’yı kapatıyor. Bir süre sonra Maria’yı, Nemlizade Ragıp Bey’e veriyor.

Daha sonra o yüce vatansever çete reisi Yahya Kaptan, Maria’yı Rizeli kabadayılara “hediye” ediyor.

Maria orada öldürülüyor!

Mustafa Suphi ve arkadaşları bir kez ölürken Maria, yüzlerce kez ölüyor!

Mete Tuncay, Yahya Kâhya’nın Mustafa Suphi’nin karısını kendisine kapatma yaptığının ve heyetin elinden gasp ettiği kıymetli mücevherleri de hükümete vermeyip alıkoyduğunun halk arasında dilden dile dolaştığını söylerken; Hamit Erdem de ekliyor:

“Kadının hangi evde olduğunu haber almak üzere uğraştım. Fakat hiçbir taraftan malumat alamadım. Önce Kâhya’nın (Suphilerin katlinde birinci derecede görev alan Trabzon Müdafaa-i Milliye reisinin sağkolu Kayıkçılar Kâhyası Yahya) evinde olduğunu, sonra Nemlizade Ragıp Bey’in evinde olduğunu söylediler. Bazı üç dört defa olmak üzere evlerinin kapılarından geçiyordum. İhtimal rast getirir veya pencereden bakarken görüp nerede olduğunu haber alırım diye uğraştım. Fakat hiçbir taraftan haber almadım. Bilahare epey zaman geçtikten sonra kadının Kâhya tarafından Rizelilere hediye edildiğini ve orada bir zevk arasında öldürdüklerini haber aldım.”[16]

“SONUÇ YERİNE”

Karl Marx’ın, ‘Komün Üzerine’ başlıklı yazısındaki ifadesindeki üzere, “Kahramanların anısı, işçi sınıfının soylu yüreğinde yaşayacaktır. Cellatlarınıysa tarih, daha şimdiden sonsuz bir teşhir direğine çiviledi ve din adamlarının tüm duaları, günahlarını bağışlatamayacaktır.”

Tam da bunun için kuşku yok: “yangınlara fazla bakan gözler yaşarmaz,/ alnı kızıl yıldızlı baş secdeye varmaz./ dövüşenler ölenlerin tutmaz yasını!”

O hâlde bize düşen, (Paramaz (Madteos Sarkisyan) ile 20’leri de unutmadan![17]) 15’ler için yas tutmak yerine, Onların mücadele sancaklarını yükseltip, Onlardan öğrenerek, ders(ler) çıkartmaktır.

Kolay mı? Geçmiş bugünün önsözüdür; bu nedenledir ki kon geçmişi araştırmalı, öğrenmeli, yeni yanlışlara düşmemeliyiz.

Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katliamından, çıkarılması gereken dersler neler midir?

Tarihin efsanelerin arkasında gizlenmeden tartışılarak, soğukkanlı biçimde irdelenmesi “olmazsa olmaz”ken; Mustafa Suphi ile yoldaşlarının katli, temeli olmayan strateji, taktik ve ittifakların trajediyle sonuçlanacağının örneğidir.

TKP’nin, Anadolu Hareketini yanlış tahlil edip, Kemalistlerin İttihatçı geçmişini unuttuğu bir “sır” değildir; trajik “son”, zaafların üstünün örtülmesine, yetersizlik ve zaafların tartışılmamasına yol açmamalıdır.

TKP’nin dayanak noktalarından olan Komintern II. Kongresi’nde belirlenen ve TKP Kuruluş Kongresi’nde yinelenen; “Emperyalizm ve proleter devrimler çağında, burjuva karakterli hiçbir hareketin, burjuva demokratik içerikli köklü reformları gerçekleştirme gücü gösteremeyeceği” vurgusu ile; burjuva reformcu hareket ve ulusal devrimci hareket arasındaki farka dikkat çekilmesi; ikisinin ayrıştırılması ve ulusal devrimci harekete desteğin de “Ancak devrimci bir ruhla eğitilip örgütlenmeye engel olmadıkları ölçüde desteklenmelidir,” kaydına bağlanmasına karşın; -Kemal ile anlaşarak ve onun verdiği söze güvenerek!- Türkiye’ye gelen Mustafa Suphi ile TKP yöneticileri yanlış pratik-politik tutumun bedelini, hayatlarıyla ödediler.

Evet, Mustafa Suphi ile yoldaşlarının katledilmesi, komünistler için yalnız acı bir anı değildir. Aynı zamanda bizim için çok öğretici derslerle doludur. Söz konusu katliam, aynı dönemde ve ardından gelen süreçte Avrupa’nın ve dünyanın çeşitli yerlerinde tanık olduğumuz devrimlerin kanla boğulması ve komünistlerin katledilmesinden ayrı düşünülemez.

Bu katliamlardan çıkaracağımız ders, komünistlerin hangi koşullarda olursa olsun, kesinlikle burjuvaziye güvenmemesi gerektiğidir. Bu burjuvazinin hangi partisi olursa olsun sözde ilerici kanadına, hangi boş ve sahte ümitlerle yanaşılırsa yanaşılsın yaşanan nice olayla kanıtlanmış bir derstir.

Söz konusu katliamdan yıllar önce Karl Marx ile Friedrich Engels’in, ‘Komünist Manifesto’da belirttiği uyarı asla unutulmamalıdır: “Kapitalizm ayakları üzerine dikildiği andan itibaren gericileşmeye başlar.”[18]

Kapitalizm egemen hâle gelince, yani burjuvazi iktidarı ele aldığı andan başlayarak gericileşmiştir; onun ilericiliği geçmişte kalmıştır. İktidara geldikten sonra burjuvazinin ilericiliği kalmaz. Komünistlerin kolektif bilincinden çıkmaması gereken ders budur.

Kaldı ki Türk(iye) burjuvazisi, tarihin hiçbir döneminde ilerici, demokrat olmadı. Her zaman yayılmacı ve her zaman karşı devrimci oldu. Bu umutlarla yer aldığı I. Paylaşım Savaşı’ndan yenilerek çıktıktan sonra da, bu özelliği değişmedi. Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katli de bunun en sağlam örneklerinden biridir. Söz konusu katliam, komünistlerin burjuvaziye karşı tutumu için çok önemli bir ders içermektedir: Burjuvaziye ilerici, anti-emperyalist, demokrat, vb., özellikler atfetmek affedilmesi mümkün olmayan bir yanılgıdır.

Bunlara eklenmesi gereken bir şey daha var: Ankara Hükümeti olayı deniz kazası olarak göstererek sorumluluk almaktan kaçınırken; o yıllarda Anadolu’da süren mücadeleye silah ve para yardımı yapan Sovyetler Birliği’nin bu katliam karşısındaki tutumu, ayrıca değerlendirilmeye muhtaçtır.

Mustafa Suphi ve arkadaşlarından haber alamayan Trabzon’daki Sovyet Hükümeti Konsolosu Ali Oruç Bagirov, Mustafa Suphi’lere yapılan vahşice saldırıların nedenini ve şimdi nerede olduklarını resmi yazıyla Trabzon Vali Vekili İsmail Sabri Bey’e sorar. Aslında vali, Kazım Karabekir ve Hamit Bey’lerin düzenlediği komplonun içinde olmadığından ve biraz safça, ama belki ayrıntılardan habersiz, durumu kurtarmaya çalışan bir devlet adamı edasıyla, Mustafa Suphilerin halkın tepkisi karşısında Rusya’ya geri gönderildiğini ve sonrasından haberinin olmadığı yollu bir yanıt verir. SSCB, ikili ilişkilerin geleceği açısından bu hiç de doyurucu olmayan açıklamayı yeterli bulur ve Mustafa Suphi olayının üstünde nedense pek durmaz.

“Ne hapis, ne zindan, ne kan, ne ateş halkı durduramaz,” diyen Mustafa Suphi geleneği bu ve benzeri zaaflardan tarihimizde çokça çekmiştir!

 

23 Ocak 2017 14:15:33, Ankara.

 

N O T L A R

[1] 28 Ocak 2017 tarihinde Kızılay AKA-DER’in düzenlediği “15’ler Anması”nda yapılan konuşma… Kaldıraç, No:187, Şubat 2017…

[2] Thomas Stearns Eliot.

[3] TKP’nin tüzük ve programı Ekim Devrimi’nin ve Komünist Enternasyonal’in devrimci ruhunun damgasını taşıyordu. TKP’nin ilk programındaki şu satırlar bu konuda bir fikir verebilir: “İçtimai (=toplumsal) inkılabın ibtidar ve intişarında (=yayılmasında), milletlerin geçirmekte oldukları iktisadi tekamüllerle (=evrimlerle) tarihi ve siyasi şartların büyük alaka ve hisseleri olmakla beraber, inkılap başladıktan sonra millet, memleket ve ülkeleri birbirinden layezal kararlarla ayırmak doğru değildir. Bugün proletarya devr-i hâkimiyetine ayak basmış olan Rusya’da komünizm icraat ve tatbikatının muvaffakiyeti iktisadiyatça müterakki (=gelişmiş) diğer garp (=Batı) memleketlerindeki içtimai (=toplumsal) inkılabın zuhuruna bağlı olduğu kadar, bütün garpta intişar edecek (=yayılacak) komünizm tatbikatının da, iktisadiyatça daha muhtelik (=karma) safhalar arz eden şarktaki inkılapçı hareket ile alakası pek mühim ve hayatidir.” “Fırka, halkçılığın en yüksek bir şekli olan amele ve rençber şuralar cumhuriyetinin tesisi yolunda yorulmaksızın çalışmak ve bunun için evvel emirde tebligat ve neşriyatı ile mağdur sınıfların hâkimiyetlerini temsil eden bu şekl-i hükümeti kendilerine sevdirmeği vazife bilir.”

[4] “Çok büyük bir ihtimalle bu işin ölümle sonuçlanacağını çok iyi biliyorum. Buna rağmen korkuya, yılgınlığa, karamsarlığa kapılmıyorum ve devrimci olduğum, mücadeleye katıldığım için onur duyuyorum. Böyle düşünmem, böyle davranmam, halka ve devrime olan inancımdan gelmektedir… Şunu bilmenizi ve kabul etmenizi isterim ki, sizin binlerce evladınız var. Bunlardan daha niceleri katledilecek, yaşamlarını yitirecek, ama yok olmayacaklar. Mücadele devam edecek ve mücadele alanlarında yaşayacaklar.” (Erdal Eren, 13 Aralık 1980.)

[5] Hamit Erdem, Mustafa Suphi: Bir Yaşam Bir Ölüm, Sel Yay., 2005.

[6] Georges S. Harris, Türkiye’de Komünizmin Kaynakları, Çev: Enis Yedek, Boğaziçi Yayınevi., 1976, s.76.

[7] Ali Fuat Cebesoy, Moskova Hatıraları Milli Mücadele ve Bolşevik Rusya, Derleyen: Osman Selim Kocahanoğlu, Temel Yay., 2002., s.51.

[8] Yusuf Hikmet Bayur, Türkiye Devleti’nin Dış Siyasası, Türk Tarih Kurumu Yayınevi, 1973, s.642.

[9] TKP’nin Kuruluş Kongresi 10 Eylül 1920’de Bakû’de yapıldı. Mustafa Suphi’nin genel başkanlığa, Ethem Nejat’ın genel sekreterliğe seçildiği kongrede partinin amacı, “Amele ve Rençber Şuralar Cumhuriyeti’ni kurmak” olarak belirleyip şunları diyordu:

“Memleketimizde her türlü derece ve sınıf ahit ve yalanlarının yerinden oynadığı böyle bir devirde, böyle bir devr-i buhranda, işçi halkın mukadderatını kendi eline alarak iş görmesi bir zaruret hâline giriyor. Bu işte doğru yolu göstermek vazifesi Komünist Fırkası’nın uhdesine düşmektedir.

Komünist Fırkası için memlekete musallat olan harici düşmanları kovmak nasıl bir vazife ise, dahilde halkın sırtından geçinen yağmacı tufeyli sınıflarını da hazır yiyicilik hâlinden çıkarıp yumruk altında işletmek de, o derece esaslı bir vazifedir. Bu iki cihetin temini iledir ki, Komünist Fırkası mazlum amele ve rençber halka karşı hizmetini ifa etmiş ve ortadan sınıflar farkı kalkarak heyet-i içtimaiye, adalet-i hakikiyeye nail olmuş olacaktır. Onun için son söz olarak diyelim ki: Yaşasın Türkiye Komünist Fırkası!” (“Mustafa Suphi: ‘Halkın Mukadderatını Kendi Eline Alması İçin’…”, İleri Haber, 10 Eylül 2016… http://ilerihaber.org/icerik/mustafa-suphi-halkin-mukadderatini-kendi-eline-almasi-icin-59753.html)

[10] Mahmut Goloğlu, Cumhuriyete Doğru/ Milli Mücadele Tarihi-IV (1921-1922), İş Bankası Yay., 2010, s. 45-46.

[11] Ebubekir Hazım Tepeyran, Belgelerle Kurtuluş Savaşı Anıları, Çağdaş Yay., 1982, s.124-126.

[12] Mete Tuncay, Türkiye’de Sol Akımlar 1908-1925, Cilt:1, İletişim Yay., 2009, s.240.

[13] Mustafa Kemal TKP’ye karşı olarak, Ankara’da kurdurduğu kendi TKF’nın Kurucular arasında Yunus Nadi, Celal Bayar, Refik Koraltan gibi Mustafa Kemal’e bağlı eski İttihatçılar vardır. Celal Bayar, 1914-1918 döneminde Ege Bölgesi Teşkilat- Mahsusa Katib-i Umumisi idi. Ege Bölgesindeki 400 bin kadar Rum vatandaşını korkutulmasından, katlinden, zorla kovulmasından sorumluydu. Daha sonraki yıllarda azılı bir komünist düşmanı oldu.

[14] Tarih Dünyası, No:2, Ocak 1965.

[15] Alpay Kabacalı , Bilinmeyen Yönleriyle Cumhuriyet Tarihi, Denizbank Yay., 2008.

[16] Hamit Erdem, Mustafa Suphi: Bir Yaşam Bir Ölüm, Sel Yay., 2005, s.229.

[17] Türkiye Komünist Hareketinin birliğinin gerçekleştiği 1920 Bakû Kongresine kadar, sosyalist hareketin farklı kanallardan akarak geliştiğini biliyoruz. Türkiye sosyalizminin yalnızca ilk dönemini değil tüm tarihsel dönemini anlamak bakımından da, özellikle gayrimüslim unsurların egemenliğinde gelişen ilk dönem sosyalizmi hakkında bilgi sahibi olmak önemlidir.

Sosyalist hareketin Osmanlı topraklarındaki macerasının ilk dönemine baktığımızda, bu akımın daha çok gayrimüslim azınlıklar içinde etkili olduğunu görürüz. Bunun böyle olması, bir açıdan şaşılacak bir durum da değildir. Zira azınlıkların yoğun olarak yaşadığı bölgeler, Osmanlı topraklarının kapitalizmin nispeten en fazla geliştiği yerleri olduğu için, sosyalist akım açısından da daha verimli topraklardı. Azınlık nüfus içinde sosyalizme temel oluşturabilecek asgari bir işçileşme yaşandığı gibi, bu aynı süreçte, sosyalizmin taşıyıcılığını yapabilecek küçümsenemez bir modern aydın birikimi de oluşmuştu. Osmanlı sınırları içinde sosyalizmin öncelikle ve daha yoğun olarak bu kesimler içinde güç ve etkinlik bulmasını açıklayan bir başka faktör de, bu kesimlerin Avrupa ile daha yoğun bir ilişki içinde olmalarından dolayı yaşlı kıtadaki fikir akımlarının azınlıklar arasında çok daha hızlı yankı bulmasıdır.

Osmanlı sınırları içerisinde faaliyete geçen ilk sosyalist örgütlenmeler arasında yer alan Makedonya-Edirne Devrim Komitesi, Hınçak, Taşnaksutyun, Selanik Sosyalist İşçiler Birliği, Sosyal Bilimler Öğrenci Derneği gibi örgütlenmeler ya tümüyle ya da önemli ölçüde azınlıklardan oluşuyordu.

1914 yılının Haziran ayında Sosyal Demokrat Hınçak Partisi (SDHP) üyesi 20 kişi, İttihat ve Terakki yöneticilerinden Talat Paşa’ya suikast yapılacağı ihbarı ve siyasi şubede çalışan bir muhbire suikast teşebbüsünde bulundukları suçlamasıyla gözaltına alındı.

Papaz Kalust Bogosyan’ın anılarından: Ölüm emrinin okunmasından sonra Paramaz arkadaşlarına dönerek, “Yoldaşlar, yiğitçe, başımız dik gideceğiz ölüme” diye onlarla son sözlerini paylaşmaya teşebbüs ederken, ona engel olmaya çalışanlara aldırmaksızın “bize yakışan şekilde…” diye devam ettiği anda Doktor Benne cellatların yüzüne: “Biz, 20’leri asıyorsunuz, ama arkamızdan yirmi binler gelecek !” diye haykırıyordu.

İlk, Paramaz’ı darağacına çıkardılar. İdam sehpasında “Siz, sadece bizim vücudumuzu yok edebilirsiniz, fakat inandığımız fikirleri asla… Yarın Ermenilik, ülkenin Doğu’sunda özgür ve sosyalist Ermenistan’ı selamlayacaktır !” diye var gücüyle haykırdı.

Paramaz, ilmiğin boğazını sıktığı hâlde son bir gayret ve nefesle, boğuk ve ancak duyulabilen bir sesle: “Yaşasın Sosyalizm, Yaşasın Ermenistan!” sözlerini haykırarak can verdi. (Erol Yeşilyurt, “15 Haziran 1915 Paramaz ve Yoldaşlarının Asılması”, Mesele Dergisi, Mayıs 2014.)

[18] Karl Marx-Friedrich Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, Çev: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1976.

 

Exit mobile version